28.4.01

başkaldıran insan

albert camus

kimdir başkaldıran insan? hayır diyen biri.

ne olursa olsun aynı zamanda hem ayaklanan hem de bağlı kalan bir ahlak, gerçekten gerçekçi bir devrimin yolunu aydınlatabilecek tek şeydir.

yirminci yüzyılın gerçek tutkusu köleliktir.

hiçbir varlık, hatta en sevileni ve sevgimize en iyi karşılık vereni bile, hiçbir zaman bizim değildir; sevgililerin bazı bazı ayrı olarak öldükleri; ama her zaman bölünmüş olarak doğdukları bu acımasız yeryüzünde, bir varlığa tümüyle sahip olma, bütün yaşam süresince onunla saltık bir kaynaşma olanaksız bir gerekliliktir.

insan, ne ise o olmaya yanaşmayan tek yaratıktır.

yaşamanın saçma olduğunu söylemek için, bilinç canlı kalmak zorundadır.

birbirlerini sevenler, aşıklar, dostlar bilirler ki, aşk yalnız bir şimşek çakması değil, aynı zamanda kesin tanımayı, kesin barışmayı sağlamak üzere karanlıklarda el ele ve acılı bir çarpışmadır.

bilinç başkaldırıyla doğar.

diz çökmüş durumda yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir.

başkaldırı, haklarının bilincine varmış, bilinçli kişinin işidir.

gerçek roman yaratımı, gerçeği, hem de sıcaklığı ve kanıyla, tutkuları ya da çığlıklarıyla, yalnız gerçeği kullanır. ama yüzünü değiştiren bir şey ekler ona.

en basit ayaklanma bile bir düzen eğiliminin belirtisidir.

köle adalet istemekle başlar, krallık istemekle bitirir işi.

ilkel bir bilinç düzeyine gelip de yaşamının eksik olan birliğini sağlayacak kalıpları, tutumları bulmak için kendini yiyip bitirmeyen insan yoktur.

tutarlı olan biricik başkaldırı intihardır.

devrim, daha var olmayan bir insanı sevmek demektir.

her bulanıklık, her yanlış anlama ölüme yol açar; ancak açık dil, duru söz kurtarabilir bu ölümden. tüm tragedyaların doruğu kahramanların sağırlığındadır.

tüm yeni devrimler devletin güçlenmesiyle sonuçlanmıştır.

özgürlük, "sağanakların savaş arabası üzerine yazılmış olan bu korkunç ad" [philothee o'neddy] bütün devrimlerin özündedir.

terör, kin dolu yalnızların insan kardeşliğine sundukları saygıdır.

askerlik yasası emre uymamayı ölümle cezalandırır, onuru da köleliktir. herkes asker olunca, asıl cinayet, emir öldürmeyi gerektirdiği zaman öldürmemektir.

hepimiz zindanlarımızı, cinayetlerimizi, yıkımlarımızı kendi içimizde taşırız.

mutsuzluk ortak yurttur bugün, sözünü tutmuş olan biricik yeryüzü ülkesidir.

bir gün gelecek, iyilik yapmaya ahlaki nedenlerle son verilecektir.

en kötü işkenceler bile dinecektir bir gün. bir sabah, bunca umutsuzluktan sonra, bastırılmaz bir yaşama arzusu bize her şeyin bittiğini, mutluluk gibi acının da bir anlamı kalmadığını bildirecektir.

27.4.01

resmi törenler

carl gustav jung

psikolojik içgörü yeteneğinden yoksun rasyonalistler tarafından sihirli yararı inkar edilen ve büyü, boş inanç, hurafe diye karşı çıkılan resmi törenler her yerde ve her zaman yapılagelmiştir. zira, sihir veya büyünün önemi azımsanamayacak büyük bir psikolojik etkisi vardır. büyülü bir performans gerçekleştirmek, bunu yapan kişiye, kararını yerine getirmek için kesinlikle gerekli olan güven duygusunu verir; çünkü karar almak kaçınılmaz olarak tek yanlı bir eylemdir ve bu nedenle bir risk olarak hissedilir.

bir diktatör bile kendi devlet kanunlarını tehditlerle yerine getirmekle kalmaz, bunların çeşitli törenlerle gerçekleştirilmesini ister. bandoların, bayrakların, flamaların, törenlerin ve kitlesel gösterilerin, kilise cemaati yürüyüşlerinden, şeytanı kaçırmak için yapılan şeylerden prensipte hiçbir farkı yoktur. ancak devletin güç gösterileri, dinsel törenlerin aksine, bireye içindeki şeytani hislere karşı hiçbir korunma sağlamayan kolektif bir güven duygusu verir. sonuç olarak, birey devletin gücüne, yani kitle zihniyetine daha fazla sarılacak, böylece kendini devlete hem fiziksel hem de manevi olarak daha fazla teslim edecek ve sosyal kudretini ve yetkisini tümüyle yitirecektir.

tıpkı kilise gibi devlet de kişilerden şevk, özveri ve koşulsuz sevgi talep eder. nasıl ki dinler tanrı korkusuna gerek duyar veya bunun var olduğunu farz ederlerse diktatör devlet de gerekli korku ortamını yaratmaya aynı ölçüde özen gösterir.

diktatör devlet bireyin haklarını elinden almakla kalmaz, varlığını metafizik temellerinden yoksun bırakarak bilfiil ayaklarının altındaki zemini de kaydırır. bireylerin kişisel ahlaki kararlarının hiçbir hükmü yoktur -önemli olan kitlelerin kör hareketidir ve yalan politik hareketin etkin bir prensibi haline gelir. tüm haklarından yoksun bırakılmış milyonlarca devlet kölesinin varlığının kanıtladığı gibi, devlet bu durumdan kârlı sonuçlar çıkartır.

26.4.01

günaha son çağrı

nikos kazancakis

insan, uçurumun kenarına varmadan kanatlanamaz.

en önemsiz bir ot yaprağının bile yanı başında duran ve büyümesine yardım eden bir koruyucu meleği vardır.

kötü bile olsa haber duymak hoş şeydir.

zaman, arşınla endazeyle ölçülebilecek bir tarla olmadığı gibi, mille ölçülebilecek bir deniz de değildir; bir yürek çarpmasıdır.

büyük gemilere büyük fırtınalar yakışır.

bir kadın ancak sınırlar içinde mutlu olur. kadın bir haznedir, fışkıran kaynak değil.

yalanla kurtulacağına, hakikatle yok olması yeğdir dünyanın.

tanrı hep böyle davranır: haksızlığın ta derinlerinde, adaletin hor görülen küçük çığlığını saklar.

kadın bir ölümsüz su çeşmesidir.

insanlara kanat veren, büyük işler başartan, büyük ruhlar yaratan ve bizi bir insan boyu topraktan yükseğe kaldıran şey hakikattir. insanın kanatlarını kırpan ne varsa sahtedir.

ye, iç, eğlen; çünkü yarın öleceksin.

peygamber, herkes umutsuzluğa düştüğünde umutlu olan, herkesin umutlu olduğu yerde umutsuz olan bir kimsedir.

yeryüzünde hayat, insanın kanatlarını dökmesi demektir.

