26.2.01

diyorsun ki

melih cevdet anday

bulut şemsiye açmıştı. zamana bağlı olmadan varlığını sürdüren kapılar olgu bağlamını kuruyorlardı. gökyüzü bir genellemedir. ancak lambalar varsa dünyanın belirgin bir sorusu ortaya çıkabilir. çünkü yazın kutsallığı olmasaydı onu ben de ayırt edemezdim, yoksa soyluluğun çakmak taşı bir gerçeklik tasarımıdır. bir gün, şaşkın bir dalla bakışmıştık, o an gözlerimle onun arasında çok ince bir ip geriliverdi ve bütün öteki nesneler silindi. bakılan şey vardır sade. neye baksam onu var ediyorum. dünya panayırı. yineleme olasılık dışıdır. yanlış olanı hep nesnelerde aradım. aklı da. akıl biçimsel bir kavramın izidir. gördüklerimi yazmadığıma öyle pişmanım ki! su kenarında acılı kediler, gözyaşı bulamayan ağaçlar, ölümün soyduğu toprak ve gecenin ağılı. ah şu kırmızı renk ile öteki, bir iç bağlantıda sallanıyorlar. buna renk değişkeni demek gerek. her değişken bir im tanımlamasıdır. arayın! bulunacak bir şey varsa! yazı imi ile ses imi, betimlenmemiş özdeşliklerdir. gerçekte mantık gökyüzünü aşar ve bize dışardan bakar. ben kendi mantığımım. diyorsun ki, karanlığı delmek için zaman bıçağı kullanılmaz. ölemem, bölünmemişti güz ve damın sınırını yoksayan yağmur, duraklayan sabah. her yerde bulabilirim ışıklı bir çiftliğin kadınlarını ve gençliğin yıldızlarla başlanan yitirilmişliğini. ey kendi benzerini arayan bahçe, ey anımsanan karlar ve kokulu şaraplar. bu gece uyandırmak zorundayım içte çığlıklarla örtüşmüş bedenini, ki ateş böceğidir uçurumla tehdit arasında. bir sevi ki, ona yaşamı anlatan saatlerdir. kimse söyleyemez bize, seni anımsatan ayın sınırsız acısını. yok olun oluşturucu öğeler! yok olun yinelenen tümceler! yok olun zaman dışı idealar! çiçeğin içinde bulunacak yardımsever bir esinti vardır, sevecen bir yazgı, gece kuşu gibi bir gülümseme. artık gecenin imgesi denize bağlanmış bir kırlangıçtır. bu yüzden de denizde hiç beklenmedik şeyler olmaz. bütün bunlar apriori bilgilerdir ve yaşantısız bir sele benzerler. diyorsun ki, çingenelerin çalıştıklarını ve paniğe kapılmadan para topladıklarını duy. duydum sırtında gün dönümünü taşıyan horus'u. ölüleri hiçliyorum artık. siz ey uzaklıkların gömütleri, siz ey yokluğun bağışlanmış kentleri, siz ey bakışlarında taş döşeli avlular bulunan ışıktan köpekler! olmayacak sabah rüzgarları yazıyorum. yukardan aşağı.

25.2.01

daha yolun başında

emily perkins

yalnız doğarız ve yalnız ölürüz. kaçamayacağımız şey budur.

başka birinin çalışmasını çalmanın hiçbir mazereti yoktur, olamaz da.

yeni insanlarla görüşmek her zaman iyidir.

arada sırada bazı şeyleri kurban etmek gerekir.

küçük bir yerde yaşıyor olmamız, herkesin birbirinin işlerine burnunu sokabileceği anlamına gelmez.

yalnız kadınlar gizemli tiplerden hoşlanır.

herkesin küçük bir sırrı vardır.

kendi yolunu izlemek zorundasın; bunu yaparken kendine karşı dürüst ol sadece.

duruş her şeyi ele verir.

her tesadüfi karşılaşma aslında bir buluşma değil midir?

bir kocası ve bir çocuğu olduğu zaman, insan kendini tek başına dünyayla ilişki kuramayan bir yaratık gibi hissediyor. yaşamın devam etmesini onlar sağlıyor ve sen birdenbire birilerinin parçası oluveriyorsun.

hayatını avuçlarının içine al. başarmak için iradeni kontrol altına almalısın.

24.2.01

kirpinin zarafeti

muriel barbery

tek bir dostunuz olsun; ama onu da iyi seçin.

önemli olan ölmek değil, kaç yaşında ölündüğü de değil, ölürken ne yapıldığıdır.

aristokrat kimdir? etrafı bayağılıklarla çevrili olsa bile bayağılığın erişemediği bir kadın.

politika, küçük zenginlerin kimseye ödünç vermedikleri bir oyuncak.

genç bir kadın evini ateşe verdi. neden yaptığı sorulduğunda, bir duygu hissetmek istemiştim, cevabını verdi.

evren boşlukla el birliği yapar, kayıp ruhlar güzelliğe ağlar, anlamsızlık bizi kuşatır.

