30.7.01

pinhan

elif şafak

her ne yöne gidersen git, kaç menzil tüketirsen tüket, sakın ola kendinden utanma. vücudun şehrine gir, onu seyreyle. biz nefsimizi silmekten değil, bilmekten yanayız, unutma.

insanları izlerken daha evvel hiç görmediklerini görebilir, hiç hissetmediklerini hissedebilirsin. insanları uzaktan seyrederken onlara her zamankinden yakın olabilirsin. eğer bakmayı bilirsen gözlerin sana oyun etmez; dosdoğru görürsün. içte saklı olanı, acıtanı, kanatanı görürsün. o vakit anlarsın ki o dediğin sensin, seyrettiğin kendi bedenin, kendi suretin; ağladığın kendi acıların.

kaçarak, korkarak, saklayarak bitmez tükenmez can sıkıntılarından mürekkep bir hayatı yaşamak, yaşamak değildir. insan ki eşref-i mahlukattır; bir nebat gibi hissiz yaşamak ona yakışmaz.

dökül ey yürek

ingeborg bachmann


dökül ey yürek, zamanın ağacından
dökülün yapraklar, kim bilir ne zaman
güneşin kucakladığı, soğumuş dallardan
dökülün, büyüyen gözlerden dökülen yaşlar gibi

uçuşmakta daha saçlar günboyu rüzgarda
güneş yanığı alnında toprak tanrısının
gömleğin altında yumruk bastırılmıştır
daha şimdiden açılmış yaraya

onun için yumuşamamalısın, önünde yine
eğildiklerinde bulutlar, incecik boyunlarıyla
ve önemsememelisin hymettos'u, senin için
kalkıp petekleri yeniden doldurduğunda

çünkü az gelir toprağın adamına
kuraklıkta tek bir buğday sapı
az gelir tek bir yaz yüce soyumuza

ve neyi kanıtlar ki yüreğin
bir rakkastır dünle yarın arasında
sessiz ve yabancı
ve ilan ettiği artık
kendi dökülüp gidişidir zamandan

29.7.01

arzu

renata salecl

arzuyu tatmin edebilecek bir nesne asla yoktur.

kapitalizmin sürekli bel bağladığı pazarlama sisteminin tamamının arzu mantığını kullandığını ve hangi maddi malları edinirsek edinelim bunun o istediğimiz şey olmadığı hissini doğurduğunu görmek zor değildir.

marka üreticilerinin yeni felsefesi, logolarının çalınıp üçüncü dünya ülkelerinde taklit edilmesini görmezden gelmektir. diyelim ki bir türk imalatçı nike spor ayakkabılarının taklitlerinden yapıyor. nike bu telif hakkı ihlalinden dolayı bu imalatçıya dava açmaya çalışmaz. nike öncelikle logosunun yaygınlaşmasıyla ilgilendiği için, birilerinin ürünlerini taklit etmesini de bir reklam kampanyası olarak görür.

tüketim mallarına bağımlılık yaratma konusunda iyi bilinen bir diğer strateji de şöyledir: nike ve benzeri markalar ürün fazlalarını, mesela new york city'deki bronx gibi en yoksul muhitlere göndermeyi ve böylece mallarının genç tüketicilerin gözündeki cazibesini korumayı sever.

günümüz imalatçıları güvene dayalı bir ilişki oluşturmanın yanı sıra, bir imaj ve daha iyisi, bir hayat tarzı satmaya da çalışmaktadır. starbucks veya coffee republic'te satılan "tasarımcı kahveleri" örneğin: bu tür yerlerde satılan şey sadece kahve değil, belli bir çeşit deneyimdir; sıcak, cana yakın bir atmosfer sunan, bir tutam da politik doğrucu entelektüellik içeren iyi tasarlanmış mekanlar. bu şekilde kahvenin nasıl üretildiğine dair ekolojik mesajlar kadar, bu pahalı kahveyi satın alarak kolombiya'daki yoksul insanlara nasıl yardım ettiğimizin açıklamasını da alırız. bu pahalı kahveyi tüketenlere kendilerine hoş göründükleri sembolik bir uzamın yanı sıra, dış dünyadan -bilhassa yoksullardan- korunma da sunulmaktadır.

son zamanlarda japonya'da bu tür kahve mekanlarında bir patlama yaşanmaktadır. buralara gelen tüketiciler, eskiden iş çıkışı eve gitmemek için barlara veya çay içilen mekanlara giderken artık starbucks'a gittiklerini, çünkü orada kendilerini daha fazla evlerinde hissettiklerini söylemektedir. bu sahte ev, bağıran çocukların ve dırdır eden eşlerin olmadığı sakin bir vahadır elbette.

burada nike örnek verilebilir: sahiden sadece imaj satan ve hiçbir fabrikası, makinesi veya teçhizatı olmayan, sadece kapsamlı bir tedarikçi ağına, "üretik ortakları"na sahip olan bir şirket. nike, sofistike bir pazarlama formülü ve dağıtım sistemi olan bir araştırma ve tasarım stüdyosundan ibarettir.

yeni toplumumuzdaki bir diğer hayati unsur da cemaatin değer kazanmasıdır; öyle ki firmalar müşterileri için cemaatler oluşturmak amacıyla çırpınıp durmaktadır. nitekim pek çok şirket kitapçığında müşterilerle ilgilenmenin dört aşamasından bahsedildiğini görmekteyiz: ilki, "haberdarlık ağı", tüketiciyi yeni ürün veya hizmetlerden haberdar etmek; ikincisi, "özdeşlik bağı", tüketicinin markayla belli bir şekilde özdeşleşmeye başladığı aşama; üçüncüsü, "ilişki bağı", tüketicinin markaya belli bir bağlılık geliştirdiği aşama ve dördüncüsü, "cemaat bağı", marka yaratıcısının belli olaylar ve toplantılar organize ederek veya hiç değilse müşterilere doğum günü tebrik kartları göndererek tüketici memnuniyetini sürdürdüğü aşama.

28.7.01

gençler için hayat bilgisi

raoul vaneigem

faşizmin bildiği tek üstün insan vardır: devlet.

köle olmayı reddetmek, dünyayı gerçekten değiştiren tek şeydir.

bir insanın hayatının yirmi dört saatinde, tüm felsefelerden daha fazla gerçek vardır.

hiçbir şey yeni bir başlangıcı gerektirmeyecek kadar değerli, sürekli bir zenginleşmeye yönelmeyecek kadar zengin değildir.

refah toplumu bir röntgenciler toplumudur.

