29.8.01

insan

charles bukowski

insanlığın büyük bir bölümü midemi bulandırır. bir şeyleri kurtaracaksak bu ancak mutluluk, gerçek ve akış kavramlarına yepyeni bir yaklaşımla mümkün olabilir; titreşimsel algılama ile.

büyük olanlar küçük insanlar için büyük hedef oluştururlar. tüfekli ve daktilolu küçük adamlar, kapıların altında imzasız notlar, polis yıldızları, coplar, köpekler; bunlar da küçük insanların işleridir.

insanların nasıl bu kadar kolay öfkelendiklerini, sonra da öfkelerini aynı kolaylıkla unutup nasıl neşelenebildiklerini anlayamıyorum. ve nasıl her şeye ilgi duyabildiklerini, üstelik her şey bu kadar sıkıcıyken.

27.8.01

özgürlük

sevan nişanyan

güzelliğin fazlasından nara atmak istediğin anlar vardır.

yalnız kurt olup yollarda izini kaybettirmek midir özgürlük? yoksa, kimsenin seni göremeyeceği bir yerde inzivaya çekilmek mi? ya da içinde yaşadığın köyü yahut dünyayı kendi iradene göre şekillendirmeye çalışmak mı özgür yaşamanın yolu?

her başarı bir tuzaktır.

zulüm yükünü ancak inkar ve yalanla hafifletebilirsin. vicdanındaki yarayı ancak riya ile örtebilirsin. riya ise bir toplumun ruhunu çürüten en korkunç zehirdir.

insan ruhu karanlık bir deniz; fazla açılmaya gelmez.

bir kıza rastladım. kızılderiliydi. thunder bay'den gelmiş, çalışacak iş arıyormuş. motelde kalıyormuş; ama oda pahalıymış. bende de para kıt. paylaşalım dedim. anlaştık. "ben kanepede yatayım." diye yarım ağızla teklif etti; ama yatak varken ne gereği var? bir hafta kadar orada kaldım. ay annem, ay memem, ay duygularım diye eziyet çekmeden doya doya ilk seviştiğim kişi odur.

vandalizm bir ruh hastalığıdır.

"adam olmak için beş şey yapmış olman gerekir: bir, askere gideceksin. iki, sevip ayrılacaksın. üç, birinin yanında çalışacaksın. dört, iş kurup batıracaksın. beş, hapis yatacaksın." (via tavit köletavitoğlu)

bir kişi olmak bana sıkıcı geliyor. esas hapishane bence o.

25.8.01

biri hiçbiri binlercesi

luigi pirandello

yaşantıların mutlu düzenliliği içinde yaşayanlar, tüm kuralların dışında yaşayan biri için hangi şeylerin gerçek ya da gerçeğe benzer olabileceğini tasarlayamazlar.

yalnızlık hiçbir zaman sizinle birlikte değildir, her zaman sizsizdir; ancak çevrenizde bir yabancı varken olanaklıdır; yer ya da kişi, ne olursa olsun, sizi tümüyle görmezden gelen, sizin de onu tümüyle görmezden geldiğiniz bir yabancı; öyle ki isteminizle duygunuz kaygılı bir belirsizlik içinde yitik, asılı kalır; sizinle ilgili her doğrulama durduğu için, bilincinizin özdenliği de durur. gerçek yalnızlık, kendi başına yaşayan, sizin için ne izi ne de sesi olan, böylece de yabancının siz olduğu bir yerdedir.

hiçbir şey, bizi görmüyormuş ya da bizim gördüğümüzü görmüyormuş gibi bakan bir çift gözden daha tedirgin edici, daha şaşırtıcı olamaz.

insan belli bir yaşam biçimi edindikten sonra, alışılmadık bir yere gittiğinde sessizliğin içinde belli belirsiz gizemli bir şeyin var olduğu kuşkusuna düştüğü zaman, bedensel olarak orada bulunsa da ruhunun uzak durmaya yazgılı olduğu nitelenemeyen bir kaygıya kapılır, oraya girerse yaşamının birçok yeni duyarlıklara açılacağını, sanki başka bir dünyada yaşayacağını sanır.

eylemler de tıpkı biçimler gibidir. bir eylem yapılıp bittikten sonra, o eylemdir artık; artık değişmez. gene de insan bir eylemde bulundu mu, sonradan kendini o eylemin içinde duyumsamasa, bulmasa da, yaptığı şey kalır: onun için bir tutukevi gibidir bu. evlenmişseniz, hatta daha maddesel olarak, bir şey çalmış ve yakalanmışsanız, birini öldürmüşseniz, eylemlerinizin sonuçları sarmallar, duyargalar gibi sarıp sarmalar sizi; üstlendiğiniz eylemlerinizle onların istenmeyen ya da öngörülmeyen sonuçlarının sorumluluğu üstünüze çöker. artık nasıl kurtarabilirsiniz kendinizi?

kendini görebilmek için içindeki yaşamı durdurmak zorundasın. bir fotoğraf makinesinin karşısında durur gibi. poz alırsın. poz almaksa bir anlığına bir yontuya dönüşmektir. yaşam sürekli olarak devinir ve hiçbir zaman gerçek anlamda kendi kendini göremez.

23.8.01

din

tom robbins

dünyada dökülen kanlar çoğunlukla dinsel kavgaların sonucudur.

insanların çektiği acıların en büyük kaynağı dindir. din sadece kitlelerin afyonu değil, siyanürüdür de.

din yalnızca bölen ve zulmeden değil, insanlarda tanrısal ne varsa inkar eden bir şeydir aynı zamanda; ruhun boğulmasıdır.

eğer tanrı yahut ülke adına işleniyorsa, ne kadar iğrenç olursa olsun, kamuoyunun bağışlamayacağı hiçbir suç yoktur.

cehennem her şeyden korkmaktır. cennetse korkmayı reddetmektir.

din, kurumlaşmış mistisizmden başka bir şey değildir. bu işteki bityeniğiyse şudur: mistisizm, kurumlaşmaya hiç elverişli değildir. mistisizmi örgütlemeye çalıştığımız anda onun özünü yok ederiz. öyleyse din, mistikliğin yok edildiği yahut en aza indirgendiği mistisizmdir.

organize din, insanların ikinci el fikirler dışında bir şey düşünmelerine engel olur. onları ikinci el bir hayata mahkum eder. dinin totaliter politikalarla ortak yönü budur. nazi almanyası, engizisyon, stalinizm, haçlılar, gerçeğin yerini kişilerin almasına göz yumulduğunda bunlar olmuştur işte.

ırk, din ya da kişisel ilim irfan düzeyleri ne olursa olsun, hiç kimsenin ölümden sonra bir yaşamın var olup olmadığını bilmediği herkes için apaçık bir gerçektir.

güçlenmesine seyirci kalırsan dindarca dogmalar büyüyü daima kovar.