"asıl yenilik, zamana rağmen yaşlanmayandır."

her şey vaktinde gelir. beklemeyi bilen için her şey vaktinde gelir.

inançlarımızın üzerinde yükseldiği kaide asla sarsılmasın diye kendi kendimizi manipüle etme yeteneğimiz ne büyüleyici!

her günü, sanki yarın tekrar doğmak zorundaymış gibi yaşıyoruz.

yoksulların nefret ettikleri bir şey varsa, o da diğer yoksullardır.

kaygılı olduğumda sığınağa girerim. yolculuk etmeye hiç ihtiyaç duymam. edebi belleğimin kürelerine erişmek yeter. edebiyattan daha soylu bir vakit geçirme, daha dinlendirici arkadaş, daha nefis kendinden geçme var mıdır?

gelecek zamanı unutursan, şimdiki zamanı yitirirsin.

yaşlıların biraz saygıya hakları var sanırım. ve bir huzurevinde olmak, saygının sonudur. bu kesin.

yarından çekinmenin nedeni şimdiki zamanı inşa etmeyi bilmemektir.

felaket geldi mi asla tek başına gelmez.

fosiller dünyasında, yardan en ufak bir çakıl taşı kayması neredeyse dizi halinde kalp krizlerine yol açabilir; peki ya biri kalkıp da dağı havaya uçursa?

bayan michel'de kirpinin zarafeti var: dışarıdan dikenlerle zırhlı, tam bir kale; ama bence içinde kirpiler kadar doğrudan bir rafinelik var. onlar haksız yere duyarsız, uyuşuk görülen, şiddetle yalnız ve korkunç bir şekilde zarif hayvanlar.

bir dekoratör pahalı kanepelerin üzerine yastıkları yerleştirip yarattığı etkiye hayran kalmak için iki adım gerileyen uçucu bir varlıktır.

öğretmenlerin korkulu rüyası sınıfın birincisinin memnuniyetsizliğidir. özellikle de çetin cevizse.

postmodern bir düşünür olmaktansa düşünen bir keşiş olmak yeğdir.

zeka kutsal bir bağış değil, primatların tek silahı.

beden bütün giysilerden sıyrıldığında bile ruh süslerle dolu kalır.

nerede para varsa orada uyuşturucu da vardır.

hep tekrarlanan bir muammadır bu: büyük eserler, bizim içimizde zaman dışı bir uygunluğun kesinliğine erişen görsel biçimlerdir.

sonsuzluk kovalayan yalnızlık biçer.

güç ilişkisi dengedeyse diplomasi daima yenilgiye uğrar. daha güçlü birinin ötekinin diplomatik önerilerini kabul ettiği hiç görülmedi.

biz insanların bir hiçin peşinde koşmaya, gereksiz ve saçma düşünceleri birbirine katmaya büyük bir enerji adayabiliyor olmamız, buradaki fedakarlık beni her zaman büyülemiştir.

biz hayvanların türümüzü sürdürmek için bulduğumuz başka bir yordamdır sanat.

hakikat hiçbir şeyi sevmez.

belki de en büyük öfke ve en büyük yoksunluk işsizlik değildir; sefalet değildir; gelecek yokluğu değildir. en büyük öfke, en büyük yoksunluk, kültürler arasında, bağdaşmaz semboller arasında tereddüt geçirmektir; bir kültüre sahip olmama duygusudur.

canlı olmak belki de budur: ölen anların ardından koşmak.

sanat yaşamdır; ama bir başka ritimde.

güçlüler yaşar, zayıflar ölür. her biri kendi hiyerarşik yeriyle orantılı zevk ve ıstırap içinde.

bir şeylerin bitmesi gerek, bir şeylerin başlaması gerek.

23.2.01

entelektüellerin sorumluluğu

noam chomsky

her durumda sabah kalktığınızda yaptığınız şeyleri yapmanızı sağlayan şey nedir?

entelektüel işçiler olarak adlandırılan, yani elleri ile değil zihinleri ile çalışan insanların birçoğu katiplikten ibaret olan işlerle uğraşmaktadır. örneğin akademik faaliyetlerin önemli bir kısmı esasen bir çeşit katiplik işidir.

çoğumuzun faaliyetlerinin önemli bir kısmı tekdüzedir, dikkatli bir düşünme sonunda ulaşılmış değildir, bizi gerçekten ilgilendiren problemlere yönelik değildir ve daha derin bir kavrayış geliştirmeye yönelik çabalar ve hatta fırsatlar üzerine bile kurulmuş değildir.

insanların her zaman seçenekleri vardır.

diyelim ki ölüm döşeğindesiniz. kaç kişi geriye dönüp baktığında, bir kişinin dahi öldürülmesini engellemekte katkım oldu diyebilir?

diyelim ki devreye girdiğinde dünyayı havaya uçuracak bir kıyamet makinesi var. bunun nasıl durdurulacağını bilen tek kişi var; ama bunu bize söylemiyor. ondan bu bilgiyi almanın tek yolu ona işkence yapmak. bu şartlar altında işkence kabul edilebilir mi? siz de "bu şartlar altında evet" dersiniz. iyi ama bu durumda işkenceye karşı değilsiniz! burada "kaygan zemin argümanı" dediğimiz bir şeyin içinde bulursunuz kendinizi.

insanların hiçbir şeyin yapılamayacağını düşündüğü toplumlarda doğaüstü şeylere bel bağlarsınız.

insanları yalıtılmış bir durumda tutun; böylece her şeye inanmalarını sağlayabilirsiniz. insanlar da yalıtılmış durumdadır. televizyonun önünde mıhlanıp kalmışlardır. hiçbir örgütlülükleri yoktur. sendikalardan kurtulmanın bu kadar hararetli bir şekilde istenmesinin ardında yatan neden budur: sendikalar sıradan insanların bir araya geldikleri doğal yollardan biridir -ama yine de tek yol değildir. öyleyse bunları yok etmeniz lazım.

birileri azıcık sistemin dışına çıktığında hemen kutularına geri konulur; çünkü birer hizmetçidirler. gerçek iktidar başka bir yerdedir.