üç bin yılın karanlığı on günlük devrimci şiddete dayanamaz.

teknik olanaklar açısından büyük bir zenginlik yaşanırken, gündelik hayat hoşgörülemez bir sefaletin içine itilmiştir. 

umutsuzluk gündelik hayat devrimcilerinin çocukluk hastalığıdır.

burjuvazi tahakküm altına almaz, sömürür. daha az boyun eğdirir, kullanmayı tercih eder. neden üretkenlik ilkesinin açıkça feodal otorite ilkesinin yerini aldığı görülmez? neden anlamak istenmez bu?

bugünlerde zengin olmak bir yığın değersiz eşyaya sahip olmak demektir.

insanlar; sakatlayan bir dava uğruna, parçalayan hayali bir birlik uğruna, nesneleştiren bir görüntü uğruna, sahici hayattan koparan roller uğruna, akıp giden bir zamana dahil olmak uğruna, kendi içlerindeki gerçek zenginliklerden vazgeçerler.

"bir insanın ne olduğunu bilmiyorum. tek bildiğim herkesin bir fiyatı olduğu."

sahip olduğunuz her şey, karşılığında size sahip olur.

devrim, insanı kendisini kurban etmeye çağırdığı anda varlığını yitirir. kendini yitirmek ve devrimi fetişleştirmek. devrim anları, bireysel hayatın yeniden doğan bir toplumla birleşmeyi kutladığı karnavallardır. kurban olma çağrısı bir çan gibi çınlar.

insanlar aptal yerine konmaya hayır dedikleri zaman, boyun eğmeyi de bırakacaklardır.

önünde ne kadar yol kaldığından başka bir şey düşünmeyen bir gezgin, yol boyunca hayal kuran yol arkadaşından daha kolay yorulur.

dünyada hiç kimse ergenliğin kasvetli günlerinden tam olarak kurtulamamıştır.

başkalarından yola çıkan insan, kendisini boş yere arar; aynı boş jestleri defalarca tekrarlar. tersine, kendisinden yola çıkan insan, jestleri tekrarlamaz, onları geri sarar ve tekrar düşünür; düzeltir ve daha gelişmiş bir biçime sokar.

büyük aşklar hep ensestvari bir şeyler taşımışlardır.

örgütlü hayatta kalmaya dayalı bir toplum sadece sahte, gösteriye dayalı oyun biçimlerine hoşgörü gösterebilir.

haz uzun uzun hazırlandığı oranda etkili olur.

özgürlük düşmanlarıyla hiçbir uzlaşma yapılamaz ve hümanizm insanlığı ezenlere uygulanamaz. karşı devrimcilerin amansızca ezilmesi insani bir eylemdir; çünkü bürokratlaşmış hümanizmin zalimliklerinin önüne geçmenin tek yoludur.

şeylerin kanı dökülmez. onların ölü ağırlığını sırtlarında taşıyanlar şeylerin ölümüyle ölürler.

önümüzde kazanacağımız haz dolu bir dünya var ve can sıkıntımızdan başka kaybedeceğimiz hiçbir şey yok.

sessiz ev

orhan pamuk

tanrı'nın varlığını temel alan bütün dinler boş şiirsel gevezeliklerdir.

sabırlı olmak insana hayatta yalnızca vakit kaybettirir; başka bir şeye yaramaz.

günaha gırtlağınıza kadar batmak değil, başkasının günahsız kalabildiğini görmek daha çok acı verir sizlere.

tatlı dilin yılanı deliğinden çıkaracağına yalnızca bizim okulun aptal türkçe kompozisyon hocaları inanır.

hayatı da, tarihi de olduğu gibi görebilmek için beyinlerimizin yapısını değiştirmeliyiz. beyinlerimiz sürekli hikaye arayan ve yutan birer obura benziyor. bu hikaye düşkünlüğünden kurtulmalıyız. o zaman özgürleşeceğiz, dünyayı olduğu gibi göreceğiz o zaman.

zamanı bölecek şeyleri tutumla harcamalı.

ancak karanlığı bilen aydınlığı anlar; ancak hiçliği bilen var olmak ne demektir bilir.

hepimiz tanımadığımız birinin kölesiyiz sanki; bazen durup şöyle bir isyan etmeye çalışıyoruz; ama korkuyoruz sonra: şimşekleri, yıldırımları, bilinmeyen uzak felaketleri üstüme atar!

insan kendini bir dereceye kadar tanır; sonra ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir noktaya gelip takılır ve karşılıksız bir gevezeliğe başlar.

anılar köleler içindir; uyuşturur onları.

hayata, o bir seferlik araba yolculuğuna bitince yeniden başlayamazsın; ama elinde bir kitap varsa, ne kadar karışık ve anlaşılmaz olursa olsun, o kitap bittiği zaman, anlaşılmaz olan şeyi ve hayatı yeniden anlayabilmek için istersen başa dönüp biten kitabı yeniden okuyabilirsin.

uzun, upuzun bir hikaye: hayat: seni seviyorum.

27.7.01

lanetliler

joyce carol oates

kötü, her zaman insanı irkiltmese de bir çekiciliği vardır; bizi yalnızca, doğanın ve kazaların yaptığı gibi, kurban değil, doğrudan suç ortağı yapar.

öyle insanlar var ki, kadınlar özellikle, yanlarında yarı ölüler bile dirilir. güzel kadınlar, kızlar değildir bunlar her zaman. sıcakkanlıdırlar ama. ruhları bütündür. buz gibi bir ruh, öyle yüce birinin yanında, yitirdiği benliğinden bir şeyleri geri kazanabilir.

bazı sırlar en iyi kadınlar tarafından, kadınlar arasında saklanır.

masum çocukların anıları, çoğunlukla yetişkinlerin yakıştırdıklarıdır; kendilerine ait olmayan anılarla kirlenir.

tutkunun ömrü ne kadar da kısadır ve sonuçları, bizi hiç ayrım yapmadan aptala çevirir.

karşında bir suçlu varsa oturup onu tanrı'nın cezalandırmasını beklememelisin.

bir erkeğin en gücüne giden şey, yanında çocuklarından biri varken başka bir erkek tarafından terslenmektir.

insanın bir konuda yeteneği varsa bir biçimde bunu satması gerekir.

dünya üzerinde insan olarak varlığımızın en derin gizi, bireysel varlıklar olarak yaşıyor ve dünyayı yalnızca kendi benliğimizin prizmasından görüyor olmamızdır. bu bireyselliği başkalarına yansıtmak olanaksızdır; onun için de başkalarının gözünde gerçek dışı ve gizemlidir bu durum. tersinden de bakılabilir -başkaları bütünüyle, sözcüğün en kapsamlı anlamıyla yabancıdır.

