28.6.01

ülke

amin maalouf

dünün dünyasının silinip gitmesi eşyanın tabiatına uygundur. ona karşı bir hasret duyulması da öyle. insan geçmişin yok olması karşısında kolay avunur; asıl kaldırılamayan, geleceğin yok olmasıdır. yokluğu beni üzen ve aklımdan hiç çıkmayan ülke, gençliğimde tanıdığım değil, gençliğimde hayalini kurduğum ve asla güneşin altında yerini alamayan ülkedir.

önce ülken sana karşı belli taahhütleri yerine getirecek. orada tüm haklara sahip bir yurttaş olarak görüleceksin; baskıya, ayrımcılığa, hak etmediğin mahrumiyetlere maruz kalmayacaksın. ülken ve yöneticileri sana bunları sağlamak zorunda; yoksa sen de onlara hiçbir şey borçlu olmazsın. ne toprağa bağlılık ne bayrağa saygı. başın dik yaşayabildiğin ülkeye her şeyini verirsin, her şeyi; hatta hayatını bile; ama başın yerde yaşamak zorunda kaldığın ülkeye hiçbir şey vermezsin. ister doğduğun ülke, ister seni kabul eden ülke söz konusu olsun. yüce gönüllülük yüce gönüllülüğü, umursamazlık umursamazlığı ve aşağılama da aşağılamayı doğurur. özgür varlıkların anayasası böyledir.

27.6.01

melekler zamanı

iris murdoch

gerçek her zaman bir yerde can acıtır; onu bu denli az tanımamız bu yüzdendir.

dünya baştan sona bir göçmenler kampıdır.

dünyada insanları en mutlu ve özgür kılan şey, başka insanların içeride kapalı olduklarını, acı çektiklerini görmektir.

din denen şeyi içimizden iyice temizleyip atana kadar, şu içinde yaşadığımız "tanrıların alacakaranlığı" gibisinden hava, bir dolu insanın delirmesine yol açacaktır.

değerler görecelidir, mutlak değer diye bir şey yoktur.

ahlaklı insanlar geridir. uyanıp kendi kendilerini anlayamamışlardır.

tanrısız din aslında, kör inan çağının kapanmış olduğunun, yarı bilinçli olarak kavranmasından başka bir şey değildir.

bizim yaşamamız gereken şey inançlarımızın yıkılması değil, arınmasıdır. insan ruhunun birtakım derin gereksinmeleri vardır. maneviyat yeterli gelmez. tanrı'ya yalnızca ahlak düzeninin güvencesi gözüyle bakmak aydınlanma çağının yanılgısıydı. bizim tanrı'ya olan gereksinmemiz maneviyatı aşan bir şeydir.

başkalarının bahtsızlığı insana moral verir.

26.6.01

murphy

samuel beckett

kim bu murphy, anladığım kadarıyla onun için aksatıyorsun işlerini, diye haykırdı. nedir? nerelidir? ailesi kimdir? ne yapar? parası var mı? geleceği var mı? geçmişi nasıl? yani neyin nesidir? nesi vardır?

murphy her şeyin bir başka şeyi çağrıştırmasını gerekli gören tanrı'nın sevgili kullarından biriydi.

tutkuların önünde saygıyla eğilirim.

var olmayan bir şeyi arzulayabilirsin ama sevemezsin.

boşluğa konuşamam, en olumlu niteliklerimden biri suskunluktur.

en gözden ırak yerlere ulaşmakla bütünlüğe erişilir.

işler düzelecek beklentisi ortadan kalkınca kötüye gider korkusu da siliniyor. her şey neyse öyle kalıyor.

kaosu berbat eden, yetersiz bir gülmece anlayışından daha kötü ne olabilirdi? başlangıçta cinas vardı. gerisi sonra geldi.

pazardaki insanların arasına karıştığında, "eğer bunlar yaşamlarını kazanırken böyleyseler, ya kaybederken nasıldırlar?" diyordu kendine.

beden kokusu ve gevezelik bir araya geldi mi, derman yoktur.

murphy acıma duygusunu yalnızca kendine saklardı.

dış gerçekliklerden tamamen koptuğu bu dünyaya öylesine bir sevgiyle bağlıydı, bu dünyanın güzellikleri usunda öylesine bir ayrıntızenginliğiyle canlanıyordu ki gerçekten de uzun yaşamayı arzuluyordu. böylece orada uzanıp, cennete ulaşan uzun yokuşu tırmanmadan önce düş kurmaya, gün ışığının zodyakları boyunca ilerleyişini seyretmeye fazlasıyla vakti olacaktı.

böylece murphy her gün, öğle yemeğinde bir fincan çay parası ödeyip, üçkağıtçılığı sayesinde 1.83 çay içerek kar hanesine ilaveler yapıyordu.

akıl onu kaybetmekten korkanlara kene gibi yapışırdı. ya kaybetmeyi umut edenlere?

murphy söylene söylene kuzeye yöneldi, yemeğini yemeye hazırlandı. bisküvileri özenle paketten çıkardı, yüzleri çimene dönük biçimde yere koydu. yediği sıraya göre bir düzen verdi onlara. her zamanki gibi, bir baharatlı, bir galeta, bir sindirici, bir pötibör, bir de isimsiz duruyordu önünde. ilkini hep sona bırakırdı; çünkü en çok bunu severdi. isimsizi önce yerdi; çünkü en az damak tadı veren buydu. geri kalan üçünü yeme sırası önemli değildi, her gün değişirdi. murphy diz üstü çökmüş, beş bisküvi arasında yaptığı yeğleme nedeniyle, değişik biçimlerde yeme olasılıklarının altı ile sınırlanmış olduğunu düşünüyordu. ama karışım düşüncesinin özünü zedelemekti bu, heykelin üzerindeki kırmızı permanganattı. isimsiz olana karşı duyduğu tiksintiyi yense bile bisküvilerin yenebileceği yirmi dört olasılık vardı yalnızca. ama son bir gayretle, baharatlı için uyanan iştahını dizginleyebilse, karışım hedefine ulaşabilecek, yüz yirmi farklı yeme olasılığı önünde ışıl ışıl parlayacaktı.

bir kadını, cinsel isteklerinin ağır bastığı bir konuda etkilemeye çalışmak bir köpekten daha iyi koku almaya çabalamak kadar abesti.

her şeyin tasarı aşamasında olduğu şu sırada ona başvurmak, adamın kendi çıkarlarına ters, delice şeyler yapmasına neden olabilir. insana özgü bir budalalıktır bu.

genç kız ışığı söndürdü, pencereyi açtı ve dışarı sarktı. ay'ın dünyaya bir türlü göstermediği yüzü müydü, sırtı mıydı yoksa? hangisi daha kötüydü, bir türlü sevdiği kişiye kavuşamamak mı, yoksa neredeyse nefret edilen insanlarla sürekli bir arada bulunmak mı? karışık konulardı bunlar.