öteki dünyadaki yaşamı vurgulamak, yaşamı inkar etmektir. kafayı cennete takmak, cehennemi yaratmaktır.

bir din kurmak, bir dilek kuyusuna para atmanın ya da bir köprüden tükürmenin karmaşık bir versiyonudur. insanlarda, boşlukları doldurmak istemek gibi, doğalarından gelen batıl bir dürtü var.

küçükken verilmiş olan din eğitimi bir tür çocuk istismarıdır.

21.8.01

yalnız kadınlar arasında

cesare pavese

insanların bedenlerini yıkamaya yetecek kadar su yoktur.

hayat, bir banyo sundukça yaşamaya değer.

en büyük iyilikler bilinmeden yapılır.

insan bir başkasını kendinden daha fazla sevemez. kendini kurtarmayı beceremeyeni kimse kurtaramaz.

sevişirken insan maskesini çıkarır. çırılçıplak olur.

yaşamak öyle saçma bir şey ki, insan dünyaya gelişin saçmalığına bile tutunmaya çalışıyor.

sanatçılar acı çekmez, kendilerini ciddiye alan dinleyicilere acı verirler.

insan, giyinip kuşanmak için para kazanan tek hayvandır.

aşk sona erdikten sonra kim olduğunuzu anlarsınız. yaşam uzun. dünyayı da aşıklar kurmadılar. her doğan gün, yeni bir gündür.

19.8.01

oyalanma

octavio paz

oyalanma, bizim her zamanki halimizdir. hep kendinden dışarda, günlük çalkantı içinde yitmiş, tatsız ve anlamsız demek olan oyalanma. binlerce şey dikkatimize çarpar; ama hiçbirini yakalayamayız; yaşam böylece parmaklarımız arasından kayan kum, beynimizi kaplayan duman olur. eğer edimlerimizi ve düşüncelerimizi yoklamak cesaretini gösterebilseydik, suçlu olduğumuzu; ama ödenmemiş suçlardan dolayı değil, küçücük dönekliklerin, gerek kendimize gerek başkalarına karşı ufak ihanetlerin izlediği, sayısız ve anlık istek ve kıskançlıklardan dolayı suçlu olduğumuzu itiraf etmemiz gerekirdi. ama dün yaptıklarımızı bile anımsayabiliyor muyuz? günahımız dağınıklık ise cezamız unutmadır.

17.8.01

cinsellik üzerine

sigmund freud

ilk aşklar hep canlı kalır.

cinsel yaşamda fizyoloji sınırları içindeki salt çeşitlemeleri hastalıklı semptomlardan ayırt edecek kesin bir çizgi çekmeye kalkıştığımız an özgün, hatta çözümsüz zorluklarla karşı karşıya geliriz.

en güzel uyku ilacı cinsel doyumdur.

teşhir etme zorlanımı iğdiş kompleksiyle yakından ilişkilidir. bu, kişinin kendi erkeklik organlarının sağlam olduğunu tekrar tekrar ortaya koymanın ve kadınlarda penisin bulunmayışından aldığı çocuksu doyumu tekrarlamanın bir yoludur.

anatomi yazgıdır.

birçok olayda mazoşizmin, kişinin kendisine yönelen sadizmin bir uzantısından başka bir şey olmadığı ve cinsel nesnenin yerini kişinin kendisinin aldığı gösterilebilir. güncel yaşamda eyleme aktarılamayan sadizm, kişinin kendisine yönelir ve böylece temel olana eklenen tali bir mazoşizm yaratır.

cinsel ilişkide bir başkasına acı vermekten haz duyan kişi, ayrıca cinsel ilişkilerde yaşayabileceği acıdan haz alma yetisine de sahiptir. sapmanın aktif veya pasif yanı daha çok gelişmiş ve ağır basan cinsel etkinlik haline gelmiş olsa da sadist bir insan, değişmez bir şekilde aynı zamanda mazoşisttir de.

istisnasız bütün nevrotiklerin bilinçdışı ruhsal yaşamı eşcinsel dürtüler, yani kendi cinsinden kişilere libido takıntısı sergiler. psikonevrozlar da sık sık açık eşcinsellikle ilişkilidir. bu olaylarda karşı cinse yönelik duygu akımı tam bir bastırmaya uğramıştır.

geceleri altını ıslatma, epileptik bir nöbete karşılık gelmediği sürece, bir gece boşalmasına karşılık gelir.

kafa kesme, iğdiş için çok iyi bilinen bir sembol ikamesidir.

ensest engeli belki de insanlığın tarihsel kazanımlarından biridir. ne var ki psikanalitik inceleme, bireyin gelişme döneminde ensest kışkırtmasına karşı nasıl yoğun bir mücadele verdiğini ve bu engelin fantezilerde, hatta gerçekte ne kadar sık aşıldığını gösterir.

bilim, ruhsal etkinliğimizin sahip olduğu haz ilkesinden en eksiksiz vazgeçiştir.

15.8.01

öğrenilmiş çaresizlik

clarissa pinkola estes

kadınların kendini koruma içgüdülerini nasıl kaybettiklerini görmemizi sağlayan önemli bir çalışma vardır. 1960'ların başlarında bilim insanları, insanlardaki "kaçma içgüdüsü" ile ilgili bilgi edinmek için hayvan deneyleri yürütüyorlardı. bir deneyde büyük bir kafesin tabanının yarısına elektrik kabloları döşediler; böylece kafese konan bir köpek sağ tarafa her ayak bastığında elektrik çarpmasına maruz kalıyordu. köpek kafesin sol tarafında durmayı çabucak öğrendi.

sonra kafesin sol tarafına aynı amaçla elektrik verildi ve sağ taraf elektrikten arındırıldı. köpek kısa sürede duruma uyum sağladı ve kafesin sağ tarafında kalmayı öğrendi. ardından rastgele elektrik akımları verilmek üzere kafesin bütün tabanı elektrik kablolarıyla döşendi; öyle ki, köpek nerede ayakta durursa ya da yatarsa yatsın mutlaka elektriğe maruz kalıyordu. köpek önce kafası karışmış gibi davranışlar gösterdi ve sonra panikledi. sonunda "vazgeçti" ve uzanıp yattı, elektrik akımlarını kabullendi ve artık onlardan kaçmaya ya da onları yenmeye çalışmadı.

ama deney bitmemişti. sonra kafesin kapısı açıldı. bilim insanları köpeğin koşarak dışarı fırlayacağını umdular; ama o kaçmadı. dilediği zaman kafesi boşaltabilecek olsa da, orada öylece yatıp gelişigüzel bir şekilde elektrik akımlarına maruz kalmaya devam etti. bilim insanları bundan yola çıkarak bir hayvan şiddete maruz kaldığında, bu rahatsızlığa uyum gösterme eğilimi sergileyeceği, şiddet kesildiği ya da hayvana özgürlüğü verildiği zaman bile, sağlıklı kaçma içgüdüsü büyük ölçüde azaldığı için, yerinden kıpırdamayacağı sonucunu çıkardılar.

kadınların vahşi doğaları açısından bakıldığında, onları sadece sarhoş eşlerle, istismarcı patronlarla, sömürücü ve zarar verici gruplarla kalacak şekilde etkilemekle kalmayıp aynı zamanda tüm kalpleriyle inandıkları şeylere -sanatları, sevgileri, hayat tarzları, görüşleri- destek olmak için ayağa kalkamayacak durumda hissettiren de şiddetin bu normalleştirilmesi halidir, bilim adamlarının daha sonra "öğrenilmiş çaresizlik" adını verdikleri şeydir.

