30.5.01

yetenek şovu

~black mirror

televizyondaki bu yetenek şovuna çıkmadan önce bir konuşma hazırlamadım. kelimeleri planlamadım. denemedim bile. biliyordum ki buraya çıkmalı, dikilmeli ve beni dinlemenizi sağlamalıydım. gerçekten dinlemenizi; diğer zamanlarda yaptığınız gibi dinliyormuş gibi bir tavır takınmanızı değil. yüzlerinizde hissettiğinizi görmek istedim. bir tavır takınıp sahneye yöneltiyorsunuz ve biz de laylaylom, şarkı söyleyip dans ediyor, etrafta yuvarlanıyoruz. sizin burada gördükleriniz  insan değil. burada insanları değil otları görüyorsunuz. ot ne kadar sahteyse o kadar seviyorsunuz. çünkü sahte otlar artık işe yarayan tek şey. midemizin kaldırabildiği tek şey onlar. aslında tek şey değil. gerçek acı ve gerçek ahlaksızlığı da kaldırabiliyoruz. şişman bir adamı kızağa geçirip deli gibi güleriz. çünkü bunu hak ettik. biz çalışırken o kaytardı. haydi ona gülelim! çaresizlikten, aklımızı öylesine kaybettik ki daha iyisini düşünemiyoruz. bildiğimiz her şey sahte ot yığını ve bok satın almak. birbirimizle böyle konuşuyoruz; kendimizi, bok satın alarak ifade ediyoruz. ne? bir hayalim mi var? en büyük hayalimiz, var olmayan avatarımız için yeni bir uygulama almak! o, orada bile değil! var olmayan şeyler satın alıyoruz. bize gerçek, bedava ve evet? bu bizi mahvederdi. böyle bir şey için çok uyuşuğuz. boğulabilirdik bile. şaşılacak derecede çok şeye dayanabiliyoruz. bir mucize yakaladığınızda, onu küçük küçük parçalara ayırarak dağıtıyorsunuz. ondan sonra da onu büyütüp, paketleyip 10 bin filtreden geçiriyorsunuz. ta ki bir dizi anlamsız ışık haline gelene kadar. o sırada biz de gece gündüz bisiklete biniyor, nereye gidiyoruz? ne için güç üretiyoruz? hepsi küçücük hücreler ve ekranlar, daha büyük hücreler ve daha büyük ekranlar ve sikeyim sizi! diyeceğim bu, siktirin gidin. orada oturup yavaşça işleri kötüleştirdiğiniz için sikeyim sizi. spot ışıklarınızı da sizi de o kibirli yüzlerinizi de sikeyim. benim yakınlaştığım bir şeyin sizce hiçbir anlamı olmadığı için hepinizi sikeyim. onu alıp batağa sokup, kemiklerine kadar çökertip bir şakaya çevirdiğiniz için. milyonlarca şakanın arasında bir şakaya daha. var olduğunuz için sikeyim sizi. kendim için, bizim için, herkes için sikeyim sizi. sikeyim sizi!

29.5.01

yaşamak

orhan veli kanık


biliyorum, kolay değil yaşamak
gönül verip türkü söylemek yar üstüne
yıldız ışığında dolaşıp geceleri
gündüzleri gün ışığında ısınmak
şöyle bir fırsat bulup yarım gün
yan gelebilmek çamlıca tepesine
-bin türlü mavi akar boğaz'dan-
her şeyi unutabilmek maviler içinde

biliyorum, kolay değil yaşamak
ama işte
bir ölünün hala yatağı sıcak
birinin saati işliyor kolunda
yaşamak kolay değil ya kardeşler
ölmek de değil
kolay değil bu dünyadan ayrılmak

28.5.01

din

morris r. cohen: din kötülüğü dizginleyemiyorsa, etkili bir iyilik gücüne sahip olduğu iddia edilemez.

francis crick: ortaya çıkmış dinlerin ortaya çıkardıkları şey, genellikle yanılmış olduklarıdır.

francisco ferrer: insanlık kendini yönetebilecek kadar duyarlı bir hale gelince, dine duyulan ihtiyaç yok olacaktır.

seneca: din sıradan insanlara göre doğru, bilge insanlara göre yanlış ve hükümdarlara göre kullanışlıdır.

andrew mueller: eğer insanlar bir yedinci yüzyıl vaizini kendi ailelerinden daha çok seviyorlarsa bu onlara kalmış; ancak onlardan başka kimse bunu ciddiye almak zorunda değildir.

ralph waldo emerson: bir çağın dini, bir sonrakinin edebi eğlencesidir.

cathy ladman: tüm dinler aynıdır; dinler temelde, farklı kutsal günlerinin yanı sıra, günahkarlıktır.

bertrand russell: üstün zekalı erkeklerin çok büyük çoğunluğu dine inanmaz; ancak bu gerçeği toplum içinde örtbas ederler; çünkü kazançlarını kaybetmekten korkarlar.

27.5.01

hayatın sessizliğinde

aslı erdoğan

sözün mucizesi, bir türlü söylenemeyişindedir.

bir insanın sevgisini kaybetmek, zorlukla ulaşılmış bir doruktan aşağı yuvarlanmaktır.

damarlara sızan pastır yalnızlık, bileklerden yüreğe geri döner.

"insan yüreği bir aynadır" derlerdi eskiden. sonsuza dek tutmak isteyeceği görüntüyü arayan, taşla yaşıt bir ayna. elmas sertliğinde, sırları dökülmüş. aynı çamurdan biçimlendirilmiş, dünyanın yüreğiyle. belki bu yüzden, yürek rengi bir resim dünya. boşluğun umursamaz elinde.

her şeyi yitirdiğimde elimde yalnızca hayat kalır.

her yol daha uzun yaşamdan. yollar yolları izler, duvarlar duvarları. ölümler ölümleri, sımsıkı yumulu gözler acıyla açılanları. gölgeler gibi sürükleniriz günden geceye, geceden güne; konaklayabileceğimiz düşlerin peşinde.

insanların mutlak egoizminden usandığınızda, faturayı 'yabancı ülkeye' çıkarmak pek rahatlatıcıdır.