genç kadına acı çektirmekten zevk duyacak kadar seviyordu onu.

hastalar hastabakıcıları sık sık, doktorları da nadir gördükleri için ilkini işkenceciler, ikincileri de kurtarıcı olarak değerlendirir.

doktor onayından geçmiş olgular dışında hiçbir şey kesin olamazdı magdelen ruh sağaltım merkezi'nde. bu konuda basit bir örnek vermek gerekirse, bir hasta aniden, kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde ölürse, doktora haber vermeli ve ölüm olayını kafasından silmeliydi. hiçbir hasta doktor gelene kadar ölemezdi.

koğuşlarda geçen her saat, hastalara duyduğu saygıyı ve sağlıklı bir aklın göstergesini dış gerçeklikle kurulan ilişkiye bağlayan sahte bilimsel yaklaşıma duyduğu tiksintiyi artırıyordu zorunlu olarak. her geçen saat artırıyordu.

dış gerçekliğin doğası anlaşılmaz kalıyordu. bilimin erkekleri, kadınları ve çocukları verilen önünde boyunlarını bükmek zorunda kalıyordu ister istemez. dış gerçekliğin ya da kısacası gerçekliğin tanımı, tanımlayanın duyarlığına göre değişiyordu. ama hepsi, bu gerçeklikle temasa geçmenin, temas ne kadar üstünkörü olursa olsun, ender görülen bir ayrıcalık olduğunda birleşir durumdaydı.

bu anlayışın ışığında hastalar gerçeklikten, ortalama birinin gerçekliğinden, ağır vakalarda gözlemlendiği gibi bütünüyle olmasa da en azından bazı temel noktalarda "kopmuş" olarak tanımlanıyorlardı. tedavinin işlevi hastayı kendi küçük, özel çöplüğünden çıkarıp muhteşem dünyanın merak, sevgi, nefret, tutku, sevinme, ağlama gibi farklı unsurlarıyla, paha biçilmez ayrıcalığına yeniden kavuşacağı ve kendisinden hiç de farklı olmayan ötekilerle akılcı ve dengeli biçimde avunacağı duruma getirmek ve aradaki uçurumu kapamaktı.

ama bütün bunlar, psikiyatrların sürgün diye tanımladığı bedensel ve ussal deneyimi barınak; iyiliksever bir dizgeden kovulmuş olarak değerlendiren, hastaları da müthiş bir fiyaskodan kaçmış kişiler olarak gören murphy'yi çileden çıkarıyordu. eğer aklı günlük olayları yorulmak bilmeyen bir araç gibi alt alta yazıp toplayan şaşmaz bir yazar kasa olsa, o zaman kuşkusuz aklın yitimine üzüntü duyabilirdi. ama böyle olmadığına göre, aklı diye adlandırdığı şey bir araçtan çok, içinden kendinin soyutlanmış olduğu günlük olayların bir izdüşümü biçiminde ortaya çıktığına göre aklın yok oluşunu, zincirlerinden kurtulmayla özdeşleştirip alkışlamasından daha doğal ne olabilirdi?

hastaların huysuzluklarını kendi iç dünyalarına sığınışlarındaki bir eksikliğe değil, iyileştiricilerin çevrede oluşturdukları kuşatmaya bağlamak gerekiyordu. melankoliğin melankolisi, hipomanyağın öfke nöbetleri, paranoyağın umutsuzluğu kuşkusuz ölü gömücünün saygıdeğer maskesi kadar bağımsızlıktan uzaktı. kendi hallerine bırakılsalar türkiye'deki tanrı kadar mutlu olacaklardı.

kendisini nefessiz bırakma yoluyla intihar girişimi özellikle ölüm mahkumları arasında çok denenmiştir. nafiledir. fizyolojik bir olanaksızlıktır bu. insan bayılır, sonra istemese de nefes almaya başlar.

en iyi dostları hep nesneler olmuştu onun.

cooper iki efendiye de hizmet etmenin ünlü güçlüğünü duyumsamıyordu. ne birine bağlanıyor, ne de ötekini küçümsüyordu. daha kişilikli biri yan tutar, daha kişiliksiz biriyse iki tarafı da dolandırırdı.

geliştirdiği bulanık bir kurama göre, vücudun uç noktaları birleşmiş olduğundan dirimsel gücü içinde koruyordu.

saltık bir sessizlikten daha güzel bir şey düşünemiyorum.

- gizleyecek de, yitirecek de hiçbir şeyim yok.
- ama kazanacak çok şeyiniz var.
- yitirecek hiçbir şeyim olmadığına göre, kazanacak da hiçbir şeyim yok.

önceleri onu kaybettiğimi düşünüyordum; çünkü onu olduğu gibi benimsemeyi beceremiyordum. şimdi övünç duyamam bununla. onun bir parçasıydım kayıp saydığı. ne yapsam vazgeçemezdi benden. benimle tanışmadan önceki benliğine kavuşmak için terk etti beni. daha kötü ya da iyi olması için yaptığının bir önemi yoktu. son sürgünüydüm ben.

bu duruma gelmeyi arzulayanlar için de, bu duruma düşmekten korkanlar için de sorun aynıydı; asla hastaların dünyasına giremiyorlardı.

aşkını bileyecek bir nefret yoktu içinde, kendisinin olmayan bir dünyanın tekmesi yoktu, kendisinin olabilecek bir dünyanın yanılsamalı okşaması yoktu. sanki bu küçük dünyanın insanları kapılarını kapamışlardı yüzüne. yandaki kadınlar koğuşundan gelen uyku ve uyanıklığın muazzam uğultusu dışında hiçbir ses gelmiyordu. aşağı kattaki erkekler koğuşu için de geçerliydi aynı şey. bir bülbülün ötüşü usunu gecelere doğru dinamitleyerek sevindirecekti onu. ama bülbül mevsimi geçmişti.

kibarlık ve dürüstlük birlikte var olurlar. biri yoksa, öteki de yok demektir. sonuçta karşılaşılan yalnızca sessizliktir, kötü gizlenen ve kötü ifade edilen şey arasındaki, beceriksizce söylenen yalan ile zorunlu yalan arasındaki şu kırılgan ayrım.

bedenim, usum ve ruhumun düzenlenmesi konusunda: üçünün de yakılıp kağıt bir torbaya konulmasını, dublin'de abbey sokağı'ndaki abbey tiyatrosu'na götürülmesini, orada vakit geçirmeden en mutlu saatlerin geçtiği kenefe, özellikle de orkestra koltuklarına inerken sağda bulunana indirilmesini, olasıysa oynanan bir oyun sırasında kubura atılarak üstüne bir güzel sifon çekilmesini, bütün bu işlemlerin törensiz, hüzünlü gösterilere girişmeden gerçekleştirilmesini diliyorum.