13.8.01

umut

thomas mann

akıl, yeryüzündeki en yüce değer değildir.

eğer bir kişi kendisine yapılan bir öneriye karşı çıkarken kendinden emin değilse, o zaman sesini yükseltir ve hemen bağırıp çağırmaya başlar.

mesleğine sıkı sıkı ve yürekten bağlı olan bir adam bundan başka bir şey bilemez, düşünemez ve başka bir şeye saygı duyamaz.

bir işadamı asla bürokrat olmamalıdır.

umudun kendisidir hayattaki en güzel şey. umut, ne kadar aldatıcı olsa da, güzel bir yolda yürürken ömrümüzün sonuna varmamızı sağlar hiç değilse.

hiç evlenmemiş olmak evlenmiş olmaktan çok daha iyidir.

insanın günlük yaşama hazırlanması için gerekli olan o kadar çok önemli ve ciddi şeyler var ki..

bazen şu ya da bu kişiyi hatırlarız, nasıldır acaba diye düşünürüz, epeydir kaldırımda dolaşmadığı, çoktandır sesini duymadığımız, yaşam sahnesinden sonsuzca uzaklaştığı ve kentin dışında bir yerlerde toprağın altında olduğu gelir aklımıza.

12.8.01

şimdi ve burada

paul auster / j.m. coetzee

coetzee: yatmadığın bir kadınla arkadaş olmak pratikte olanaksızdır; çünkü aranızda dile getirilmemiş çok şey vardır.

auster: seks iki kişinin yarı dinsel deneyimidir.

auster: en iyi ve en uzun ömürlü arkadaşlıkların temelinde hayranlık vardır. iki kişiyi uzun vadede birbirine bağlayan temel duygu hayranlıktır.

joseph joubert: erkek olsaydı arkadaş olarak seçmeyeceğin bir kadını karın olarak seçme.

auster: evlilik her şeyden önce sohbettir ve karı koca arkadaş olmayı beceremezlerse o evliliğin uzun ömürlü olma şansı çok azdır.

auster: para denen kağıt parçası değer kazanmışsa, nedeni çok sayıda insanın ona değer vermeyi seçmiş olmasıdır. sistem inanç temeline oturuyor. sistemi yürüten doğrular ya da gerçekler değil, sadece kolektif inanç.

"dünyada iki tür insan vardır: para için çalışanlar ve paralarını çalıştıranlar."

auster: kurgu gerçeğe dönüşürse gerçeğin ne olduğunu yeniden düşünmemiz gerekir.

auster: ancak rakipler denk olursa rekabetten alınan zevk büyük olur.

ne yaldızlı hükümdar anıtları ne mermer
ömür sürmez benim güçlü şiirim kadar (shakespeare)

auster: erkeklerin en yakın arkadaşlarından bile gizledikleri sırları vardır.

11.8.01

zanaatkar

richard sennett

iyi bir öğretmen tatmin edici bir açıklama sunar; büyük bir öğretmen ise huzursuzluk yaratır, rahatsızlık verir ve tartışmaya davet eder.

bir şeyler yapan insanlar, genellikle ne yapmakta olduklarını anlamazlar.

"en fazla bilen insanlar en kasvetli olanlardır." (russell-einstein manifestosu)

bir şeyi yaparken ne kadar iyiyseniz, sayınız orada o kadar az olur.

iyi bir zanaatkar kötü bir satıcıdır; kendisini bir şeyi iyi yapmaya kaptırmıştır ve yaptığı şeyin değerini açıklamaktan acizdir.

zanaatkar, kendi topluluğunun dışına dönüktür; sanatkar ise kendi içine dönüktür.

insan eliyle yapılan şeyler üzerinde yükselen kültür, sürekli olarak kendine zarar vermeyi göze alır.

yerleşik loncalar, ibni haldun'a durağan ve "sahtekar" gibi gelmişti. iyi bir usta, ibni haldun'un sözleriyle, "seyahat eden bir evin üzerinde yaşamalı" idi.

"ben kendimin imalatçısıyım." (shakespeare)

diderot: insanlara daha iyilerini üretmeyi öğretmek için, bir çırak ol ve kötü sonuçlar elde et.

basit çalışma, hayatın darbelerine maruz kalanlar için en iyi ilaçtır.

ressam edgar degas bir keresinde stephane mallarme'yi şöyle uyarmaya yeltenmişti: "bir şiir için harika bir fikrim var; ancak bir türlü işin içinden çıkamıyorum." bunun üzerine mallarme şöyle cevap vermişti: "sevgili degas, şiirler kelimelerle yapılır, fikirlerle değil."

günümüzdeki "elektrik" kelimesi, yunanca "kehribar" demek olan "elektron"dan türemiştir.

bir zanaatkarın sabrı şöyle tanımlanabilir: sonuca ulaşmak için arzunun geçici olarak askıya alınması.

aşkta takıntılı olmak, karakteri deforme etme tehlikesi taşır; eylemde takıntılı olmak, alışkanlık ve katılık tehlikesi taşır.

100 puanlık bir iq'ya sahip bir kimse, kabiliyet bakımından 115 puanlık bir başkasından çok farklı değildir; ancak 115 puan daha fazla dikkat çekmeye yatkındır. küçük farklılıkları, çeşitleri bakımından abartmak ayrıcalık sistemini meşrulaştırır. aynı şekilde, orta yerde olanı vasat olanla eşitlemek de yok saymayı meşrulaştırır.

10.8.01

marifetler

ursula k. le guin

köpekler kabullenir, atlar mutabık kalır.

çakmaktaşı ile çelik yıllarca yan yana durur da en ufak bir kıpırtı olmaz; ama birbirine sürtersen kıvılcımlar saçarlar. isyan anlık bir şeydir, birden ortaya çıkar; bir kıvılcım, bir ateş gibidir.

kötü günler kavgaları da beraberinde getirir.

ölüm, hikayeleri bitirdiğini zanneder. hikayelerin onunla birlikte değil, onun içinde bittiğini bir türlü anlayamaz.

marifetini sen kullanmazsın, marifet seni kullanır.

en iyi insanda bile biraz kötülük vardır.