25.4.01

david

kay redfield jamison

bir zamanlar gerçekten içtenlikle inanırdım ki insan hayatta yalnızca belirli bir miktar acı çekmeye yargılıdır. manik-depresif hastalık bana öyle derin acılar çektirmiş, beni öylesine ne yapacağını bilemez durumlara sokmuştu ki, yaşamın bana başka alanlarda daha iyi, daha dengeli davranacağını sanmıştım. oysa, yıldız tarlaları arasından uçacağıma, satürn'ün halkaları ile kayacağıma da inanmış biriydim ben. belki de muhakeme gücüm pek parlak değildi. çoğu kez çılgın dolaşan ama nadiren aptallık eden robert lowell, mutluluğun durup dururken bizi bulmayacağını benden çok daha iyi biliyormuş; çünkü tünelin öte ucunda bir ışık görürsek bunun üstümüze gelmekte olan trenin ışıkları olacağını söyleyen oydu.

belirli bir süre boyunca -lityum, geçen zaman ve uzun boylu, yakışıklı bir ingiliz'in aşkı sayesinde- tünelin öte ucundaki ışık sandığım bir aydınlık görür gibi oldum. gerçi her an elimden kaçacakmış gibiydi ama sanki huzurlu, sıcak, güvenli bir yaşam yakalamıştım. birazcık fırsat tanındığı takdirde aklın hastalıktan nasıl kurtulabileceğini, sabır ile şefkatin, paramparça olmuş zavallı bir dünyanın parçalarını nasıl yeniden bir bütüne dönüştüreceğini öğrenmiştim. tanrı'nın dört bir yana saçtığını doğal bir tuz, birinci sınıf bir psikiyatr ve bir erkeğin aşkı ile sevecenliği yeniden bir araya toparlayabilecekti nerdeyse.

ucla'nın öğretim kadrosuna girdiğim ilk yıl tanışmıştım david ile, 1975 yılının başlarıydı, korkunç mani krizine girişimin üstünden altı ay geçmiş, kafam yavaş yavaş eski haline dönmeye, düşüncelerim az çok bir anlam kazanmaya başlamıştı. aklım hala çok tehlikeli bir dengeyi tutturma çabasındaydı, duygularım çok yıpranmış durumdaydı, gerçek yaşamımın büyük bölümünü hala uzun gölgelerle kaplı dar bir kafesin içinde sürdürüyordum. ancak dışardan bakıldığında davranışlarım sözde normal meslektaşlarımın davranış sınırlarını aşmıyordu. böylece, en azından mesleğim açısından, görüşüne göre her şey yolundaydı.

o gün, yataklı hastalar koğuşunun kapısını açarken artık alıştığım bir sıkıntı ve sinirlilik içindeydim -hastalar yüzünden değil, bir personel toplantısı olacağından. bu toplantıları hiç sevmezdim: hemşireler hep birlikte ve saldırgan biçimde psikiyatri asistanlarından şikayetçi olurlar, asistanlar ise daha üst konumda olmanın rahatlığı, son sözün kendilerinde kalacağının bilinciyle sinir bozucu davranırlardı; son derece dirayetsiz biri olan koğuş şefi ise, türlü kinlerin, kıskançlıkların, kişisel düşmanlıkların toplantıya egemen olmasını engelleyemezdi. o koğuşta hastaların bakımı hep ikinci planda kalır, çalışanların kendi nevrozları, kendi aralarındaki savaşlar, bencillikler, kaytarıcılık ön planda olurdu. elimden geldiğince ağırdan alarak toplantı odasına sonunda girdim; ateş hattından uzak bir iskemle aradım, oturdum, kaçınılmaz tatsızlıkların bu sefer nasıl bir yol izleyeceğini düşünerek bekledim.

koğuş psikiyatrı içeri girdiğinde yanında çok uzun boylu, yakışıklı bir adam görünce çok şaşırdım. adam bana baktı ve yüzünde harika bir gülümseme belirdi. meğer konuk profesörmüş, ingiliz kraliyet ordusu tıp merkezi'ndeki görevinden izinli gelmiş. birbirimizden hemen hoşlandık. öğleden sonra hastanenin kafeteryasında birer fincan kahve içmek için oturduk; uzun zamandır hiç kimseyle yapmadığım kadar rahat ve açık konuştum onunla nedense. sakin, sessiz, yumuşak bir sesle konuşan, düşünceli bir adamdı, ruhumun hala açık olan yaralarını deşmeye kalkmadı. ikimiz de müzik ve şiir seviyorduk, ikimizin de askeri geçmişi vardı; bir başka ortak yanımız ise, ben iskoçya ve ingiltere'de okumuş olduğumdan, aynı kentlerde, aynı hastanelerde, aynı kırlarda yaşantılar geçirmişliğimizdi. psikiyatri uygulamaları açısından ingiltere ve amerika arasındaki farkları görmek istiyordu, ben de en zor hastalarımdan birine konsültasyon yapmasını önerdim. şizofrenik olan bu kız kendini cadı sanıyordu. onun korku içindeki kafasının derinliklerine ittiği, su yüzüne çıkarmaktan çekindiği psikoterapötik olguları görmekte gecikmedi david. hekimlik kimliğini bir an bile elden bırakmadan ama inanılmayacak kadar yumuşak bir sevecenlikle yaklaştı kıza; kız da ona kayıtsız şartsız güvenebileceğini anladı sanıyorum -ilerde benim de anlayacağım gibi. sağduyulu, gerçekçi ama sıcak yaklaşımıyla, aynı soruları tekrar tekrar, farklı farklı biçimlerde sorarak kızın güvenini kazanmasını, paranoyasının arkasında gizlenenleri çıkarmasını seyretmek bir zevkti.

ucla'da geçirdiği aylar boyunca david ile sık sık öğle yemeği yiyorduk -genellikle üniversitenin botanik bahçesinde. beni pek çok kez akşam yemeğine de çağırdı ama hiçbir zaman kabul etmedim; çünkü hala evliydim ve bir süre ayrı yaşadığım kocamla birlikte oturmaya başlamıştım yeniden. david londra'ya döndü. ara sıra yazışıyorduk ama benim işim başımdan aşkındı: derslere giriyor, kliniği yönetiyor, sürekli öğretim üyesi olma savaşımı veriyor, evliliğimin sorunlarıyla uğraşıyordum. derken gene çok kötü bir mani krizi geçirdim ve bunu, her zaman olduğu gibi, uzun ve beni tümüyle paralize eden bir depresyon dönemi izledi.

kocamla ben, yakın dost kalmamıza ve birbirimizi sık sık görmemize karşın artık evliliğimizin kurtarılacak noktayı aştığını kabul etmiştik sonunda. ilk kötü mani krizim sırasında onu terk ettiğimden bu yana kurtarılmayacak noktaya gelmişti zaten bana sorarsanız. gene de ikimiz de elimizden geleni yaptık. uzun uzun konuşarak, yaptığımız hataları, önümüzdeki olasılıkları tartıştık. bol bol iyi niyet ve sevgi vardı ama hastalığım sonucu meydana gelen korkunç olaylardan sonra hiçbir şey bu evliliği yeniden kurmamıza yetmedi. bu arada david'e yazdığım mektuplardan birinde kocamdan bir kez daha ve artık kesin olarak ayrıldığımı söyledim. hayat devam ediyor, klinik toplantıları, yazılar, hastalarla görüşmeler, asistan ve stajyerlere dersler birbirini izliyordu. ne kadar kötü bir hastalık geçirdiğim ve hala ne kadar tehlike içinde olduğum anlaşılacak diye ödüm kopuyordu. neyse ki -ve ne gariptir ki- akademik psikiyatrlar fazla duyarlı değillerdir, gözlem güçlerinin de pek parlak olduğu söylenemez.

derken günün birinde, david ucla'dan ayrıldıktan 18 ay kadar sonra, büroma girdiğimde ne göreyim? masamda oturmuş, bir kurşunkalemle oynuyor ve kocaman kocaman gülümsüyor. "artık benimle akşam yemeği yersin herhalde." dedi yarı şakacı bir havayla. "uzun süre bekledim, çok da uzun yoldan geldim." onunla yeğeme gittim tabi ve birlikte los angeles'ta çok güzel birkaç gün geçirdik. sonra o ingiltere'ye döndü. beni birkaç haftalığına londra'ya davet etti. uzun, intihar eğilimli bir depresyondan daha yeni toparlanıyordum, düşüncelerim çok ağır aksaktı, duygularım dayanılmayacak kadar karaydı ama, onun yanında olursam, her şeyin daha iyiye gideceğine dair bir his vardı içimde. gerçekten de öyle oldu. hem de beklentimin çok ötesinde. bahar sonuydu, akşamüstleri st. james park'ta uzun yürüyüşlere çıktık. thames nehri'ne bakan kulübünde akşam yemekleri yedik, oturduğu dairenin hemen karşısında olan hyde park'ta piknikler yaptık. yavaş yavaş bitkinliğim, kuşkularım, kapkara inançsızlığım üstümden kalktı. müzikten, resimden yeniden zevk almaya, yeniden gülmeye, yeniden şiir yazmaya başladım. uzun geceler boyu süren, sabahleyin erkenden yinelenen inanılmaz tutku dolu saatler, aşkın yaşam sevincine ne büyük katkılarda bulunduğuna inanmama, daha doğrusu bunu yeniden hatırlamama yol açtı. yaşamı besleyen aşktı.