birkaç saat sonra cooper kül paketini daha önce kaybetmemek için koymuş olduğu cebinden çıkardı ve büyük bir öfkeyle kendisine hakaret eden bir adama fırlattı. paket duvardan döşemeye düşerken patladı, seçimlerini meşin topa yapmış olan beyefendilerin bile beğenisini kazanarak, burada bir anda sayısız dribling, pas, çalım, şut, yumruklama, kafa vuruşlarının hedefi oldu. öyle ki kapanış saati geldiğinde murphy'nin bedeni, usu ve tini salonun döşemesine dağılmıştı. ertesi gün tan yeryüzünü boz bir renge boyamadan talaş, bira, izmarit, cam kırıkları, kibrit, tükürük ve kusmuklarla birlikte süpürüldü.

böylece bütün karmaşa, her şey tek bir olasılığa, tek bir sona doğru ağır aksak ilerlemeyi sürdürüyordu.

25.6.01

solo

rana dasgupta

bazı insanlar mükemmeliyetçidir. bu bir tutkudur onlarda. bir şeyi beş kez, on kez denerler, fark etmez. sonunda öyle yüksek bir standarda ulaşırlar ki, artık kimse onlarla baş edemez.

hayat boyunca tutkularımızı koruyup sürdürmekte zorlanıyoruz, sonra da feda ettiklerimizin yasını tutuyoruz.

hayat sadece bir nicelikten ibarettir; bir toprak yığınının ya da bir kova suyun başarısızlığından ne kadar söz edilebilirse, insan hayatının başarısızlığından da ancak o kadar söz edilebilir.

albert einstein: yaşayan her şeyle kendimi öyle güçlü bir dayanışma içinde hissediyorum ki, bir kişinin nerede başlayıp nerede son bulduğu hiç önemli değil benim için.

uluslar çelik kazanlara benzer, içine düştüğümüzde yumuşak bedenlerimizi deli gibi çalkalar dururlar.

albert einstein: hissedilen ama ifade edilemeyen bir gerçekliği bulmak için karanlıkta kaygılı arayış yılları, tutkuyla arzulayış, güvenle kuşku arasında gidiş gelişler ve en nihayetinde ışığa kavuşma; bunun kıymetini ancak böyle bir tecrübeyi tatmış olanlar takdir edebilir.

derinliklerin sessizliği kadar sükunet verici başka bir şey düşünülemez.

öldüğüm zaman beni toprağa gömecekler. orada gönül gözüyle gördüğü her şeyi titrek ışıklarla yeryüzüne ileten sayısız hayalciyle birlikte yatacağım; tatlı hayallerimin çocukları başıboş dolaşacak özgürce. 

kendimizi kandırmayalım, iğrenç bir dünyada yaşıyoruz, her şey yalan.

24.6.01

mucizeler dükkanı

jorge amado

on yıllık bitmez tükenmez konferanslar, bir günlük savaştan daha değerlidir ve daha ucuza mal olur.

tutukevleri ve polisler bütün düzenlerde aynıdır ve hiç ayrımsız, hepsi aynı derecede rezildir. üniformalar sadece müzelik bir nesne oldukları zaman dünya gerçekten uygarlaşmış olacaktır.

dünyayı yaratan bile bütün insanları bir anda öldüremez. o bile ancak teker teker öldürebilir ve ne kadar öldürürse, o kadar da doğum olur, insanlar çoğalırlar. doğacaklar, çoğalacaklar ve birbirlerine karışacaklar, bunu engelleyecek orospu çocuğu, anasından doğmamıştır.

bir filozof için hayat kadınının evinden daha iyi yaşanacak yer var mı?

her güzelin bir zamanı vardır. o güzelliğin daima sürmesi isteniyorsa, gerektiği zamanda bitirilmesi gerekir. güneşi, müziğini ve kanını yanımda götürüyorum, benim olduğum her yerde ve her zaman sen de olacaksın. teşekkür ederim oju.

insanın işinin olmaması kadar yorucu bir olay yokmuş.

bazı acılar için kendini öldürmekten ya da sone yazmaktan başka yol yoktur. bu, klasik yöntemdir.

her sorunun bir doğru, bir alay da yanlış yanıtı vardı.

edebiyatta, sanatta, bilimde başarı ve zafer sağlamak için yetenekle bilginin yetmediği çok iyi bilinir. genç bir adamın saygınlık kazanma uğruna savaşı zor, yolu sarptır.

yıldızlara ulaşmak için yapılan yarışların ve kent gerillalarının bu endüstriyel ve elektronik çağda, insan inandırıcı ve etik kurallara aldırmayan biri olmazsa, başını öne eğip saldırmazsa ve yırtık olmazsa, hiçbir yere varamaz. kesinlikle hiçbir yere varamaz ve bunun bir çözümü de yoktur.

hastaneye düşmüş bir yoksul, kısa sürede bir cesede dönüşür.

23.6.01

yağmur kaçağı

attila ilhan


elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni

geceleri bir çarpıntı duyarsan
telaş telaş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa eylülse ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni

22.6.01

aşk

ilhan berk



gök! bu öpüşümün yaptığı kıyı ordan o kral mezarlarından sesleniyorum
her gece teb'de o ihtiyar denizlerde hala bir şeydir uyanır esmerliğimden
her gün yalnızlığımdır büyüyen sana doğru elleri gibi çocukların sevmekten
öyle mutluyum ki mutsuzluğumda karanlığıma çılgınca daha bir uzanıyorum

hiçbir şey daha güç değil seni sevmekten

21.6.01

canistan

yusuf atılgan

hava kararmadan akşam yemeğini yediler. yemek boyunca, sonra da idare lambasının ışığında konuşurlarken selim yüreği çarparak bakıyordu kadına. esma'da da bir çekingenlik, bir tedirginlik vardı; oğlanın tutumundaki değişmeyi anlamıştı sanki. bir ara elini selim'in alnına koyup:

- gözün aydın, ateşin geçmiş, dedi.

selim kadının bileğini tutup elini öptü. esma ürpererek elini çekti; ama selim bırakmadı; kadını yatağa, yanına çekti, sarıldı, yüzünü, omuzlarını öpmeye başladı.

- yapma, bırak. günaha giriyoruz.

"abacım, dayanamıyom gari, n'olursun kaçma, hiç bi kadınla olmadım daha önce, sen öğret bana."

- olur mu hiç, günah!

"olmazsa kov beni, yarın sabah çekip giderim." dedi selim bir çeşit kurnazlıkla.

- nikahsız çok günah.