9.8.01

delilik pınarı

orhan pamuk

aklı başında genç bir köylü rastlantıyla karşılaştığı bir bilgeden kehanet gibi gözüken bir gerçeği öğrenir. yaşadığı köyün suyuna bir çeşit zehir karışmıştır. bu sudan içen herkes aklını kaçıracak, delirecek, ipe sapa gelmez laflar etmeye başlayacaktır. genç köylü bilgeden öğrendiklerini köye yayıp kardeşlerini, dostlarını uyarmaya çalışırsa da kimseyi inandıramaz. kendi başının ve aklının çaresine bakmak zorunda olduğunu anlayınca köyünü terk eder. bir süre sonra meraktan köyüne geri döndüğü vakit, bilgenin öngördüğü gibi, bütün köyün sudan içip aklını kaybettiğini görür. herkesin ipe sapa gelmez bir dille konuştuğu köy hayatına genelde alışmaya çalışır. ama kahredici olan, şimdi bütün köylülerin kendi dilini ipe sapa gelmez bulması, ona deli muamelesi yapmalarıdır. bir süre sonra bu öyle dayanılmaz gelir ki, köyün aklını ve dilini bozan pınardan kendisi de kana kana içer.

8.8.01

aklın ışığı

nicolas boileau


öyleyse aklı seviniz, yazılarınız hep
hem ışıltılarını hem de değerlerini ondan alsınlar

7.8.01

bir ulus nedir?

ernest renan

bir ulusal hukuku hangi ölçüt üzerinde kurmalıyız? hangi işaretle onu tanıyacağız? elle tutulur hangi olaya dayandıracağız?

birçoğu kendinden emin olarak ırka, diyeceklerdir. saf bir ırkın olmadığı gerçeğinin ışığında politikayı etnik incelemeye dayandırmak, onu bir düşleme dayandırmak demektir. en soylu ülkeler olan ingiltere, fransa ve italya kanın en karışık olduğu ülkelerdir. almanya bu konuda istisna mıdır? saf germen olan bir ülke midir? ne yanılgı! tüm güney galyalıdır. tüm doğu elbe'den itibaren slav'dır. kökende temel olan ırk olgusu her zaman önemini yitirerek varlığını sürdürür. insanın tarihi zoolojiden öz olarak farklıdır. kemirgenlerde veya kedilerde olduğu gibi ırk insanda her şey değildir ve insanların kafataslarını elleme ve daha sonra "sen bizim kanımızdansın; bize aitsin!" diyerek onları sıkıştırma hakkı yoktur.

ırk hakkında söylediğimiz şeyi dil hakkında da söylemeliyiz. dil birleşmeye çağırır; ama buna zorlamaz. abd ve ingiltere, ispanyol amerikası ve ispanya aynı dilleri konuşuyorlar ama tek bir ulusu oluşturmuyorlar. aksine isviçre, farklı bölümlerinin rızasıyla oluştuğu için üç veya dört dile sahiptir. insanda dilin üstünde bir şey vardır, bu da istençtir. dillerin çeşitliliğine rağmen isviçre'nin birleşme istenci, çoğu zaman aşağılanmalar sonucu elde edilen dil benzerliğinden çok daha önemli bir olaydır. dillere verilen politik önem, onlara ırkların belirtileri olarak bakılmasından kaynaklanmaktadır. hiçbir şey bu kadar yanlış olamaz. diller, onları konuşanların kanı üzerinde çok az şey söyleyen ve her durumda, yaşam ve ölüm için bağlanılan aileyi belirlemek söz konusu olduğu zaman insan özgürlüğünü susturamayan tarihsel oluşumlardır.

din de modern bir ulusallığın kuruluşu için yeterli bir temel oluşturamaz. din kökeninde, toplumsal grubun varlığına bağlıdır. günümüzde, durum tamamen açıktır. tek biçim inanışa sahip kitleler artık yoktur. her birey, yapabildiği ve istediği biçimde kendine göre inanmakta ve inancını uygulamaktadır. artık devlet dini yoktur; katolik, protestan, musevi, dinsiz olarak fransız, ingiliz, alman olunabilir. din, kişisel bir şey haline gelmiştir; herkesin bilinci ile ilgilidir.

coğrafyanın, doğal sınırlar olarak adlandırılan şeyin, kuşkusuz ulusların ayrımında önemli bir payı vardır. coğrafya, tarihin temel faktörlerinden biridir. bununla birlikte bazılarının inandığı gibi, bir ulusun sınırlarının haritada çizildiğini ve bu ulusun, bazı sınırları yuvarlaklaştırmak için, "a priori" bir tür sınırlayıcı yeti atfedilen bir doğa, bir nehre ulaşmak için zorunlu olan şeyi zapt etmek hakkına sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? bundan daha keyfi ve kötü bir doktrin bilmiyorum. bununla tüm şiddet eylemleri meşrulaştırılıyor. ve öncelikle, bu sözde doğal sınırları oluşturanlar dağlar veya nehirler midir? dağların bölgeleri ayırdığı tartışılmaz bir olgudur; ama nehirler daha çok birleştiriyorlar. ve üstelik dağların hepsi devletleri birbirinden ayıramaz. hayır, ne toprak ne de ırk bir ulusu oluşturamaz. toprak, çalışma ve savaşım alanını verir; insan, ruhu verir.

bir ulus bir ruhtur, tinsel bir ilkedir. aslında tek bir şeyi oluşturan iki şey bu ruhu, bu tinsel ilkeyi inşa eder. biri geçmişte, diğeri şimdidedir. biri, anıların zengin bir mirasının ortak mülkiyetidir; diğeri, şimdiki onaydır, birlikte yaşama isteğidir, bölünmez bir biçimde alınmış mirası değerlendirmeyi sürdürme istencidir. insan hemen oluşmamaktadır. ulus birey gibi, çabaların, özverilerin ve adamaların uzun bir geçmişinin ulaştığı noktadır. ataların dini hepsinden daha meşruydu; atalarımız bizi olduğumuz gibi bırakmıştır. büyük insanların, onurun kahramansal bir geçmişi, işte ulusal bir fikrin oturduğu istence sahip olmak; birlikte büyük şeyler yapmış olmak, daha fazlasını yapmak istemek, işte bir halk olmak için temel koşullar. kabul edilen özveriler ve çekilen acılar oranında sevilir. inşa edilen ve sonraki nesillere bırakılan ev sevilir. ıspartalıların şarkısı: "sizin daha önce olduğunuz şeyiz; şimdi olduğunuz şey olacağız." yalınlığı içinde her vatanın kısa ezgisidir.

geçmişte, paylaşılmış gurur ve özlemler, gelecekte gerçekleştirilecek ortak bir program, birlikte acı çekmiş, eğlenmiş, umut etmiş olmak, işte stratejik düşüncelere uygun sınırlardan ve ortak gümrük kapılarından daha geçerli şeyler, işte ırk ve dil farklılıklarına rağmen anlaşılan şeyler. biraz önce "birlikte acı çekmiş olmak" demiştim; evet acı, sevinçten daha iyi birleştiriyor. aslında ulusal anılar, matemler zaferlerden daha geçerliler; çünkü görevleri dayatıyorlar; birlikte çaba gösterilmesini emrediyorlar.

o halde bir ulus, yapılmış ve hala yapılmaya hazır olunan özveri duygusu tarafından oluşturulmuş büyük bir dayanışmadır. bir geçmişin varlığını varsayar; buna rağmen şimdideki elle tutulur bir olayla özetlenir. ortak yaşamı sürdürmek için açıkça ifade edilmiş istek, onay. bir ulusun var oluşu, bireyin var oluşunun yaşamın sürekli bir onayı olması gibi, bütün günlerin bir plebisitidir.