24.4.01

büyülü tohumlar

v.s. naipaul

erkekler asla birini tavlamak için kur yaparken olduklarından daha aptal veya şaşkın olamazlar. kadınlar onlarla özellikle dalga geçerler; gerçi aynı kadınlar onlara kur yapılmaması durumunda hayal kırıklığına da uğrarlar, o başka.

dünyadaki en rahatlatıcı şey ölümün kesinliğidir.

gandhi düşünceyle sezginin karışımıydı. her şeyin ötesinde, düşünce. o gerçek bir devrimciydi.

insanoğlu her şeye dayanır. gerçekte insan düşündüğünden çok daha dirençlidir.

bütün yaşamım boyunca edinmeye çalıştığım bir nitelik bu: hiçbir yeri evim olarak benimsememek; ama kendimi benimsemiş gibi göstermek.

hiçbir devrim bir sevgi hareketi olmaz.

başka insanların tuhaflıklarını görmek her zaman kolaydır. ama kendi tuhaflığımızı göremeyiz.

duyguları olan insanlar hiçbir zaman önceden hazırlanmış kalıplara sokulamazlar. bir makine aldığında yanında kullanma talimatı da verilir. insanlar böyle değil.

en etkili şeyler basit ve direkt olanlardır.

bazen bir fırtınada yaşlı, güzel ağaçlar devrilir. ne yapacağını bilemezsin. hissettiğin ilk duygu öfkedir. bir düşman aramaya başlarsın. sonra, ne kadar rahatlatıcı olsa da öfkenin anlamsızlığını çabucak kavrarsın; çünkü öfkeni yöneltebileceğin biri ya da bir şey yoktur çevrende. kaybınla başa çıkmak için başka bir yol bulman gerekir.

günahtan nefret edin; günahkardan değil.

gerçek her zaman kazanır. öfke bir insanın en büyük düşmanıdır. iyilik en büyük dindir. çalışmak ibadettir. şiddetten kaçınmak dinlerin en büyüğüdür.

insanları ancak aynı sofradan yemek yersen tanırsın.

23.4.01

evlilik

"adamım, ben 44 yıldır evliyim. ve derim ki sürekli iyi geçinmek diye bir şey yok. 44 yıl. bilirsin işte; bu, zaman alır. ama bir kez diğer tüm saçmalıkları geride bıraktığında, fark edersin ki olayın aslı, hayatın sillesini kıçına yediğinde elinden tutacak ve bedeninin sana ödünç verildiğini hatırlatacak bir arkadaş edinmektir. evet, bazen her şeyi apaçık görebiliyorsun ve sonra her şey tekrar sisler arasında kayboluyor. hayat dediğin budur, evlat. o kadar kolay olsaydı hiçbirimiz işleri berbat etmezdik. hiç pişmanlık duymazdık, harika evlatlarımız olurdu ve her günün her saniyesini mutluluk içinde geçirirdik." (~californication)

"francis bana evlenme teklif ettiğinde ne dedi biliyor musun? her kelimesini hatırlıyorum. dedi ki, "claire, istediğin tek şey mutlu olmaksa, 'hayır' de. sana iki çocuk verip emekliliğe kadar gün saymayacağım. böyle bir hayatın olmayacağına söz veriyorum. asla canının sıkılmayacağına söz veriyorum." bana teklif eden çok erkek oldu; ama o hepsinden farklıydı. çünkü beni anlayan tek erkek oydu. beni el üstünde tutmadı. bana tapmadı, beni şımartmadı; bunları istemediğimi biliyordu. elimi aldı ve yüzüğü parmağıma taktı. çünkü evet diyeceğimi biliyordu. istediği şeyi nasıl elde edeceğini bilen bir adam." (~house of cards)

"o tabuttaki benim karım. o kadınla aynı yatakta tam 56 yıl geçirdim. 56 yıl boyunca aynı boktan bahsedişini dinledim. gece gündüz. bir keresinde bahçede beni biftek bıçağıyla kovaladı. kıçımı kesmeye çalıştı. bir sene ayrıldık. o vakit, şu an içimde bir boşluk gibi. beni gerçekten tanıyan tek kişi oydu. aşk hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. bir gün hoş bir şey görüyorsun, bir de bakıyorsun ki 56 yıl olmuş. ve sinemada altına sıçmışsın ve temizlemene yardım eden tek kişi o. aşk budur." (~six feet under)

22.4.01

pespaye

victor hugo

en iyiler bile bencil düşüncelerden büsbütün arınmış değildirler.

gündüz pespaye şeydir; ancak kapalı bir kepenktir onun hakkı. kibar insanlar kafalarının ışığını, gök kubbe yıldızlarını yaktığı zaman yakarlar ancak.

kötülerin mutluluğu da kara bir mutluluktur.

toplumun altında büyük kötülük mağarası vardır ve ısrarla belirtmemiz gerekir ki, cehaletin ortadan kalkacağı güne kadar da var olacaktır.

en güçlü, en halim selim, en mantıklı olanların bile zaaf anları vardır.

çocuklarının ölümünü görmekten daha hazin bir şey var, onların kötü bir hayat sürdüklerini görmek.

ezilmiş, yıkılmış insanlar arkalarına bakmazlar. kötü talihin peşlerini bırakmadığını bilirler.

burjuvanın erkeği ahmak, kadını kurnaz, kızı güzeldir.

en zorunlu gibi görünen, çağdaşlarınca en iyi kabul gören bir gerçek bile, yalnızca gerçek olarak kalıp içinde çok az hak taşıyor veya hiç hak taşımıyorsa, zamanla mutlaka biçimsiz, iğrenç, hatta belki de ucube bir hal almaya mahkumdur. bunun gibi, devlet adamları da bazen hainlerle aynı anlama gelir.

çoğu zaman, insan bir ipliği düğümlediğini sanırken başka bir ipliği bağlar.

bir genç kızın ruhuna şekil vermek konusunda, dünyanın bütün rahibeleri bir araya gelse bir annenin yerini tutamazlar.

21.4.01

bir kadının portresi

henry james

başkalarının öldüğünü görmek kadar bize yaşadığımızı duyumsatan bir şey yoktur.

kızların çoğu korkunç cahildir.

hepimiz birbirimizin kuzeniyiz; bu bizi durdursaydı insan ırkının sonu gelirdi.

bir ingilizin en doğal hali dilini tuttuğu zamandır.

insanı saflaştırmak için büyük bir tutku gibisi yoktur.

altı ay sonra iyi bir yanıt almak bugün kötü bir yanıt almaktan iyidir.

birleşmek için en olağan temel yanlış anlamadır.

horatius: en iyiler bile yanlış yapar.

en güzel yaratılışlı insanlar hep zor zamanlarda parlar.

aşık olduğun bir genç hanımla evlenmek, yanlış ilkelere göre bekar kalmaktan daha doğaldır.

düşlediklerini yapabilenlere zengin derim ben.

herkes bir iz taşır; en sağlam demir kaplarda bile bir yerde küçük bir bere, küçük bir delik bulunur.

başarı, insanın gençlik düşlerinin gerçekleşmesidir.

ne kadar çok bilirseniz o kadar mutsuz olursunuz.

bir kız için, beğendiği bir kişiyle evlenmekten daha yüksek bir şey yoktur.

kadınlar bizi kurtaracak, içlerinden en iyileri. iyi bir kadının gözüne girip evlenin. yaşamınız çok daha ilginçleşir.