"sil adımı insanlık denen o korkunç alaşımdan." (mısır ölüler kitabı)

26.5.01

dal ve budak

will self

dünyada, yaşamları ucuz romanlardaki karakterlerin yaşamlarına benzeyen insanlar vardır.

dişi vücudu inanılmazdır. sürekli değişime uğrayan, kendi kendini düzenleyen bir mekanizmadır. bir tür kimya fabrikası gibidir. hiç değişmeyen, statik ve cansız yapıdaki erkek vücudundan tamamen farklıdır. 

erkekler vajinanın etli gerçekliğinden çekinirler. onu emerler, yalarlar ama çok ender olarak uzunca bir süre, sevgi dolu gözlerle seyrederler. daha çok ona, şekerleme dolu bir odaya açılan gizli bir kapı gibi, çocuk gözüyle bakmayı yeğlerler.

kafasını telefon masasına dayamış bir insan hiçbir zaman berrak bir zihinle uyuyamaz.

modern korku filmlerinin hepsi kanlı ve biyolojik yapışkanlığın vıcık vıcık izleriyle dolu. ama bunların hepsi, en yakın dostlarımızın yüreğinde asıl nelerin yattığı konusunu es geçer. dişi biyolojisinin gizlerini tersyüz eder.

varmaktansa, umutla seyahat etmek evladır.

doktorundan daha fazla içene kadar kimsenin bir içki sorunu olamaz.

bugün tıp yeni bir din haline gelmiş durumda, doktorlar da gizemli bilginin sahipleri olan şamanlarımız; kehanetler fokurdatabilmek, sonra da vücudumuza veya daha da kötüsü zihnimize sızmış olan kötü ruhları kovabilmek için gerekli olan dehaya ve güçlere sahip şamanlar. ama insan, bir kez doktordan yardım isteme fikrinden vazgeçtiğinde, derhal alacakaranlık bir bölgeye girer; anatominin ve onun hastalıklar tarafından kemirilmesinin fantastik ve fantazmagorik bir boyut kazandığı puslu bir bölgeye.

şu güneşin altında kendini bir aptal gibi hissetmenden daha kötü bir şey yoktur.

25.5.01

ihanet

lawrence durrell

bir adamın kendi karısına karşı tutkulu aşkı bile bir ihanettir.

birini anlamak demek, onun güçsüzlüğüne acımayı kabul etmek demektir.

"dünya bir hıyara benzer; bugün elindedir, yarın kıçına girer." (arap atasözü)

"insan başkalarının kendisini umursamadıkları, gerçekten umursamadıkları duygusuna yıllarca katlanmak zorunda kalır; sonra bir gün, gittikçe artan bir korkuyla asıl umursamayanın tanrı olduğunu anlar. yalnızca umursamadığını değil, şu ya da bu yolu seçmesine hiç aldırmadığını."

bu dünyada kendi kendilerini yok etmeye yargılı insanlar vardır; onlara hiçbir mantıklı kanıt para etmez.

suç, her zaman kendi bütünleyicisi olan cezaya doğru koşar; mutluluğunu orada bulur.

düşünürün görevi düşünceler ileriye sürmektir; oysa azizin işi susmak, bulduğu şeyi söylememektir.

arzudan değil duygudaşlıktan kaynaklanan sevişme çok daha gerçektir; çünkü hiç yaralamaz.

her öpüş nefrete karşı kazanılmış bir zaferdir.

bizimle günah çıkarma ilişkisinde olan kişiler asla bizi sevemezler, asla gerçekten sevemezler.

cinsellikle bölünmüş ruhlar asla huzura kavuşamazlar; ta ki yaşlılık ve güçsüzlük onlara sessizlikle dinginliğin düşmanca olmadığını öğretinceye kadar.

24.5.01

ölüm

hermann hesse


öldüm bütün ölümlerle ben şimdiye dek
yeniden isterim ölmek bütün ölümleri
ağacın ölümünü tahta tahta
taş taş dağın ölümünü
toprak ölümünü kumun
çatırdayan yaz otlarının ölümünü yaprak yaprak
ve kanlı ve zavallı ölümünü insanoğlunun

23.5.01

materyalizm

nazım hikmet

materyalizm sözü, felsefeyle uğraşmamış olanlar için, felsefece anlamının dışında, menfaatperestliği, hassas bir ruha malik olmamayı, kaba sabalığı gösterir.

çok yerde "şu adam materyalistin biridir." demekle, o adamın paradan, özel menfaatinden başka bir şey gözetmediğini ileri sürmek istediklerini işittim.

oysaki, gerek eski yunan'da, gerek eski roma'da, gerek on sekizinci ve on dokuzuncu asırlarda, gerekse bugün, materyalist filozofların, materyalist felsefeden yana olanların büyük bir çoğunluğu, yaşayışlarında ne paraya, ne pula, ne özel menfaate, ne konfora önem vermeksizin, kendi felsefi düşünceleri uğrunda kavga etmiş, sıkıntıya girmiş adamlardır. bundan başka, bu filozoflar, bu felsefede materyalizmden yana olanlar, hiç de kaba saba, hassasiyeti olmayan insanlar değildirler. içlerinden birçoğu şiiri, müziği, güzeli sevmiş, anlamışlardır.

birçoklarının materyalizm sözünü menfaatperestlik, paraseverlik vs. anlamında almaları çok ters ve yanlış bir düşüncedir. bu, materyalizm sözü için ara sıra bilgisizce, ara sıra bilerek yapılagelen düşmanca propagandaların verimidir.

materyalizmi bir tek anlamda, bir felsefe okulu olarak anlamak gerektir. ona bundan başka bir anlam vermek ya bilgisizliktir, yahut aptalca bir düşmanlık.

22.5.01

yedinci gün

ihsan oktay anar

allahü teala'nın adem ile havva'yı cennetten kovmasının neticeleri pek iyi olmamıştı. çünkü ademoğullarından bazıları dünyayı cennet bellemiş ve zorbalığa meyletmişlerdi. işte zevatın başında şöhretli kral sargon geliyordu. bin bir zahmetle ekip biçip süt sağmadan bu adam, beleşten geçinmenin ve ondan bundan zorbalıkla avanta koparmanın bir yolunu bulmuştu. çünkü adamın ceddi serseriydi. önce üç beş kişiyle çiftlik basıp hayvanları afiyetle yer, o devirlerde nam ve şöhret ancak zulümle yayıldığından, hatta hem zalim hem mazlum tayfasınca aynı görüldüğünden çiftçileri öldürür, sadece birini sağ bırakarak onun, zorbalıktan ibaret efsanelerini civardaki ahaliye anlatmasını sağlar, bu çiftçi de zaten olan bitenleri bire bin katıp anlattığı için adamın şöhreti çarçabuk bütün havaliye yayılırdı.

aslında kral sargon, ziraatçılardan çok şey öğrenmişti. çiftçilerin hayvanları evcilleştirdiği gibi o da çiftçileri evcilleştirdi: artık ineğin kanı değil, sütü içilecekti. böylece ceddi vaktiyle serseri iken o, krallığını genişletti. sarayında bir eli yağda bir eli baldaydı. ayrıca çoluğu çocuğu torunu tosununun istikballeri, bu krallık sayesinde teminat altındaydı. ama allah'ın sopası yok, krallığı o vefat ettikten çok sonra yıkılıverdi. işte bu yüzden, dünya hayatından ne kadar kam alıyorlarsa vefat da onlar için büyük bir korku kaynağıydı.

