30.3.01

sanat ve devrim

john berger

sanatta fazla özgürlük, her zaman sanatın anlamsızlaşmasına yol açabilir. fakat şu da var ki, bir devrin en derin umut ve bekleyişlerini dile getirip olduğu gibi koruma fırsatını sanata ve yalnız sanata bahşeden de ancak bu özgürlüktür.

"heykel, temelinde kalabalıkların sanatıdır." ama çevremiz öylesine inanç uyandırmayan anıtlarla -çoğunlukla içtenlikten yoksun savaş anıtlarıyla- doludur, kültürümüzün genel eğilimi bölük pörçük olana ve özele öylesine yönelmiş durumdadır ki, bugün heykelin özünde var olan kamusal ve toplumsal niteliği küçümser hale geldik.

rodin: antik heykel, insan bedeninin mantığını aramıştır. bense psikolojisini arıyorum.

insan yürekliliği fikri, özgürlük fikriyle sıkı ilişki içindedir. yürekliliğe anlam katan, özgürlüktür.

tüketim mallarında modası geçmişlik, her yeni modele, bir öncekinden değişik bir 'hava' verilmesiyle yapay olarak yaratılır. içerik aynıdır, değişmez. içeriğe göre bu hava keyfi niteliktedir, tek anlamı da bir öncekinden değişik oluşudur. böylece, tüketim malları söz konusu olunca, 'form' ya da 'üslup' kendinden önce gelen form ve üslubu mutlaka öldürmek zorundadır. başarılı bir sanat eserindeyse içerik ile form birbirinden ayrılmaz. 'hava'sı keyfi değildir. gene de bu içerik ve form birliği konusunda pek genelleme yapılamaz. çünkü bu birlik tek tek her eserin kendine özgü olan başarısıdır ve değeri de tekliğinde, benzersizliğinde yatar.

eleştiri daima bir çeşit araya girmedir; sanat eseriyle kişinin arasına girmektir. çoğu zaman pek az şey doğar bu araya girmeden. ama arada bir eleştiri, yaratıcı bir nitelik de kazanabilir; bu, eleştiricinin eseri algılama yeteneğinden çok, eserin etkenlik gücüne bağlıdır.

lenin: komünizm demek, elektrik enerjisi artı sovyetler demektir.

philip o'connor: sanat, olanı ele alır ve ondan, olacak olana biçim vermek için, yoğun bir şekilde özünü çıkarır; bu öz, tam çıkarıldığında, olması gerekenin özüdür.

sanatın sınırlılıklarının sanatın özüyle olan ilişkisi, hayatın ölümle ilişkisine benzer. ölümün mutlak bilincini içimizde taşıyarak var gücümüzle kendimizi yaşamaya verebilirsek, yaşantımız bir sanat eseri niteliğini kazanır.

ölümün hayat için gerekli bir çelişki olduğunu söylemek beylik bir laftır; ama doğrudur da. fakat ne tarzda bir çelişkidir bu? hayata hiç benzemeyen bir tarzda ölümün hiçbir çelişkiyi içermediği midir yoksa? ölüm tekildir. hiçbir ölüm bir başka ölümü içermez. kendisi dışında hiçbir şeyi kapsamaz, kendisi de bir hiçtir. tekil olduğu için de kısmidir, düşünebileceğimiz hiçbir bütün de tekil olamaz.

diderot: duygu ve hayat sonsuzdur. yaşamakta olan, her zaman yaşamış ve yaşayacak olandır. hayatla ölüm arasında benim görebildiğim ayrım şudur ki, şu sırada genel kütle olarak yaşamaktayız. bu kütle eriyip moleküllerine ayrışacağı bugünden yirmi yıl sonrasında da ayrıntıda yaşıyor olacağız.

hepimiz hayatın bedenimizi anlamla doldurduğunun farkındayız; başka bedenlerin başka hayatlar içerdiğinin ve bu hayatların, bedenin bütün parçalarının varoluşundan çok daha büyük bir anlam taşıdığının da farkındayız. dolayısıyla, bir kez düşünülerek işlenmiş cinayetler, bir bedeni ortadan kaldırmaktan çok, bir varlığı yok etme girişimidir. çoğu intiharın nedeni budur. intihar olaylarının pek azında kendi bedenine karşı girişilmiş bir saldırganlıktan söz edilebilir; intihar edenin isteği, o bedenin içerdiği dünyanın anlamını susturmaktır.

che guevara: bütün oligarşiler iktidarlarını, bütün ezici güçlerini, bütün vahşet ve demagoji yeteneklerini davalarının hizmetine sokacaklardır. bizim asıl görevimiz her şeyden önce sağ kalmaktır; ondan sonra da gerillanın kalıcı örneğini izleyecek, silahlı propagandayı yürüteceğiz (vietnam'da olduğu gibi, propaganda kurşunlarıyla, yani düşmana karşı kazanılan ya da kaybedilen -ama verilen- savaşların propaganda kurşunlarıyla). mülksüzleştirilmiş kitlelere dayanan gerillaların yenilmezliğinin büyük dersi. ulusal ruhun harekete geçirilmesi, çok daha sert ve zorlu baskılara karşı koyabilmek için çok daha güç görevlere hazırlanılması.

dünün bütün statik doğruları, bugün ancak yarı doğrulardır.

"savaşımızı, belki 10, belki 20 yıl sürebilecek, kusursuz bir disiplin ve enerjiyle yürütülmesi gereken uzun bir çaba olarak düşünmeliyiz. ilk hedefimiz devam etmek, dayanmak -ve bunun için de hayatta kalmaktır."

kesin ve sonsuza değin doğru yargılar yoktur.

bütün sahte ideolojiler kolay bir iyimserliğe güvenirler: çelişmenin kaçınılmazlığını, dolayısıyla hayatın kendisini yadsıyan bir iyimserliktir bu. iyimserliğin konusu her zaman belirli olmalıdır. sömürüyü ortadan kaldırmak mümkündür. çelişkiler ölüm ve umutsuz yoksunluğun değil, hayatın ve gelişmenin koşulu olmalıdır. oysa tek ütopya ölümdür; çünkü o çelişkisizdir.