26.7.01

saka

fakir baykurt

çok eskiden, saka diye bir kuş vardı. bu kuş aşık kemiği yutardı. gıdası kemikti onun. günde iki kemik.. öğünleri böyle savar giderdi. yalnız bu saka, bulduğu kemikleri yutmadan önce, aşağı yanına bir kez sokar çıkarır, ondan sonra yutardı. komşusu olan sığırcık şaşıp kalarak sordu saka kuşuna: "kemikleri neye sokup çıkarıyorsun?" saka kuşu ki, başından çok deneme geçmişti. şunu dedi sığırcığa: "yuttuğum kemikleri yarın çıkarmak gerekecek. sokup çıkarıp sınama yapıyorum, çıkabilir mi, çıkamaz mı?"

devlet

ece temelkuran

devleti gördükçe, devletle yüzleştikçe karar veriyorsun: ya o tarafta oluyorsun ya bu tarafta.

behiç aşçı: bu ülkede hukuk ve adalet yoktur.

tecrit, insanı insandan ayırma politikasıdır. sadece cezaevlerinde değil her yerdedir, bütün hayatı kaplamıştır.

"ölümden hayat doğmaz." ama her yöntem her koşulda etkili olmaz. 2000'ler türkiyesinin siyasal-toplumsal ortamında, karşınızda çocuklarını yemekten, kurban etmekten hiçbir zaman çekinmemiş bir egemen güç, tahakkümü yöntem edinmiş bir devlet varken ve toplumsal vicdan, özellikle 1980'lerden sonra bunca sindirilip köreltilmişken, ölüm oruçlarının etkili olamayacağı daha baştan belliydi. bunu zorlayan örgütsel yapılar da, en az devlet kadar, insanı sadece bir araç, namluya sürülmüş mermi kabul eden zihniyette olunca, açlık grevleri ve ölüm oruçları, mücadele yöntemi olmaktan çıkıp cinayete dönüştü.

şükrü erbaş: operasyondan hemen önceki günlerde, geniş bir aydın sanatçı grubu, cumhurbaşkanı ahmet necdet sezer ile görüştük. bir saatten fazla sürdü. cumhurbaşkanı ne kadar mülayim, incelikli ise, f tipi söz konusu olunca o kadar sessiz kaldı. sadece adalet bakanı'na iletebileceğini söyledi. zaten bizim umudumuz da bu görüşmeden sonra kırıldı.

"babalar, askerlikten olsun, memurluktan olsun, devletle yüz yüze kalan insanlar. bu yüzden eylemlerde hep çekingen dururlar. annelerin hayatı hep dört duvar arasında geçtiği için devleti de, polisi de bilmezler. o yüzden eylemlerde hep pervasızdırlar. gider, eylem yapar gelirler."

bu, insana dair ve ulusu olmayan bir hınçtır: en derin yara, yaranın hikâyesi duyulmadığında alınandır. en vahşi vietnam, en kanlı filistin, en kederli lübnan, en kırık diyarbakır, yanık sivas, en ağıtlı küçükarmutlu, en hazin mamak, hikayelerin anlatılmadığı yerlerde kurulur.

25.7.01

bilinç

erich fromm

bilinç, insanın kendi içine yerleştirdiği köle sürücüsüdür.

bir başkasıyla simbiyotik bir ilişkiye girme itkisine yol açan şey, her zaman için, bireysel özün yalnızlığına dayanma yetisinden yoksunluktur.

erk tutkusu güçlülükten değil, zayıflıktan doğar.

kendi düşüncelerimizi dile getirme hakkı, sadece eğer kendimize ait düşüncelere sahip olabilme yetisine sahipsek bir anlam kazanır.

özgürlük; tümel, bütünleşmiş kişiliğin kendiliğinden etkinliğinden oluşur.

"eğer kendim için değilsem kim benim için olacak? eğer sadece kendim içinsem neyim ben? şimdi değilse ne zaman?" (talamud)

yaşamın sadece tek anlamı vardır: yaşama ediminin kendisi.

görüşler etkili birer güç olabilir; ama sadece belli bir toplumsal kişilikte belirgin olan özgün insanca ihtiyaçlara yanıt verebildiği ölçüde.

hiçbir dönemde sözcükler gerçeğin gizlenmesi için günümüzde olduğu kadar çok ve yanlış kullanılmamıştır.

24.7.01

sabır ile koruk

bedri rahmi eyüboğlu



sabrile koruk helva olsaydı eğer
çoktan bal küpüne dönerdi bu deniz
bal çanağı kesilirdi bu toprak kardeşim

oscar wilde anlatıyor:

vaktiyle bir balıkçı vardı. günlerce denizde kalır, döndüğü zaman mahalle halkını etrafına toplar, onlara avlanırken başından geçen acayip şeyleri anlatırdı. dinleyenlerin heyecandan nefesleri kesilir, peri padişahı ile başlayan, denizkızları ile devam eden hikayenin bir tek kelimesini kaçırmamak için balıkçıya daha çok sokulurlardı. balıkçı o kadar güzel anlatırdı ki herkes onun peri kızları, denizkızları ile senli benli olduğuna inanır, her sefer dönüşü, heyecanla sorarlardı:

"bugün hangi peri kızı ile beraberdin? bugün gene neler gördün?"

günlerden bir gün balıkçı denize açıldı, denizin orta yerinde bir ada, adanın kıyısında da adıyla sanıyla peri kızları ile denizkızlarının oynaştıklarını görmez mi?

mahalleye döndüğü zaman balıkçının suratı bir karıştı. ağzını bıçaklar açmaz olmuştu, gene etrafını sardılar:

"hadi anlatsana! bugün neler gördün?"

balıkçı yorgun, perişan, mahzundu. neredeyse ağlayacaktı:

"hiç, dedi. hiç! bugün hiçbir şey görmedim!"

beyaz dağ

jorge semprun

bilgeliğin doruğu, peşlerinden koşarken gözden kaybetmeyecek kadar büyük düşlere sahip olmaktır.

insanın edepli, masum ve onurlu bir tavır içinde olabildiği yegane barınaklar ana bağrı ve tabuttur; onların dışında her şey edepsizcedir. edepsizliğin daniskası, hayatın edepsizliğini çoğaltıp yücelttiği için kuşkusuz edebiyattır.

hayatın her türlüsü, özellikle evlilik hayatı, edebiyat için zararlıdır.

insan şiddetli ve gelip geçici bir duygudur yalnızca. gelip geçici ama öylesine şiddetli bir duygu ki her şeye damgasını vurur.

hep böyle olur: insan her zaman bir alanı kat eder; bir sokağı, bir salonu, bir sanat galerisini, bir ormanı, bir okyanusu; genç kadınlara gidebilmek için hayatı kat eder. genç kadınlara doğru hep aynı şekilde yürünür; aynı umutla, aynı kaygıyla, aynı sonsuzluk ihtiyacıyla.

tilki bir sürü ufak tefek şey bilir, kirpininse tek bir bildiği vardır; ama büyük bir şeydir.

hikaye nedir? hikaye kalan izlerdir; kapanmış yara izleri, anılar, davranışlar, çılgın gülüşler, sevecenlik, şiddet, bir tören, belki de aynı zamanda sıradanlık. hikaye; sürmekte olan şimdiki zaman, bıkıp usanmadan kendine anılar oluşturan, tasarılar kuran bir şeydir.

bir erkekten her şey beklenir, dünyanın en akıllı insanı olsa bile.

her anlatı eksiktir, sessizlikler her yerde eksik kalır. bir anlatı fazla yoğun, fazla bağdaşık, yekpare olduğunda eksiktir. çünkü sessizliğin gözeneklerine, soluğuna sahip değildir. sessizliğin musikisi anlatının kendisinden kaynaklanmaz. yalnızca duyarlı bir okur onu yapıta katabilir; yine de yazarın bu olasılığa gönderme yapması gerekir.

kadınlar vardır, insanda onları alt etme ve onlara sahip olma arzusu uyandırırlar.

23.7.01

ülkü

ülkü tamer

artık "genç şair" sayıldığım yıllar. beyoğlu'nda yürüyorum. galatasaray postanesi'nin önünde tarık'a (dursun k.) rastladım. yanında bir adam.

tarık bizi tanıştırdı.

adam "ülkü tamer"i duyar duymaz sırtını döndü bana, başını postanenin duvarına vurmaya başladı.

kalakaldım. adam bu defa da duvarı yumrukluyor. hem yumrukluyor hem "olamaz!" diye bağırıyor.

ilk kez gördüğüm biri. tek söz söyleyecek halim yok. şaşkınlıkla tarık'a baktım. tarık, "ben de bir şey anlamadım." gibilerden dudak büktü. sonra kolundan yakaladı adamı, "ne oldu?" diye sordu.

şöyle bir kendine geldi adam. "ne olacak?" dedi. "ege ernart'ı kız sanıyordum, erkekmiş. ece ayhan'ı kız sanıyordum, o da erkekmiş. son umudum ülkü tamer'di, karşıma böyle bir herif çıktı! ben kafamı duvara vurmayayım da ne halt edeyim!"

22.7.01

şeytanın orospusu

catherine clement

insan en kötüyü anlamak istediği zaman aydın olur.

luther aklı aşağılamak istediği zaman onu "şeytanın orospusu" diye adlandırır. beden sevincini, zevkleri, inançsızlığı yasaklamak için de aynı şeyi yapar.

bütün iktidarlar cenaze törenleriyle yaşarlar. herhangi bir yerde yönetilecek bir ölü hep vardır.

akıl her şeyin temelidir. en küçük olgunun bile bir açıklaması vardır. sorunları ortaya koyarken hiçbir şeyi unutmamak, yöntemi iyi kullanmak yeterlidir. saf akıl çalışması: giz yok, metafizik yok.

saflığın yol açtığı kopukluktan geriye dönüş yoktur.

tarih açıklanabilir ama anlamı yoktur. onu didik didik edebilirsiniz ama yorumlayamazsınız.

guru, etkilenmiş kafalara hipnotik bir güç uygulayan kişidir. gizemci bir parlaklığın altında saklanmış tehlikeli bir katil olmadığı zamanlar gençleri ailelerinden koparan ve bol bol paralarını tırtıklayan safran mantoya bürünmüş bir dolandırıcıdır.

eşitlik olmadan gerçek aşk olmaz.

istek, bir heybe sözcüktür; içine elde etmek istediğiniz ve daha elde edemediğiniz her şey tıkılır.

hastalar, çağların içinden gelen, unuttukları eski bir rolü tekrarlarlar. doktor ve aileden başka seyircileri, hastalıklarından başka ücretleri olmayan oyuncular. tiyatro işte.

bir erkek ve bir kadından doğarız ve onlardan kurtulamayız.

deleuze ve guattari'ye göre toplum, özgürlüğü asla içinden çıkılmayan kapalı sistemlere, kapitalizme özgü çılgın boru düzenlerine hapseden sanayi tipi zihinsel makine daireleri üretir.

korku

henry miller

korkak olduğunu kendi kendine kabul eden bir adam, korkusunu yenmek için gereken ilk adımı atmıştır; ama bunu herkese açıkça söyleyen, başkalarının da görmesini isteyen, kendisiyle ilgili ilişkilerde bu durumu kolayca kabullenen adam artık kahraman olma yolundadır. çetin deney anı gelip çattığında hiç korkmadığını gördüğü zaman, kendi de şaşar kalır çoğunlukla. kendini korkak olarak görme korkusundan kurtulduğu için korkak değildir artık; değişimini belli edecek bir olay gereklidir yalnız. sevgide de böyledir bu.

yalnızca kendi kendine değil, başkalarına, taptığı kadına bile, kadının parmağının ucunda oynayabileceğini, karşı cins söz konusu olunca güçsüz olduğunu söyleyen bir adam, çoğu zaman gerçekte güçlü olanın kendisi olduğunu görür. kadının bütün direnişlerini tam bir boyun eğişten daha çok kıran bir şey yoktur.

karşı koymaya hazırlanmıştır kadın, kuşatılmaya hazırlanmıştır, böyle davranmak üzere yetiştirilmiştir. hiçbir dirençle karşılaşmayınca tepeüstü düşer tuzağa. insanın kendini olduğu gibi vermesi, yaşamın sağlayabileceği en büyük rahatlıktır. gerçek sevgi işte bu erime noktasında başlar. kişisel yaşam bütünüyle bağımlılık üstüne kuruludur, iki yönlü bir bağımlılık. herkesin birbirine bağlı olduğu bir insan yığınıdır toplum. büyük aşık, mıknatıs ve katalizör olmak, dünyanın körleştirici odak noktası ve esin kaynağı olmak için tam bir aptal olmanın derin bilgeliğini yaşamak gerekir.