20.4.01

evlilik lisansı

~how i met your mother

"merhaba, bizim bir evlilik lisansına ihtiyacımız var; ama bekleme sürecini geçmeliyiz çünkü biz aşığız."

- bekleme süresini hemen kaldırıyorum.

"oh, gerçekten mi?"

- eğer öyle bir yetkim olsaydı, söyleyeceğim şey bu olurdu; ama maalesef yalnızca bir yargıç bunu yapabilir.

"peki, bir yargıç görebilir miyiz?"

- kesinlikle.

"gerçekten mi?"

- bugün öyle bir şansınız olsaydı, söyleyeceğim şey bu olurdu; ama yok.

"bunu bize neden yapıyorsun?"

- çünkü size kamera şakası yaptık.

"gerçekten mi?"

- öyle derdim; ama..

"biliyor musun? anladık."

19.4.01

nişanlılar

alessandro manzoni

bir felaketin ardından, ertesi gün, sıkıcı bir ruh durumuyla uyanmak çok acı vericidir.

bu dünyanın sunmuş olduğu nimetlerden biri de, insanların birbirini tanımadan karşılıklı kin güdebilmeleridir.

kışkırtıcılar, zorbalar, herhangi bir şekilde başkalarına haksızlık edenler, sadece yaptıkları kötülükten dolayı değil, aynı zamanda zarar görenleri doğru yoldan çıkarttıkları için de suçludurlar.

yüreğimiz, olacak şeylere ilişkin her zaman onu dinleyen kişiye söyleyecek bir şeyler bulur. ama yürek neyi bilir ki? yaşanmış olandan bir parça fazlasını.

bir başka yerde şansını denemek umuduyla yurdundan ayrılan kişinin o anda düşünde kurduğu tüm varsıllık hayalleri çirkinleşir.

iktidar sahibi bir ağızdan çıkanların dinleyeni etkilememiş olması enderdir.

yaşamın en büyük avuntularından biri dostluktur. dostluğun en büyük avuntularından biri ise sırrını açabilecek birine sahip olmaktır.

ölçülü ve dürüst davranışların şu yararı da vardır ki, bu davranışlar bir insanda ne kadar köklü ve eski iseler, o insan onlardan uzaklaştığının o kadar çabuk farkına varır; öyle ki bunu uzun süre unutmaz ve kendisine çekidüzen verir.

18.4.01

altın sessizlikte kelimeler

pascal mercier

gazete okurken, radyo dinlerken ya da kafede insanların konuşmalarına dikkat ederken, hep aynı sözlerin söylenip yazılmasından, hep aynı deyimlerin, süslü sözlerin, metaforların kullanılmasından çoğu zaman bıkkınlık, hatta tiksinti duyuyorum. en kötüsü, kendime kulak vermem ve benim de hep aynı şeyleri söylediğimi saptamam. müthiş aşınmış ve harap olmuş kelimeler bunlar, milyonlarca kez kullanılmaktan yıpranmışlar. hala bir anlam taşıyorlar mı? elbette, kelimeler yer değiştiriyor, insanlar onlara göre hareket ediyorlar, gülüp ağlıyorlar, sola ya da sağa gidiyorlar, garson kahveyi ya da çayı getiriyor. ama benim sormak istediğim bu değil. sorum şu: kelimeler düşüncelerin ifadesi mi hala? yoksa, lakırdıların içe kazılı izleri durmaksızın parladığı için insanları oraya buraya sürükleyen etkili ses oluşları mı sadece?

deniz kıyısına gidip başımı iyice uzatarak rüzgara tuttuğum oluyor, buradaki bildiğimiz gibi değil de daha soğuk, buz gibi esmesini isterdim o rüzgarın: keşke bütün o yıpranmış kelimeleri, alışkanlıkla söylenen yavan kelimeleri içimden üfürüp alsa, ben de hep aynı olan lafların pisliğinden ruhum arınmış olarak geri dönebilsem. oysa ne zaman konuşmaya kalksam her şey yine eskisi gibi. özlediğim arınma, kendiliğinden olan bir şey değil. bir şey yapmalıyım ve bunu kelimelerle yapmalıyım. ama ne? kendi dilimden çıkıp bir başka dile adım atmak istiyor değilim. hayır, askerden kaçar gibi dilden kaçayım demiyorum. ve kendime bir başka şey daha söylüyorum: dil yeniden icat edilemez. o zaman benim istediğim ne?

belki şudur: portekizce kelimeleri yeniden dizmek istiyorum. bu dizilişten doğacak cümleler çarpık çurpuk olmamalılar, tuhaf da, alışılmadık da, abartılı ve yapay da. portekizcenin merkezini oluşturacak arketip cümleler olmalılar, doğrudan ve kirlenmeden bu dilin saydam, ışıl ışıl yapısından fışkırıyormuş duygusu uyandırmalılar. cilalı mermer gibi pürüzsüz olmalılar ve bach'ın bir partitasındaki notalar gibi de tertemiz; kendileri olmayan her şeyi tam bir sessizliğe dönüştürmeliler.

bazen, içimdeki balçığa benzeyen dille azıcık uzlaşır gibi olduğumda, rahat bir oturma odasının huzurlu sessizliği sayabilirim onu diye düşünürüm; ya da sevgililer arasındaki yumuşak sessizlik. ama yapışıp kalan, alışkanlık olan kelimelere duyduğum öfkenin pençesine düştüğümde, ışıksız uzamın berrak, serin sessizliğinden daha azıyla yetinemiyorum, portekizce konuşan tek kişi olarak orada sessizce kendi yollarımı çizmeliyim. garson, kuaför kadın, biletçi -yeniden dizilen kelimeleri duysalar şaşkınlıktan ağızları açık kalırdı ve cümlelerin güzelliğine şaşırırlardı, bu güzellik de o berrak cümlelerin parıltısından başka bir şey olmazdı. zorlayıcı cümleler olurlardı bunlar -öyle hayal ediyorum- hatta acımasız da denebilirdi onlara. dediklerinden şaşmadan, yere sağlam basarak dururlardı, böyleyken de bir tanrının sözlerine benzerlerdi. aynı zamanda abartısız ve heyecansız olurlardı, kesin olurlardı ve öylesine ölçülü ki, bir tek kelime, bir tek virgül bile çıkarılamazdı o cümlelerden. bu bakımdan bir şiire benzerlerdi, söz kuyumcusunun işlediği.