"nikahı şehre inince kıydırırız."

nasırlı elleriyle kadının kalçalarını, belini, memelerini okşayıp sıkıyordu. esma'nın kasılmış bedeni gevşiyordu. selim kadının uzun donunu bir türlü sıyıramıyordu. esma "az dur" deyip uçkurunu çözdü; donunu çıkardı. selim de çıkarmıştı donunu. kadın yolunu gösterip erkeği içine aldı; selim yüklenince "ah, yavaş yavaş" dedi. az sonra selim boşaldı; ama yeniyetme diriliği inmemişti. esma da ona sarılmış "bırakma sakın" dedi. sık sık "oh, oh!" diye inleyerek katılıyordu sevişmeye. oğlanın ikinci boşalışından sonra ayrıldılar. kadın yatağın kıyısındaki donunu alıp silinirken selim öpüp okşuyordu onu.

"oh, canım abacım benim." dedi.

- abacım deme bana gari, karın oldum senin. ister esma, ister karım, ister hanımım dersin.

"canım, güzel hanımım."

20.6.01

kitaplar kitabı

arif damar



bir damlasıyım okyanusun
ama, okyanusun

gel de cemreler düşsün havalarıma
toprağıma suyuma

haziranda kiraz dalı
çocuklar uzansın diye
yere doğru
eğilir

akıl ersin ermesin sevdama
senden yanayım dedi yeşeren dal senden yana

sevmedim hiç
geçtiğim bir sokaktan geri dönmeyi
başka evler göreyim başka bir kireç
başka güneşler birikinti sularda
başka balkonların başka kadınları
başka baca başka duman başka kiremit
başka çöp tenekeleri

bir şair kendinden başka
nereye gidebilir ki

kimileri
"ben hemen çıkarım" derdi
"hemen salarlar beni
ben bir şey yapmadım ki"
bak sen kerataya
bir şey yapmamış
asıl onu yatırmalı üç beş yıl
aklı başına gelsin
hiç olmazsa bir şey yapar dışarı çıkınca

ille görmek için mi beklenir güzel günler
beklemek de güzel

19.6.01

saf ve düşünceli

orhan pamuk

bazı yazarlar, romanlarını yazarken, kullandıkları teknikleri, kafalarıyla yaptıkları işlemleri ve hesaplamaları, roman sanatının kendilerine sunduğu vitesleri, el frenlerini ve düğmeleri kullandıklarını; hatta bunların yenilerini icat ettiklerini fark etmezler de, çok doğal bir şey yapıyormuş gibi sanki kendiliğinden yazarlar. roman yazmanın -ve okumanın- yapay bir yanı olmasını hiç mesele etmeyen bu tür duyarlığa, bu tür roman okuruna ve yazarına "saf" diyelim. bunun tam tersi bir duyarlığa, yani roman okurken ve yazarken metnin yapaylığına ve gerçekliğe ulaşamamasına takılan ve roman yazılırken kullanılan yöntemlere ve okurken kafamızın işlemlerine özel bir şekilde dikkat eden okurlara ve yazarlara da "düşünceli" diyelim. romancılık, aynı anda hem saf hem de düşünceli olma işidir.

18.6.01

aile

bertrand russell

geçmişten zamanımıza değin sürüp gelmiş kurumlar içinde, bugün aile kadar bozulmuş ve yoldan çıkmış olanı yoktur. ana-babaların çocuklara, çocukların ana-babalara karşı sevgisi, mutluluğun en büyük kaynaklarından biri olabilir; ama bugün gerçek şudur ki, ana-babalar ile çocuklar arasındaki ilişkiler, onda dokuz bir çoğunlukla her iki taraf için, %90 bir çoğunlukla da taraflardan birisi için mutsuzluk kaynağıdır.

ana-babalar ile çocuklar arası ilişkilerde görülen değişiklik, demokrasinin genel yayılışına bir örnektir. ana-babalar, çocukları üzerindeki haklarından artık emin değildirler; çocuklar, ana-babalarına karşı saygı borçlarını artık hissetmemektedirler. önceden hiç duraksamadan gösterilen itaat, şimdi eski moda sayılmaktadır ve doğrusu da budur. psikanaliz kültürlü ana-babalar arasında, çocuklara bilmeden zarar verme korkusu yaygınlaşmıştır. onları öperlerse oedipus kompleksi meydana getirebilirler; öpmezlerse kıskançlık öfkesine neden olabilirler. çocuklarına her şeyi emirle yaptırırlarsa, onlarda suçluluk duygusu yaratabilirler; emretmezlerse, çocuklar ana-babanın iyi saymadığı alışkanlıklar edinebilir. çocuğun parmağını emdiğini görünce bundan türlü türlü korkunç sonuçlar çıkarırlar; ama çocuğun parmak emme huyunu kesmek için ne yapmak gerektiğini bilmezler. eskiden tam bir egemenlik sahibi olan ana-baba, bugün çekingen, endişeli ve vicdan kuşkuları ile dolu bir hal almıştır. bekar kadınların özgürlükleri gözönüne getirilecek olursa, bugünün annesi, anneliğe karar verirken eskiye göre çok büyük özverileri göze almış olduğu halde, anneliğin eski yalın zevki kalmamıştır. bu koşullarda düşünceli anneler, çocuklarından pek az şey istemekte; düşüncesizler ise, gerektiğinden de çok şey beklemektedir. düşünceli anneler, doğal sevgilerini zorla sınırlandırmakta ve çekingenleşmektedirler; düşüncesizler ise, feda etmek zorunda kaldıkları zevklerin karşılığını çocuklarından almaya çalışmaktadırlar. çocuğun sevgi gereksinimi, bu iki durumdan birinde karşılanmamış, öbüründe ise fazla tahrik edilmiştir. bu hallerin ikisinde de, normal bir ailenin verebileceği yalınkat ve doğal mutluluk yoktur.

beyaz ırkın yarattığı uygarlığın göze çarpıcı bir özelliği: kadın olsun erkek olsun, bu uygarlığı benimsediği derecede kısırlaşmaktadır. en uygarlar en çok kısırdır; en az uygar ise en verimli olandır. günümüzde batılı ulusların en akıllı sınıfları gittikçe yok olmaktadır. daha az uygar ülkelerden gelen göçmenler hesaba katılmazsa, birkaç yıl içinde batılı uluslarda nüfus sayısı azalacaktır. göçmenler de yeni yurtlarındaki uygarlığı benimser benimsemez, eskisine göre kısırlaşacaklardır. bu özellikteki bir uygarlığın dengesiz olacağı besbellidir; yitirdiği kadarını yerine koyması sağlanmadıkça er geç ortadan kalkacak ve yerini başka bir uygarlığa, nüfus eksilmesini önlemek üzere ana-babalığa yeterince önem veren bir uygarlığa bırakacaktır.