21.7.01

meçhul

murathan mungan


bazı erkekler meçhuldür daha yaşarken
ötekilerden
adımları yollarınızdan eksilir
kıyamazsınız köprülerine
konuları dağınık suçlar
mümkünsüz tariflere çıkar
yol soramazsınız hiçbirine
avuçları sızılı tütün ve kehribar gizi
gözlerinde dalgın uzaklıklar

büyük umutsuzlardır dünyayı değiştirecek olan

20.7.01

şair

eşref


çektiğim cevr ü cefanın sebebinden sorma
deme kim: "badıhava menkabe delalı budur."
habs ile, neyf ile, işkence ile ömrü geçer
işte türkiye'de şair olanın hali budur.

dostluk

hüseyin rahmi gürpınar

sırf görünüşe bağlı dostluklar çabucak yok olur. kalıcı olanlar içsel münasebetler, samimi sevgilerdir ki bunlar da ilk bakışta ortaya çıkamaz.

dosta en büyük ihtiyacı olanlar çirkinlerdir. onlar bu yoksunluklarını bildiklerinden çirkinliklerini örtmek için ekseriya hünerler, faziletler edinmeye uğraşırlar.

cidden çirkin olanlar bu yaradılış kusurlarını değil herkese, kendilerine bile itiraf edemezler. herkes kendisinin beğenilecek bir tarafını mutlaka bulur. zekâlarıyla öne çıkmış akıl fikir sahibi kimseler bile bu hastalıktan kurtulamıyor. hele kızlar ne kadar yüzce düşkün olsalar kendilerine çirkin dedirtmemek için her sıkıntıyı, her türlü fedakârlığı göze almaktan çekinmezler.

19.7.01

kış günlüğü

paul auster

insanın, sahtesi olmayan tek niteliği zekasıdır.

bunun hiç başına gelmeyeceğini, gelemeyeceğini, dünyada bunlardan hiçbirinin başına gelmeyeceği tek kişi olduğunu sanırsın; sonra tıpkı herkese olduğu gibi hepsi teker teker senin de başına gelmeye başlar.

"yazmak, dansın daha az gelişmiş biçimidir."

insan elli yaşındayken ölümden yetmiş dördündeyken korktuğundan daha çok korkar.

güneşin parladığı, çamaşırların çabucak kuruduğu, camcıların, onarım işlerinin, işçi tazminatlarının ya da su basan bodrumların olmadığı bir yer vardır daima.

james joyce 1920'lerde paris'teyken bir partiye katılmış, yanına bir kadın yaklaşıp "ulysses'i yazmış olan elinizi sıkabilir miyim?" diye rica etmiş. joyce sağ elini kadına uzatmak yerine havaya kaldırmış, birkaç saniye inceledikten sonra, "size şunu hatırlatayım madam; bu el başka işlere de yaramıştır." demiş.

yazmak gövdede başlar, gövdenin müziğidir ve sözcüklerin anlamı varsa, bazen anlamlı olabilirlerse, sözün müziği anlamların başladığı yerdir.

joseph joubert: hayatın sonu acıdır.

hepimiz kendimize yabancıyız; kim olduğumuzla ilgili algılarımız ise yalnızca başkalarının gözlerinin içinde yaşadığımız kadarıyla var.

18.7.01

evlilik

zülfü livaneli

evlilikle ilgili değişmez trajedi şudur: aşk geçici ama kavga ebedidir.

romantizm avrupa'nın icadıdır ama buralarda da taklit edilmeye çalışılır. evli kadınlar romantizme çok meraklıdır. ne demektir bu: karı koca para kavgası yapacaksınız, arada bir bağırsaklarınızın bozulduğundan şikayet edeceksiniz, hangi ilacın gaza daha iyi geldiğini konuşacaksınız; sonra bütün bunlar bir anda bitecek ve mum ışığında karşılıklı göz göze bakarak birbirinize ayılıp bayılacaksınız. bunun da adı romantizm saati olacak. hiç böyle şey olur mu?

"bu dünyada her kadının bir tek amacı vardır: ömrünün sonuna kadar dizinin dibinde oturtabileceği bir erkeğe sahip olmak." (dostoyevski)

insanoğlu, homo erectus olduğu andan itibaren kadınların vajinası daraldı. bu yüzden insanın dişisi çok zor doğurur. hamileliği ağır geçer, bebeği de diğer hayvan yavruları gibi doğar doğmaz yürüyemez. bakıma ihtiyacı vardır. eee mağarada geçen uzun hamilelik ve annelik günlerinde aileyi kim besleyecek, kim av eti getirecek? tabii ki erkek. kendisini o aileye adamış bir adam. bu sebeple mağara devrinden beri dünyanın bütün kadınları, bütün erkeklere 3 soru sorarlar: "nereye gidiyorsun? ne zaman geleceksin? beni seviyor musun?" bu iş mağara devrinde böyleydi, günümüzün new york'unda da, paris'inde de, istanbul'unda da böyle.

zorba

robert musil

akıllı insan, sonrasız doğrulara karşı kökü derinlere uzanan bir kuşku besler. gerçi onların gerekliliğini hiçbir zaman yadsımaz; ama bu idealleri harfiyen izlemeye kalkanlara da deli gözüyle bakar.

demir kapıların ardında insanın onuruyla ayakta kalabilmesi kolay değildir.

filozoflar, emirlerinde orduları bulunmayan, bu nedenle de dünyayı bir sistemin içine hapsederek onun üzerinde egemenlik kuran zorbalardır.