17.4.01

bir kadının mazeretleri

clarissa pinkola estes

bir kadının birbirine iliştirebileceği tüm mazeretleri işittim: "yetenekli değilim. önemli değilim. eğitimli değilim. bir fikrim yok. nasıl bilmiyorum. ne bilmiyorum. ne zaman bilmiyorum." ve içlerindeki en kötüsü: "zamanım yok." pişman olup bir daha asla yalanlar söylemeyeceklerine dair söz verene kadar onları altüst etmek, sarsmak istemişimdir hep. ama buna gerek kalmaz; çünkü bunu, düşlerdeki karanlık adam yapacaktır. eğer o da yapmazsa, o zaman bu işi bir başka düş aktörü üstlenecektir.

ruhun ve benliğin ıskartaya çıkarılmış, değersizleştirilmiş ve "kabul edilemez" boyutları karanlıkta öylece yatmaz; tersine, ne zaman ve nasıl bir özgürlük hamlesinde bulunacaklarının planlarını yaparlar. bilinçdışında fokurdayıp köpürürler, çağıldarlar, kaynarlar; ta ki bir gün üstlerindeki kapak, ne kadar sıkı kapatılmış olursa olsun, taşkın bir sel halinde ve kendi bildikleri gibi dışarıya ve yukarıya doğru patlayana kadar.

yazarlar, ressamlar, dansçılar, anneler, arayıcılar, mistikler, öğrenciler ya da gezginler; yazmayı, resim yapmayı, dans etmeyi, anneliği, araştırmayı, bakmayı, öğrenmeyi, talimi bıraktıklarında, gölge hayat ortaya çıkar. bunları yapmayı uzun zaman harcamalarına karşın, istedikleri sonuca ulaşamamaları ya da hak ettikleri kadar tanınmamaları ya da sayısız başka nedenler yüzünden bırakmış olabilirler. yaratıcı güç hangi nedenle olursa olsun durunca, tabii bir şekilde ona doğru akan enerji de fırsatını bulduğu her an ve her yerde yüzeye çıkabileceği yer altına iner. bir kadın, gündüzleri istediği her şeyi tam anlamıyla yapamayacağını hissettiğinden, garip bir ikili hayat sürdürmeye başlar. gündüz saatlerinde "miş" gibi yaparken, fırsatını bulduğunda bambaşka bir şekilde davranır.

bir kadın, hayatını güzel, temiz ve küçük bir pakete tıkıştırırmış gibi yaptığı zaman, aslında sadece bütün hayati enerjisini gölgeye sokarak yay gibi germektedir. böyle bir kadın, "iyiyim, ben iyiyim" der. odanın diğer köşesinden ya da aynada ona bakarız. biliriz ki iyi değildir. sonra bir gün bir zurnacıyla tanışıp bilardo salonu güzeli olmak için tippicanoe'ye kaçtığını duyarız. ve ne oldu diye şaşırırız; çünkü biliriz ki, zurnacılardan nefret etmektedir ve her zaman tippicanoe'de değil, orcas adası'nda yaşamak istemiştir. üstelik, daha önce bilardo salonlarından hiç söz etmemiştir.

kadınlar kendilerini bu şekilde kandırırlar. bir yandan ne türden olursa olsun hazinelerini fırlatıp atarken, diğer yandan da mümkün olan her şekilde ıvır zıvır şeylerin peşinden koşarlar. yazıyorlar mı? evet ama gizlice; bu yüzden de kendilerine destek olabilecek geri besleme bulamazlar. öğrenci olarak sınırlarını zorluyor mu? evet ama gizlice; bu yüzden de hiçbir yardım göremez ve ustası yoktur. sanatçı tamamen özgün işler üreterek riske mi giriyor, yoksa soluk taklitler sunarak örnek olmak yerine taklitçi haline mi geliyor? peki, ya hiç hırsları yokmuş gibi davranan ama kendisinin, halkının, dünyasının başarılarını yüreğinde hisseden tutkulu kadınlar? sıkı ve güçlü bir hayalperesttir, yine de kendini suskunluk içinde mücadeleye verir. sırdaşsız, rehbersiz, küçücük bir yüreklendirici bölüm bile olmadan yaşamak ölümcüldür.

vahşi olanın kapısında her zaman bir muhafıza ihtiyacı vardır; yoksa istismar edilecek ve hor kullanılacaktır.

içerideki ve dışarıdaki büyük tehlikeler karşısında ya da psişeyle veya gerçek hayatla ilgili vahim bir durumu gizlemek için iyi, terbiyeli ve uyumlu olmaya çalışmak kadını ruhsuzlaştırır. onu bilgisinden, hareket etme yeteneğinden koparır. yüksek sesle karşı çıkmayan, açlığını gizlemeye çalışan, içinde hiçbir şey yanmıyormuş gibi davranan masaldaki çocuk gibi modern kadınlar da aynı bozukluğa sahiptir ve anormal olanı normalleştirirler. bu bozukluk, bütün kültürlerde dal budak salmıştır. anormalin normalleştirilmesi, normalde durumu düzeltmek için sıçrayıp duran tinin can sıkıntısı, kendini beğenmişlik ve sonunda da yaşlı kadın gibi körlüğün içinde batıp kalmasına neden olur.

yaşam alanının yitirilmesinin özgür bir yaratığın başına gelebilecek en feci olay olduğunu çok iyi biliyoruz. sanki biz aynı şeylerle kuşatılmamışız, sanki biz bunlardan etkilenmiyormuşuz gibi, diğer yaratıkların doğal yaşam alanlarının kentler, çiftlikler, otoyollar, gürültü ve diğer uyumsuzluklarla çepeçevre işgal edildiğine ateşli bir şekilde işaret ediyoruz. hayvanların hayatlarını sürdürmeleri için en azından zaman zaman bir yuvaya, kendilerini hem korunmuş hem de özgür hissettikleri bir yere sahip olmaları gerektiğini biliyoruz.

bir kadına psişik olarak ölmekte olduğunu hissettiren şey daha fazla enerji, bilgi, fikir ve heyecan yatırımının olmamasıdır.

bir kadının depresyonlarının, can sıkıntılarının ve sayıklamalı kafa karışıklıklarının çoğu, yeniliğin, şevkin ve yaratıcılığın kısıtlandığı ya da yasaklandığı son derece sınırlı bir ruhsal yaşamdan kaynaklanır. kadınların doğal ve vahşi içgüdülerinin kültürel olarak kısıtlanması ve cezalandırılması yüzünden, yeteneklerinin hala büyük oranda çalındığını ve sakatlandığını görmezden gelemeyiz.

bir kadın kıtlık, esir düşme, içgüdülerinin yaralanması, yıkıcı seçimleri ve buna benzer diğer tüm yollarla iyice dibe vursa bile, unutmayın ki dip, psişenin yaşayan köklerinin bulunduğu yerdir. bir kadının vahşi temelleri tam da buradadır. yeni bir şeyi tekrar ekmek ve büyütmek için en iyi topraktır dip. bu anlamda dibe vurmak, son derece acı verici olsa da, aynı zamanda tohum ekmenin zeminidir.

peri masalları on sayfa içinde sona erse de, yaşamlarımız daha uzun sürer. bizler çok ciltli kitap takımlarıyız. hayatımızın bir bölümü duvara toslayıp yansa da, her zaman bizi bekleyen bir bölüm ve sonra başka bir bölüm daha vardır. doğrusunu yapmak, hayatlarımızı sahip olmayı hak ettiğimiz şekillerde biçimlendirmek için her zaman daha başka fırsatlarımız olacaktır. bir başarısızlıktan nefret ederek zamanınızı harcamayın. başarısızlık, başarıdan daha büyük bir öğretmendir. dinlemeyi öğrenin, devam edin.

hayat ve adanma birbirini tamamlar. kırmızı, hayatın ve adanmanın rengidir. coşkulu bir hayat yaşamak için çeşitli fedakarlıklarda bulunmamız gerekir. eğer üniversiteye gitmek istiyorsanız zaman ve parayı feda etmeli ve bu girişim üzerinde yoğunlaşmalısınız. eğer yaratmak istiyorsanız, yüzeyselliği, kısmen güvenliğinizi ve çoğu zaman sevilme arzusunu feda etmeli; en yoğun içgörülerinizi, en uzun menzilli görülerinizi düzene sokmalısınız.

16.4.01

hakikat

jimmy carter

ulusumuzun asıl sorunu, yakıt kuyruklarından ya da enerji kıtlığından çok ama çok daha derin ve hatta enflasyon ve ekonomik durgunluktan bile daha derin. güçlü aileleriyle, birbirine bağlı topluluklarıyla, çalışkanlığıyla gurur duyan bir ulusta, artık bir çoğumuz rahata, düşkünlüğe ve tüketime tapma yolundayız. insanlık kimliğimiz, artık ne yaptığımızla değil, neye sahip olduğumuzla ölçülüyor. ama şunu keşfettik ki bu eşyalar, bu tüketim malları hayatın anlamına ulaşmamıza yardımcı olmayacak. biriktirdiğimiz eşyaların hayatımızdaki o amaçsız boşluğu dolduramadığını öğrendik. bu bir mutluluk ya da rahatlatma mesajı değil, bu bir hakikattir, bu bir uyarıdır.