sargon gibi diğer bir zorbanın, ramses'in de vefat etmekten ödü patlar, bu yüzden sadece askerlerden değil, hekimlerden oluşan bir ordu da beslerdi. ama adam bu yüzden aklını oynatmıştı! bu firavun ilahlığını ilan etti ve tebaasını ölümsüz olduğuna itikat ettirdi. ancak kendisi, iman zayıflığından olsa gerek, ölümsüz bir ilah olduğuna pek o kadar inanmıyordu. bu sebeple akrabalarından, helal süt emmiş, itimat ettiği şahıslara, eğer günün birinde emri hak vaki olursa hekimler ordusunu seferber edip onların, bedenindeki ölüm denilen hastalığı iyileştirmelerini sağlamalarını, hekimler bunu başaramazlarsa onların tek tek öldürülmelerini vasiyet etmişti.

ama hekimler anasının gözüydü ve merhum firavunun akrabalarına, ölüm denilen hastalık için gereken ilaçları verdiklerini ama ilaçların tesirinin asırlar sonra görüleceğini yemin billah ede ede anlatmışlardı. böylece bir mimarlar ordusu seferber edilerek ramses'in bedeninin asırlarca muhafaza edileceği bir piramit inşa edildi. firavunları birer müşteri olarak kabul eden mumyacı hekimler ve piramit mimarlarının başı çektiği bir ahiret sanayii ortaya çıktı. önce bir talep patlaması olmuştu. ama ilmin sırlarının saklanmayıp ona buna öğretilmesiyle arz arttı ve nihayet sıradan bir köylü bile, kendini karınca kararınca mumyalatabiliyor ve mütevazı piramidine defnedilebiliyordu.

gerçi ramses kendine piramit yaptırmıştı ama, bunda kibir mibir yoktu. bu sadece sağlık sıhhat nedeniyleydi ve zavallı, ahirette selamette kalmak azmindeydi. gerçi adam ilahlığını da ilan etmişti. ama o devirdeki ilahların hemen hepsi alçakgönüllüydü ve hiçbiri "dünyayı ben yarattım!" demiyordu. ama tüccarlar yok mu! hani şu yunanlı tüccarlar! işte bu hergele takımı ne sargon'a ne de ramses'e benzerdi. para hırsları, attıkları kazıklar ve hesapları sayesinde zamanla öyle zengin oldular ki, sikkeleri kadar akılları da som ve saf oldu. işte bu akılla felsefe denilen faaliyetin mucidi oldular. eflatun nam bir feylesof, "bu dünya, fikirler aleminin bir taklididir" dediğinde, fars kralı dara, "nah! asıl fikirler, bu dünyanın bir taklididir" demişti.

yunan milletinin bir kralı bile yoktu ve bu cibilliyetsizler, menfaatlerini kollamak için reislerini rey ile seçerlerdi. zaten reislik onlar tarafından zul ve zahmet addedildiğinden, devlet meseleleriyle uğraşmayana ceza kesilirdi. bu yüzden dara, ordusunu toplayıp öfkeden ağzından köpükler saça saça yunanistan üzerine yürüdü ve taş üstünde taş bırakmadı. ama daha sonra zuhur edecek filip nam bir kral vardı ki bu diğer yunanlılara pek benzemiyordu. bu adamın parada pulda gözü yoktu. anlaşılan o ki, oğlu iskender de kendisi gibi olsun, fetihlerle krallığını genişletsin isterdi. hatta oğlunun istikbali için onun tahsilini de düşünüp aristo nam bir feylesofu iskender'e hoca tuttu. işte bu oğlan daha sonra muhteşem iskender namıyla ordusunu fars diyarına sürecek, bu diyar ahalisinin canına yasin okuyup fars krallığı'nın çırasını yakacaktı. hocası aristo ona, insanoğlu denilen çiğ süt emmiş yaratığın "düşünen hayvan" olduğunu anlatmıştı.

bu sıralarda bir hayvan, bir kurt, romus ve romulus nam rum ikizini emzirmekteydi ki, bunlardan ikincisinin zürriyeti dünyanın anasını ağlatacaktı. roma'yı da zaten ikincisi kurdu. bu şehirde "aman kimse kral olmasın da hürriyetimizi kaybetmeyelim!" diye, "senato" adı altında bir moruklar meclisi bile vardı. gayet haklı olarak o kadar ödlek, o kadar tabansızlardı ki, kendi askerlerinden bile ödleri kopardı. çünkü allah korusun, ordunun paşası şeytana uyar da elindeki askeri kuvvetle roma'yı işgal ederse al sana bir zorba! bu yüzden kendi ordularının roma'ya girmesini yasaklamışlardı. ama günün birinde sezar nam bir paşa, ordusuyla alkışlar arasında roma'ya girdi. herkes onun iktidarı alıp ona buna çatarak zorbalık yapmak istediğini zannetmişti. ama onun amacı iktidarı değil, çocukluğundan kalma gülgoncası'nı almaktı. fakat nerede ve kimde olduğunu bilmiyordu. asker olmasına rağmen sormaya da cesareti yoktu; sadece senatoda moruklar onu bıçaklarken evlatlığı brütüs'e "sende mi brütüs?" diye sorabilmişti.

sezar'ı öldürdükten ve gömdükten sonra harpler ve fetihler devam etti. cümle alem rum mezalimi altında inim inim inliyordu. anlaşılan bu dünya cennet falan değil, cehennemin ta kendisiydi. cennet olmasaydı onu icat etmek gerekecekti. nitekim biri etti ve onu da çarmıha gerdiler. fakat hatırası unutulmayacaktı. o, büyük bir krallığı müjdeliyordu. işte bu kralın tebaası, ölümden sonra cennette yaşayacaktı. işin tuhaf yanı, dünyada kim en çok çile çekerse bu kralın gözdesi olacaktı. rum zulmü, bu dinden olanlar için biçilmiş kaftandı. ancak konstantin nam bir kral, zahmetli bir harbi, rüyasında haç gördüğü için kazandığını zannetti ve bu dini rum diyarının resmi dini ilan etti. fakat fetihlerle akan zenginliğin getirdiği rehavet bir yandan, tokat şakladıktan sonra diğer yanağı çevirme düsturu diğer yandan, rumlar zayıflamıştı. nihayet alarik nam bir barbar roma'yı yağma etti ve odavakar adlı bir diğer barbar da, artık rum kralının bizzat kendisi olduğunu cümle aleme duyurdu.