devlet, düşünülebilecek en aptalca ve en kötü yaratıktır.

düşünülebilecek her şeyin rastgele söylendiği, peygamberlerin ve şarlatanların aynı söylemleri kullandıkları, yazı işlerinin durmaksızın yeni dehalarla uğraşmak zorunda kaldıkları günümüzde, bir insanın ya da düşüncenin değerini anlayabilmek çok zordur.

insan denilen canlı hem yamyamlığa hem de salt aklın eleştirisine yatkındır; koşullar o doğrultuda ise eğer, aynı inançlarla ve niteliklerle bu ikisini de yapmayı başarabilir.

insanın elinde bir tenis raketini mi, yoksa halkların kaderini mi tuttuğu bir kişilik göstergesidir.

insan nerede en yüksek düzeydeki imkanlarını bulursa ve güçlerini en zengin biçimde sergilerse oraya aittir.

bir insan kader tarafından ne kadar yüksek bir noktaya taşınırsa, asıl önemli olanın az sayıda basit ilke, buna karşılık sağlam bir irade ve planlı çalışma olduğunu o kadar açık ve seçik anlar.

gerçek anlamda büyüklüğün hiçbir zaman bir gerekçeye ihtiyaç duymadığını bilen insanların sayısı çok azdır. güçlü olan ne varsa yalındır.

insanın sahip olmadığı bir kadın, ayın geceleri gittikçe yükselmesi ve yüreğini sürekli emmesi gibidir; bir defa sahip olduktan sonra ise insanın içinden o kadının yüzünü çizmesiyle ezmek gelir.

17.7.01

ateist aforizmalar

jack huberman

hakikat asla insanları ona inanmaları için zorlamaya ihtiyaç duymamıştır: "termodinamiğin ikinci kanununa inanıyorum diyeceksin; bunu söylemezsen ölürsün, kafir!"

din bir mucize gösterebilir, insanları sonsuza dek lanetlenmekle tehdit edebilir, cennete dair hoş, bol hurili izlenimler uyandırabilir; sağlık, zenginlik, sosyal ya da siyasi çıkarlar veya suçluluktan, yalnızlıktan, boşluk duygusundan arınmayı vaat edebilir. ama bunlar kabul edilmezse önünüze başka bir seçenek olarak başınızın vurulmasını ya da yavaş yavaş yakılmayı da getirebilir.

zulüm ve şiddet din tarihinin vazgeçilmez bir unsurudur. dini otoriteler her zaman bilimsel araştırmaların ve eğitimin önünü kesmek, sanat ve edebiyatı kontrol altına alıp sansürlemek, yüzyıllar ya da bin yıl öncesinde geçerli olabilecek; hatta o zaman bile zorlukla kabul edilebilecek davranış kalıplarını halka empoze etmek, ne kadar zalim ve baskıcı olurlarsa olsunlar, kendi ayrıcalıkları ve zenginliklerini devam ettirebilmek karşılığında, yönetenleri ve hükümetleri desteklemek için uğraşmıştır. kısacası, aradan geçen binlerce yıllık süre boyunca, dinin dünyaya yarardan çok zararı dokunmuştur.

geçtiğimiz yüzyıl içerisinde, temeli dinsel nefrete dayanan bir savaşta milyonlarca yahudi'nin öldürüleceği, avrupa topraklarında -eski yugoslavya- dinle ilgili bir diğer savaşın gerçekleşeceği, orta doğu ülkelerinin hala teokrasiyle yönetileceği, yaygın islam gruplarının dünya kapsamında bir cihat gerçekleştirmek için çabalayacağı, çin'deki milyonlarca talun gong müridinin, kendi kendini kutsayan ve uçmak ile görünmezlik gibi yetenekleri olduğunu iddia eden bir sözde kurtarıcının peşinden gideceği, yüz yıl önce yaşamış kafası çalışan bir insana söylenseydi, bu insan muhtemelen, son üç ya da dört yüzyılda gerçekleşen tüm entelektüel ilerlemenin hiçbir işe yaramadığını düşünürdü.

yanlış inanışların zararları aza indirgenmeli, mantık ve kanıtlarla desteklenen gerçeklere saygı duymak, insanın temel yükümlülüğü haline gelmelidir. gerçeklerin kasıtlı olarak gözardı edilmesini ve aptallığı, hayata karşı işlenen birer suç oldukları için, "günah" olarak kabul etmeliyiz. bilimin keşfettiklerini öğrenmemek ve bunlara hürmet göstermemek ve bunun yerine barbarca kabile efsanelerini kutsal kabul etmek; işte ben buna istemli cehalet ve aptallık derim. bu davranışı, sadece hayatımızı daha uzun, daha sağlıklı, daha güvenli ve daha zevkli kılmakla kalmayarak, kendi içinde de saygı uyandıran ve hürmet duyulması gereken, içinde yaşadığımız dünya hakkındaki esas, değerli gerçekleri, yüzyıllardır emek vererek yavaş yavaş keşfeden bilim adamı nesillerine karşı affedilemez bir nankörlük olarak kabul ederim.

16.7.01

evlilik ve ahlak

bertrand russell

geleneksel iffetini muhafaza etmiş toplumlar büyük sanat yaratmamışlardır.

evliliğin esas amacı, yeryüzünün insan nüfusunu yenilemektir.

vatanseverlik denen şey, uygarlığın karşı durmakta olduğu en büyük tehlikedir ve bu vebadan, felaketlerden, kıtlıktan daha korkulacak bir şeydir.

bir karı veya kocaya güçlü bir dinsel duygu geldi mi, ilk sonucu, mutlu bir birleşmeyi imkansız kılmaktır.

bir düşüncenin herkesçe benimsenmesi, onun saçma olmadığını göstermez; insanlığın çoğunun budalalığı göz önünde tutulursa, yaygın bir inancın, akla yatkın bir inançtan daha saçma olacağı bellidir.

koyu dindarlığa karşı davranışımızın özgürlüğe kavuştuğunu sanan çoğumuz, hala aslında almış olduğumuz eski eğitimin öğütleriyle bilinçaltından yönetilmekteyiz.

yerici her sözün aynı zamanda övücü bir eş anlamlısı olduğunu gördükten sonra, yerici ya da övücü sözler kullanmamaya alışmalıdır insan.

kilise babalarının yazıları, kadınlara karşı sövüp saymalarla doludur.

dante'nin beatrice'e karşı olan aşkı, sadece geleneksel değildir; tersine, günümüzdeki insanların birçoğunun sandığından daha çok tutkulu bir aşktır.

geleneksel bir yetişme sistemi içinde büyümüş pek az kadın veya erkek vardır ki, cinsiyet ve evlilik konusunda normal şeyler öğrenmiş olsun.

cinsel merak da öteki meraklar gibi tatmin olur olmaz ölür; bu yüzden, gençleri sabit fikirden kurtarmanın en iyi yolu, onlara istedikleri kadar bilgi vermektir. edepsizliğin önüne geçilmesinin tek yolu, sırrı ortadan kaldırmaktır.