29.3.01

kürt sorunu

murathan mungan

milliyetçilik, tarihin en büyük çıkmazıdır.

mardin jandarma alay komutanı rıdvan özden'in, savur ilçesi yakınlarında pkk ile girilen bir çatışmada vurulması, ardından karısının ve kızının yaptığı şaşkınlık yaratan açıklamalar, geçtiğimiz günlerin tartışma getiren en önemli olaylarından biriydi. anımsayacak olursak şöyle diyordu karısı:

"kocam kendisine düşen görevi yaptı. ancak bunun çözüm olmadığını da biliyordu. sadece kendisine verilen görevi ifa etmeye çalışıyordu. ben kocamı şehit olarak kabul etmiyorum. insan ancak savaşta ölürse şehit olur. burada çirkin bir politikanın sonucu ölüm oluyor. göstermelik şaşaalı tören istemiyorum. kocamın kanını bu devlete helal etmiyorum."

kocasının kendisine yazdığı mektuplarda, ettiği telefonlarda söylediklerini aktardıktan sonra: "ancak bu politikayla ne vatan kurtulur ne de bu sorun çözülür. ölmekle öldürmekle güneydoğu sorunu çözülmez." diyordu. kızının açıklaması da özlü ve etkileyiciydi: "babam öldürüyordu; onu da öldürdüler."

goethe'nin ünlü sözü: "tarihi anlamayan, onu bir daha yaşamak zorundadır." bizim "milli tarih" anlayışımız: "tarih tekerrürden ibarettir." çünkü, anlamadığımız tarihi tekrar tekrar yaşamak zorunda kalmayı tarih sanıyoruz.

ateş kirlendi. prometheus'un insanları aydınlatmak için tanrılardan çaldığı aydınlığın ateşi değil bu. bu ateş, tıpkı barbar toplumlardaki gibi yakmak, kavurmak, yok etmek için yakılıyor. uygarlığın bütün izlerini yok etmek için. insanlığın bütün değerlerini yok etmek için. çözemedikleri her şeyi ateşin ellerine teslim ederek kurtulabileceğini sananlar için yakılıyor. ateşin kendi aydınlığını değil, sonrasının karanlığını sevenlerin tutuşturduğu bir ateş bu. ateşlere atılıyoruz. bir alev kapanındayız. bir gün hepimizin üzerine kapanacak bir alev kapanındayız. halka genişliyor. köyler yakılıyor, ormanlar yakılıyor, insanlar yakılıyor, çaresiz kalan insan sonunda kendi üzerine gaz yağı dökerek yakıyor. yalnızca dirilerimiz değil, ölülerimiz de yakılıyor. yakılan kitapların, yakılan köylerin, yakılan insanların tarihinden geçiyoruz. 1978 maraş'ını unuttuğumuz için 1993 sivas'ını yaşadık. geleceğimiz unuttuklarımızdır.

toprak kan içinde. yüzyıllardır kan içinde; hem uğruna ölenlerin kanı, hem kendi kanı; bunca yıldır çözülmemiş derinliklerinde biriktirdiği lav, 2000'li yıllara girmeye çalıştığımız şu günlerde bütün gazabıyla üzerimize patlıyor. bölüşülmemiş, işlenmemiş, yağmalanmış toprak feodal bir kin gibi bütün zulmüyle üzerimize lavını püskürtüyor. toprağın kanını kaç gap yıkayabilir?

bu topraklarda derdini anlatmanın yolu hep zor kullanmaktan geçti. bunun sonuna dek böyle gitmeyeceği açıktır. sonuçta oturulacak yer bir masanın etrafıdır. 20 milyon kürt'ü öldüre öldüre bitiremezsiniz; hitler bile 5 milyonda kalmıştı.

28.3.01

şeytan ve genç kadın

paulo coelho

iyi diye bir şey yoktur. erdem, dehşetin değişik yüzlerinden biridir. bunu kavradığımız zaman, dünyanın, tanrı'nın bir eğlencesinden başka bir şey olmadığını da anlarız.

dünyada pek çok insan böyledir: mutlu olmayı hak etmediklerini sanarak en büyük sevinci bulabilecekleri yerlerde keder ararlar.

hayat, bize meydan okurken beklemez. hayat geriye bakmaz.

kusursuz bir yerde çok uzun süre kalanlar sonunda sıkılmaya başlarlar.

eğer kışkırtılırsak sonunda bu kışkırtmaya karşı koyamayız. koşullara bağlı olarak, dünyadaki herkes kötülük yapmaya hazırdır.

iyi ile kötünün yüzü aynıdır. her insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır her şey.

usta avcılar böyle yaparlar: av kendilerine gelsin diye koşulları belirlerler.

iki tür ahmak vardır: tehdit edildikleri için bir şey yapmayanlar ve tehdit edildikleri için bir şey yapmak zorunda olduklarına inananlar.

insanın özü kötüdür; taşranın bir köşesindeki basit bir garson kız, para uğruna suç işlemeye hazırdır.

"tanrı'nın bile bir cehennemi vardır: insanlara duyduğu sevgi."

insanın özünde kötülük yatar. hiç kimse iyi değildir. iyilik taslamaktan vazgeçmeliyiz. hatalarımızı kabul etmeliyiz.

"en iyi tarafımıza ulaşmak için en kötü tarafımıza da ihtiyaç duyarız."

bir insanın üzerinde egemenlik kurman için onu korkutman yeterli.

her şey bir özdenetim sorunudur. ve insanın nasıl bir karar vereceği sorunu. başka bir şey değil.

27.3.01

iki eser

victor hugo

her büyük adam iki eser üzerinde çalışır. yaşayan biri kimliğiyle yarattığı eser üzerinde, bir de ruhsal eseri üzerinde. yaşayan, kendini ilk esere adar. ama gecenin derin sessizliğinin ortasında, -tanrım, ne korkunç!- bu canlının içinde ruhlar evreninden gelen yaratıcı uyanır. "nasıl?" diye bağırır canlı, "hepsi bundan ibaret değil miydi?" "hayır" diye yanıtlar ruh; "uyan ve kalk; fırtına patladı, köpekler ve tilkiler ulumaktalar, her yan karardı, doğa dehşet içinde. ruhlar evreninden gelen yaratıcı, karşısında hayalet düşüncesini görüyor. sözcükler diken diken oluyor ve cümle, korkudan donup kalıyor. pencere camları soluklaşıyor, lamba, korkunun pençesine düşüyor. sen, ey canlı insan, bir yüzyılın insanı, topraktan gelen bir düşüncenin tutsağı olan insan, koru kendini! çünkü bu, deliliğin ta kendisidir, mezardır, sonsuzluktur, bu bir hayalet düşüncesidir."