roma'da rumlardan iz eser kalmamıştı ama bir tek şey dışında: papa! işte bu şahıs rahiplerini saf ve vahşi barbarların arasına saldı. papa'nın adamlarının anlattığı doğruysa barbarları büyük bir tehlike bekliyordu. barbar sormuştu: "nerede bu tehlikeli şey? göster de mahvedeyim onu!" bu sırada kanlı baltasını kaldırmıştı. papa'nın adamı, "işte! tam arkanda!" deyince, barbar arkasını dönmüş ama kimseyi görememişti. bunun üzerine papa'nın adamı olan rahip, "nereye dönersen dön, o her zaman arkandadır. o seni yaratan ilahtır ve şu anda canını almaya hazır! diz çök! af dile! vaftiz ol!" demişti. böylece barbarlar, papa'nın sözünü ettiği varlıktan korkmakta bir sakınca görmediler. varsın böyle bir ilah olsundu. zararı yoktu. böylece barbarlardan ezkaza kral olanların kafalarına, bizzat papa tarafından taç yerleştirildi. ayrıca sevap kazanmak için papa, bu cahillere az buçuk ilim irfan bile öğretti. ama yine de pek vahşiydiler. hele içlerinde bir piç vardı ki, vilyam adını taşıyordu. piç diye alay edilen bu adam, sonunda bismillah deyip ordusuyla britanya'yı fethetti. fespinister kilisesi'nde ingiltere tacını giyip derhal fatih vilyam diye anılmaya başladı.

vilyam'ın zürriyetinden rişar, kahramanlığıyla nam salmıştı. papa ona ve sair krallara, ilahlarının çarmıha gerildiği mukaddes toprakları fethetmeleri için fitil verince, binlerce serseri ve zorba yola revan olmuş; ama papa'nın bu şekilde kıl atmasının neticesi hüsranla sonuçlanmıştı. arslan yürekli rişar gurbetten memleketine dönemeden vefat etti. o cesur biriydi. fakat işe bak ki, ondan sonraki con, epey tıynetsiz çıkmıştı. milletine laf lakırdı dinletemedi. tebaası büyük bir kartona arzuhal yazıp adamcağızın önüne koydu. kral da bu büyük karton'a mührünü basmaya mecbur oldu. papa'nın pompaladığı harp, yine tüccarların işine yaramış, bu taife ziyadesiyle zengin olmuştu. ama bu, birçok kişinin işine geldi.

gel gör ki elalem dünya kadar para kazandıkça adamın birinin ağzının suyu akıyordu. bu zat, para ve sabit bir gelir peşindeydi. az buçuk bilgisi ve yarım aklıyla kraliçe izabella'nın huzuruna çıkan bu adam allem etti kallem etti ve kadıncağızı, kendisine üç sefine vermeye ikna etmeyi başardı. kolomb nam bu zat, sefinelerle hindistan'a varacak ve oranın valisi olacaktı. derken uçsuz bucaksız deryaya yelken açtı ve hakikaten de haftalar sonra karaya vasıl oldu. işte bu yepyeni dünya, altun ve gümüş kaynağıydı.

çok geçmeden sefineler, yüzlerce ton altun ve gümüşü limanlara taşıyorlardı. ama bu madenler ne yenilir ne de içilirdi. bu işler, zevk ü sefa içinde yaşayan krallara ve kişizadelere bırakılmayacak kadar nazikti. böylece hindistan'a ticaret yapacak şirketler kurulmaya başlandı. şark sultanlarının zenginlikleri harplerde kazanılan altun, gümüş, zümrüt, elmas gibi abuk sabuk şeylerden gelirken, hindistan kumpanyası'nın zenginliği pamuk, tütün, baharat, ipek gibi daha mütevazı mallardan oluşuyordu.

para oluk gibi akmakta, hemen herkes zengin olmaktaydı. papa bile endüljansla ihtiyacı olan günahkarlara cennetten parsel parsel arsa satmıştı. ama papazın biri bu koftiyi yutmamış ve papa'nın gazabını celp edecek şekilde, bir beyanname karalayıp bunu mabedinin kapısına çivilemişti. bu yetmiyormuş gibi bir de, ilahlarının sözlerini, kulağı olan işitsin, okuması olan söksün diye kendi lisanına tercüme ederek fitne çıkarmıştı. daha da kötüsü, papa'nın alimleri latince okurlarken, zamane alimler kitapları fırlatıp atmış, rasathanelere, tabiplerin teşrih odalarına ve laboratuvarlara girmeye başlamışlardı. artık kitaplar değil, tabiatın kendisi okunuyordu. bu da elbette küfürdü.

bütün bunlar yetmiyormuş gibi ingiltere kralı, karısını boşamak için kız tarafını tutan papa'yı yok bile saymıştı. ama bu adamın ülkesinden daha sonra, kendi dini hürriyetleri için bir grup hacı, mayısçiçeği adını taşıyan bir sefineyle yeni dünya'ya göç edip orada kendilerine, itikatlarına yaraşır bir hayat kuracaktı. zamanla bu kıtaya daha da fazla muhacir geldi. bunlar rum lisanındaki tabirle birer "kolonus" yani birer çiftçiydiler. yaşadıkları yere de koloni deniyordu.

bu çiftçiler aralarından azalar seçip onları meclise yolluyor; ama mecliste daima, ingiltere kralının valisi söz sahibi oluyordu. üstelik bu adamlar ingiltere'ye dünyanın vergisini veriyorlardı. nihayet vergiler bellerini büktü. şimdi ve burada seçme ve seçilme hakları olduğu halde dağa çıkanlardan farklı olarak bu çiftçilerin, ingiltere meclisinde kendilerini temsil etme hakları yoktu. buna tahammül edemeyip isyan ederek bir bağımsızlık beyannamesi kaleme aldılar. fransa kralı lui'den de yardım görüp galip geldiler.

ama fransa kralı hem bu harp hem de zevcesi mari antuanet'in müsrifliğiyle milletini fakir düşürmüştü. zaten ekmek derdinde olan insanları "ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" sözü galeyana getirmişti. baldırı çıplaklar böylece bastil denilen kaleye yürüdüler ve burayı zapt ettiler. derken bu namussuzlar, kendi krallarının kafasını kesti. demek ki kralların da kafaları kesilebiliyordu. haydi bu bir derece haklı görülebilirdi. ama "ihtilalin alimlere ihtiyacı yok!" dedikten sonra tabiat aliminin kellesini uçuran donsuz serseriye ne demeliydi? derken ortalıkta kan gövdeyi götürmeye başladı. baldırı çıplak ahali birbirlerine, krallarının onlara yaptığından çok daha fazla zulmettiler. çünkü mağlupken mazlum, galipken zalimdiler.

kralın kafasının koparılmasının ardından, ortalıkta sargon'dan ve hatta firavun'dan bile daha zalim bir canavar peyda oluverdi. bu canavar, leviathan, halk yığınlarının ta kendisiydi. asırlardır kendilerinden emilen kanı, bir anda iştahla ondan bundan, hatta birbirlerinden emmek istiyorlardı. ardından napolyon nam bodur bir topçu bu keşmekeşe son verdi. canavarlarını kavmiyetçilikle ta rusya'ya sürüp telef etti. kleopatra'nın burnu iki santim kısa, topçunun da boyu on santim uzun olsaydı tarihin akışı değişirdi.