batılı ülkelerin hepsinde resmi ahlakçılar bu sorunun çözümünü teşvik ve duyguları kamçılamada aramaktadırlar. bir yandan evli çiftlerin tanrı verdiğince çok çocuk yapmaları, çocukların ilerdeki sağlık ve mutluluklarını düşünmemeleri gerektiğini söylerler. öbür yandan din adamları anneliğin kutsal hazlarından söz açar, hastalıklı ve yoksulluktan kavrulmuş çok çocuklu geniş ailelerin de mutlu olabileceği inancını yaymaya çalışırlar. devlet de bu düşüncelere katılır; çünkü onun da yeterince topçu eri bulabilmesi gerekmektedir; yoksa bütün o karışık mekanizmalı öldürücü silahlar, askere alınanlardan başka, geride ve yeter sayıda insan kalmamışsa öldürücülük görevlerini nasıl yerine getirebilirler?

analık ve babalık duygusu psikolojik olarak, hayatta mümkün mutlulukların en büyüğünü ve süreklisini verebilir. bu, kuşkusuz kadınlar için erkeklerden daha doğrudur; ama erkekler için de sanıldığı kadar zayıf bir gerçek değildir.

ana-babalar, farkına varmadan yapacakları yanlışlıklardan çekinmeseler çocuklarına daha fazla yardım etmiş olurlardı; zira büyüğün kararsızlığı ve kendine güvensizliği kadar çocuğun zihninde endişe yaratan hiçbir şey yoktur.

17.6.01

din

yuval noah harari

islam, hristiyanlık, budizm ve konfüçyüsçülük gibi modern öncesi bilgi gelenekleri, dünyayla ilgili önemli olan her şeyin bilindiğini iddia etti. büyük tanrılar, kadiri mutlak tek tanrı veya akil insanlar herkesi kapsayan bilgeliğe sahiplerdi ve bunları bize sözlü geleneklerle veya yazıyla aktarmışlardı. sıradan ölümlüler bu eski metinleri ve gelenekleri inceleyerek ve onları tam olarak anlamaya çalışarak bilgi edinirlerdi. incil'in, kuran'ın veya vedalar'ın evrenle ilgili bazı kritik bilgilere sahip olmadığını, hele de bu sırların etten kemikten yapılma yaratıklar tarafından keşfedileceğini düşünebilmek bile olanaksızdı.

muhammed peygamber de dini hayatına ilahi gerçeklerden haberi olmayan arapları eleştirerek başlamıştı. ancak muhammed kısa süre içinde kendisinin bu gerçekten haberdar olduğunu iddia etmeye başladı ve takipçileri onu "peygamberlerin mührü" olarak adlandırmaya başladı. bu andan itibaren muhammed'in vahiylerinden başkası gereksizdi.

modern bilim ise kendine özgü bir bilgi geleneğine sahiptir. zira en önemli sorularla ilgili kolektif cehaletin söz konusu olduğunu bilir. darwin hiçbir zaman kendisinin "biyologların mührü" olduğunu ve hayatın sırrını tam olarak ve ebediyete dek çözdüğünü iddia etmemiştir. yüzyıllar süren yoğun bilimsel araştırmalardan sonra biyologlar beynin nasıl bilinç geliştirdiği konusunda hâlâ iyi bir açıklamaları olmadığını itiraf ediyorlar. fizikçiler big bang'e neyin yol açtığını veya genel görelilik teorisiyle kuantum mekaniklerini nasıl bağdaştıracaklarını hâlâ bilemiyorlar.

16.6.01

yasak sevişmek

attila ilhan


öteki kapımdan gel bunu açamazsın
eski gözlerinle gel öldürmek vakti gel
hem tetik bulun ardında biri olmasın
hanidir ben bu evde saklanıyorum
adımı değiştirdim başka bir adla yaşıyorum
gece gündüz siyah gözlük kullanıyorum
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
sabaha karşı gel bütün gözlerinle gel
pancurların gerisinde kararıyorum
içime belalar doğuyor sonbahar doğuyor
telefonda sesini tanıyamıyorum
yüzün parmaklarımdan akıp kayboluyor
böyle hep bir şey kopuyor bir şey kırılıyor
sabaha karşı gel eski gözlerinle gel
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
hem tetik bulun ardında biri olmasın

artık hiç kimse beni yaşamıyor
aşklarımı büyük kemanlarla çizdiler
korkularım oldum bittim kimsesizdiler
yalnız bir mısra mıyım ıslanıyorum
bir revolver romanımı tamamlıyor
oyun bitti ışıklarımı söndürdüler
yokmuşsun gibi gel öldürmek vakti gel
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
üzerime kilitleyip mühürlediler
hem tetik bulun ardında biri olmasın

15.6.01

bazı kadınlar

alice munro

bir erkeğin odayı terk ettiğinde, o odadaki her şeyi geride bıraktığını unutma. bir kadınsa, odadan dışarı çıktığında, o odada olmuş her şeyini beraberinde götürür.

insan ilk kitabını bastırınca bir süre kendini bir bok sanıyor.

hayatımmış, yaşamımmış, aşamalarmış; bir şey keşfettiysem o da kişiliğimin kokuşmuş olduğudur. amacımmış. bokummuş. maneviyatımmış. entelektüelliğimmiş. içeride hiçbir şey yok. sadece dışarısı var, ne yaptığın, hayatın her bir dakikası. bunun farkına vardığımdan beridir mutluyum. kişilik denilen şu aptal meseleyi geride bıraktım.

hayatınız boyunca bir şeyin olduğu sadece birkaç yer, hatta tek bir yer vardır, bir de diğer yerler.

sofya kovalevskaya: matematik okumamış birçoğu onu aritmetikle karıştırıp kuru ve sıkıcı olduğunu düşünür. ne var ki gerçekte bu bilim esaslı bir hayal gücü gerektirir.

bir tane önemli kadın ismi söyle bana. erkekleri baştan çıkarıp öldürmek dışında, dünyaya bir faydası, etkisi olmuş birini söyle. onlar doğuştan geri ve benciller ve bir fikir, kendilerini adayabilecekleri makul bir fikir benimsemeyegörsünler, anında isterikleşip kibirleri yüzünden her şeyi mahvederler.

matematik doğal bir yetenektir, aynı kuzey ışıkları gibi. dünyada başka her şeyden, makaleler, ödüller, meslektaşlar ve diplomalardan azadedir.