22.2.01

cennetin dibi

gündüz vassaf

zehri yaratan, panzehiri bulmanın da ustasıdır.

türümüzün bir özelliği bu: bir yandan beş para etmeyen şeylere dünyanın parasını verir, bir yandan da maddi değeri yok diye dünyanın en güzel şeylerinin bedava olduğunun farkına varmaz ya da küçümseriz.

"insan, tarihi kendisinin seçmediği koşullarda yaratır."

darwin'in, insanın maymundan türediği tezini duyan ingiliz aristokrasisi, "inşallah doğru değildir" demiş; "ama doğruysa mutlaka halktan gizli tutmalıyız.

her orgazmıyla milyonlarca spermin ölümüne neden olan erkek, üretken döneminde ayda bir yumurta yitiren dişisinden çok farklı. ne gibi psikolojik baskılar ve çatışmalar altında olabileceği bilimsel literatürde yeni yer almaya başladı. orgazm olduktan sonra sımsıkı sarılmak isteyen eşini, bir kutu biraya, televizyona tercih etmesi, sessizlik araması ya da kaçarak yalnız kalmak istemesi kaç zamandır erkeğin bencilliğine, maçoluğuna bağlanmıştır. oysa şimdi şimdi öğreniyoruz; kadın orgazm mutluluğunun doruğunu yaşarken, erkeğin sevişme sonrası "sperm soykırımı depresyonu" tabir edilen bir bunalıma girdiğini. 

kadın niçin bekaretini teslim ettiği erkeği hiç unutmaz ve onu hayatı boyunca hayal eder, sever? ve tersine, niçin erkek ilk beraber olduğu kadını önemsemez? çünkü cinsel ilişkide erkek kadını mükemmelleştirirken, kendisi eksilir. ve tabii ki erkekler kendisini eksilteni unuturken kadınlar mükemmelleştireni hatırlar.

21.2.01

eşcinsellik

jodi picoult

aşk hiçbir zaman kolay değildir ama ancak eşcinsel çiftler için engelli parkur gibidir.

kanunları yapanlar, eşcinsellere ve lezbiyenlere "medeni" haklar tanırlarsa eyaletteki herkesin bunları isteyeceğinden korkuyor.

annemin bana küçük bir kızken ne zaman sol eliyle yazmaya çalışsa katolik okulundaki rahibelerin o eline vurduğunu anlattığını hatırlıyorum. bugün bir öğretmen öyle yapsa, muhtemelen çocuk istismarı suçlamasıyla tutuklanır. içimdeki iyimser vanessa, cinselliğin de sonunda el yazısına benzeyeceğini söylüyor: bu işi yapmanın doğru veya yanlış yolu yoktur. sadece hepimiz farklı bağlantılara sahibiz.

ben dindar bir insan değilim ama insanlara istedikleri şeye inanma hakkını çok görmem. öte yandan aynı inançların bana dayatılmasından da hoşlanmam. birisinin sizin için dua etmesi -siz öyle bir talepte bulunmasanız da- güzel bir şey olmalı. fakat nefret mesajını kamufle etmek için tanrı'yı kullanan bir grup insanın benim için dua etmesini istiyor muyum? bilet gişesinin önünde broşür dağıtan güzel, ahlaklı genç kızlar var ve biri "ben sarışın doğdum, siz ise eşcinsel olmayı seçiyorsunuz!" yazan bir pankart taşıyor. bu kızların hoş süslenmiş kibarlıklarının, "iyi hristiyan" olma iddialarının arsenik katılmış pastanın üstündeki krema olduğunu anladım.

eşcinsel evliliğe izin verecek bir anayasa değişikliğini protesto etmek için bu kadar uğraşan eylemcileri uyarıyorum: "hiçbir şey değişmiyor."

insanları asla sandığımız kadar iyi tanımayız ve buna kendimiz de dahildir. bir sabah eşcinsel olarak uyanabileceğinize inanmıyorum. ama bir sabah uyanıp hayatınızı içinde belirli bir kişi olmadan sürdüremeyeceğinizi anlayabileceğinizden artık eminim.

20.2.01

aşk

lamartine

gerçek aşk hayatın olgun meyvesidir. on sekiz yaşında onu tanıyamazsınız, hayal edersiniz. bitkiler aleminde, meyve oluşurken yapraklar dökülür; belki insanlar aleminde de aynıdır.

insan boşluğa ne kadar bakarsa baksın, onu ne kadar kucaklarsa kucaklasın, doğa onun için ruhunu içine kattığı iki üç noktadan ibarettir. sizi seven kalbi hayatınızdan çıkarın, geriye ne kalır?

doğada da durum aynıdır. düşüncenizdeki, hayalinizdeki kenti, evi silin doğadan, bakışınızın ne huzur bulabileceği ne de dibini görebileceği parlak bir boşluk kalır yalnızca. bunun ardından yaradılışın en yüce sahnelerinin gezginler tarafından değişik görülmesine şaşırılır mı?

herkes kendi bakış açısını taşır yanında. ruhun üzerindeki bir bulut yeryüzünü ufuktaki bir buluttan daha fazla kaplar ve soldurur. manzara izleyenin gözündedir.

bir gün seversen sen de göreceksin ki hepsinin söndüğünü sandığımızda bile ruhumuzun derinliklerinde bir kıvılcım yanmaya devam eder.

insan kalbinde, tesadüfen ama saygıyla çınlatılan birkaç basit nota koca bir yüzyılı ağlatmaya, hatta aşk kadar popüler, duygular kadar cana yakın olmasına yeterlidir.

sanatta yücelik yorucu, güzellik kandırıcıdır; yalnızca dokunaklı olan yanılgıya düşürmez. duygulandırmayı, etkilemeyi bilen her şeyi bilendir. bir damla gözyaşında, dünyanın bütün müzelerindekinden ve bütün kütüphanelerindekinden daha çok yetenek vardır.

insan, meyvesini düşürmek için sallanan bir ağaç gibidir: gözyaşını dökmeden sarsamazsınız insanı.