derken iştirakiler payitahtta barikatlar kurdular. kendilerinin köle olduklarını da söylüyorlardı. oysa cemahir-i müttehide'deki köleliğe son vermek için çıkan dahili harpte ölen beyazların sayısı neredeyse orada bulunan zenci kölelerin sayısına eşitti. öte yandan karl nam bir germen, "kral değil köleyim" diye bağırıp haysiyet kazanan amelelere dünya cenneti vaat edince çılgına döndüler. bu germen, onlara imalattan gelen kudretlerini kullanmalarını tembih ediyordu. oysa kitleler üretimden çok yıkıma yarıyordu. şehirlerin sokaklarına barikatlar kurup iştiraki bir hayat için muharebe ettiler. medeniyet adına ne varsa, silmesinin bizzat kendilerinin mamulü olduğunu, dolayısıyla başka hiçbir şahsın bu kalemler üzerinde hak iddia edemeyeceğini söylüyorlardı.

evet! kitleler baruttan sonra keşfedilen en ölümcül silahtı. onları artık krallar değil, halk avcıları kullanabilirdi. çünkü kitleler dalkavukları severlerdi. tek iken sefil, zavallı ve haksız, bir araya geldiklerinde ise şerefli, kuvvetli ve haklı oluyorlardı. bu, on pezevengin bir araya gelince bir aziz etmeleri kadar akla havsalaya sığmaz bir şeydi. derken büyük harp çıktı da biraz susar gibi oldular. yine ölen de öldüren de onlardı. ama şimalde bir memlekette çar'ın da çariçe'nin de çocuklarının da çırasını yaktılar. ardından kıtlıktan milyonlarca insanın vefatına yol açtılar. şahlanan bu canavarı dizginlemenin bir yolu olmalıydı. işte vaktiyle onlara ölümden sonra da olsa bir cennet vaat eden ilahlarının gerildiği haç, kırıldı ve bu kez gamalı olarak onları tekrar şahlandırdı. "hayl hitler!" diye bağırıyorlardı. sene 1934 idi.

21.5.01

sergi

salah birsel

1937 yılında fikret mualla, ayvalık ortaokulunda resim öğretmenidir. ama bir gün petrograd'dan içeriye bir adam girer. fikret mualla'dır bu. masalardan birinde de hamit görele oturduğu için hemen yanına damlar. masaya raspalayınca da:

- okul müdürünü kovdum geldim. zeytinyağ zeytinyağ. nerdeyse salata olacaktım. kaçtım geldim.

- şimdi ne yapacaksın?

- isviçre'de sergi açacağım.

- kaç tuvalin var?

- yirmi.

- bu kadar resmi ne vakit yaptın?

- ne yapması, hepsi de boş tuval. dümbeleklere bir de resim mi göstereceğim? sergi açacağım sadece. gelsinler, boş tuvalleri seyretsinler.

20.5.01

piyanist

elfriede jelinek

istemeyen, sahiptir zaten.

önlem almak pişman olmaktan daha iyidir.

neden her zaman bu kadar ciddi? spor yapmalı; spor kahkahaya fırsat yaratır ve insan üzerinde genellikle olumlu etkisi olur.

her çocuk, eğer engellenmezse, içgüdüsel olarak pisliğe ve boka eğilimlidir.

tasarruf taksiye binmemekle başlar, ev alınmasıyla biter.

bedava olan sadece ölümdür, o da hayata mal olur.

acının kendisi zevk, yıkma, yok etme arzusunun sonucudur ve en yüksek biçimiyle zevkin bir türüdür.

duygu ve tutku, bir ruh kazandırmanın yedek güçlerinden başka bir şey değildir.

tek başına güzel bir yüz, çabuk tüketir kendisini.

eğer yetkisiz kişiler tarafından ele geçirilmişse bütün duygular her zaman gülünçtür.

tutku, prensip olarak daimi başarısızlığa duyulan aşktır.

aşk ancak sevilen varlık kıskanıldığında sevinir.

güven iyidir, kontrolse ondan daha iyi.

aşk her zaman kadının bütününü ele geçirir.

çok az kadın kendisi için doğru olanı sonuna kadar bekler; çoğu ilk geleni, çok azıysa iyi olanı alır.

bütün başlangıçlar zordur.

aşık olanlar birbirlerinin en derin bölgelerine girebildiklerini, açıklanabilecek sırlarının kalmadığını sanırlar.

bütün mülk sahiplerinin, ilk önce ve acılar içinde kıvranarak öğrendikleri şey şudur: güvenmek iyidir; fakat kontrolü elden bırakmamakta her zaman fayda vardır.

insan, sahip oldukları kadardır.

karşı cinsler aslında her zaman karşıt şeyler ister.

insanın kendisini başkasından gelen talebe göre değerlendirmesi sevginin ön koşullarından biridir.

keçiyle karşılaşmadan önce kurdun en iyi arkadaşı kendisidir.

aşk her zaman kadının bütününü ele geçirir. aşkı tamamen harcamak ve kalan bozuk parayı tezgahın üzerinde bırakmak kadının dürtüsüdür.

çabalarımız için hep ödül bekleriz; ama başkalarının çabalarının ödüllendirilmesine gerek olmadığına inanırız nedense; onları daha ucuza elde etmeyi umarız her zaman.

kadın gitti, erkek de gitti; yeryüzüyle gökyüzü, bir an gevşettikleri ellerini karanlıkta yine sıkıca tuttular.

19.5.01

isyan

hakan günday

insan doğar. on-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgah olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder. bu aslında bir histir, bilgi değil. ve ilk tepkisini verir. avazı çıktığı kadar bağırarak. bu çığlık, bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışına benzer. önce aşağılayan ve umursamaz bakışlar atan kalabalık, sonra da aşırı gürültüye dayanamayıp içlerinden birini, bağırıp çağıranla konuşmaya gönderir. o da gidip "biz de çaldırdık cüzdanı, ne var? senin gibi kıçımızı yırtıyor muyuz?" der. böylesi bilimsel bir müdahale için, genelde diplomalı olanlar tercih edilir.

kalabalığın kayıtsızlığı karşısında yavaş yavaş sesi kesilen yaygaracı, gerçeği kabullenir ve çevresindeki boşluğu insanlarla doldurur. buna, büyüme denir. yetişkin olma. tam olarak, yetişkin uysallığı. yapay bir haldir. tasarlanmıştır. işlevselliği üzerinde hesaplar yapılıp öyle biçimlendirilmiştir.