"evliliğin kökü ailededir, aileninki evlilikte değil." (westmarck)

sansür, ciddi sanat değeri olan, bilimsel özellikler taşıyan eserlere karşı kullanılıyor; öte yandan, amacı müstehcen olan kimseler, kanunun dişli çarkından geçmek için bir kaçamak yolu buluyorlar.

modern hayattaki üç esas akıl dışı eylem din, savaş ve aşktır.

mutlu, karşılıklı aşkın derin samimiyetini ve şiddetli arkadaşlığını duymayanlar, hayatın verebileceği en büyük ödülü kaçırmışlar demektir.

insanlar uygarlaştıkça tek bir eşle olan hayat boyunca mutlulukları azalır.

aşk, özgür ve kendiliğinden olduğu zaman yeşerir ancak; ödev gibi düşünülmeye başlandı mı öldü gitti demektir.

babaları bebekken ölen çocuklar ötekilerden daha kötü olmuyor. şüphesiz ideal bir baba hiç yoktan iyidir ama babaların çoğu ideal olmaktan o kadar uzaktır ki, var olmamaları çocuk için olumlu bir faydadır.

"neşeli geceler, güzel yemekler mi istersin
azizlerle otur, günahkarlarla yat kalk."

cinsiyet insan hayatındaki en büyük iyi şeylerden biridir. cinsiyetin içe atıldığı yerde sadece çalışma kalır ve çalışmak için çalışmayı öğütlemek, yapılmaya değer bir iş meydana getirmemiştir.

kadın ve erkek aşkının en iyisi, özgür ve korkusuz olanıdır. beden ve zihin eşit oranlarla birleşir, ideal aşkı bozar diye tensel yönünden korkmaz aşk. aşk, kökleri toprağın derinine inmiş, dalları göğe yükselen bir ağaç olmalıdır. çitlerle, yasaklarla, boş inancın doğurduğu dehşetlerle çevrilirse gelişip yeşeremez.

son otobüs

nazım hikmet


gece yarısı. son otobüs
biletçi kesti bileti
beni ne bir kara haber bekliyor evde
ne rakı ziyafeti
beni ayrılık bekliyor
yürüyorum ayrılığa korkusuz ve kedersiz

iyice yaklaştı bana büyük karanlık
dünyayı telaşsız, rahat seyredebiliyorum artık
artık şaşırtmıyor beni dostun kahpeliği
elimi sıkarken sapladığı bıçak
nafile, artık kışkırtamıyor beni düşman
geçtim putların ormanından baltalayarak
ne de kolay yıkılıyorlardı
yeniden vurdum mihenge inandığım şeyleri
çoğu katkısız çıktı çok şükür
ne böylesine pırıl pırıl olmuşluğum vardı
ne böylesine hür

iyice yaklaştı bana büyük karanlık
dünyayı telaşsız, rahat seyredebiliyorum artık
bakınıyorum başımı kaldırıp işten
karşıma çıkıveriyor geçmişten
bir söz
bir koku
bir el işareti

söz dostça
koku güzel
el eden sevgilim
kederlendirmiyor artık beni hatıraların daveti
hatıralardan şikayetçi değilim
hiçbir şeyden şikayetim yok zaten
yüreğimin durup dinlenmeden
kocaman bir diş gibi ağrımasından bile

iyice yaklaştı bana büyük karanlık
artık ne kibri nazırın, ne katibinin şakşağı
tas tas ışık dökünüyorum başımdan aşağı
güneşe bakabiliyorum gözüm kamaşmadan
ve belki, ne yazık, hatta en güzel yalan
beni kandıramıyor artık
artık söz sarhoş edemiyor beni
ne başkasınınki, ne kendiminki

işte böyle gülüm
iyice yaklaştı bana ölüm
dünya, her zamankinden güzel, dünya
dünya, iç çamaşırlarım, elbisemdi
başladım soyunmaya
bir tren penceresiydim
bir istasyonum şimdi
evin içerisiydim
şimdi kapısıyım kilitsiz
bir kat daha seviyorum konukları
ve sıcak her zamankinden sarı
kar her zamankinden temiz

15.7.01

atasözleri

en soluk mürekkep bile en iyi hafızadan iyidir. (çin)

direnç, ancak temel ögelere karşı sürekli mücadele sonunda elde edilir. (yunan)

bir suçsuz insan hapiste yatacağına 99 suçlu serbest gezsin, daha iyi. (ingiliz)

akıllı bir adam suyu geçmeden köprüleri atmaz. (ashanti)

tek bir kar tanesi, bambunun yaprağını bükebilir. (çin)

bir kadın bir erkeğe aşıksa ona kapının deliğinden bile verir. (fas)

tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset. (musevi)

zaman ve sabır, dut yaprağını ipeğe çevirir. (italyan)

bir ev sadece toprak üzerinde durmaz; bir kadın üzerinde yükselir. (meksika)

köleyle şakalaşırsan sana kıçını gösterir. (arap)

yaşlılığın kendisi bir hastalıktır. (latin)

aşk yüzünden evlenen, mutsuz bir hayat sürmek zorundadır. (ispanyol)

cennet, güzel bir kızın belindeki kurdelenin güneyine düşen yerdedir. (arap)

kan kanla yıkanmaz. (kürt)

akıl yürekten daha çok yürür; ama daha uzağa gidemez. (çin)

herkes aynı yöne çekseydi dünya alabora olurdu. (musevi)

ev hazır olunca kapıyı çalar ölüm. (arap)

14.7.01

öteki

aslı erdoğan

kadınların yalnızca sokakta değil; aile, okul, polis vb. bütün kurumlarda aşağılandığı, bekaret kontrollerinden geçirildiği, medyanın işbirlikçiliğiyle seyirlik, alımlık, tadımlık gibi sunulduğu bir toplumda yaşamaktayız. aynı toplumun, sütten çıkmış ak kaşıkmışçasına, dört katil çocuk hakkında ölüm fetvası vererek kendini aklayabileceğini, içindeki kötülüğü yok edebileceğini sanması ürkütücü. her suç gibi, cinayetin de toplumsal bir boyutu vardır; yaşam koşulları, gelir dağılımı, eğitim ve kültür düzeyiyle yakından bağlantılıdır.

medine öncel, diyarbakır'da, polis baskınında 7. kattan atladı. daha önce işkence görmüştü. son çığlığı, "baba, beni bunlara bırakma!" oldu. 22 yaşındaydı.