19.2.01

sokratik yaşam

zygmunt bauman

yaşam sanatı üzerine felsefi fikirlerden oluşan yetkin bir incelemede alexander nehamas, avrupalı filozofların sokrates'in şahsından, daha doğrusu ksenofon ve platon'un onun sıradışı yaşam tarzına ilişkin ortaya koyduğu renkli portresinden gizemli bir şekilde büyülenmelerini ortaya koyup açıklamaya çalışır.

bu iki yazarın ölümsüzleştirdiği düşüncelerin hiçbirini sokrates'in kendisi yazmamıştır. sokrates, kendisi haline nasıl geldiğinin nedenlerini bildirmekten kaçınmıştır. nehamas'ın dile getirdiği gibi, sokrates "kendisi hakkında inatla susmuştur."

modern çağın en güçlü düşünürleri ve onların müritleri, hem politik bağlılık duygusu ve değerlerine hem de dünyayı algılayışları ve felsefenin görevine ilişkin keskin ve esaslı farklılıklara rağmen, platon'un sokrates'ini anlamlı ve vakur bir yaşam modeli olarak seçmekte mutabıktılar. üstelik hepsi de aynı nedenle onu seçmişti: sokrates'i -özellikle de platon'un ilk diyaloglarındaki sokrates'i- seçtiler çünkü bu antik bilge ve modern düşüncenin atası, tamamen "kendi kendini yetiştirmiş bir insan", özyaratım ve kendine güvenin erbabıydı. ancak kendi tercih ettiği varoluş biçimini, diğer bütün insanların öykünmesi gereken yegane kıymetli bir yaşam tarzı modeli olarak asla sunmadı.

platon, ancak savunma'dan başlayarak, son diyaloglarında, ani fikir değişimiyle, hem sokrates'in, seçtiği yoldan ayrılmamaktaki tutarlılığını hem de seçimin kendisini evrensel olarak taklit etmeyi salık vermeye başlamıştı. ancak, platon araştırmacıları arasında yaygın olan fikirlerle mutabık olan nehamas'ın belirttiği gibi, kendini sokrates gibi felsefeye adamanın saygın bir yaşam için tek reçete olduğuna okuyucularını inandırmak üzere platon'un başvurduğu savlar, hem ikna edici olmaktan uzak hem de yetersiz ya da kusurluydu ve karşı konması da görece kolay savlardı.

sokrates'i takip edilecek bir model olarak öneren büyük modern filozoflara göre, "sokrates'i taklit etmek" kişinin kendisini, kişiliğini ve/veya kimliğini özgürce ve özerk bir şekilde oluşturması demekti. bu, sokrates'in kendisi için yarattığı kişiliği veya kim oluşturmuş ve icra etmiş olursa olsun bir başka kişiliği kopya etmemek demekti. kişinin yaşamını "sokratik tarzda" yaşamasının anlamı, kendi kendini tanımlamak ve kendini ispatlamaktı; ayrıca yaşamın, erdemleri ve kusurlarından (tasarının hem tasarlayanı hem de uygulayanı olan) "müellif"in tek başına sorumlu olduğu bir sanat yapıtından başka bir şey olamayacağını kolayca kabul etmek demekti. başka bir deyişle "sokrates'i taklit etmek", sebatla taklidi reddetmek demekti; ne kadar değerli olursa olsun "sokrates"in -veya bir başkasının- kişiliğini taklit etmeyi reddetmek demekti.

sokrates'in tercih ettiği, titizlikle oluşturduğu ve emek vererek kendisi için geliştirdiği yaşam modeli, kendi kişilik tarzına mükemmel biçimde uymuş olabilir, ancak bu, sokrates'in yaptığı gibi yaşama önem veren herkese ille de uygun düşmez. sokrates'in kendisine kurduğu ve tereddütsüz, sebatla sadık kaldığı özgül yaşam tarzını körü körüne taklit etmek, onun mirasına ihanet etmek, mesajını yadsımak demektir. bu, insanların her şeyden önce kendi akıllarını dinlemelerine ve bu münasebetle bireysel özerklik ve sorumluluğa çağrıda bulunan bir mesajdır. böyle bir taklit, bir fotokopi makinesine ya da tarayıcıya uyabilir, ancak asla özgün bir sanatsal yaratımla sonuçlanmayacaktır; oysa -sokrates'in varsaydığı gibi- insan yaşamının hedefi özgün bir sanatsal yaratım olmaktır.