yetişkin uysallığının temeli, toplumun varlığını sürdürebilmesi için toplumdaki her bireyin bir boka yaraması gerektiği inancında yatar. ve en önemlisi, yetişkin uysallığı, tamamen ölçüsüz bir dünyada, milimetrik biçimde ölçülüdür. yaş ağacın eğilip kendi köküne oral seks yapmasından ibarettir. oysa on dört yaşındaki bir çocuğun, ergen öfkesi olarak nitelenip küçük görülen aşırı davranışları, doğal olandır. gözlerindeki doğum çapakları dökülmüş ve dünya üzerinde dönen bütün dolapların sırtına yüklenmiş olduğunu anlamıştır. kendini odasına kilitleyip dışarıyı dışarıya hapsetmeye çalışır. ya da bütün kapıları ve duvarları avazı çıktığı kadar bağırarak yıkmaya. tepkileri, insanın ateş saçan bir ejderhayla karşılaşınca vereceği türdendir. dolayısıyla bu tepkinin, hayatta kalındığı sürece, yani ejderha yok olup gitmediği sürece devam etmesi gerekir. ancak tabii ki, böylesi bir hayat boyu ergenler güruhu toplum yapısını sikip atacağından, yetişkin uysallığına geçiş, insanlığın bir gereği olarak algılanır. toplumsal bir farz.

ama bazılarının kafası kalındır ve onlar son nefeslerine kadar bağırmaya devam eder. çünkü hayat aşırı bir süreçtir; çünkü dünya aşırı bir yerdir ve ikisinin de hak ettiği, suratlarının ortasına inen aşırı şiddetli yumruklardır. bu yüzden, ergen isyanı, bir insanı öldürmek için onu altmış kez bıçaklamaktır. çünkü gözlerini dünyaya ancak on dört yaşlarında açabilen biri, her insanın, ağzı tüten en az altmış ejderha tarafından kuşatılmış olduğunu anlayandır. sonuç olarak, insanlığın ergenlik hali, bütün aptallığına rağmen, hayatı boyunca, özgür bir yaratığa en çok benzediği dönemdir. ne zaman ki hayat ve dünya uysallaşır, o zaman ergenlerden sakin olmaları beklenebilir. ama daha önce değil.

18.5.01

nasıl hoşunuza giderse

william shakespeare


"budala, akıllıyım sanır
ama akıllı budalalığını bilir"

dost dosta kavuşmaz
ama bir depremle dağ dağa kavuşur

insan ne kadar hastaysa o kadar rahatsızdır; parası, malı ve keyfi olmayan üç iyi dosttan yoksun olur; yağmur ıslatmak, ateş yakmak içindir; otlağın iyisi koyunları semirtir; gece karanlığının en büyük sebebi güneşin olmayışıdır; doğadan bir şeyler öğrenmeyen ve çevreden bilgi edinmeyen insan ya iyi yetişmediğinden şikayet eder ya da çok budala bir soydan geliyordur.

kadınların düşünceleri kanatlıdır
eylemlerinden önce yol alır

kadının aklının üzerine kapıları kapa
pencereden çıkar
pencereyi kapa
anahtar deliğinden kaçar
onu tıka
duman olup bacadan uçar

çoğu dostluk aldatıcıdır
çoğu aşk çılgınlıktır
aldırma keyfine bak
yine de güzeldir yaşamak

17.5.01

tanrı

marquis de sade

tanrı açıkça kinci bir varlıktır, çok barbardır, çok kötüdür, çok adaletsizdir, çok acımasızdır.

üzerinde durmamız gereken diğer önemli nokta ise, onun bir hayalet olduğu ve güçsüze, güçlünün merhamet etmesi gerektiği yönünde bize dikte ettiği safsatalardır. bu onun aptallığını ortaya koymaktadır ve ben asla kimseyi affedecek değilim. onun zayıflıklarını sempatik buluyorum ama onun dini zincirleri bana ölümcül geliyor. her fırsatta kendi aptallığını ve güçsüzlüğünü bize kanıtlıyor.

ben içimde tanrının verdiği tüm endişelerden kurtuldum. onun adının anıldığını duyduğumda sinirlerim bozuluyor. onun hakkında konuşan, ona inanan insanların hiçbir şeyden haberi olmayan salaklar olduklarını düşünüyorum. insanların kalbinden ve aklından bu saçmalıkları silip yok etmeyi ve onların gerçek olan bu fikirleri kabul edip benimle kardeş olmalarını istiyorum.

16.5.01

kalpazanlar

andre gide

kadında hayranlık verici bir bağlanma eğilimi vardır. sevdiği adam, çoğu zaman aşkını asacağı bir askıdan başka bir şey değildir.

en acınacak kurbanlar, dalkavukluğun kurbanlarıdır.

gizemcilik olmayınca yeryüzünde büyük olan, güzel olan hiçbir şey yapılamaz.

kendini beğenmişlik, ikiyüzlülük, hırslılık, değişkenlik ve bencillik, bir yazarda bulunması gereken niteliklerdir.

bizi dünyaya getirenlere beslediğimiz duyguları fazla aydınlatmaya çalışmamak daha doğru olur.

duygu alanında gerçek düşten ayrılmaz.

istenen sevgiden çok daha fazlasını verdiğimiz sahneler her zaman üzücüdür.

sözcükler ancak basıldıkları zaman solarlar.

hasta bir imgelemin her buluşu aydınlatıcıdır.

her şeyin gevşekliğinden kuşku duyabilirim ama kuşkumun gerçekliğinden kuşku duyamam.

gerçek budala, kendi düşüncesinden öte bir düşüncenin bilincinde değildir.

deniz ki
büyük aynası
umutsuzluğumun

maddesel bir karşılığı olmayan hiçbir gizemsel devinim yoktur.

bir kadın ne kadar boyun eğmiş gibi davranırsa o kadar mantıklı görünür.

kimileri, heyecanlar karşısında kendilerini tutabilmelerini çoğu zaman yaratılışlarının güçlülüğünden çok, yoksulluğuna borçlu olduklarını bilmezler.

15.5.01

çimen türküsü

truman capote

dünya gerçekten kötü bir yer.

bazı insanlar vardır, sanki odadaki bir eşya, yahut köşedeki bir gölgecik gibi bir tarafa sinip adeta varlıklarını hissettirmez, kendilerince saklanıverirler.

belki de hiçbirimizin kendimize ait bir yeri yoktur. ama bir yerde bizim için bir yer olduğunu biliriz. o yeri bulur da bir an için orada yaşayabilirsek kendimizi şanslı sayabiliriz.

insanlar birbirlerinden kaçmak için ne kadar çabalarlar; çünkü içimizi belli etmeye korkarız.

özellikle de sıkışık bir yerde bir arada yaşarken nezaket en çok da sabahları önem kazanır.

bir fincan kahve içmedikçe insan, insan olduğunu hissedemez.

bazı çiçekler eğer açarlarsa bir tek defa çiçek açarlar, ondan sonra öylece kalırlar. yaşarlar; ama görüp görecekleri de o kadardır.