6.8.01

din

stendhal: tüm dinler birçok insanın korkusu ve az sayıdaki kişinin akıllılığı üzerine inşa edilmiştir.

mark twain: din, sıradan insanın inandığını düşündüğü ve emin olmayı dilediği şeylerin bir toplamıdır.

frank zappa: bir kült ve bir din arasındaki tek fark, sahip oldukları gayrimenkullerin sayısıdır.

voltaire: din konusunda, çoğu insan yanlış mantık yürütmeye, diğerleri hiç mantık yürütmemeye, bir kısmı ise mantık yürütenlere zulmetmeye mahkumdur.

l. ron hubbard: bir cent karşılığında bir kelime yazmak mantıksız. eğer bir adam gerçekten milyonlarca dolar kazanmak istiyorsa, bunu yapabilmesi için izleyebileceği en iyi yöntem kendi dinini kurmaktır.

bernard katz: teşkilatlanmış din, dünyanın en büyük saadet zinciridir.

stephen king: din manyaklığının güzelliği, her şeyi açıklama gücüne sahip olmasıdır. hiçbir şey şansa bırakılmamıştır. mantık memnuniyetle camdan dışarıya fırlatılabilir.

john burroughs: inanmak her zaman reddetmekten daha kolaydır. zihinlerimizin yapısı doğrulamaya meyillidir.

albert camus: tarih boyunca var olmuş tek din vardır: sonsuzluğa duyulan inanç. bu inanç, bir yanılsamadır.

5.8.01

zeitgeist: addendum

peter joseph

"borç" toplumları fethetmek ve köleleştirmek için kullanılan silahtır. "faiz" ise onun en önemli cephanesidir.

insanlar kanunları, oluşan sorunları çözmek için değil, bunları nasıl çözeceklerini bilmedikleri için yaparlar.

bence çok şey bilen insanları, alıp savaşa götüremezsiniz.

vatanseverlik, silahlar, ordular, donanmalar, bunlar hala uygarlaşamadığımızın göstergeleridir.

bizler tarih yazamayacak kadar berbat ve hastalıklı bir toplumuz.

bizlere iş sahibi olup çalışmanın saygınlık getirdiği fikri verildi. bakıyorum da, bu maaşlı kölelik!

hemen hemen bütün suç çeşitleri parasal sistemin sonucudur, ya direkt alakalıdır ya da ekonomik bunalımın yarattığı ruh halindendir.

zaman, değişim zamanıdır.

gerçek şu ki bugün toplum, yaratıcılık, birleşme ve ilerleme yerine sürekli savunma ve güvenlikten bahseden politikacılar sebebiyle geri kalmıştır.

sistemi desteklemeyi bırakmalıyız. bu düzenin değişmesinin tek yolu, süregelen yozlaşmışlığın farkına varıp bunun parçası olmayı reddetmemizdir.

propaganda güçleri, bizi savaşın doğallığına ve ordunun onurlu bir kurum olduğuna inandırmaya çalışıyor.

politik düzeni reddedin. demokrasi aldatmacası zekamıza hakarettir. parasal sistem içinde asla gerçek bir demokrasi olmamıştır, olmayacaktır.

gerçek devrim, bilinçte olacak devrimdir.

4.8.01

oda müziği

james joyce



aşk ve gülüşler şarkılar söyler
yürek ümitsizlik içindeyken

girmek için cennete, cehennemden geçmeli
acınacak olsun veya dehşetli
herkes muhakkak muhtaçtır
mutlak bağışlanmanın rahatına

birinin hayatını sağduyuysa belirleyen
nasıl uzak durabilir insan acımasız olmaktan

aşk kahreder insanı uzaklardayken
aşk uzaklarda

eski ve soylu bir söyleyiş için
sevgilim, aşırı bilgeydi dudaklarım
ne flütleriyle ozanların övgüler
düzdüğü bir aşka rastladım
ne de bir aşk gördüm ki
içinde hiç sahtelik bulunmasın

benim akşam vakti çalan kapını

3.8.01

entelektüel serseri

botho strauss

bir bodrum kat garajının önündeki yükseltiye oturmuş, alaca karanlık bir lokantadan sigara almaya giden erkek arkadaşını bekliyor, dizinde onun ceketi. ikisi, sonuna dek seyretmeye dayanamadıkları bir filmden çıkmışlardır. şimdi adam, yine bir kavgaya tutuştuğu lokantadan sendeleyerek çıkar, yeniden kapıya bir yarım döner ve lokantacıya yine ağzına geleni söyler. sonra hızla sokağa süzülür, kapıyı ardından sıkıca kapatır. gömleğinin kollarını indirirken: "işte bu kadar!" der. lokantacı kapıyı açıp edepsizce tehditler savurur. ardından kapıyı öyle bir öfkeyle kapatır ki kendi binasının kapısı olduğu halde, sanki karşı tarafın kırıp dökme isteğini yerine getiriyormuş gibi görünür. kapı dışarı edilen, yalnızca bir omuz silker ve hafiften kıkırdar. sonra ötekini gülünç düşüren en galiz küfrünü, en yüksek sesle havaya boşaltır; ötekinin kulağına ulaşmaz ama.

"nereye gitsek küfrediyorsun" der genç kadın, "şimdi senin o aptal sigaran için yine bir başka yere gitmek zorundayız."

adam, öfkeyle: "ama öyle bir sürü barbar başıboş bırakılmaz ki!" der, kadının kucağına atılmış ceketini alır.

"o batakhanede elbette bir sürü barbar bulursun. tabii ya ne olacaktı? başka ne bekliyorsun? zaten daha baştan bile bile öyle bir batakhaneye giriyorsun, orada nasıl olsa sataşacak birini bulursun diye."

"bir de sen başlama!" diyerek adam, tehditten ziyade bozuk çalar biçimde kadının sözünü keser.

"sen var ya, filozof gibi bir kavga keçisisin. kolayca kızışıp hemen zıvanadan çıkıyorsun." sözü tam kesilmeden bu lafı da illa yetiştirmeliydi. topluca bir genç kadındı, boz gri dağınık dalgalı saçları vardı, tıklım tıkış dolu bir salona konuşuyormuş gibi yüzünü hep onun üstünde tutan bu entelektüel serseriyle çıkmaktaydı.

"sana nasıl sarılıp seni nasıl öpmem gerektiğini bilemez oldum. sırf ölü kamera gözler önünde görünmek için çiftleşen insanların aşağılık gösterişleri benim cinsel duyarlığımı berbat etti, düzeyini düşürdü. bunalımlı kafaların keyifsizliğini çağrıştırıyorlar. o batakhanedeki barbarlar da tam bizim kaçarcasına kurtulduğumuz filme methiye düzüyorlar."