18.2.01

uyuşturucu

irvine welsh

neden insanlar uyuşturucu kullandığınızı öğrenince birden kendilerinde sizi aşağılama ve yargılama hakkını görüyorlar ki? toplum, sıradanlığın dışında olduğunu fark ettiği insanları absorbe etmek ve değiştirmek için ilginç bir mantık kullanıyor. düşünün ki ben her şeyi biliyorum; ama yine de hayatın kısa olduğunun farkında olduğum için ot kullanmak istiyorum. seni bırakmazlar ki.. seni bırakmazlar; çünkü bu onların başarısızlıklarının bir simgesi olur. işin aslı, sen sadece onların sana önerdiklerini reddediyorsun hepsi bu:

bizi seç. hayatı seç. banka ipoteklerini seç, çamaşır makinelerini seç, otomobilleri seç, bir divana oturup televizyondaki sulu zırtlak, iğrenç programları seyretmeyi seç, ağzına rezil gıdalar tıkıştırmayı seç. çürüyüp gitmeyi ve yetiştirdiğin gerzek veletlere rezil olacak biçimde kendi altına etmeyi seç. hayatı seç.

eh, ben de yaşamayı seçmemeyi seçiyorum.

17.2.01

anlatmak için yaşamak

gabriel garcia marquez

insanın yaşadığı değildir hayat; aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.

g.b. shaw: çok küçük yaşlarımdan beri okula gitmek için eğitimime ara vermek zorunda kalmışımdır.

para şeytanın bokudur.

en berbat salgın insandır kuşkusuz.

eduardo zalamea: her şey mümkündür hayallerde; ama oradaki inciyi doğallıkla, yalınlıkla, ortalığı velveleye vermeden söküp alabilmek edebiyatla yeni ilişkiye giren yirmi yaşındaki her delikanlının harcı değildir.

çocukların yalanları büyük bir yeteneğin göstergesi olabilir.

rainer maria rilke: yazmadan yaşamayı becerebileceğini sanıyorsan, yazma.

yazdığın bir şeyin taslağını asla birilerine gösterme.

şarkı söylemeyen biri, şarkı söylemenin ne kadar zevkli olduğunu bilemez.

lenin: sen politikaya bulaşmasan bile, politika sonunda sana bulaşır.

hak edilmemiş fazla yüklerimizde bir başkasının kaderine ait bir şey varmış duygusuna kapılırım; yaşadığım uzun yıllar da bunun tersini kanıtlamaya yetmemiştir.

16.2.01

kelt rüyası

mario vargas llosa

kadınlar yatmak içindir.

saygı uyandırmak için arada bir dövüşmek gerek; yoksa hayat boyu ezilirsin.

paul nizan: yirmi yaşındayım. kimse bana hayatın en güzel dönemi olduğunu söylemesin.

orduda öğrenilen ilk şey budur: bir erkek davranışlarının sorumluluğunu üstlenmeyi bilmelidir. 

bir çocuğu mahvetmede kadınların üstüne yoktur. 

eğer kız hoşuna gidiyorsa, kabul edene kadar yakasını bırakmamalı. sonra da canından bezdirmeli.

aşktan daha kötü bir şey yoktur. insan gerçekten aptala döner ve kendini kaybeder. her şey altüst olur, insan her türlü çılgınlığı yapabilir, bir anda hayatını mahvedebilecek bir şey yapabilir.

düzen ve disiplin adaletin unsurlarıdır ve akılcı bir toplu yaşayışın vazgeçilmez araçlarıdır.

.. ve her kuşakta
çürüme yağmasını sürdürüyor (carlos german belli)

jean-paul sartre: korkak olduğumuz için kahramanı oynarız, kötü olduğumuz için de ermişi; yakınlarımızı öldürme isteğiyle yanıp tutuştuğumuz için katili oynarız, doğuştan yalancı olduğumuz için oynarız.

kadınlar böyledir, hiçbir zaman ne istediklerini bilmezler.

düşman silahsızsa ve teslim olmuşsa asker ateş edemez. bunun nedeni yalnız ahlaki değil, ekonomikliktir de. savaşta bile gereksiz ölülere yer yoktur.

kadınlar uyanıktır; ancak işlerine gelirse aşık olurlar. adamın biri kendileriyle ilgilenmedi mi sırtlarını dönüp bir başkasını ararlar. hiçbir şey olmamış gibi.

tanrı söz konusu oldu mu inanmak gerekir, akıl yürütmek değil. akıl yürütecek olursan, tanrı tıpkı bir nefes duman gibi buhar olup uçar.

samuel johnson: vatanseverlik alçakların son sığınağıdır.

öğrendiğim bir şey varsa, o da insanoğlundan daha kan dökücü bir canavarın var olmadığıdır.

15.2.01

kumar

pascal

adamın biri, her gün ufak bir meblağ kumar oynayarak can sıkıntısından azade bir hayat sürüyor. her sabah, kumar oynamaması şartıyla, bu adama kazanabileceği kadar parayı verin, onu mutsuz edersiniz. kazancın değil, eğlencenin peşinde olduğunu söyleyenler çıkabilir. o halde, parasız oynatın. bu sefer bütün heyecanını yitirecek, oyundan sıkılacaktır. demek ki aradığı sadece eğlence değildir, renksiz ve tutkusuz bir eğlence ona bıkkınlık verecektir. oyundan heyecan duyması ve oynamamak karşılığı kabul edebileceği meblağı kazandığı takdirde mutlu olacağını hayal etmesi gerekir. yani bir şeyi tutku haline getirmesi, tıpkı kara çaldıkları yüzlerinden ürken çocuklar gibi, korkusunu, arzusunu ve öfkesini bu konuyla harekete geçirmesi gerekir.