26.3.01

kırmızı ayakkabılar

clarissa pinkola estes

insan, kendi eliyle yaptığı hayattan vazgeçtiğinde öyle bir anlam kaybı yaşanır ki, o zaman psişenin, doğanın, kültürün, ailenin ve bu gibi değerlerin, mümkün olan her şekilde zedelenmesine izin verilmiş olur. doğaya verilen zarar, insanların psişelerinin sersemletilmesi ile el ele gider. ikisi birbirinden ayrı değildir ve ayrı olarak da görülemez.

sarsıcı ve istismarcı olan şeylerin normalleştirilmesine karşı çıkmanın yolu, zedelenmiş içgüdülerin onarılmasıdır. içgüdü onarıldıkça, onun bir parçası olan vahşi doğa geri döner. bütün hayat, işkenceye ve anlamsızlığa dönüşene kadar kırmızı ayakkabılarla dans ederek ormana girmek yerine, el yapımı hayata, tümüyle özenli hayata geri dönebiliriz; kendi ayakkabılarımızı yeniden yapabiliriz, kendi yürüyüşümüzü yürüyebiliriz, kendi konuşmamızı konuşabiliriz.

birçok kadın, bir tutsaklık durumunda bir ölçüde kendini idame ettirebilir; ama bir yarı hayat ya da dörtte bir hayat, hatta n'de bir hayat yaşar. idare edebilseler de, hayatlarının sonuna doğru giderek çoraklaşabilirler. kendilerini çaresiz hissedebilirler ve çoğu zaman hiçbir insanın yardıma gelmemesi üzerine durmadan ağlayan bir bebek gibi ölümcül bir suskunluğa gömülebilir ve umutsuzluğa düşebilirler. ardından yorgunluk ve boyun eğiş gelir. kafes kilitlenmiştir.

kişiyi özgürleştiren, bir şey olmak değil, o şeyi takdir etmektir. sizi, kara koyun, başıboş buzağı, yalnız kurt diye çağırırlarsa sinmeyin ve kendinizi küçültmeyin. anlayışı kıt olanlar, uyumsuzların toplum üstünde yıkıcı bir etkileri olduğunu söylerler. ama yüzyıllar boyunca kanıtlanmıştır ki, farklı olmak toplumun kıyısında durmak demektir; özgün bir katkı, kültürüne yararlı ve şaşırtıcı bir katkı yapmayı neredeyse garantilemek demektir. rehberlik aradığınızda küçük yüreklilere asla kulak vermeyin. onlara karşı nazik olun, onları kutsamalara boğun, hoş tutun; ama öğütlerini dinlemeyin. eğer size bir ara meydan okuyan, adam olmaz, şımarık, kurnaz, asi, itaatsiz, isyankar denmişse doğru yoldasınız demektir.

birçok yaratıcı kadının hayatı bu örüntüyü izlemiştir. janis joplin, genç bir kızken küçük kasabasının geleneklerine uyum göstermeye çalıştı. sonra bir parça isyan kırıntıları gösterdi, geceleyin tepelere çıkıp oradan yüksek sesle şarkılar söyledi, sanatçı tiplerle düşüp kalktı. annesiyle babasının, kızlarının davranışlarını açıklamak üzere okula çağrılmasının ardından ikili bir hayata başladı: dışarıdan bakıldığında uslu davranıyor; ama geceleri caz dinlemek için gizlice eyalet sınırından geçiyordu. üniversiteye devam etti, çeşitli madde alışkanlıkları yüzünden hastalandı, "düzeldi" ve normal davranmaya çalıştı. zamanla tekrar içmeye başladı; küçük, berbat bir grup toparladı, ara sıra uyuşturucu maddelere geri döndü ve kırmızı ayakkabılara adamakıllı bağlandı. yirmi yedi yaşında, aşırı dozda uyuşturucudan ölene kadar dans edip durdu.

bir kadın, aşırı zevkin, öfkenin ya da inkarın ortaya çıkardığı yaraları ve ihaneti bir ömür boyu telafi edemeyebilir.

süregiden olumsuz düşünceler, kötü ilişkiler, istismarcı durumlar, uyuşturucu ya da alkol gibi şeyler kırmızı ayakkabılara benzer ve insan bir kere bunların eline düştü mü kurtulması zordur. evet, kırmızı ayakkabılardan kopmak acı vericidir. ama bağımlılıktan bir kere tümüyle bağımızı koparmak tek umudumuzdur. mutlak kutsamayla dolu olan bir kopuştur bu.

25.3.01

granit ve gökkuşağı

virginia woolf

yaşam, onu ifade etmeye çalışan bizlerden her zaman ve kaçınılmaz olarak daha zengindir.

katherine mansfield: bölünmüş bir benlikten değerli bir şey ortaya çıkamaz.

yokuş dik olsa da, tepenin üstünde durduğumuzda ödül bizimdir.

gerçek okuyucu aslında gençtir. oldukça meraklı, fikir sahibi, açık görüşlü ve iletişim becerisi olan bir kişidir; bu kişi için okumak, kuytu köşelerde çalışmak yerine açık havada yapılan canlı bir egzersizdir. anayolda yorgun argın yürür; atmosferin nefes alınamayacak kadar inceldiği noktaya kadar tepeler üzerinde daha da yükseklere tırmanır; onun için okumak hiç de sabit bir eylem değildir.

"düzyazı, esas olarak akla; şiir ise duygulara ve hayal gücüne seslenme aracıdır."

george meredith: katıksız realizm en iyi ihtimalle gübre sineği yetiştiricisidir.

eğer yazarlar değerli kişilerse asla tavsiye almazlar. her zaman riske girerler.

zarif ve görgülü ruhlar bu dünyaya ait değillerdir.

kadınların yazdığı romanların hâlâ en zayıf olduğu nokta şiirsellikleridir.