14.6.01

yolcu

albert camus

adamın biri para kazanmak için bir çek köyünden ayrılmış. yirmi beş yıl sonra, zengin olarak, karısı ve bir çocuğuyla birlikte köyüne dönmüş. annesi kız kardeşiyle birlikte, doğduğu köyde otel işletiyorlarmış. adam onlara sürpriz yapmak için, karısıyla çocuğunu bir başka otele bırakıp annesinin oteline gitmiş. içeriye girince annesi kendisini tanımamış. o da, şaka olsun diye bir oda tutmuş, paralarını da göstermiş. geceleyin, annesiyle kız kardeşi, paralarını almak için kafasına çekiçle vura vura adamcağızı öldürmüşler, cesedini de nehre atmışlar. sabahleyin, karısı gelip olup bitenden habersiz, yolcunun kim olduğunu söylemiş. anne kendini asmış, kız kardeşi de kendini kuyuya atmış.

13.6.01

ölümsever

erich fromm

aşırı ölümsever kişiler görünüşlerinden, hareketlerinden anlaşılabilir. böyle kişiler soğukturlar; benizleri ölü gibidir; yüzlerinde pis bir koku duyuyormuş gibi bir ifade vardır. (bu ifade hitler'in yüzünde açıkça görülebilir.) düzenli, saplantılı ve bilgiçtirler.

ölümsever kişilerin bu yönü eichmann'ın kişiliğiyle bütün dünyanın gözleri önüne serilmiştir. eichmann örgütsel düzene ve ölüme hayrandı. onun benimsediği en yüce değerler, verilen buyruklara boyun eğmek, örgütün düzenli bir biçimde işlemesini sağlamaktı. kömür sevk ediyormuş gibi sevk etti yahudileri. onların insan olduklarını göremiyordu; bu nedenle kurbanlarından nefret edip etmediği sorusu onun için söz konusu bile değildi.

ölümsever kişi hiç durmadan kesinlik peşinde koşar. ne var ki yaşam hiçbir zaman kesin, önceden belirlenebilen, denetlenebilir bir şey değildir; denetlenebilir kılmak için yaşamı ölüme dönüştürmek gerekir; gerçekten de yaşamda kesin olan tek şey ölümdür.

kişiyi delilik sınırına dek sürükleyebilecek korkuları tedavi etmenin tek yolu anneye olan bağın koparılmasıdır.

her şeyden önce kandaşla cinsel ilişki saplantısıyla narsisizm arasında çok yakın bir ilişki vardır. annesinin rahminden ve memelerinden tümüyle kopmadıkça bireyin başkalarıyla ilişki kurabilme, başkalarını sevebilme özgürlüğü yoktur. o kişiyle annesi birleşerek kişinin narsisizminin nesnesini oluştururlar. bu, en açık biçimde kişisel narsisizmin topluluk narsisizmine aktarılmasında görülür. topluluk narsisizminde kandaşla cinsel ilişki saplantısının narsisizmle karıştığını açıkça görebiliriz. tüm ulusal, ırksal, dinsel ve siyasal bağnazlıklarda görülen gücün ve mantıksızlığın nedeni de bu özel karışımdır.

bu üç özelliğin karışımı en özlü biçimde richard hughes'un the fox in the attic (tavanarasındaki tilki) adlı kitabında anlatılmıştır.

hitler'in kendinden başka bir ben tanımayan "ben"i, özde "başka birisi"nin varlığını kabul etmeyi gerekli kılan cinsel birleşme eylemine zedelenmeden nasıl girebilirdi zaten? onun saplantılı inancına göre ben hiç eksiksiz, evrenin biricik yaşam merkezi, evrende bulunan ve o zamana dek var olan tek gerçek somut istem demek değil miydi? çünkü hitler'in içteki üstünlük "gücü"nün ardında yatan mantıksal neden şuydu: yalnız hitler vardı. "ben, benden başkası değilim." evrende ondan başka kimse yoktu, yalnızca nesneler vardı; bu yüzden onun gözünde "kişilik" zamirlerinin hiçbiri duygusal bir içerik taşımıyordu.

bu görüş hitler'in tasarlama ve yaratma hareketlerinin çapını hiçbir denetleme olmaksızın korkunç bir biçimde genişletti: bu tür bir mimar için siyaset alanına el atmak çok doğal bir şeydi; çünkü o, el attığı yeni nesnelerdeki değişik yanı görmüyordu: bu "insanlar" öteki araçlar ve taşlar gibi yalnızca kendisine öykünen "nesneler"di. her aracın bir sapı vardı -bu yeni nesnelerin de kulakları vardı. ve taşları sevmek, onlardan nefret etmek, onlara acımak (ya da onlara doğruyu söylemek) saçmaydı. öyleyse hitler'in kişiliği çok az rastlanan bir hastalık içindeydi; hiçbir gölgesi bulunmayan bir egoydu onunki.

anormal koşullarda böyle bir ego klinik bakımından sağlıklı kabul edilebilecek olgun, ergin bir zekâyla yaşayabilecekken hitler'inki az rastlanır bir biçimde hastaydı (bu, yeni doğmuş bir bebekte oldukça normal kabul edilebilecek, çocukluk dönemine taşabilecek bir hastalıktır). hitler'in ergin "ben"iyse şöyle gelişmişti - hastalıklı bir urun büyümesi gibi kocaman ama biçimsiz bir büyüme. bu, aklını yitirmiş, acılar içindeki yaratık yatağın içinde dönüp duruyordu.

"rienzi gecesi", operadan sonra linz kıyısında freinberg'de geçirdiği gece: çocukluğunun en önemli gecesi oydu kesinlikle; çünkü içindeki yalnızlıkla her şeye yetme gücünü o gece doğrulamıştı kendine. bir anlık bir zaman kesiminde dünyanın tüm zenginliklerini ve güçlerini görmeseydi, o karanlıkta o yüksek yere çıkmayı göze alabilir miydi? orada eski kutsal kitaptan bir soruyla karşılaştığında tüm varlığıyla "evet" demeden edebilir miydi? yüksek dağın tepesinde kasım yıldızlarının tanıklığı altında; sonuna dek götüreceği o pazarlığı yapmamış mıydı?

oysa şimdi.. şimdi rienzi gibi dalganın tepesinde uçarcasına giderken kendisini gittikçe daha çok kabararak berlin'e dek taşıması gereken o dayanılmaz dalga, o yükseklik kırılmaya başlamıştı: kıvrılıp kırılıp üzerine yıkılmıştı, onu yerlere çalmıştı, gürüldeyen, derin yeşil suların arasına atmıştı.

yatağında delicesine dönerken nefes nefese kaldı -suda boğuluyordu (hitler'in her zaman en çok korktuğu şeydi bu). boğuluyor muydu? öyleyse. linz'de tuna'nın üstündeki köprüde kendini öldürmeyi düşünen çocuğun bir an titremesi.. demek ki o melankolik çocuk çok eskilerde kalan o günde gerçekten atlamıştı suya; o günden bu yana olanların hepsi birer düştü yalnızca! öyleyse şimdi boğulan, aldanan kulaklarında uğuldayan bu ses tuna'nın sesiydi.