14.2.01

şeytan

murathan mungan

genel olarak, yobazlık, bağnazlık, yalnızca inanç ya da düşünce dünyası için tanımlanmakla birlikte, daha çok toplumsal dokudan beslenen ağır psikolojik süreçler içerir. bu yüzden düşünsel olduğu kadar psikolojik arazlardır da. bağnazlık, bazı bünyelerde psişik bir tutku gereksinimi haline geldiği için, kendine mutlaklaştıracağı bir "nesne" arar. bu kimi zaman bir din, kimi zaman bir ideolojidir. düşüncenin "imanlaştırılması", kişisel saplantıların, kendini ilahi nedenlerle gerekçelendirmesine kadar uzanan karmaşık, çok yönlü arızi süreçler içerir. çeşitli düşmanlar yaratıp sonra da kendilerine bu düşmanı mahvetmeye adanmış ömür biçenlerin bütün kaderleri, kendilerinden kaçmak üzerine kuruludur. bu çeşit insanlarda düşman kovalamak, "vatan-millet sevgisinden" çok, kendinden kaçmanın bir yoludur. kovaladıkları kendi şeytanlarıdır.

13.2.01

okumak


umberto eco / jean-claude carriere

carriere: cehalet etrafımızı sarmış durumda. genellikle küstah ve sahip çıkanı çok. hatta kendi propagandasını yapıyor. kendinden emin, her şeye burun kıvıran siyasetçilerimizin ağzından egemenliğini ilan ediyor. hep tehdit altında olan, kendinden şüphe eden, kırılgan ve değişken bilgiyse, ütopyanın son sığınaklarından biri şüphesiz.

eco: ortak hafıza da kişisel hafıza da gerçekten olup bitmiş şeylerin fotoğrafları değildir. yeniden yapılandırılmış şeylerdir.

carriere: öğrenmek, öğrenilen bir şeydir.

eco: anlamsız olan kadar, üzerine yorum üretebilen bir şey yoktur.

carriere: bazıları için dünyayı olduğu gibi kabul etmek imkansız. dünyayı baştan yaratamadıklarından, ne pahasına olursa olsun yeniden yazmaları gerekiyor.

eco: küreselleşmeyle birlikte herkesin aynı şekilde düşüneceğine ikna olmuştuk. her açıdan bunun tersi olan bir sonuç var elimizde: küreselleşme ortak deneyimin parçalanmasına katkıda bulunuyor.

eco: eski ve değerli bir kitapta satırların altını çizmemek veya sayfa kenarlarına yazmamak gerek. ama bir de, james joyce'un elinden çıkmış notlarla dolu eski bir kitap nüshasının nasıl bir şey olacağını düşünelim. bu durumda, ön yargılarımdan vazgeçiveriyorum.

carriere: bir kere soyuldum. hırsızlar televizyonu, radyoyu, ne olduğunu hatırlamadığım bir şeyleri daha aldılar; ama tek bir kitaba dokunmadılar. 10 bin avroluk hırsızlık yaptılar; oysa bir tek kitap alsalardı o miktarın 5 ya da 10 katını ceplerine koyarlardı. demek ki cahillik bizi koruyor.

12.2.01

bin dokuz yüz

alessandro baricco

insanlar böyledir, kaybedenleri sevmezler.

bir kenarda güzel bir hikâyen ve onu anlatacak birisi olduğu sürece gerçekten aldatılman zordur.

hayal ve anılarla yaşıyordum, bazen ayakta kalmak için başka yapacak bir şeyin yoktur. umut yoksulun ekmeğidir ve her zaman iyi gelir.

deli değilim ben, kardeşim. kendimizi kurtarmak için bir yöntem bulduğumuz zaman deli değilizdir. aç hayvanlar gibi kurnazızdır. bunun delilikle ilgisi yoktur. dahice bir şeydir o. geometridir. kusursuzluktur. isteklerim ruhumu altüst etmek üzereydi. bu istekleri gerçekleştirebilirdim ama başaramadım.

şu tablo meselesi beni her zaman çok şaşırtmıştır. yıllarca yerlerinde asılı dururlar, sonra hiçbir şey olmaksızın, hiç hiçbir şey diyorum, küt! diye yere düşerler. çiviye asılı dururlar, kimse bir şey yapmaz, yine de ansızın taş gibi küt diye düşerler. en hafif bir ses bile çıkmazken, çevrede hiçbir hareket yokken, sinek bile uçmazken küt düşüverirler. nedensiz. acaba neden tam o anda? bilinmez. küt. bir çivi o tabloya artık dayanamadığına nasıl karar verir? o zavallıcığın da bir ruhu vardır mıdır? karar alır mı? uzun süre bu konuda tabloyla tartışmıştır belki, ikisi de ne yapacaklarını bilememişlerdir. yıllarca her akşam konuşmuşlar, sonra bir tarih, bir saat, bir an belirlemişlerdir, onun için de küt! belki ikisi de bunu baştan bilirlerdi, önceden anlaşırlardı, yedi sene sonra ben bu işi bırakacağım, benim için uygun, tamam o zaman 13 mayıs diyelim, tamam, saat altıya doğru, altıya çeyrek kala olsun, tamam, iyi geceler o zaman, iyi geceler. yedi yıl sonra, 13 mayıs'ta, altıya çeyrek kala: küt. anlaşılmaz. en iyisi düşünmemek, yoksa delirmek işten bile değildir. bir tablo düştüğü zaman. bir sabah uyanıp onu sevmediğini anladığın zaman. gazeteyi açıp savaş çıktığını okuduğun zaman. bir tren görüp ben buradan gitmeliyim dediğin zaman. aynaya bakıp yaşlandığını fark ettiğin zaman. okyanus un ortasında bin dokuz yüz gözlerini tabağından kaldırıp, "üç gün sonra new york'ta bu gemiden ineceğim." dediği zaman.