24.3.01

kadın

füruzan



ben kadınım
aklımla
isteklerimle
bunu arasız korlaştırıyorum
her yıl daha özgürleşerek engellerimden
yüzümün yarı kesiti seninkine karışıyor
doyumlarımın eksenini oluşturuyorsun
dokunuşlarımın en uç noktasına uyanık
boşanan sıcak yağmurlarda üstüme çektiğim
uyanık gövdenin
sık bir orman giziyle bezenmiş arzularımı bilen
ellerindeyim
sevdiğinim senin
karşıtınım üstelik
sen de öylesin benim için

lodosların gürleyen vuruşlarına alışığız biz

23.3.01

din

scott adams

herhangi bir insanın yapabileceği en iyi şey, günü atlatmasına yardımcı olacak ilüzyonu seçmek. farklı dinlerden insanların genellikle huzur içinde yaşayabilmelerinin nedeni bu.

belirli bir noktada hepimiz, diğer insanların kendi dinlerine, bizim kendi dinimize duyduğumuz inançtan fazlasını duymadığı kuşkusunu taşırız.

belirli bir bilinç seviyesinde, herkes doğru dini -tabii eğer böyle bir şey varsa- seçme ihtimalinin sıfır olduğunu bilir.

dinler, her biri toplumun ortak yararına doğru götüren rotalara sahip, farklı haritalar gibidirler. bazı haritalar, yandaşlarını engebeli yollardan götürür; bazılarının ise daha kolay yolları vardır. farklı rotaları takip edenler arasındaki kimi yolculara, haritanın koruyucuları ve yorumcuları olma görevi verilecektir. gençlere, ona saygı göstermesini ve diğer haritalardan şüphe duymasını öğreteceklerdir."

dindar insanlar, dindar olmayanlara kıyasla daha mutlular, daha uzun yaşıyorlar, daha az kaza geçiriyorlar ve beladan uzak duruyorlar. toplumun bakış açısından, din işe yarıyor."

hayata dair bir stratejimizin olduğuna inanmak, nasıl davranacağımız hakkında hiçbir fikrimiz olmadığına inanmaktan daha rahatlatıcıdır.

22.3.01

the life of david gale

alan parker

doğru diye bir şey yoktur. sadece bakış açıları vardır.

starbucks'tan daha fazla kilise olduğunda dindar bir bölgede olduğunu anlarsın. ve starbucks'tan daha fazla hapishane olduğunda.

bu dünyada bir sürü hasta ruhlu insan var.

asla menüde yiyeceklerin resmi olan bir yerde yemek yeme.

aktif dinleyicilerden nefret ederim. dinliyormuş gibi yapmakla o kadar meşguldürler ki ne dediğini duymazlar.

eğlenceli olan tek gerçek, birinin saklamaya çalıştığı gerçektir.

winston churchill: 30 yaşındayken bir liberal değilseniz kalpsiz birisiniz demektir. eğer 40 yaşında hala liberalseniz beyinsiz birisiniz demektir.

eğer kendine saklarsan nefretin bir anlamı kalmaz.

şu kaybedenlere bakın! köylüler, fahişeler, uyuşturucu bağımlıları, şizofrenler! onlar katil! ölmeleri kimin umurunda? çark sürekli dönmeye devam ediyorsa bu kimin umurunda?

bütün hayatımızı ölümü durdurmaya çalışarak geçiriyoruz. yemek yiyerek, icat ederek, severek, dua ederek, savaşarak öldürerek. ama ölüm hakkında gerçekten ne biliyoruz ki? sadece hiç kimsenin geri gelmediğini. ama hayatta öyle bir nokta geliyor ki o an zihin bütün arzuları ve tutkuları yeniyor. alışkanlıklar hayallerden ağır basıyor. ve kayıplar.. belki de ölüm bir armağandır. 

gandhi: eski göze göz yasası hepimizi kör eder. 

hayata saygı her şeydir. birini öldürdüğünüz zaman onun ailesinden çalarsınız. sadece sevdikleri birini değil, aynı zamanda insanlıklarını da. kalplerini nefretle katılaştırırsınız. tarafsız olabilme kapasitelerini onlardan almış olursunuz. onları kana susamaya mahkum edersiniz. bu zalimce ve dehşet verici bir şeydir. bu nefret asla yapıcı olamaz. zarar verilmiştir artık. istediğimiz eti aldıktan sonra hala doymak bilmeyiz. infaz evinden öldürücü enjeksiyonun onlara fazla olduğunu mırıldanarak çıkarız. medeni bir toplum eninde sonunda katı gerçekle yüzleşecektir. intikam almak isteyen kişi iki mezar birden kazar.

21.3.01

nostaljinin geleceği

svetlana boym

mutluluk, iki insanın doğru zamanda, doğru yerde buluşmaları ve bir şekilde o anı yakalamayı başarmaları anlamında bir iyi zamanlama meselesidir.

meçhul kadın modernliğin bir alegorisidir; aynı anda hem abidevi hem de uçucu olan bu kadın ebedi güzelliğin ve modern geçiciliğin sembolüdür.

ev bireysel hatıralardan değil, kolektif yansıtmalardan ve "rasyonel hezeyanlar"dan müteşekkildir. evin paranoyakça yeniden inşası zulmetme fantezisine dayalıdır. bu sadece "gerçekliğin unutulması" değil, gerçek deneyimlerin yerine karanlık bir komplocu görüşün psikotik anlamda ikame edilmesidir: hayali bir anayurdun yaratılması.

20.3.01

pasajlar

walter benjamin

mal denilen fetişe hangi dinsel tören kurallarıyla tapılacağını moda saptar. moda, organik dünyayla çatışkı içerisindedir. canlı beden ile anorganik dünya arasında bir tür pezevenklik yapar. cesetlerin hakkını canlılarda gözetir. anorganik dünyanın cinsel çekiciliğinin boyunduruğundaki fetişizm, modanın can damarıdır. mal kültü, bu can damarını kendi hizmetine alır.

kitleler, kendilerini oyalayacak bir şeyler ararlar; oysa sanat, izleyicisinden kendini toplayıp yoğunlaşmasını ister.

"insan doğasının en ilginç özelliklerinden biri" der lotze, "bireyin bunca bencil oluşuna karşın, her şimdiki zamanın kendi gelecek zamanı karşısında kıskançlıktan bunca yoksulluğudur."