14.5.01

portobello cadısı

paulo coelho

bütün fırtınalar yıkım getirir; ama yağmurla birlikte hem tarlalar sulanır, hem de gökyüzünden bilgelik yağar. bütün fırtınalar gelir geçer. ne kadar şiddetliyse o kadar kısa sürer.

bazı boş inançlar, ne kadar saçma görünürlerse görünsünler, insanoğlunun düş gücüne yerleşip kalırlar ve insanlar tarafından fazla düşünülmeden sık sık kullanılırlar.

dışadönük kişilerin içedönük kişilerden daha mutsuz oldukları, bunu gidermek için de sürekli olarak ne kadar mutlu, hayatla ne kadar barışık olduklarını kendilerine kanıtlamaya çalıştıkları söylenir.

biz kadınlar, hayatımıza ve bilgi yoluna bir anlam ararken, kendimizi hep dört klasik arketipten biriyle özdeşleriz: bakire'nin arayışı bütünüyle bağımsız oluşundan kaynaklanır ve öğrendiği her şey karşısına dikilen güçlüklere tek başına karşı koyabilme yeteneğinin meyvesidir. şehit, kendini tanımanın yolunu acıyla, teslimiyetle, çileyle bulur. azize, yaşamanın gerçek nedenini koşulsuz sevgide ve karşılığında hiçbir şey istemeden verme yeteneğinde bulur. ve son olarak cadı, varlığını eksiksiz ve sınırsız hazzın peşine düşerek doğrular.

robert frost: ormanda iki yol belirdi önümde ve ben, daha az yürünmüş olanı seçtim.

yalnızlık, ne kadar bastırmaya çalışırsak, o kadar güçleniyor; ama yok sayarsak gücünü yitiriyor.

aziz paulus: tanrı en önemli şeyi akıllı kişilerden gizledi; çünkü onlar basit şeyleri anlayamazlar.

gerçeklik, beyne giden bir dizi elektriksel uyarıdan başka bir şey değildir. gördüğümüzü sandığımız şey, beynin tümüyle karanlık bir bölümüne giden bir enerji atışıdır. ama başkalarıyla aynı dalga boyunu yakalarsak, o gerçekliği değiştirmeyi deneyebiliriz. sevinç de, tıpkı heyecan ve sevgi gibi bulaşıcıdır. hüzün, depresyon ya da nefret de öyle.

kahvaltı günün en özel yemeğidir.

"öldüğüm zaman beni ayakta gömün; çünkü bütün ömrüm dizlerimin üstünde geçti."

her şey hem çok basittir, hem de çok karmaşık. basittir; çünkü tek gereken bir tutum değişikliğidir. artık mutluluğu aramazsın. o andan başlayarak bağımsızsındır; hayatı başkalarının gözleriyle değil, kendi gözlerinle görürsün. yaşıyor olmanın serüvenini aramaya çıkarsın.

hayatın zevki farklı olmaktaydı. mutluluk, zaten sahip olduklarıyla -bir sevgili, bir oğul, bir iş- tatmin olma duygusuydu.

insan ne söylüyorsa odur. sen ne olduğuna inanıyorsan osundur.

eğer zihnin yaşadığın ana odaklanmışsa her şey tapınmadır.

hepimiz her şeyi biliriz, bu sadece bir inanma sorunudur.

halil cibran: istendiği zaman vermek iyi bir şeydir; ama istenmeden vermek daha iyi bir şeydir.

"insanlar bildiklerinin %25'ini öğretmenlerinden, %25'ini kendilerine kulak vererek, %25'ini dostlarından, %25'ini de zamandan öğrenirler.

bisikleti sürmeye devam edin; çünkü pedal çevirmeyi bırakırsanız düşersiniz.

hayatta da böyleydi. daha dayanıklı dalların tutuşması için önce ateşin yanması gerekir. gücümüzü gösterebilmemiz için de önce zayıflığımızın kendini gösterebilmesi gerekir.

mutluluğa giden tek yolun kölelik olduğu bir çağda yaşıyorduk. özgür irade çok büyük sorumluluk istiyordu; zorlu bir çabayı gerektiriyor, acı ve keder getiriyordu.

kölelerin yerine ücretli köleleri getirmeyi başardık; ama sağladığımız bütün gelişmeler bilim alanında oldu. insanlar bugün hâlâ atalarının sorduğu soruları soruyorlar. sözün kısası, hiçbir gelişme göstermediler.

13.5.01

gelecek

murathan mungan


kimi sevsem büyük geldi yüreğim

diyelim buldun sonunda
kendin olmanın hayalini
yeni bir başlangıca imkan kalmış mıdır
acaba, oraya vardığında

bazen ömür yetmez
bazen izin vermez yaşadığın coğrafya

yetmez seni gündeliğin
karantinasından çıkarmaya
geçici körlüğe yol açmayan aşk

kalındır bazı aşkların sisi
yolunu saklar yolcusundan

bazılarının kaderidir
karıncanın bilgeliği
öldükten sonrasını yaşamak
ölmeden önce

şairlerin arasına karışan kısıtlanmışlardan korkulur
üç boyutta delemedikleri şiirin hıncını dünyadan alırlar

her şiir var olduğu dile aittir
çeviri odasıysa platon'un mağarasına benzer
yalnızca bir kez girilir

eksiksiz kavrayış anında şiir sahibine gülümser

susmaktan yapılmıştır bazı anlar
yüksek sesle okunduğunda dağılırlar

olanaksızlıkta söylemektir şiir
gün günden olanaksızlıkta
önceden kaybetmiş olmakla
yeniden kaybetmiş olmak
arasında

şiirin işi olanaksızlıktır
yahut kendi zıddına inanmak tekrar

bazı sözler karanlıkta söylenir
bazı sözler hiçbir zaman

neden anlamıyorsun sevgilim
benim çocuk yüreğim aşkta cesur ayrılıkta korkak

12.5.01

ölümcül hastalık: umutsuzluk

kierkegaard

bilinç ne kadar artarsa umutsuzluk o kadar şiddetlidir.

bir kız ilk bakışta ideali uyandıracak kadar derin bir izlenim bırakmıyorsa onun gerçeği de pek arzulanacak bir şey değil demektir.

bir kızı baştan çıkarmak ustalık değildir ama baştan çıkarmaya değer birisini bulmak büyük şans gerektirir.

bir kızın ruhuna düş gibi süzülüp girmek bir sanattır; çıkmak ise bir başyapıt.

doğru her zaman azınlıktadır.

hayal gücü kadınların doğal makyajıdır.

hiçbirine inanma dostum; anladıkları hiçbir şey yok; anlasalardı yaşamları bunu gösterirdi ve eylemleri bilgilerini yansıtırdı.

kadın doğası kendini direniş biçiminde gösteren bir teslimiyettir.

kendimizi kandırmaktan ancak hayatlarımızı seçme yeteneğimiz üzerine inşa etmekle kurtulabiliriz.