"daha geniş ufku olan, bakmaz geçer."

"nasıl olacak o? senin çıplaklığın da böyle bir filmden sonra benim gözümde, dökülen, şişirilmiş, tutuk, anlam yoksunu lümpen bir burjuva utanmazlık giysisine bürünüyor. hepsi reklam, salt bir put, beden yok artık, artık bulunmayan bir ticari meta için, duyumsal zevk için kendini tatmin reklamından ibaret. dehşet sarsmalı insanı, burjuva lümpen giysi içindeki -aslında çıplak!- gösteriden duyulan dehşet. ama belki de benim umudum çoktan uğursuzluğa yönelmiştir. dünyanın henüz hiç bilmediği bir imgeler akını. bizim üstümüze gelmeli o, bizim kendimizden bir şey geleceği yok artık. herkese öyle gelmeli ki ekranda bir pantolon fermuarı çözüldüğünde, sanki bir insanı kusarken görüyormuş gibi olmalı. dolaylılığın ve en ince nüansın ustası olma iddiasındaki bir sanatçı tam da bu en hassas, en kutsal alanda nasıl en gürültücü realist gibi hava atabilir?

ah, yalnızca ben, eli kolu bağlanmış zevkin çığlığıyım! dünyanın dönüşümü benimle uygun adımda olmadığı için öyle bir kayıp halindeyim ki! öğrenilenler kullanılamaz olmuş. daha çıraklık kursu bitmeden, zanaat bitip tükenmiş.

duyumsal merak, insan yüzünde, en azından bizim enlemimizdekilerin yüzünde, çok düşük bir rol oynuyor. son derece zayıf ve hizaya sokulmuş olarak geliyor görüntüye ve hemen hiçbir zaman da olduğu gibi çıkmıyor; öncelikle parlayan ve yüzlere can veren, toplumsal avantaj hırsı.

duyumsal zevk sorunu, en iyisi, bir süpermarketteki iki kasiyer kadının yaklaşan tatilleri üstüne konuşması fonda gösterilerek tartışılır; birbirine sırt dönmüş, cinsel organları üstünde oturan, malları tarayıcıdan geçiren ve müşteriye tek bir bakış bile lutfetmeyen iki kadındır bunlar. bizim için en merkezi, en yakıcı sorun olan duyumsal zevk sorunu, hiç önem taşımadığı, düpedüz duyumsuzluğun gündelik yaşama ve işlere egemen olduğu toplumsal zamanın muazzam kütlesine karşı iyice bir düşünülüp taşınılmalıdır. insanın gözü, eli beceriksizleşti; her çeşit güvenceden yoksun meraklı ruhu da beceriksizleşti. mağdurlar, maler-ruhlular, dostoyevski-ruhlular nerede? takıntılar, kavga verenler, kopmuşlar, sağaltım tutkunları, kışkırtılanlar, yürek parçalayıcı sancılarıyla ruh savrukları, neredeler? yok işte. çatlamaları kavraması gereken zeka dümdüz, sağlıklı bir karaciğerin aynası gibi kaygan. bir tek ben çıkıyorum sarsılmışların, dehşete uğramışların, ürküntü felçlilerinin bahçesine ve gül demetli yüceliğe doğru demecimi sunuyorum; ben, ışık geçiren adam.

çağ kırılması ve dönem çöküşü, böyle işte, tarih yutmuş bilinçlerle tükettik kendimizi. şimdi yeniden, önce sanatçılar olmak üzere, sonsuzun gündemini ele almalıyız. ki, tüm olanlarda yüceliğe doğru hareketi, anagog'u sorgulayalım.

varoluşun evinde gürültüyle mobilyalar kaydırılıyor. dehşet verici bilinçten daha dehşet vericisi gelemez. düşünülebilir tüm dehşetler. düşünülebilirden daha kötüsü yoktur. korkunçta, resmedilmiş ve önceden görülmüş gibi gelendir en korkunç. akıl hala yürekten konuşuyor, kötülüğün ve kaygının adını vererek konuşması garip bir şekilde hep daha canlı ve daha ustalıklı oluyor. ama yeryüzü güçleri çok az birikmekte ve şamataları bastırıyor zaten.

geç kaldık canım, geç kaldık. yeniyi zamansız anladık. şimdi yeni gerçekten ortalığa çıktığında ise bizim anlayışımız kullanımdan düştü. şimdi, tüm modeller uygulanıp bittikten, tüm heyecanlar coşup tükendikten sonra, çağ, ayıları serbest bırakıyor. "tarihsel dönüşüm süreçleri içinde bulunuyoruz" diyor çocuksu kamuoyu ağzı. aslında bizim güncel ilgilerimiz abartılı bir merakla, günümüzün ne anlama geldiğini daha kararlıca ve kolaylıkla bilecek olan gelecektekilere yöneliyor. biz, geçmişi incelemenin ustaları, onların geriye kayıtsızca bakışları için imrenmeyle kendimizi parçalıyoruz; öylesine güçlü, henüz kesinleşmemiş, mayalanmamış bir şimdi, geç de olsa başımıza gelmeli bizim. ama tespih böceklerini veya yusufçukları, mahmuzlu camgöz veya leoparları çevreleyen, en eski güvenilir küçük dünyalara oranla tarih içinde sürekli askıda duran, kendini düzelten veya kendiyle çelişen bir dünya, ne kadar anlamaya değer ki?

bizim dünyamız, karıncaların "dünya tablosu" gibi, dokunma ve salgı zinciri yoluyla sürekli bir kimyasal taktik bağlantı sayesinde güvenceye alınmış olmayıp tam tersine, sürekli sahte dünya tablosu üretimi nedeniyle güvensizleşmiştir. bizim yapacağımız dünya tasarımı hep, fabrikasyonu ile onu yaratan beyin tekniğinden daha ilkel kalacaktır. beyin ile gerçek dünya, dünya tablosu ile dünyanın ilişkisinden veya beyin ile onun yansıtmalarından daha yakındır birbirine. hiçbir şeyi doğru göremeyiz; keyif ehli körleriz biz, çalışkan aymazlarız. birbirine dokunup salgı ileten karıncaların doğası nasıl kimyasal taktik nitelikliyse, insanın doğası da tasarımlayıcıdır. ve bu güvenilir sürekli aldanma düzeneği, doğanın meydana getirdiği en büyük şeydir! bu düzeneğe, imalatın, yaratışın, renk, biçim, anlam, figür ve bağlantılar fabrikasyonunun kesintisiz işleyişi egemendir. insan, salt dur durak bilmeyen çalışkanlığıyla doğa süreçleri içinde yer almıştır ve hatta eyleminin körlüğü açısından, güzelliğiyle kategorik olarak insan gözlemcinin yöneldiği güzellik duyumuna katılan hayvanlarla yakın akrabadır.