"her fabrikatör fabrikasında, kölelerinin arasındaki bir çiftlik sahibi gibi yaşamaktadır."

senancour: insanoğluna bir başkent, mutlaka gerekli değildir.

charles baudelaire: uygar dünyanın günlük şoklarıyla ve çekişmeleriyle karşılaştırıldığında, ormanın ve bozkırların tehlikelerinin lafı mı olur? insan, kurbanını ister bulvarda yakalasın, ister balta girmemiş ormanlarda avlasın, burada da, orada da yırtıcı hayvanların en yırtıcısı olarak kalmaz mı?

baudelaire alacaklılarından kaçarken, café'lere veya okuma mekanlarına sığınıyordu. kimi zaman iki evde birden oturduğu da oluyordu; ama kira ödeme günü geldiğinde, bir üçüncü evde, arkadaşlarının yanında kalıyordu. böylece, kentte dolaşıp duruyordu. yattığı her yatak, onun için bir "serüven yatağı" oluyordu. crépet, 1842 ile 1858 arasında paris'te, baudelaire'e ait 14 adres sayar.

mutludur fahişelere aşık olan
doyuma ermiş ve özgürdür
bana gelince, kırılmış kollarım bütünüyle
yukarıdan geçen bulutlara sarılmaktan (charles baudelaire)

victor hugo: sürgün, yalnız başına  durduğu o büyük, yazgıyla dolu ülkelere nasıl bakıyorsa, halkların geçmişlerine de öyle bakar. kendini ve yazgısını olayların içine yerleştirir; o olaylar gözünde canlanır ve doğa güçlerinin, denizin, aşınmış kayaların, gökyüzünde süzülüp giden bulutların ve doğayla ilişki kurmuş, yalnız, dingin bir yaşamın içerdiği başkaca yüceliklerin varlığıyla kaynaşır.

viraneye dönmüş evlerin panjurlarının ardında
gizli zevklerin saklandığı eski varoşlar boyunca
acımasız güneş indirdiğinde peş peşe darbelerini
kente ve kırlara, çatılara ve buğdaylara
yürürüm düşlerimde tek başıma kılıç oynatarak
ve kokusunu alarak her köşede yeni bir uyağın
kaldırım taşlarına takılır gibi tökezleyerek sözcüklerde
kimi zaman da çarparak nicedir düşlediğim dizelere (charles baudelaire)

karl marx: emek, bütün zenginliklerin ve kültürün kaynağıdır.

kişiliğinin çevreyi tedirgin eden yanlarını bir maniyere dönüştüren baudelaire, insanlardan uzaklaşması ölçüsünde güç erişilebilir olduğundan, yalnızlıkların en derinini yaşadı.

kim bilir, belki de düşlediğim yeni çiçekler
bir kıyı gibi yıkanmış bu topraklarda bulur
onlara güç kazandıracak gizemli besinlerini (charles baudelaire)

19.3.01

horoz

~boardwalk empire

"irlanda'da genç bir kızken pejmürde bir adam her bahar yanında bir horozla gelirdi. horoza göğsüne asılı piyanoda gagasıyla 'the mountains of mourne' çalmayı öğretmişti. geldiği ilk yıl hepimiz, bütün kızlar, bunu büyülü bir şey olarak görüyorduk. ikinci sene ellerimiz belimizde gülüp eğlendik. üçüncü sene gitmedik bile. çünkü 'the mountains of mourne'u artık bütün horozlar çalabilirdi."

"anlatmak istediğin ne?"

"belki de amcığın düşündüğün kadar çekici değildir artık."

18.3.01

hacker etiği

pekka himanen

hayat yalnızca, hafta sonu için uzun bir bekleyiştir.

zaman ile kurdukları serbest ilişki her zaman bireysel bir hayat ritminden zevk alan hackerlara özgü bir özellik olmuştur. hackerlar, her zaman bireye saygı duymuştur. her zaman otoriteye karşı olmuşlardır.

belki de, hakim olan ilerlemeyi, hayatlarımızı kolaylaştırmanın tarihi değil de, ekmek parası kazanmayı sürekli daha da zorlaştırmanın tarihi olarak görmeliyiz.

17. yüzyıldaki bilimsel devrimin anlamı, güya skolastik öğretinin geride bırakılması ve yerine sürekli yeni bilgiler için çabalayan bir bilimin gelmesi olacaktı. oysa üniversite, skolastik eğitim modelini ve hiyerarşisini, kullandığı terimlere kadar muhafaza etti (örneğin, dekan esasında manastırda bir görevliydi). skolastik öğretim yöntemlerinin, bağımsız düşünce ve yeni bilgi üretme yeteneğine sahip modern bireyler yaratabilmesini beklememiz oldukça garip görünüyor.

insanlar sadece çalışmak tüm enerjilerini tükettiğinde ve tutkularının peşinden gitmenin zevki için bile fazlaca yorgun olduklarında, televizyon için uygun olan edilgen alıcı durumuna düşerler.

sorulması gereken soru sadece şu: en yüksek hedefime göre şu anda doğru bir biçimde mi yaşıyorum? arzuladığım ve hak ettiğim talihe (paraya) ulaşmak için değerlerim neler olmalı? gerçekten istediğiniz hayat kalitesini yaratmak için hangi değerlerden kurtulup, hangilerini eklemek istersiniz bir bakın.

kişisel gelişimde bir kişi hayatına "vizyonum nedir? gerçekleştirmek için stratejim nedir?" diye soran bir network girişimiymiş gibi muamele eder. hayat üç aylık gelişme raporlarıyla, bir proje haline gelir.

network toplumuna ve protestan etiğine hakim olan yedi değerin para, iş, optimumu sağlama, esneklik, istikrar, belirleyicilik ve neticenin muhasebesini yapma olduğunu gördük. hackerın hayatındaki ilk esas değer tutkudur; diğerleri: özgürlük, toplumsal değer, açıklık, etkinlik ve duyarlılık, yaratıcılık.