15.4.01

lal masallar

murathan mungan

herkes kendi uçurumunu yüreğinde taşır.

her şeyin bir yüreği vardır. dağın, taşın, ırmağın. iş onu bulmaktadır.

bir bakışta kimse kimseyi kolay kolay anlayamaz.

ağanın, bey'in olduğu yerde, sevdaların acıya, ateşe, ayrılığa, yoksulluğa, zulme bulaşması mecburdur. her sevda hikayesi, sevda hikayesi olmaktan başka bir şeydir aslında. her sevdanın bir yanı da zulüm hikayesidir.

her yürek ses veren bir uçurumdur.

aşık kısmının diline zincir vurulmaz. aşık kısmı yürektekini söylemiyorsa eğer sazına namertlik ediyor demektir. sazın da sözün de hukuku vardır. saza da söze de yasak konulmaz. gün gelir o yasak, koyanını yer ilkin. sazın sözün hukuku ölüme yenik düşmez. 

yasak bir sevdaya at koşturanlar, dünyanın öteki ahvaline suskun kalmalı.

konuşan bir uçuruma inanmak, çoğu zaman birçok başka şeye inanmaktan çok daha az tehlikelidir.

aşık demek, yalnızca iyi saz çalmak, kudretli türkü söylemek demek değildir. aşık dediğin gönül toprağına tohum düşüren kişidir.

hayat diye bize yaşattıkları şey, koskoca bir sayıklama değil mi?

güzellik, bin bir lisan kullanır. dağ bin bir lisanla yazılmış uzun bir masaldır.

toprağı bölen, malı bölen, emeği bölen, sevdayı da bölecektir elbet. insanları birbirine yasak edecektir. insanların birbirine yasak olduğu yerde, her vahşet muteberdir.

ben bir şey önermiyorum. ben kendi yanılsamalarımı bile güçlükle koruyabiliyorum. başkalarınınkine hangi güçle, nasıl karışabilirim?

masalın yoluna çıkmak için gerçeğin yollarında can tüketmek gerekir.

her şeyi öylesine yitirdik ki.. bir daha dönmemecesine. belki de her şey geçmişte kaldı. bir daha yaşanamayacak olan o şey. biz işte onu yitirdik. her şey boşlukta silindi.

14.4.01

dizeler

oktay rifat



küçük bir lavanta çiçeği
sarışın arı
ve alabildiğine gelincik
düşünmeden sevdiğimiz bu anda
birdenbire başlayan gökyüzü

burası dalyan kahvesi
ortalık süt mavisi
apostol bu ne biçim meyhane
tabağımda bulut
kadehimde gökyüzü

bulutların çıkınında
mis kokulu güvercinleri gökyüzünün
çıldırtırlar insan gözlü kedileri
ay doğar kuyulara yalınayak
telgraf tellerinde gemi leşleri

köşebaşını tutan leylak kokusu
yakamı bırak da gideyim

13.4.01

toplum

dostoyevski

toplum öğretisi toplumsal düzen içinde kişiyi her hatasıyla bağlarken, tam anlamıyla kişiliksizliğe, her çeşit kişisel ahlaki görevinden, karakter bağımsızlığından tam anlamıyla kopmasına ve imgelemi zorlayacak kadar rezilce bir köleliğe vardırır.

biliyor musunuz, böylesine alçakça bir toplum düzeni kurulmuşken ve insan ekonomik açıdan inim inim inlerken, kötülük yapmamasının olanaksız olduğunu, onun her davranışını günah hanesine yazmanın, ondan sabırlı olmasını bekleyerek onca görevler yüklemenin ve kendi istese bile, ondan mantıksızca ve acımasızca doğa yasalarına göre yerine getiremeyeceği işler beklemenin ne denli saçma ve insafsız olduğunu biliyor musunuz?

uluslar yüksek duygularla, insanları birleştiren ve aydınlatan büyük düşüncelerle, halkıyla kaynaşmakla ve nihayet yüksek sınıfı kendiliğinden yanında kabul ettiği zaman ayakta kalırlar; ulusal gücün kaynağı bunlardır. ulusu canlı tutan ne borsa spekülasyonu ne de paranın değerine takılıp kalmaktır. ulus tinsel olarak geliştikçe maddi olarak da zenginleşir.

iğrenç bir toplum düzeni kurulu olduğu için, böyle bir toplumda başkaldırmadan, suç işlemeden bir arada yaşamak imkansızdır. toplum iğrenç olduğuna göre, elinde bıçak taşımadan ondan kolay kolay kurtulamazsın.

12.4.01

eşcinsellik

murathan mungan

resmi tarihler, yok etmeye ya da varlıklarını görmezden gelmeye çalıştıkları ulusların ve kavimlerin geçmişlerini nasıl inkar etmeye, tarihsel köklerini gizlemeye çalışıyorlarsa, erkek egemen iktidarlar da, eşcinselliğe sürekliliği olan geleneksel bir tarih kazandırmak istemez; onu, evrimsel çizgisinden kopartarak köksüzleştirmeye, tarihin arızi dönemlerinde yozlaşma belirtisi olarak ortaya çıkan bir soysuzluk çeşidiymiş gibi göstermeye çalışırlar. eşcinselliğin eskiden beri var olmayan, ancak çöküş dönemlerinde ortaya çıkan bir yozlaşma gibi sunulması, onun aynı zamanda yok edilebilir, giderilebilir olduğu düşüncesini de toplumsal bilinçdışına taşır. ideolojik aygıtlar bir kez kurulduktan sonra kendi kendine de çalışır. her zaman bilinçli politikalarla işletilmeleri gerekmez.

herkesin kendini ifade etme biçimi, dili, söylemi farklıdır. hele bizim gibi ifade ve düşünce özgürlüğünün ciddi bir sorun olduğu toplumlarda bu daha da önem kazanır. ben "eşcinsel" sözcüğünü dikkatli kullanırım. "eşcinsellik", bir "cinsellik biçiminin" adıdır; "gay olmak" ise bir "yaşama biçiminin" adı. türkiye'de eşcinsel olduğu halde gay gibi yaşamayan milyonlarca insan var. burada daha yumuşak, daha kibar bir ifadenin "koruyuculuğuna sığınmak"tan çok, "ideolojik" bir tercih söz konusudur. kimliğin yalnızca "cinsel edimle" değil, bir "yaşama biçimi edimiyle" adlandırılmasına yönelik bir politika amaçlanmaktadır. ayrıca, insanların "ben karşıcinselim" deme zorunluluğu hissetmediği bir toplumda, birilerinin "ben eşcinselim" demeye zorlanmasını adaletsiz, eşitsiz ve ayrımcı buluyorum.

11.4.01

faşizm

nazım hikmet

faşizm, burjuvazi ile işçi kavgasında burjuvaziyi tutmaktır.

cemiyet içindeki sınıfları paralize ederek sermayedar diktatoryasını kuvvetlendirmektir.

işçi hareketlerine, teşekküllerine, siyası fırkalara, halkın serbest cemiyet kurmasına mani olmaktır.

parlamenter demokrasiyi kaldırmak; kelam, içtima, fikir hürriyetini boğmaktır.

mali sermayenin hakimiyetini temin etmektir.

emperyalizmi kuvvetlendirmek, müstemlekeler elde etmektir.

büyük devletler arasındaki karşıtlıkları çoğaltarak, bütün dünyayı harbe sürüklemektir.