serbestçe ve keyifle havalarda oynaşan tavus benekli gece ve gündüz kelebekleri, gerçekte ancak telefondan telefona koşuşturan borsa simsarıyla karşılaştırılabilir. "insan ruhunun simgesi olan" kelebekte işgüzarlıktan başka bir şey yoktur. bizim tablo ve tasarım dünyamızdaki kötüye kullanmaların ve saçmalıkların her yerde izi sürülüp açığa dökülmeli. cambazlık! ah canım! özgür! ah canım! hatta üstelik "mutlu" mu ne? daha uçsuz bucaksız hayallerimizi bırakamazken, tümden yabancı bir dünyanın ortasında, zorunlu bir eğretilemeli çekinceyle davranmayı ne zaman öğreneceğiz nihayet? yaşamın gevezeliğinin kendisi! yaşamın yalanının kendisi. baştan aşağı kendini övme!

kendinden gurur duyma yetisi olmayan ağaca uzun süre bakınca iflah olmazlığı belirir. ruhumuz, yollar içinde doğanın bizi boşlayan güzelliklerinden üzüntü ve hayal kırıklığı ile geri çekilir. eh, elbet doğa da çok hoşlandıklarıyla birleşmek istemiştir. ruhumuz, ölü bir ağaç parçasını, ölü bir çiçeği birden fark eder -ve yalnızca molekülleri frenleme duygusu vardır. ruh, yalnız olduğunu ve o bir başına kendine hayran olmayı, ancak nice sonra anlar. hep yalnızca kendi kendini sevmiştir. zeka ile ruh, güvenli bir işbirliği içinde her şeyi; ama düpedüz her bir şeyi, gerek nesnelerin güzelliğini gerekse o güzelliğe yönelik duyarlığı, beraberce ortaya çıkardılar. ve bu, salt insanın kendini iyi hissetmesi uğruna yapıldı!

canlıyı cansız görmeye çalışıyorum. bir kelebek, bir bahar çiçeği etrafında dört dönüyorsa, aerodinamik açıdan bu uçuşu en küçük kanat hareketine dek gerekçelendirmiş ve açıklamış olsam bile onun varlığında benim insanca bilgilenmeme ve anlamama hiçbir şey katılmaz. ne zaman ki en büyüğünden en küçüğüne -ışığıyla, soluk alışıyla, kanıyla, bakışıyla- en içten bir "insandan kaçan"a rastlarım, o zaman umursamazlık mucizesinin ne olduğunu birazcık anlamaya başlarım. o mucizede biz insansal bilgimizi, milyarlarcasının içinden rastlantı olarak tek bir çalışkanlığı sergiliyoruz. mistiğin çekirdeği bu, tepeye dek kapalı olmak bu, dünya dahil. onun içinde ben, sevdiceğimle birlikte canlı canlı dört duvar arasına gömülmüşüm. bir zamanlar sudan'da kabile reisinin, soyu tükenince, son sevgililerinden biri dizlerinde olmak üzere yaptığı gibi.

cansızlar arasında, titreşen tel olmak ister insan. bizim gezegenimizden çıkıp uzaya yayılan büyük tınılardan söz ediliyor. oysa müzik, bizi kuşatmış tunçtan sessizliğe karşı mücadele için dışa açılıyor. müzik, dünyalar cephesindeki tek kavgadır. insanlar birbirini anlamıyor da ne demek? gereğinden fazla anlıyorlar, o kadar. tüm konuşma denen şey enikonu karanlıkta ses duyma ihtiyacına varır, kazlar gibi. simmel ile öteki, neydi adı? iletim hırsıyla birbirlerine bağırdılar, biri ötekini dinlemeksizin, yüksek sesle ve neredeyse öfkeyle birbirlerine seslendiler. buna karşın her ikisinde de birbirlerini çok iyi anladıkları hissi vardı. incil'in kapağında onun viski bardağının tabanı koyu bir kenar izi bırakmıştı. bardağı incil'in üstüne koymakla kalmıyor, heyecanla konuşurken bardağı kapağa vuruyordu da.

bir düşünsene, herkes tepesini örtmek istese, saçının bir telini bile göstermemek için herkes peruk özlese, herkes, utançla kendinden geçmiş gibi. kadınların yabancı erkekler önünde saçlarını örtmek zorunda oluşu yalnızca doğu'nun, yalnızca yahudilerin adeti değil. herkes başını örtmek istiyor, herkes! saç görkemi -saç utancı. her şey tepetaklak olsa canım kız arkadaşım, her şey bir tepetaklak olsa: burun büyüklüğü aşağılık duygusuna dönse; çerçeve genişletme, çerçeve küçültmeye inse. saygınlık gösterişi, silik kalma tutkusuna dönüşse; her şey, kendi karşıtına, iktidar/iktidarsızlık. şatafatlı şapka, yaldızlanmış utançtır, saç tuvaleti, saç utancının reklam parlatmasıdır ve utanç tüm zevklerin kaynağıdır: her çeşit soyunmanın tüketilmesi, tepe gözünün kapatılması.. tüm gelecektekiler anı olacak. geleceğin kendisi, anımsamanın eseri olacak. iyi ama ütopya nerede kaldı; düşler, insanlık düşü nerede? insanlık, düş görmez. yalnızca her seferinde "bir" insan düş görür. düşler, ruha ve geceye aittir. düş sözcüğünü yerinden alıp canının istediği yere dikemezsin.

bütün dünyayı dolaştım ve hiçbir şey görmedim. renkli dünya, çıkarılıp kenara konmuş soytarı önlüğü gibi değersizdir. soytarı çoktan onun içinden sıyrılıp çıkmış, kralının peşinde uzaklara uçmuş. ayrıca sürgünde gayretli bir gelirler müdürü ve aslında işgüder olmuş. kimdi o sahi, bernard von clairwaux muydu? üç kez cenevre gölünün çevresinde dolaşmış; ama sofuca düşünceler içinde yürüdüğü için gölün farkına varmamıştı. inancın ve aşkın görmezliği ile imgelerin imgesizliği, bugüne bugün bizi bitirmeye çalışıyor. filme alınmış her yüz adına, görünmezlerden utanıyorum. yitirilmiş profil olarak cepheden gösterim yapılamaz artık. çekincesiz aşk da yok. elbette sözler, yalnızca sözcüğün döküntüsü olmuşsa, imgeler sırf imgenin döküntüsüyse, bundan o her iki mucizenin, sözcük ve imgenin kendisine bir zarar gelmez. bu yetmezmiş gibi şimdi bir de şu insanın ve insan işleyişinin olumsuz bir kendi kendini tanrılaştırması var. son rasyonalite diyor ki: her şey berbat, zehirli. güneşin tadını asla çıkarmayın! hiçbir ırmağı, hiçbir ağacı sevmeyin; onun üstündeki bozuşmuş, çürümüş durumları görün.