17.3.01

gerçek

dostoyevski

"gerçeği olduğu gibi yansıtmak gerekir." diyorlar; oysa böyle bir gerçeklik kavramı yoktur ve yeryüzünde hiçbir zaman da olmamıştır; çünkü nesnelerin özüne varamaz insan, doğayı, duyguları aracılığıyla düşüncesinde yansıttığı biçimde algılayıp benimser.

ne yazarsanız yazın, ne çıkarırsanız çıkarın, ağzınızla kuş tutsanız gerçeği asla olduğu gibi anlatamazsınız. istediğiniz kadar betimleyin, gerçeğine göre yavan kalacaktır.

bir yapıtta, günlük yaşamımızdan belli bir olayı aktarırken en gülüncüne ulaşabileceğinizi, en ilginç yanını yakalayabileceğinizi mi sanıyorsunuz? asla! gerçeklik, gözlemlerinizin ve imgeleminizin yaratabileceği her şeyi aşan, sizin henüz düşünmediğiniz evreyi sunar bir bakıma size.

16.3.01

windsor'un şen kadınları

william shakespeare


umut dediğin güdük kuyruklu köpektir

para öne düşmüşse
tüm yollar açılır

aşk bir gölgedir
peşine düşersin kaçar
kaçarsın kovalar

ne kadar sevimsiz, çirkin olursa olsun
yılda üç yüz pounda
göze hoş gelmeyecek kusur yok

şen olsak da namusluyuz biz
gülüp eğleniriz ama, ahlaksızlık etmeyiz
ne demişler:
"yemin hepsini domuzun suskunu yer"

şehvet ateşi kanda oluşur
karanlık arzuyla tutuşur
yürekte beslenir, düşünceyle körüklenir
durulmaz hiç alevleri, hep yükselir

"kötülük düşünen kötülük bulur"

aşkta her şeyi ilahi güçler yönetir
mal mülk parayla alınır; ama eşleri felek satar

geceleri köpekler başıboş kaldı mı
kovalamadık geyik bırakmazlar

yaşam dediğin nedir ki, yürüyen bir gölge
bir zavallı kukla bu sahnede
bir saat baş sallayıp çekip gidecek
sonra bir daha asla görünmeyecek

az ve çok ne görüyor ve ne yapıyorsak biz
aynı zamanda hem oyuncu, hem de seyirciyiz

güzellik, eşkıyanın gözünü
altından daha fazla döndürür

çoğu insan, varlığının sınırlı olduğunu fark etmez

kış rüzgarının öfkeli sesi bedenime çarpıp
ısırgan dişlerini bedenime geçirdiğinde
soğuktan kaskatı kesilsem de
gülümsüyorum:
"hiç olmazsa yaltaklanma değil"
diyorum, "bunların hepsi
benim ne olduğumu anımsatan birer danışman"

en gerçek şiir, en güzel uydurulmuş olanıdır

aşk yüzünden yaptığın aptalca şeylerin
en küçüğünü bile hatırlamıyorsan
bence sen hiç sevmemişsin
sevdiğini övmekten karşındakini bıktırmadıysan
bence sen hiç sevmemişsin
ya da birden kaçıp gitmediysen
hiç sevmemişsin bence sen

gerçek aşıklar tuhaf kaprislerle gösterirler aşklarını;
ama doğada her şey ölümlü olduğuna göre,
aşkın doğasında da ölümcül bir aptallık vardır.

15.3.01

bitmeyen vals

catherine clement



"leylaklar görünüyor açık pencereden
kokuları dolmuş odaya baş döndüren
en sevdiği çiçekler ölümün
tatlı kokularıyla şükran sunarlar ölüme
buğuları sinmiş cansız bedenlere
en diplerine girmiş koku, koyu saçların
günahın zerresi yokmuş orada
bu koku ki çiçeğin çiçek olduğuna işarettir
yayılarak elinden gelenin en iyisini ölüme verir
o da güler, gülümser sakin ve pek naziktir"

kader bir orospudur, hem de gönlü çok rahat bir orospu. karşından bir saç perçemi uçurur, kaçamak bir öpücük kondurur, sonra da uçar gider.

aşk gibi küçük acılar zamanla iyileşir. üstlerine şiirler yazılır, en güzel anılar bunlarla oluşur.

14.3.01

otobiyografi

judith rich harris

öz yaşam öykülerinin kuşkuyla karşılanmasını gerektiren ilk neden, belleğin her biçime girebilir bir şey olmasıdır. drew gilpin faust adlı tarihçinin gözlemlediği gibi, "hayatlarımızla ilgili olarak anlattığımız öykülerle kendimizi yaratırız; çoğu kez rastgele ve birbirinden kopuk görünen deneyimlerimize bir anlam, bir amaç kazandıran şey bu öykülerdir." ya da psikolog elizabeth loftus'un dediği gibi, "bellek her gün yeniden doğan yaratıcı bir olgudur. kendi zihninizde bir olayı yeniden kurgularken her seferinde boş yerleri doldurursunuz." onları içinde bulunduğunuz zamanki perspektif temelinde doldurursunuz; ama bu perspektif, o olay meydana geldiği zamankinden farklı olabilir.

öz yaşam öykülerini fazla ciddiye almamamızı gerektiren ikinci neden, insanların hem geçmişteki hem de şimdiki olaylara kendi kültürlerinin gözlüğüyle bakmalarıdır. hayat deneyimlerine anlam kazandıran öyküler, o öykülerin zaman ve mekanına ait kültürel mitolojilerin ürünüdür.

bir insan kendisinin neden öyle bir insan olduğunu her zaman bilemez ve kendi kültüründe onaylanan açıklamayı kolayca kabul eder. işin tuhafı bu dersi bize öğreten kişinin kendisinin bu dersi unutmuş olmasıdır.

özyaşamla ilgili anıları kuşkuyla karşılamak zorunda olmamızın son nedeni, insan zihninin nasıl işlediğiyle ilgilidir. bu konudaki kitabında steven pinker'ın belirttiği gibi, "insan zihni modüller ya da zihinsel organlar halinde yapılanmıştır; bunların her biri özel bir amaca uygun olarak biçimlenmiştir ve dünyayla etkileşimim belli bir alanında uzmandır."

bu organlardan bazıları -örneğin, insanların adlarını, yüzlerini, ayırıcı özelliklerini kaydetmekte uzmanlaşmış olanı- bilinçli zihnimizin kolayca ulaşabileceği bir düzeyde çalışır ama çoğu öyle değildir. bilinç düzeyinin altında çalışan bir zihinsel düzeneğin etkinlikleri belleğimizde fark edilir izler bırakmaz. bugün bizi biz yapan şeyleri bilemememizin nedeni, bizi biz yapan zihinsel düzeneklerin bazılarının yaptıkları işler konusunda bizi bilgilendirmemiş olmasıdır. baştan kodlanmamış bir şeyi hatırlayamayız.