çevresini saran yeşil, ıslak aydınlıkta yukarıya dönük ölü bir yüz yaklaşıyordu ona doğru: bu ölü yüzde kendisininki gibi hafifçe patlak, açık kalmış iki göz vardı: ölmüş annesinin son olarak beyaz yastığın üzerinde gördüğü açık kalmış, ak gözleriydi bunlar. ölmüş, ak ve boş; kendisine karşı en küçük bir sevgi izi bile kalmamıştı içlerinde. oysa şimdi bu yüzler çoğalıyordu -dört bir yanını sarıyordu suda. öyleyse annesi bu suydu, kendisini boğan bu sulardı annesi! bunu anlayınca debelenmekten vazgeçti. annesinin karnındaymış gibi, dizlerini karnına doğru çekti, kendini öylece boğulmaya bıraktı. hitler, uyumuştu sonunda.

12.6.01

kingdom of heaven

ridley scott

"din" kelimesi bana sadece bir sürü bağnaz fanatiğin yaptığı çılgınlıkları ve sonra bunu "tanrının isteği" olarak adlandırmalarını hatırlatıyor. kutsallık, yaptığın doğru işlerdedir. yiğitlik ise, kendini koruyamayanların yanında olmaktır. ve erdem.. tanrının arzusu, kalbinde ve kafanın içindedir. ve her geçen gün, yaptığın işler sonucunda, ya iyi adam olursun ya da kötü!

"dünyayı iyiliğe götürmeyen bir adam ne işe yarar?"

keskin olan kenar, kılıcın tek kenarı değildir.

orayı evi olarak görmeyen insan, bu kutsal topraklarda, şehrin sahibi olur. eski sahibi de sefalet içinde yalvarır. sona geldiğinde insan doğduğu gibi kalmaz; ama, aslında ne olmak istediğini anlamış olur.

meziyetlerin, sen daha onlarla karşı karşıya gelmeden, düşmanların tarafından bilinecektir!

işlerim dolayısıyla doğuya gidiyorum. karım yokluğumun farkına bile varmaz. bu, ya eşlerin en iyisi olmasındandır ya da en kötüsü.

krallar, insanları gayrete getirebilir. bir baba oğlundan taleplerde bulunabilir; ama unutma ki, sana tesir edenler kral da olsa, güç sahibi insanlar da olsa, ruhunu içinde yaşayan, kendinsindir. tanrının huzuruna çıktığında "ama bana öyle emretmişlerdi" ya da "ama şartlar o dönemde müsait değildi" diyemezsin. bunlar yeterli olmaz. bunu unutma!

burası benim vatanım! eğer onu daha iyi bir duruma getirmeyeceksem, ne işe yararım ki?

iki insan arasında ihtiyaç duyulan tek şey ışıktır.

"sorun, seni teslim almaya hakları olup olmadığı değildi. isteyiş tarzlarıydı."

insanları öldürmek yerine, onlarla yaşamayı yeğlerim.

savaşların sonuçlarına, tanrı tarafından karar verilir ama aynı zamanda hazırlanma, asker sayısı, hasta olanların yokluğu ve su durumu da bu kararda etkilidir. düşmanı arkalarından kuşatmak da önemlidir.

bir gün gelecek, daha iyiyi bulabilmek adına birazcık şeytani işler yapmadığın için pişmanlık duyacaksın!

- mutlak ölüme gidiyorsun!
- bütün ölümler mutlaktır!

hangisi daha kutsal? ağlama duvarı mı? cami mi? isa'nın mezarı mı? kim hak iddia ediyor? kimse etmiyor! herkes ediyor!

ben hayatımı, her şeyimi kudüs'e adamıştım. önceleri tanrı için savaştığımızı sanıyordum. sonra farkına vardım ki, servet ve toprak için savaşıyoruz.

11.6.01

din

mustafa kemal atatürk

ölülerden yardım ummak uygar bir toplum için ayıptır. var olan tarikatların amacı, kendilerine bağlı kimseleri "dünyevi" ve "manevi" olan hayatta mutluluğa ulaştırmaktan başka ne olabilir? bugün bilimin, tekniğin bütün genişliğiyle uygarlığın aydınlatıcı varlığı önünde falan veya filan şeyhin yol göstermesiyle "maddi" ve "manevi" saadet arayacak kadar ilkel insanların türkiye'nin uygar topluluğu içinde varlığını asla kabul etmiyorum. efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki türkiye cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. en doğru, en hakiki tarikat, uygarlık tarikatıdır. uygarlığın emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.

10.6.01

san

cemal süreya


kırmızı bir kuştur soluğum
kumral göklerinde saçlarının
seni kucağıma alıyorum
tarifsiz uzuyor bacakların

kırmızı bir at oluyor soluğum
yüzümün yanmasından anlıyorum
yoksuluz gecelerimiz çok kısa
dörtnala sevişmek lazım

9.6.01

narsisizm

erich fromm

narsisizmi bir hastalık olarak incelerken, bunun iki türü arasında ayrım gözetmek önemlidir -bunlardan biri tehlikesiz narsisizm, öteki de hastalıklı narsisizm'dir. tehlikesiz türünde narsisizmin nesnesi, kişinin kendi çabaları sonucu ortaya çıkan bir şeydir. örneğin kişi marangoz, bilim adamı ya da çiftçi olarak yarattıklarından narsist bir kıvanç duyabilir. narsisizminin nesnesi kendi çabalarının sonucunda ortaya çıktığı için, kendi yapıtlarına, kendi başarılarına duyduğu aşırı ilgi hiç durmadan çalışma sürecine, kullandığı malzemelere duyduğu ilgiyle dengelenir.

tehlikesiz narsisizmi yaratan etkenler bu yüzden kendi kendilerini denetler.

hastalıklı narsisizmdeyse narsisizmin nesnesi kişinin yaptığı ya da ürettiği bir şey değil sahip olduğu bir şeydir; örneğin bedeni, dış görünüşü, sağlığı, zenginliği vb. bu tür narsisizmin hastalıklı oluşu burada tehlikesiz narsisizmde gördüğümüz denetleyici ögenin bulunmamasındandır. başardığım bir şeyden ötürü değil de sahip olduğum bir nitelikten ötürü "büyük"sem o zaman, hiç kimseyle, hiçbir şeyle ilgilenmem, hiçbir çaba göstermem gerekmez.

büyüklüğümü sürdürebilmek için kendimi gerçeklikten gitgide daha çok soyutlarım; tehlikeden daha iyi korunabilmek için kendime hayranlığımı daha da artırmak zorunda kalırım; öyle ki sonunda boş hayallerimin ürünü olarak kendine hayran olacak biçimde şişirilmiş bir ben çıkar ortaya.