heyecan gemisinin iki güvertesi var. çağların değişik akınlarında katmanlar üst üste gelir. o zaman yolcular yüksek tarafa zıplamak durumunda kalırlar: devrim, imge katliamının saati. put kırıcıların egemenliği, daha sonra yine yıkılmak zorunda. sürekli heyecanlananların gemisi fena sallanıyor, en basit anlamıyla insanlığın azgınlaşan beşiği bu ve o hep çaresiz, hep yeniden doğan. ah! ya bizim, gözyaşlarını erken yüceltmemiz? tüm varoluş, yaratılışın kendisi, tek bir gözyaşı damlasının çeperi içinde gömülü. tarih, salt gözyaşı ırmağını güvenceye almak için var. ağlamaya susamışlık.. uzun taraçaları anımsıyor musun, villaları, parkta çakıl serili yolları, la notte'yi, antonioni'nin geniş yalnızlıklarını? yoo, anımsamazsın. o ciddi, soğuk sessizliği, başarısızlığın fazla söze yer bırakmayan patos'unu, hafif spor giyinmemiş modern erkekleri tanımazsın artık. ya midi kostümü ve beyaz topuklusuyla bir sarışının soluk kesen masumiyetini? onlar, yüz yüze geldiğimiz ilk yalnızlardı, üsluplu ve hayat dolu yalnızlar. bir avuç modern gece insanı arasında, içini göstermez, karanlık aranjmanlar! can sıkıntısının ve tiksintinin kahramanları, ben'in soyluları.

ah, az önceye dek biz de bitmez tükenmez can sıkıntısı konusuna kendimizce, bize özgü bir katkı koyabilirdik; büyük can sıkıntısının gözden kaçmaz bir varyantını, insanları sarmalayıp boğan biçimsiz korkunç boş zaman geçirme gibi öyle zorbaca olmayan bir çeşitlemesini getirebilirdik. ama bu şansı kaçırdık. artık çok geç. can sıkıntısı geçti, yakında pek de bir daha gelmez; hele çağa damgasını basmış bir duygu olarak hiç gelmez.

evet, la notte'den bu yana süren yaşam, batı dünyasının bu duygusal tarihi, iyi egzistansiyalistler olmamızı engelledi. özgürlüğün yolları! peki şimdi? yeni bir egzistansiyalizm, yeni bir başarısızlık armaları bilgisi. dünyanın bir soluksuzluk duygusu. tüm kavranabilirliklerin parçalanışı üstüne bir matem üslubu. ve şafak. o ne ki? yalnızca, şimdi yapılacak, başka türlüsü yok. hiçbir şey vaat etmeyen, baştan aşağı nankör bir zamanda, salt verilen sözlerle yaşanmış gibi kendi şafağımız bastırıyor. ve öyle oluyor ki insan, sırf yüreğin verdiği sözleri bir kez daha hissetmek için, daha iyi, daha sert, daha nurlu, yani işte daha temiz, tertemiz duyumsamak için insanlardan uzaklaşıyor. özlenen, doğa değil, serpilip gelişme değil, farklılık değil, farkların çoğalması değil, sapma değil, bireylik değil. bir insanın özlemi, doğadışı ve doğaüstü dehalarda, ilk gülümsemeden son duaya dek güzellikte ve büyüde takılıp kalıyor. tüm canlıların yaşamadığı; sanatların, ideallerin, umutların yarı hayatta, yarı inorganik olduğu ve duygusallıklara sürüklenen çökelti muamelesi yapılması gerektiği, ayrıca bizim yeryüzünde eklenti bir tarih olduğumuz görünüyor işte. onun içinde yaşamımızın bir karşıt parçası olarak inorganik yürek atmakta. yalnızca seslenişimiz kurbağalardan farklı. dik yürüme insanda doğuştan var; ne zaman ki dizleri çözülür, o zaman saygınlık kazanır. ama bunu bilmiyorlar, bilmiyorlar.

ben baraj gölüyüm. dağları yırtarak inen dereler ve coşkun eylem akışları bende sonlanır. eylemi yok edenim ben, anlamı çözenim, ilişkiyi ayıranım. uçuşan giysilerle dönüp gelen sen de, benim mekanımda toplanmış dolaşıp dururken birbirlerinden pek de farklı olamayanların meydana getirdiği bir eylemsiz durağa varırsın. söylüyorum sana, bana erişen her şey bir durgun suya varmış olur. ama yeryüzünden kopmuş, rüzgarda salınan ve artık hiçbir yerde durmayan düşüncelerin şarkısını dinlemeyeceğim asla. bilim camiasından atılmış, serserice dolanan, orada burada bir insanın karanlık düşlerine değip geçen; ama hiçbir şeyin ona neden söz edebileceğini açıklamadığı, efendisiz zihne kulak vermeyeceğim. o zihin, neden söz edeceğini ancak duyumsamıştır.

2.8.01

kuruntu

bertrand russell

herkes, her gittiği yerde, rahatlatıcı bir kanılar bulutu ile sarılmıştır; bu kanılar, yazın uçuşan sinekler gibi, kendisiyle beraber hareket eder. bunların bazıları kişiseldir; kişiye, kendi erdemlerinden ve üstünlüklerinden, arkadaşlarının sevgisinden ve tanıdıklarının saygısından, mesleğinin parlak geleceğinden, pek de iyi olmayan sağlığına karşın tükenmeyen enerjisinden söz ederler. onun ardından ailesinin olağanüstü yüceliği hakkındaki inançlar gelir. daha sonra, ait olduğu toplumsal sınıf hakkındaki inançları gelir. ulus konusunda da, hemen herkes kendi ulusu hakkında rahatlatıcı kuruntular besler.

bazı aşağılamalara maruz kalmış bir kişi kendisinin ingiltere kralı olduğu yolunda bir kuram benimser ve kendisine bu yüce konumunun gerektirdiği saygı ile davranılmamasını mazur göstermek için de zekice işlenmiş bir sürü açıklama icat eder. bu örnekte, komşuları onun bu hayallerine sıcak bakmazlar ve kendisini bir tımarhaneye kapatırlar. fakat o kendi büyüklüğünü değil de ulusunun veya sınıfının veya mezhebinin büyüklüğünü ileri sürerse, görüşleri, dışarıdan bakan tarafsız bir kişiye tımarhanede karşılaşılanlar kadar abes gelse bile, birçok yandaş kazanır; bir siyasal veya dinsel -veya askeri- önder olur. bu yolla, kişisel delilikle benzer kuralları izleyen bir toplumsal delilik gelişir.

kendini ingiltere kralı sanan bir deliyle tartışmanın tehlikeli olduğunu herkes bilir; fakat tek başına olduğu için onun hakkından gelinebilir. bütün bir ulus bir kuruntuya kapıldığı zaman, savlarına karşı gelindiğinde kapıldıkları öfke tek bir delininkiyle aynıdır; fakat o ulusun aklını başına getirecek tek şey savaştır.

1.8.01

başka

baki ayhan t.


hayatta ben en çok kendimi sevdim
mutsuzluğa eklenen bir gülüş gibi
uzatmaya çalıştım gölgesini günün
eğildim derin sandığım sığ sulara: başkaları
mora çalan yalancı şafakların izinde
arayıp durdum morötesi şafakları