13.3.01

trajedi

italo calvino

tarihin yenilenmesi, kendi doğaları ve eğitimleriyle görülmemiş hesapları olmayan, bir bütünün parçası olduklarını bilen, sınırların ve kusurların da, öyle oldukları kabul edildiğinde, daha karmaşık ve hareketli bir değerler ekonomisi içinde kazanca dönüştürülebileceğini bilen kişilerden gelir.

"trajediye, ancak yaşama, insan gerçekliğine bütünsel bir bağlanmayla; neşeli, çekincesiz, entelektüel polemiklerden hiçbirinin olmadığı bir bağlanmayla ulaşılır. mutluluk duygusu olmadan trajedi var olamaz. ancak insanların yaşama sevincini dile getirmeyi başarırsak gerçekten trajik olabiliriz."

insanın tarihe etkin katılımı, insanların kanlı yürüyüşüne bir anlam verme zorunluluğundan kaynaklanır.

ahlakçılık, ahlakın belirli bir anda öngördüğü değerler ve davranışlardan başka değerler ve davranışlar olması gerektiğini ya da olabileceğini yadsıyan kişinin düştüğü hatadır.

gerçekliğe yönelik tutumları, değişmez içsel gerekçelerince belirlenenlere ne mutlu!

12.3.01

az

hakan günday

bazı insanlar diğerlerine göre çok daha kırılgan olurlar. ölümü sırtlarında bir çanta gibi taşıyıp yorulduklarında önce onu açarlar.

dünyanın en seksi kadınları onlar olmalı: müslüman kadınlar. baksana, o kadar seksi olmalılar ki, her yerlerini kapatıyorlar. yani bir açsak kendimizi, tutamayacaksınız kendinizi, diyorlar bize. üzerimizdeki kumaşları çıkarırsak, kendinizi kaybedersiniz, demek istiyorlar biz erkeklere. insan, dünyanın en güzel kadını değilse niye saklasın kendini? tecavüze uğramaktan korkuyor olmalılar. şöyle düşün, sen hiç nüdist olan güzel bir kadın gördün mü? yok! belki de müslüman kadınlar, bir çeşit silah gibidir. ölümcül bir silah gibi. o kadar ölümcüller ki, kılıflarından asla çıkarılmıyorlar. nükleer bombalar gibi. asla ateşlenmiyorlar ama oradalar. yani ortaya bir çıksalar dünyanın sonu olacak. herkes onların kölesi olacak. belki de tutsak alınmış amazonlardır.

maddenin hallerinden biri de olağanüstü olanıdır.

11.3.01

hüzün

edip cansever


gün bitti. saat kaç. bitecek mi bir gün savaşımız
hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
dönüp dönüp arkamıza baktığımız
bir dünya kalıntısı üstünde
hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de

10.3.01

sisler bulvarı

attila ilhan


elinin arkasında güneş duruyordu
aylardan kasımdı üşüyorduk
ağacın biri bulvarda ölüyordu
şehrin camları kaygısız gülüyordu
her köşe başında öpüşüyorduk

sisler bulvarı'na akşam çökmüştü
omuzlarımıza çoktan çökmüştü
kesik birer kol gibi yalnızdık
dağlarda ateşler yanmıyordu
deniz fenerleri sönmüştü
birbirimizin gözlerini arıyorduk

sisler bulvarı'nda seni kaybettim
sokak lambaları öksürüyordu
yukarda bulutlar yürüyordu
terk edilmiş bir çocuk gibiydim
dokunsanız ağlayacaktım
yenikapı'da bir tren vardı

sisler bulvarı'nda öleceğim
sol kasığımdan vuracaklar
bulvar durağında düşeceğim
gözlüklerim kırılacaklar
sen rüyasını göreceksin
çığlık çığlığa uyanacaksın
sabah kapını çalacaklar
elinden tutup getirecekler
beni görünce taş kesileceksin
ağlayamayacaksın ağlayamayacaksın

sisler bulvarı'ndan geçtim sırsıklamdı
ıslak kaldırımlar parlıyordu
durup dururken gözlerim dalıyordu
bir bardak şarapta kayboluyordum
gece bekçilerine saati soruyordum
evime gitmekten korkuyordum
sisler boğazıma sarılmışlardı

bir gemi beni afrika'ya götürecek
ismi bilmiyorum ne olacak
kazablanka'da bir gün kalacağım
sisler bulvarı'nı hatırlayacağım
kırmızı melek şarkısından bir satır
lodostan bir satır yağmurdan iki
senin kirpiklerinden bir satır
simsiyah bir satır hatırlayacağım
seni hatırlatanın çenesini kıracağım
limanda vapurlar uğuldayacak

sisler bulvarı bir gece haykırmıştı
ağaçları yatıyordu yoksuldu
bütün yaprakları sararmıştı
bütün bir sonbahar ağlamıştı
ağlayan sanki istanbul'du
öl desen belki ölecektim
içimde biber gibi bir kahır
bütün şiirlerimi yakacaktım
yalnızlık bana dokunuyordu

eğer sisler bulvarı olmasa
eğer bu şehirde bu bulvar olmasa
sabah ezanında yağmur yağmasa
şüphesiz bir delilik yapardım
hiç kimse beni anlayamazdı
on beş sene hüküm giyerdim
dördüncü yılında kaçardım
belki kaçarken vururlardı

sisler bulvarı'ndan geçmediğin gün
sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm
yağmurun altında yalnızım
ağzım elim yüzüm ıslanıyor
tren düdükleri iç içe giriyorlar
aklımı fikrimi çeliyorlar
aksaray'da ışıklar yanıyor
sisler bulvarı ayaklanıyor
artık kalbimi susturamıyorum

9.3.01

yeni toplum görüşü

robert owen

en iyi yönetilen devlet, en iyi ulusal eğitim sistemine sahip olan devlettir.

yönetenler de yönetilenler de içinde olmak üzere, en fazla sayıda kişiye pratikte en büyük mutluluğu veren hükümet, en iyi hükümettir.