bu yüzden hastalıklı narsisizm kendi kendine sınır koyamaz; sonuç olarak ilkel bir biçimde tekbenci olup çıkar; yabancılardan aşırı bir biçimde korkar. başarmayı öğrenen kişi başkalarının da aynı şeyleri aynı yollarla başardığını bilir - narsisizmi yüzünden kendi başarılarının başkalarınınkinden üstün olduğuna inansa bile böyledir bu. hiçbir şey başarmamış kişi başkalarının başarılarını değerlendirmekten çok uzaktır; bu yüzden de narsist kendini beğenmişliği içine gün geçtikçe daha çok gömülerek kendini çevresinden koparmaya, böylece herkesten soyutlamaya itilecektir.

kişinin kendi durumunu üstün görmesinin, bunun dışında her şeyden nefret etmesinin özünde kendine hayranlık yatar.

içinde bulunduğu yoğun narsisizm yüzünden ilkel bir topluluğun kendi imgesine yapılan hakaret öylesine yıkıcıdır ki bu, doğal olarak çok büyük bir düşmanlık duygusu yaratır.

bilimsel yöntem nesnellik ve gerçekçilik gerektirir; dünyayı kendi istek ve korkularımıza göre çarpıtmadan olduğu gibi görebilmeyi zorunlu kılar. gerçek veriler karşısında alçak gönüllü olmayı, her şeyi bilebilme ve her şeye gücü yetme umutlarından vazgeçmeyi gerektirir.

narsisizm tehlikesiz kaldığı, belli bir sınırı aşmadığı sürece gerekli ve değerli bir eğilimdir.

narsist eğilim -yoğunluğuna göre- yapısı gereği kişiyi gerçekliği olduğu gibi görmekten, nesnel olarak algılamaktan alıkoyar; başka deyişle aklın işleyişini kısıtlar.

narsist eğilimin sevgiyi neden kısıtladığını görebilmek bu denli kolay olmayabilir -özellikle freud'un bütün sevgilerde güçlü narsist bir tamamlayıcı öğe bulunduğunu belirten sözünü düşünürsek iş daha da güçleşir; freud'a göre bir kadına aşık olan erkek kadını kendi narsisizminin nesnesi yapar; bu yüzden erkeğin bir parçası olan kadın olağanüstü bir güçle arzulanan bir varlık olur.

kadın da erkek karşısında aynı tutumu izleyebilir; böylece sevgi değil de bir tür folie a deux (iki kişilik çılgınlık) olan "büyük aşk" ortaya çıkar. her iki kişi de narsisizmlerinden kurtulmuş değillerdir; (başkaları şöyle dursun) birbirlerine karşı bile gerçek, derin bir ilgi duyamazlar; alıngan ve kuşkuludurlar; büyük bir olasılıkla ikisi de kendilerine taze, narsist doyumlar sağlayacak yeni kişilere gereksinme duyacaklardır. narsist kişinin gözünde eşi hiçbir zaman kendi hakları olan ya da kendi gerçekliği içinde var olan birisi değildir, yalnızca eşinin narsist bir biçimde yüceltilmiş benliğinin bir gölgesidir. oysa hastalıklı olmayan sevgi iki insanın karşılıklı narsisizmine dayanmaz. hastalıklı olmayan sevgi, kendilerini iki ayrı varlık olarak algılayan ama genelde birbirleriyle açılıp bütünleşen iki kişi arasında kurulan sürekli bir ilişkidir.

peygamber öğretilerinin özünü oluşturan putlarla savaş aynı zamanda narsisizme karşı verilen bir savaştır. puta tapma'da insanın belli bir yanı mutlaklaştırılmış, putlaştırılmıştır. böylece insan yabancılaştırılmış bir biçimde kendine tapar. saplanıp kaldığı put, onun narsist tutkusunun nesnesi durumuna gelir. tanrı fikri, tam tersine narsisizmin yadsınmasıdır; çünkü her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten varlık -insan değil- tanrı'dır. tanımlanamaz ve açıklanamaz bir tanrı görüşü bir bakıma putlaştırmanın ve narsisizmin yadsınması olarak ortaya çıkmışsa da tanrı kısa sürede gene putlaştırılmış, insan kendisini narsist bir biçimde tanrı'yla özdeşleştirmiştir; böylece tanrı kavramının başlangıçtaki işlevine ters düşerek din, topluluk narsisizminin belirtisi olup çıkmıştır.

7.6.01

günlük yaşamdan sanata

umberto eco

iktidar hiçbir zaman tepedeki bir gücün keyfi bir kararından kaynaklanmaz; iktidarın dayanağı toplum içindeki sayısız küçük ya da "moleküler" uzlaşımlardır.

mutlak sahte, yaşadığı anın yüzeyselliğinden mutsuzluk duyan bilincin çocuğudur.

cinayet işlemiş bir kişiyi öteki insanlardan daha az insan olarak görmeye hazır bazı kişiler, bir yandan da kürtaja karşı çıkıyor ve ekliyorlar: "cenin halindeki bir insan da herkes kadar insandır."

iktidar, törenlerin önemini yitirmesinden ve kurumlara gösterilen biçimsel saygının yok olmasından korkar ve bunu bir geleneksel düzeni sabote etme, topluma yeni töreler sokma girişimi olarak görür.

louis marin: yozlaşmış bir ütopya, mitos kılığına bürünmüş bir ideolojidir.

"dünyanın tam bu noktada yıkılmakta olduğunu söyleseler, tek yapacağım bir adım yana çekilmektir."

devletten kendisini benim yerime koymasını asla isteyemem; çünkü devletin gerçekleştirmeyi arzuladığı hırsları yoktur; devlet yalnızca adam öldürmenin her durumda kötü bir şey olduğunu vurgulamakla yükümlüdür. bu yüzden de, adam öldürmenin kötü bir şey olduğunu öğretmek için adam öldüremez devlet.

devlet, adalet terazisini büyük bir ciddiyetle kullanmak ve bu yolla yurttaşlarının can güvenliğini teminat altına almak durumundadır. devletin kısası intikam değil, geometridir.

düşünce, zırhtan nefret eder.

6.6.01

bütün eserleri: 1

behçet necatigil



eski toprağa ektiklerin
bir yeni güçle göğerdi gür
ey dünya, toprağın üstü senin
toprağın altı, belki yalnız benimdir

tam ölçüye göre
bel kalça göğüs
ince yuvarlak dik

toprağın altında
sular durulunca

yıllar geçebilir anlamadan
zalimliğini
yaşanmışın
yaslı duvar gerisinde
bir güneş görünecek
şaşıracaksın

insanlara tezgahlara kağıtlara kolaydı
biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı

beni böyle kitaplar mı yaptı ne
kağıtlarda gidenlere içlenip ağlayan ben
hayattaki ölümlerde put gibi duruyorum

gelsem,
siz yine orda mısınız?