11.2.01

git

cahit sıtkı tarancı


boşver kardeşim dünya işlerine
değer mi sevincine, kederine
hatırladıkça güldüğümüz şeyler

paylaşırsa dost paylaşırmış
insanın derdini sevincini
dost ümidiyle ortalığa düşmeyegör
hangi kapıyı çalsan kimseler yok
hangi omuza dokunsam yabancı çıkar

git, git, benden uzak, uzak bir yere git
ne olur, içimde her zaman bir ümit
her uzak şey gibi öyle yalnız hayal
yalnız rayiha, renk, şarkı halinde kal

10.2.01

saçları

özdemir asaf


bilmiyorum ne vardı saçlarında
rüzgâr mı delice eserdi
gözlerim mi öyle görürdü yoksa
saçlarının her hali hoşuma giderdi

9.2.01

sanat

jean-claude carriere / umberto eco

carriere: kuralları uygulamakla yetinirseniz sürpriz, parıltı, ilham namına ne varsa uçar gider.

eco: çağdaş sanat modern insanı kurtuluşa götürecek yoldur; algı ve zeka düzeyinde ona kaybettiği özerkliğini yeniden kazandıracaktır.

carriere: yaratıcı akımlar birbirini tanıyan ve aynı anda aynı arzuları paylaşan küçük gruplardan çıkmıştır daima.

eco: iki olayı alışılagelmişin dışındaki bağlarla bir araya getirmek; ölçünün dışına çıkmayı, eleştirel düşünceyi, kültürel bir kararı ve ideolojik bir seçimi gerektirir.

carriere: aleladelik zaruri bir yol eşyasıdır; en azından yolculuğa çıkarken.

eco: hiçbir zaman başkalarının budalalığının verdiği gözdağına pabuç bırakmamak gerekir.

carriere: gerçek ya da sahte tüm kahinlerin özelliği, daima yanılmaktır.

eco: sanat yapıtı bağlantılara ve deneyimlere dayanarak haz alınması gereken bir nesne değil; keşfedilmesi gereken potansiyel bir giz, oynanması gereken bir yol ve hayal gücünü harekete geçiren bir uyarandır. 

carriere: bilgi, kafamızı doldurmuş olduğumuz ama her zaman işe yarar bir zemin bulamayan şeydir. irfan, bilginin bir hayat tecrübesine dönüşmesidir.

eco: gerçek koleksiyoncu, sahip olmaktan çok arayıp bulmakla ilgilenir.

carriere: en büyük yazar belki de hiçbir şeyini okumadığımız yazardır. şöhretin zirvesinde sahip olabileceği tek şey isimsizliktir.

8.2.01

yerdeniz büyücüsü

ursula k. le guin

insanlar bilmedikleri şeylerden korkarlar.

güç, sadece ihtiyaç olduğunda ortaya çıkmaz; bilgi de olması gerekir.

büyücü olarak doğmuş birinin aklını karanlıkta bırakmak tehlikelidir.

bir şey söylemeden veya bir şey yapmadan önce, ödemen gereken bedeli bilmen gerekir.

insanı insan yapan, davranışlarıdır.

dünya bir denge içindedir. dengededir. büyücülerin dönüştürme ve çağırma güçleri dünyanın dengesini bozabilir. bu güç, tehlikeli bir güçtür. korkunç bir güçtür. bilgiyi izlemeli, gereksinime hizmet etmelidir. bir mum yakan, bir gölge yaratır.

aldatmacalar bile, aptalların elinde tehlike yaratabilir.

kim bir adamın ismini biliyorsa, onun hayatını avuçlarının içinde tutuyor demektir.

günün ağarması dünyayı ve denizi var eder, gölgeden şekli çıkartır, düşü karanlıklar krallığına kovar.

eğer karşılığında verecek bir şeyin yoksa, gemide de yerin yok demektir.

söz sessizlikte
ışık karanlıkta
yaşam ölürken
bomboş gökyüzünde
uçarken parlar atmaca

kötülerin, teslim olmamış ruhları ele geçirmeleri çok zordur.

birçok güçlü büyücü, tüm hayatlarını, bir tek şeyin ismini arayarak geçirirler; tek bir gizli veya kaybolmuş ismi arayarak. yine de listeler tamamlanmış değildir. ne de dünyanın sonuna kadar tamamlanabilecektir. dinleyin, o zaman nedenini anlarsınız.

dünyanın ne kadar aydınlık olduğunu, sen bana gösterinceye kadar unutmuştum.

büyücüler tesadüfen karşılaşmazlar.

7.2.01

aşk vesaire

julian barnes

telefon eden kişi her zaman telefon edilen kişiyi daha fazla düşünüyor demektir.

iki klişeyi birbirine sürtün, bir beylik düşünce bile elde edemezsiniz. antolojisi yapılabilecek bir düzine özlü deyişi bir yığın halinde bağlayın, bir ateş bile yakamazsınız.

hayatımızın hikayesi hiçbir zaman bir otobiyografi değil, her zaman bir romandır.

su katılmamış bir egomanyağı, kendisinden üçüncü tekil şahısta söz etmesinden anlayabilirsiniz.

gerçek ihanet dostlar arasında, sevdiklerimiz arasında olur.

yaşam önce can sıkıntısı, sonra korkudur.

erdemin kendi kendisinin ödülü olduğu görüşünde her zaman mastürbasyona benzer bir içerik vardır.

tarihlerini unutanlar onu yinelemeye mahkumdurlar.

tanrı mükemmeldir. dünyadaki hiçbir şey mükemmel değildir; dolayısıyla dünyadaki hiçbir şey tanrı tarafından yaratılmamıştır.

hayat, en zayıf noktalarınızın kaçınılmaz olarak keşfedildiği bir süreçtir. daha önceki eylemleriniz ve arzularınız için cezalandırıldığınız bir süreç.

hayat, felsefene bağlıdır; ya büyük bir yanılsamadır ya da var olan tek gerçek ve hakiki şeydir.

sanatçının sadaka toplayıcısı olarak ebedi rolünü oynamaktan utanmayacağı zamanlar vardır. sanatla ıstırap çekme arasındaki bağ insanı biraz fazla sıkabilen altın sırmalı bir iptir. her günün kederi kendine yeter.