insan koşulların yarattığı bir varlıktır.

suçu önlemek, onu cezalandırmaktan, karşılaştırılamayacak ölçüde daha iyidir. dolayısıyla, cehaleti ve bunun sonucunda suçu önleyecek bir hükümet sistemi, cehaleti teşvik ederek suç için bir zorunluluk yaratıp sonra da bunların her ikisini cezalandıran bir sistemden sonsuz derecede daha üstündür.

insan karakterinde suça yol açan koşulları ortadan kaldırın, suç da ortadan kalkacaktır.

en iyisinden en kötüsüne, en cahilinden en aydınlanmışına kadar her türlü genel karakter, beşeri olaylar üzerinde etkisi olanların büyük ölçüde ellerinde tuttukları ve kontrol altında bulundurdukları uygun araçların kullanılmasıyla, herhangi bir topluluğa, hatta bütün dünyaya kazandırılabilir.

yoksulluk, suç ve ceza, bütün dünyada hüküm süren çeşitli sistemlerdeki kusurlardan kaynaklanır. hepsi de cehaletin kaçınılmaz sonucudur.

gerçek, sonunda yanlışı yenecektir.

herhangi bir ülkede yanlış adetler hüküm sürerken, herhangi bir bireyin bunların yanlışlığı konusunda topluluğu ikna etmeden önce söz konusu adetlere karşı saldırıya geçmesi, insan doğası hakkındaki bilgisizliğinin kanıtıdır.

gerçekten, şimdiye kadar, bütün çağlarda ve bütün ülkelerde, insanoğlu körcesine kendi mutluluğuna ihanet etmiş ve kopernik ile galile'den önce güneş sistemi hakkında ne kadar cahilse, kendi hakkında da o kadar cahil kalmış gibidir.

bugüne kadar öğretilen bütün sistemlerin temel ilkelerinden biri şu olmuştur: "o sistemin doktrinlerine inananlar erdem kazanacak ve ebediyen ödüllendirileceklerdir; bunlara inanmayanlarsa ebediyen cezalandırılacaklardır; yaşadıkları zaman ve koşullar dolayısıyla o sistemin ilkelerini öğrenmemiş sayısız insan, ebediyen mutsuzluğa mahkumdur."

devlet piyangosunun dayandığı kanun kumarı meşrulaştırmakta, gafilleri tuzağa düşürmekte, cahilleri soymaktadır.

insanın iradesinin kendi kanıları üzerinde hiçbir gücü yoktur; insan her zaman ve kaçınılmaz olarak, önceki nesillerin ve kendisini çevreleyen koşulların zihnine soktuğu şeylere inanmıştır ve inanacaktır.

bütün insanlar, doğumlarından itibaren, onları çevreleyen koşullar tarafından akıl dışı ve bulundukları yerle sınırlı canlılar olmaya zorlanmış ve bunun sonucunda, gerçeklerle taban tabana zıt verilerle düşünüp davranmaya ve tabii ki hem kendi mutluluklarına hem de insanlığın mutluluğuna zarar veren yolları izlemeye mecbur olmuşlardır.

uygarlıkta ilerleme ve genel bir iyileşme, ancak insan doğasını etkileyen koşulların bilimi ve bu koşulları kolayca kontrol edebilmeyi sağlayacak araçların bilgisi sayesinde başarılabilecek bir şeydir.

insanlar, işlerini savaş olmadan yürütmelerini sağlayacak ilkeleri keşfedip uygulamaya koymadıkça, akılcı varlıklar olarak adlandırılamazlar.

her zaman koyu bir karanlığın hüküm sürdüğü bir yerde aniden güçlü bir ışığın parlaması, gelişmemiş görme gücünü mahvedebilir. en yararlı gerçekler bile, yüzyıllık ön yargılara karşı durdukları zaman, akılları doğumlarından beri bir hatalar labirentinde dolanıp duran insanlara yeterli ihtimamla sunulmadığı takdirde, akılcılığın zayıf tohumlarını aynı şekilde mahvedecek ve cehalet ile ıstırap bilgi ve mutluluğa baskın gelmeyi sürdürecektir.

dünyanın geçmiş çağları bize sadece insanın akıl dışılığının tarihini sunmaktadır; oysa artık biz aklın şafağına ve insan zihninin yeniden doğacağı bir döneme doğru ilerliyoruz.

8.3.01

gülün mucizesi

jean genet

umutsuzluk, insanı kendinden dışarı uğratır.

bazen her birimiz, aşklarımız, bir kavga, kıskançlığımız, gerçeklerinden daha zorlu hayali serüvenlerle karışık bir kaçış planı gibi birçok ögenin yol açtığı dramlar yaşarız içimizde.

kabadayıların otoritesi uçkur güçlerinden gelir.

fizik ya da metafizik gökyüzü bir tavan değildir. dinlerin göğü ise tavandır. bu tavan dünyayı bitimli kılar. sonsuzluk korkusuyla, dinler bizi hapishane evreni kadar sınırlı bir evrene hapseder.

zekanın, gözleri derinden sarsan çalkantıları vardır; bakışları buğulandırır zeka.

açık yüreklilik, hiçbir şey saklamama arzusudur; oysa kendiliğindenlik bir şey saklamanın olanaksızlığıdır.

askere zorunluluktan ya da vatan borcu diye gidilir ama bir aşk uğruna ölünür.

devlet memurları bazen bir oyuk, bir yarıktan bir parça gökyüzü görürler. aman pek şaşırtır bu onları. gökyüzü görmeye alışık değillerdir. o gökyüzü parçası da, kapıdan bacadan kovulsun diye, inadına doldurur orayı.

tamamlanmış en basit iş bile mucizevidir.

bazı insanlar gözeneklidir. onlardan bir buğu yayılır ve gelir sizin içinize dolar.

aşk oyunlarında kullanılan kösnül dil, heyecan ve iniltilerin doruğa çıktığı anda dudaklardan akan bir tür salgı, yoğun bir özsudur. tutkunun ana ifade biçimi olduğundan, her aşık çiftin kendine özgü aroması, parfümü olan çok özel bir dili vardır.

aşkta rakip zorunludur; aşkı somutlaştırır, ona biçim verir. aşığın saldırıp yıktığı, bu sayede kendi bilincine vardığı benttir rakip.