10.4.01

fazilet

can yücel


maruf çin feylesofu lao tze
hayatın hiçliği karşısında
konuşmanın beyhudeliğini
ve sükutun faziletini izah için
almış kalemi eline
geçmiş masanın başına
oturaklı ve okkalı bir yazı yazmış
bir solukta
tam yüzkırkbirbuçuk sayfa

9.4.01

eğitim

sigmund freud

cinselliğin yaşamlarında hangi rolü oynayacağını gençlerden gizlemesi, günümüz eğitimine yöneltilmesi gereken tek suçlama değildir. eğitim, gençleri nesnesi durumuna düşmeleri kaçınılmaz olan saldırganlığa hazırlamama günahını da işler. gençleri böyle hatalı bir psikolojik yönelmeyle yaşama salan eğitim, kutupları keşfe giden bir ekibin eline yazlık giysiler ve kuzey italya'nın göller bölgesi haritasını veren birinden farklı hareket etmiş olmaz. burada ahlaki talebin kötüye kullanımı söz konusudur.

eğer eğitim "insanlar, mutlu olmak ve başkalarını mutlu etmek için şöyle olmak zorundadır; ama böyle olmadıklan da hesaba katılmalıdır." diyecek olsa, bu talebin sertliği pek zarar vermezdi. bunun yerine gençler, diğer insanların ahlakın gereklerine uyduğuna, yani erdemli olduğuna inandırılır. kendilerinin de erdemli olması talebi buna dayandırılır.

günümüz uygarlığında böylesi bir kurala uyan kişi, kuralı tanımayan kişi karşısında dezavantajlı durumdadır.

8.4.01

latin amerika'nın kesik damarları

eduardo galeano

mutlu azınlığın doyması için yığınların açlıktan ölmesi gerekir.

bakışlarını geriye çevirmiş bir peygamberdir tarih: olmuş olandan hareketle ve olmuş olana karşıt olarak gelecek olanı haber verir.

başarı hep geçici, felaket hep kalıcıdır.

dünyamızda ve yaşadığımız çağda bir tek şirket, general motors, uruguay'ın çalışan nüfusuna eşit sayıda işçi istihdam etmekte ve bir yılda, bolivya'nın gayrisafi milli hasılasının dört katını kazanmaktadır.

bizim olan bu dünyada, güçlü merkezler ve köle çevreler dünyasında, en azından şüphe uyandırmayan bir tek zenginlik bile yoktur.

kapalılık, derinliğin vazgeçilmez bir bedeli değildir.

yazmanın nedeni, kafayı kurcalayan, bir sinek vızıltısı gibi uyku uyutmayan sorulara cevap vermeye çalışmaktır. yazılanlar, cevaba duyulan toplumsal gereksinimle çakıştığı zaman ortak bir anlam kazanabilir.

altın arayıcılarının ırmak yataklarında bulup attıkları billursu taşların elmas olduğu sonradan anlaşılmıştı.

ocak 1978'de yapılan referandumda pinochet diktatörlüğüne "evet" oyu, şili bayrağının altına bir çarpı işareti çizilerek, "hayır" oyu ise siyah bir dikdörtgenin altına çarpı işareti çizilerek veriliyordu.

unutmamak gerekir ki, kırsal bölgeler yalnız yoksulluk kaynağı değil, aynı zamanda birer isyan kaynağıdır. yığınların görünürdeki boyun eğmişliğinin ardında toplumsal çelişkiler zamanla keskinleşir.

7.4.01

sevgili

robert musil

senin göğsünün ucu
bir gelincik yaprağı gibi

sevenler birbirlerine yeni bir şeyler söyleyemezler, onlar için bilmek diye bir şeyin varlığı da söz konusu değildir. çünkü seven, sevdiği insan hakkında, onun kendisi sayesinde tanımlanamaz bir şekilde iç eyleme itildiğinden başkaca bir şey bilemez.

sevenler için hakikat diye bir şey yoktur; çünkü hakikat, onlar için ancak bir çıkmaz sokak, bir son, yaşadığı sürece bir alevin ışık ile karanlığın kucaklaştığı, soluk alan kenar çizgilerine benzeyen düşüncenin ölümüdür. her şeyin parladığı yerde tek bir şey nasıl aydınlatıcı olabilir? her yer bolluk içerisindeyken güvenlik ve kesinlik sadakaları ne işe yarayabilir? ve insan, sevenlerin artık nasıl birbirlerine ait olmadıklarını fakat dört gözlü birbirine karışmış varlıkla kimliğiyle, kendilerini karşılarına ne çıkarsa ona sunmakta bulunduklarını yaşamışsa eğer, artık neyi kendisi için isteyebilir?

6.4.01

üç dağa ağıt

nihat behram


açlığın
çıplaklığın acısı mı genişliyor
dalları
meyveye çağıran rüzgar mı

dalgın bir kuşun ötüşünden
sevdiğinin kalbine düşen aşık mı
yağmuru emen toprak mı derinleşiyor

yas mı tutmalıyım onurlu ölüme
halkın gözlerini dolduran çizgilere
umudu mu çağırmalıyım

ah, gidiyor işte, gidiyor göz göre göre
sıcak titreyişi varlığını hayata adamışların
gidiyor
öfkenin haykırışları
yasalarıyla gidiyor kahredişin
zulmün ve iğrençliğin buyruklarıyla gidiyor
toprağa düşen bakımsız yapraklar gibi değil
azarlanmış çocukların kederiyle değil
doğuşun ve sevmenin feryadıyla gidiyor
ölümü donatan arkadaşlarım

ah, gidiyor işte, gidiyor göz göre göre
durutarak gündüzleri geceleri
durutarak adanmışlığı, mertliği yüceliği
damıtıp sevdalarına
nefesi toprağa aşılamaya gidiyor arkadaşlarım

bulutlar da hafif mi kar taneleri kadar
özgürlüğün borcu mu ödeniyor

yaralar mı açılıyor yoksulluğa
ezilmişliğin isyanı mı sesleniyor

ah, gidiyor işte, gidiyor göz göre göre
birer rüzgar uğultusu bırakarak yanan ateşe

5.4.01

severdim seni

orhan pamuk

okuldayken aynı sıralarda oturmazdık; ama sıcak bahar günlerinde sınıfta uzun tartışmalardan sonra pencere açıldığında, hemen arkasındaki kara tahtanın karasından aynalaşan camın içinde yansıyan yüzünü şimdiki gibi seyrederdim.

ilk rastlaştığımızda bacakların o kadar ince, o kadar narin gözükmüştü ki bana, onların kırılıvereceğinden korkmuştum. tenin sanki çocukken daha sertti de, büyüdükçe, ortaokuldan sonra renklenerek inanılmaz bir incelikle yumuşadı. evin içinde oynamaktan kudurduğumuz sıcak yaz günlerinde, bizi bir plaja götürmüşlerse eğer, dönüş yolunda, ellerimizde tarabya'dan aldığımız dondurmalarla yürürken, sivri tırnaklarımızla kollarımıza, üzerindeki tuzu kazıyarak harfler yazardık. ince kollarının üzerindeki küçük tüyleri severdim. güneş yanığıyla pembeleşen bacaklarını severdim. başımın üzerindeki raftan bir şey almak için uzandığında yüzüme dökülüveren saçlarını severdim.

annenden alıp giydiğin askılı mayonun sırtında bıraktığı askı izlerini, sinirlendiğin zaman saçlarını dalgın dalgın çekiştirmeni, filtresiz sigara içerken ortanca ve baş parmaklarınla dilinin ucundaki tütün parçasını yakalayışını, film seyrederken ağzını açışını, kitap okurken elinin altındaki bir tabakta bulduğun leblebileri ve fındıkları farkında olmadan yiyişini, anahtarlarını kaybedişini, miyopluğunu kabul etmediğin gözlerini kısışını severdim. gözlerini kısıp uzaktaki bir noktaya bakarken başka bir yere gittiğini, başka bir şey düşündüğünü anlayınca seni endişeyle severdim. aklının içindekilerin bildiğim kadarını ve daha çok da bilmediğim kadarını korkuyla korkuyla severdim, allahım!