11.5.01

vatan

namık kemal

ah, vatanını sevmeyen adamdan nasıl aşk beklersin?

bir kere düşün. vatan ki herkesin hakkını, hayatını korurken onun korunması söz konusu olunca vatan evladını sınıra zorla gönderiyorlar. vatan, herkesin öz annesidir. birçok insan sağlığında sütünden, hastalığında ilacından geçinmeye çalışır. bu vatanın her karış toprağı atalarımızın kanıyla yoğrulmuştur. kimse üzerinde iki damla gözyaşı dökmek istemiyor. üzerinde kırk milyon can var. uğrunda isteyerek can verecek kırk kişiye sahip değil. bu vatan ki, bir zamanlar kılıcının gölgesinde birkaç devlet yaşatırken, şimdi ancak birkaç devletin sayesinde kendini koruyabiliyor.

vatan yaşamazsa bizler de yaşamayız. belki yaşayan bulunur. evet! belki bulunabilir. yok! yok! yaşayan bulunur fakat o insan değildir. insan, vatanın ayaklar altında çiğnendiğini görürse yaşamaz. insan, annesinin ayaklar altında çiğnendiğini görürse yaşayamaz. insan velinimetinin ayaklar altında çiğnendiğini görürse yaşayamaz. velinimetini ayak altında görüp de yaşayan köpekten alçaktır.

hayatınız giderse adınız kalır. insan olan için öldükten sonra güzel bir ad bırakmak, ölmemekten daha hayırlıdır. kalbiniz rahat olsun, ölümden korkmayın. korksanız da korkmasanız da elbette bir gün gelir, o sizi bulur. kurtulamayacağı şeyden kaçmak insana yakışmaz.

vatanınız için ölmeye mi geldiniz? peki neden vatanınızdan ayrıldınız? pekala, ayrıldınız, ölsenize! ölüm karşınıza gelince şahin görmüş ördek gibi kaçarsınız. öldürecek adam buldukça bulutla yarışan kaplan gibi kovalarsınız. sanki aldığınız canlar vücudunuza girecek. sanki öldürdüğünüz adamların ömrü sizin olacak.

bilir misin, bence vatan imanla beraberdir. vatanını sevmeyen allah'ını da sevemez.

hiçbir zaman inancımı yitirmem. allah büyüktür. vatan kutsaldır.

herkes anasından o vatanseverlikle doğuyor. fakat siz de bu milletin daima önünde bir örnek görmeye, bir büyük adam bulmaya muhtaç olduğunu inkâr edemezsiniz ya! muhtaçtır. fakat kendini muhtaç sandığı için muhtaçtır.

10.5.01

iki öykü

şevket rado

yaşlı bir adam, yolda iki kat olmuş, bastonuna dayana dayana güç halde gidiyormuş. babasının elinden tutup yürüyen bir ufak çocuk, onu yerde bir şey arıyor sanmış ve babasına dönüp: "baba! amca yerde ne arıyor?" diye sormuş. ihtiyarın neyi kaybettiğini çok iyi bilen babası da: "gençliğini arıyor yavrum!" diye cevap vermiş. 

12 yaşlarında görünen bir küçük kız 3 yaşındaki kardeşini sırtına almış, bir yokuştan yukarı doğru çıkıyormuş. yanlarından geçen bir kadıncağız kızın haline acımış: "bu arkandaki yük sana ağır gelmiyor mu evladım?" demiş. kız şöyle durmuş, yukarıdan bir bakışla kadını tepeden tırnağa kadar süzdükten sonra: "arkamdaki yük değil, benim kardeşim" demiş.

9.5.01

çocukluk, ilkgençlik, gençlik

tolstoy

insan, ruhunun derinliğinden kopup gelen coşkuyu yaşadığı anlarda, her zamankinden daha bencil olur. böyle anlarda dünyada kendisinden daha ilgi çekici, daha güzel hiçbir şey olamazmış gibi bir duygu içindedir.

asil insanlar hiçbir zaman genç evlenmezler.

insanın ruhunda mutlu olmak ihtiyacı olduğuna göre, mutlu olmak insanın hakkıdır, doğa yasalarına uygundur. bir insan bu ihtiyacını karşılarken bencil davranırsa, daha doğrusu mutlu olmak ihtiyacını karşılamak için çaba harcarken yalnız kendisi için servet, ün, rahatlık, aşk gibi şeyleri ararsa, bu istekleri karşılamasına olanak vermeyecek koşullar ortaya çıkabilir. demek ki doğa yasalarına aykırı olan mutlu olma ihtiyacının kendisi değil, işte bu isteklerdir.

her an ölmek, üstelik hiçbir iyilik yapmadan, kimsenin haberi olmadan ölmek varken, insanın yalnız kendisi için yaşaması doğru mu?

son zamanlarda birçok şeyleri düşündüm. aynı zamanda çok değiştim; sonunda öyle basit bir gerçeğe vardım ki! mutlu olmak için gereken bir tek şey vardı: sevmek. özveriyle sevmek. her şeyi, herkesi sevmek, sevgiyi bir örümcek ağı gibi çevreye yayarak bu ağın içine her geleni almak.

insan hiç olmazsa bir kez yaşamı bütün o yapmacıktan uzak güzelliği içinde duymalıdır.

mutluluk doğayla baş başa olmak, onu görmek, onunla konuşabilmektir.

8.5.01

ayna

tom robbins

sessizlik bir aynadır. insanlara geri gönderdiği yansıma öyle sadık, bununla birlikte öyle umulmadıktır ki, aynada kendilerini görmekten kaçınmak için hemen her çareye başvururlar ve modern yaşamın her yerde bulunan hayhuyu suret çıkaran yüzeyinden geçici olarak silinip temizlenmezse, onu, kibar konuşma, mırıldanma, fısıldama, hayali diyalog, şizofrenik saçmalama ya da iş o noktaya varırsa kendi osuruklarının gizli yaylım ateşi gibi böyle ümitsiz kişisel ses araçlarıyla buğulandırmakta gecikmez. sessizlik yalnızca uyurken hoş görülür ve uykuda bile çoğu rüyanın tema müziği vardır.

meditasyon derin içsel sessizliğe kasıtlı bir iniş, esas aynaya suskun bir bakış olduğundan, homurdanan kitleler ona şüpheyle bakar; iş çevresi çıkarcıları düşmanca bakar (sessiz bir dinginlik içinde oturan insanlar nadiren tüketicidirler); işkilli yetkelerine zarar verdiği görülen, tumturaklı canlılığını kendileri için tehdit olarak algılayan papazlar aynaya kinle bakar.