öteki'nin tanınmaması, dilsizleştirilmesi, reddedilmesi, nesneleştirilmesi üzerine kurulmuş her ilişki bir tahakküm ilişkisidir ve kaçınılmaz biçimde zulüm içerir. kendini toplumun üzerinde gören, dokunulmaz, sorgulanmaz, kutsal ilan eden devlet, şiddeti tekeline alır, bireylerin ve toplulukların haklarını sistematik biçimde çiğner. bu hakları peşinen reddetmek, taleplere karşı uygulanan şiddeti meşru kılar. yalnızca kendi koşullarında barış istemek, aslında barış istemek değildir. kalıcı bir barış, adil bir barıştır, her şeyden önce. herkes için barış, eşit koşullarda barış.

1982'de türkiye şampiyonu olan milli güreşçi ahmet savran, 5 ay önce evine yapılan baskında, kurtuluş dergisi bulundurduğu için tutuklandı. avukatı en fazla 1 yıl alacağını söylemişti. 17 eylül'deki duruşmada tahliye bekliyordu. cezaevindeki gerginlik nedeniyle duruşmaya gidemedi. 26 eylül'de ulucanlar'da öldürüldü.

kurbanlar bize ne denli az benzerlerse, zulme duyulan tepki de o denli azalır. "ötekileştirme", cinayeti mümkün kıldığı gibi, meşrulaştırır da. "öteki", kirli, suçlu, kötüdür -eline fırsat geçse bizden fazla kötülük yapar- "biz" ise yüce amaçlarla, kutsallıkla donanmıştır. öteki nesneleştirilir ki, gasp edilen hakları zaten yokmuş görünsün. kendisinden farklı olanı içerme, kabullenme yerine yalnızca kendi imgesini mutlaklaştıran iktidar.. "hakikatle ilgili her sorun, bir iktidar sorununa dönüşür."

sendikacı süleyman yeter, 5 mart'ta yeniden gözaltına alındı. 7 mart'ta can verdi. sırtı, çenesi, bilekleri, en can alıcısı, boynu, yara izleriyle dopdolu. sendikacı yeter, 2 yıl önce aynı şubede gözaltına alınmış, 8 polis hakkında işkence davası açmıştı. bir ay daha yaşasaydı, 8 nisan'daki duruşmada işkencecileri teşhis edecekti. bir ay daha yaşasaydı. polislerse hala görevlerinin başında.

gerçekle ilişkimiz, bizden istendiği gibiyse, yani geçiştirmek, gözlerini kaçırmak üzerine kuruluysa, bize biçilen rolü uysallık ve vakarla oynuyorsak.. "yeter!" çığlığını sürekli erteliyorsak, dilimizin ucuna gelen küfürler ve kahkahalar gibi.. gerçeklik karşısında dilimiz tutulmuş, ansızın daha iyi bir dünyaya fırlatılmaktan başka bir şey düşleyemiyorsak.. "acı" bile denemeyecek bir sızıyla -belki özgürlük sızısı- sırtüstü serilip kalmışsak.. belki de ayağa kalkabilmek için acıyı sırtlamak, mutluluğu hırçınca savunmak gerekiyor. ılımlının, rutinin, aklıselimin tatlı dilli çağrısına başkaldırmak..

çeteleşme devletin ta içindeyse, şiddeti tek varoluş, kendini ifade ediş biçimi olarak gören gençleri engellemek nasıl mümkün olabilir? camus'nün deyişiyle: "ya devletin işlediği suçlar, bireylerinkini fersah fersah aşmışsa?"

ninni

chuck palahniuk

günümüz insanları ekşi kremalı patates cipsi reklamı duyar duymaz onu satın almak için hemen sokağa fırlıyorlar ama buna özgür irade diyorlar.

güç insanı bozar. mutlak güç insanı mutlaka bozar.

hiç kimse müzik bağımlısı olduğumuzu itiraf etmek istemiyor. bu asla mümkün değil. hiç kimse müzik, televizyon veya radyoya bağımlı değil. sadece daha fazlasına ihtiyacımız var; daha fazla kanala, daha büyük bir ekrana, daha yüksek sese. onsuz olmaya dayanamıyoruz ama hayır, kimse bağımlı değil.

taşlar ve sopalar kemiklerini kırabilir ama kelimeler canını öyle bir yakar ki şaşarsın.

hiçbir detay not edilmeyecek kadar önemsiz değildir.

hikayelerin sorunu, olayın kendisinden sonra anlatılıyor olmalarıdır.

nazi kamplarından kurtulan musevilerin çoğunun neden vegan olduğunu biliyor musun? çünkü onlar hayvan gibi davranılmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyorlar.

tablonun bütününü unutmanın sırrı, her şeye yakından bakmaktır.

hayatta karınızla çocuğunuzun ölüsünü bulmaktan daha kötü şeyler de vardır.

hayatınızı mahvetmenin en iyi yolu not tutmaktır. yaşamaktan kaçınmanın en iyi yolu sadece durup izlemektir. olaya dahil olmayın. bırakın da büyük birader sizin yerinize şarkılar söyleyip dans etsin. muhabir olun. iyi bir şahit olun. seyircilerin makbul bir üyesi olun.

hepimiz birbirimizden nefret ediyoruz. hepimiz birbirimizden korkuyoruz.

yabancı bir şey her zaman sizin sayenizde kendi hayatını yaşar. tüm hayatınız dünyaya gelecek bir şeye vesile olur.

herkesin hayal gücü köreldiğinde, artık hiç kimse dünya için bir tehdit olmayacak.