birlikte gittiğimiz bir misafirlikte, ağır havası sigara dumanlarıyla mavileşmiş bir odada, senden üç adım ötede oturan bir anlatıcının hikayesini dikkatle dinlerken, geceyarısı o 'ben burada değilim' ifadesi ağır ağır yüzünde belirdiğinde seni severdim. tembellikle geçen bir haftadan sonra, gömleklerinin, yeşil kazaklarının ve bir türlü atmaya kıyamadığın eski geceliklerinin arasında bir kemeri istemeye istemeye ararken, açık kapısından içerisi gözüken dolaptaki inanılmaz karışıklığı fark ettiğinde yüzünde beliren yılgınlık ifadesini severdim. bir heves ressam olmaya karar verdiğin çocukluk günlerinde, dede'yle birlikte masaya oturup ağaç çizmeyi öğrenmeye koyulduğunda, dede'nin konu dışına çıkan takılmalarına öfkelenmeden güldüğünde seni severdim. dolmuşun kapısını ucu dışarıda kalan mor paltonun üzerine kapadığında ve şimdi elinde tuttuğun beş liranın, şimdi yere düşüp kaldırım kenarındaki ızgaraya doğru kusursuz bir yay çizerek ne güzel yuvarlandığını gördüğünde yüzünde beliren oyuncu şaşkınlığı severdim.

severdim seni, pırıl pırıl bir nisan günü küçük balkonumuza çıkıp sabah astığın mendilin hala kurumadığını, demek ki güneşin seni aldattığını anladığında ve hemen sonra, arka arsadan gelen çocuk cıvıltılarına hüzünle kulak kabarttığında seni severdim. birlikte gittiğimiz bir filmi bir üçüncü kişiye hikaye ederken belleğinin ve hatırladıklarının benimkinden ne kadar farklı olduğunu korkuyla anladığımda seni severdim.

severdim seni; aile içi izdivaçlar ve akrabalar arasındaki evlilikler üzerine bol resimli bir gazetede makale döktüren profesörün incilerini bir köşeye çekilip bana sezdirmeden okuduğunu gördüğümde ve ne okuduğunu değil; ama okurken yalnızca üst dudağının tolstoy kahramanları gibi hafifçe öne çıktığını gördüğümde seni severdim. asansör aynasında kendine bir başkasına bakar gibi bakışını ve nedense bu bakıştan sonra hatırladığın şeyi telaşla çantanın içinde arayışını severdim. biri yan yatmış ince bir yelkenli, öteki kambur bir kedi gibi yan yana durarak saatlerce seni bekleyen topuklu ayakkabılarının içine aceleyle girişini ve saatler sonra, eve döndüğünde ayakkabıları gene aynı çamurlu ve asimetrik yalnızlığa terk etmeden önce kalçalarının, bacaklarının ve ayaklarının kendi kendilerine yaptıkları hünerli hareketleri seyretmeyi severdim. sigara küllüğünü tepeleme dolduran izmaritlere ve kara başlarını umutsuzca bükmüş yanık kibritlere bakarken kederli düşüncelerin kimbilir nereye gittiğinde seni severdim.

severdim seni her zaman yürüdüğümüz sokaklarda, bir an, sanki güneş o sabah batıdan doğmuş gibi yepyeni bir ışık ve yepyeni bir köşeyle karşılaştığımızda, sokakları değil, seni severdim. birden çıkan lodosla karların eridiği ve istanbul'un üzerindeki kir bulutlarının temizlendiği kış gününde, antenlerin, minarelerin ve adaların arkasından bana gösterdiğin uludağ'ı değil, başını omuzlarının içine çekerek ürperen seni severdim. çinko tenekelerle yüklü ağır arabayı çeken sucunun yorgun ve yaşlı atına kederle baktığında severdim seni. dilencilere para vermeyin, onlar aslında çok zengin diyenlerle alay ettiğinde ve herkes labirentimsi merdivenlerden kıvrılarak sinemadan yeryüzüne ağır ağır çıkarken, bir kestirme bulup bizi bütün kalabalıktan önce kaldırıma çıkardığın zamandaki mutlu gülüşünü gördüğümde seni severdim. saatli maarif takvimi'nden bizi birlikte ölüme yaklaştıran bir yaprağı daha kopardıktan sonra, en altta günün yemeği olarak önerilen etli nohut, pilav, turşu ve karışık kompostoyu, yaklaştığımız ölümün bir işaretini okur gibi ağırbaşlı ve hüzünlü bir sesle okumanı ve kartal marka ançuvez tüpünün önce rondelayı çıkartıp, sonra kapağı sonuna kadar çevirip açılacağını bana sabırla öğrettikten sonra, üretici mösyö trellidis'in saygılarıyla, demeni severdim. kış sabahları yüzünün renginin şehrin üzerindeki soluk beyaz göğün renginde olduğunu gördüğümde, çocukluğumuzda, caddenin ırmağından akan arabalar arasından, bir kaldırımdan öteki kaldırıma bir koşu çılgın ve neşeli geçişini seyrettiğim zamanki gibi, seni endişeyle severdim.

severdim seni, cami avlusunda, musalla taşında yatan tabuta konan kargaya dikkatle ve gülümseyerek baktığında, radyo tiyatrosu taklidi sesinle annenle babanın kavgalarını oynadığında seni severdim. ellerimin arasına dikkatle başını alıp gözlerinde hayatımızın gittiği yeri korkuyla gördüğümde seni severdim. vazonun yanında, neden orada bıraktığını anlayamadığım yüzüğünü günler sonra gene orada gördüğümde seni severdim. efsane kuşlarının ağır ağır uçup havalanışını andıran uzun bir sevişmenin sonunda, ağırbaşlı şenliğe kendi şakaların ve yaratıcılığınla en sonunda senin de katıldığını anladığımda seni severdim. dikine değil yanlamasına kestiğin elmanın içindeki kusursuz yıldızı bana gösterdiğinde seni severdim. öğle vakti, yazı masamın üzerinde oraya kadar nasıl geldiğini anlayamadığım bir tel saçını gördüğümde ve birlikte çıktığımız bir yolculukta, tıkış tıkış belediye otobüsünün tutunma demirlerine sarılan öbür eller arasında yan yana duran ellerimizin birbirine ne kadar az benzediğini kederle gördüğümde, seni kendi gövdemi tanır gibi, beni terk eden ruhumu arar gibi, bir başka kişi olduğumu acı ve sevinçle anlar gibi severdim.

seni çok iyi anlıyordum. ben de senin gibi sinemalara, futbol maçlarına, fuarlara, panayırlara giden o kalabalıklardan artık nefret ediyordum. hiçbir zaman adam olmayacaklarını, her zaman aynı budalalıkları edeceklerini, aynı masallara kanacaklarını, en masum gözüktükleri o içler acısı, göz yaşartıcı fukaralık ve zavallılık anlarında bile yalnızca kurban değil, aynı zamanda suçlu ya da en azından suç ortağı olduklarını düşünüyordum. kurtarıcı diye bekledikleri sahtekarlardan da, en son başbakanlarının en son budalalıklarından da, askeri darbelerinden de, demokrasilerinden de, işkencelerinden de, sinemalarından da bıkmıştın artık. bunun için seviyordum seni.

severdim seni, nereye gittiğini bilmediğimiz bir trene bakarken yüzünde beliren esrarlı ifadeyi ve bu kederli bakışının tıpatıp aynısını, bir akşamüstü sürülerle kargaların çığlıklar atarak çılgın gibi uçuştuğu bir saatte, elektrikler birden kesildiğinde evimizin karanlığı ile dışarısının aydınlığı yavaş yavaş yer değiştirirken gene esrarlı ve hüzünlü yüzünde ben gördüğümde kapıldığım o çaresizlik, acı ve kıskançlıkla severdim seni.