6.2.01

aynada aşk vardı

duygu asena

insanlar yaşamı kendilerine zehir etmeyi çok iyi bilirler.

her an büyük yalanlar içinde yaşıyoruz, gerçek düşüncelerimizi asla söylemiyoruz; hepsi içimizde kalıp çöreklenerek oturuyor.

alkol ve uyuşturucuyla farklı keyifler yaşamak isteyenler güçsüz, zayıf kişilikli insanlardır. kişiliği oluşmuş birinin bu tür şeylere asla gereksinimi yoktur. bunların verdiği keyifler geçici ve yanıltıcıdır.

yaşamın bazı gerçekleri insana oyun gibi gelir.

ah bu kadınlar, bu salak kadınlar, en akıllısı bile en aptal erkeğin karşısında neden böylesine özverili ve kişiliksiz davranır?

şu 16 yaş berbat bir yaş. ne büyükler arasındasın, ne küçükler. hiçbir özgürlüğün yoktur, her şeyine ailen karar verir; ama kafan en az 18'indeki kadar çalışmaktadır. bedenin ise aynı bir büyüğünki gibi. memelerin çıkmış, boyun iyice uzamış, kalçaların, belin son şeklini almış. erkekler sana bakıp iç geçiriyor ve sen küçük olduğun halde derli toplu giyinip derli toplu oturmak zorundasın. çocuk doğurabilirsin, sevişebilirsin, orgazm olabilirsin. ama bunların hiçbirini yapman uygun görülmez; sen küçüksündür. ama aslında sen büyüksündür de; çünkü sokaklarda oynaman doğru değildir, bacaklarını açarak oturamazsın, lunaparklarda eğlenmene bile garip bakılabilir.

karın kadının en büyük kusurudur.

sevilmek, karşılık görmek, ilgilenilmek yaşamak kadar önemlidir kadınlar için. bir erkeğin söylediği en basit, en sıradan, en anlamsız sözcük bile kadınların içinde büyür, büyür, olağanüstü anlamlar kazanır.

gerçekleri tüm acımasızlıklarıyla, olduğu gibi kabul edince gerginlikler bitiyor. insanın kendini aldatması kadar yıpratıcı bir gerilim yok. onaylamadığın bir şeyi mi yapıyorsun, neden kendi kendini aldatarak iknaya çalışıyorsun? evet, bu doğru değil diye diye yap. sonunda kurtulması daha kolay olur, hem de daha az yara alır insan. en azından kendini aldatmış olmanın verdiği yıpranmayı yaşamaz.

neden insanlar mutsuz evliliklerin bitmesi için birbirlerine yardım edeceklerine, sürmesi için çabalıyorlar?

insan, yaşamı boyunca durmadan senaryo yazar. kendisinin sürekli başrolde olduğu, öteki rolleri yine kendisinin dağıttığı senaryolar yazar. ama ne yazık ki çok enderdir yazdığı senaryoların gerçekleştiği, hele bire bir gerçeklik, bu mümkün değildir. ve yaşananlar, yazılan senaryodan ne denli saparsa o denli mutsuz olur, bunalıma girer insan.

bir erkek her şeyini ona göre ayarladığını anladığı anda sana olan heyecanını yitirir.

delilik aptallıktan her zaman daha iyidir.

insanlar her devirde, her zaman, her koşulda aynı. onlar çok aptal ve özünde vahşi. hiçbir şey değişmeyecek, dünya hiçbir zaman bizim istediğimiz gibi olamayacak. işte hala öldürmek alkışlanıyor, çözüm savaşta; işte hala ırkçılar şurada burada, içimizde, ayrı görüşteki insanlar birbirlerini yok etme peşinde.

insanı terk etmeyecek hiç kimse yoktur. herkes her şeyden vazgeçebilir.

hiçbir an sürekli değildir, her an bir başka an'a atlar ve o yeni anda ne olacağını hiç bilemezsin. bir dakika önceki an bitmiştir, bir dakika sonrası gelmektedir. çok güzel ya da çok acı şeyler yaşanabilir; ama hiçbir sürmez, bitmez de. aslında o bir bitiş değildir, sırasını savmıştır ve sırada bekleyen yeni anlar vardır. aslında biten bir şey yoktur, yalnızca yaşanılır. en güzeli geriye gülümsenerek düşünülen anıların kalmasıdır.

dürüstçe yaşa, doğruluklardan hiç ayrılma ve özgürlüğünden sakın ödün verme.

insana en fazla acı veren şey, uğradığı haksızlık olsa gerek.

hepimiz öleceğimizi bile bile, sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi, küçük küçük şeyleri büyütüp üzüleceğiz. belki de insanlığın en ağır bunalımı, bir gün öleceğini bilmek ve unutmuş gibi yaparak yaşamak.

5.2.01

kravat

~how i met your mother

- kravatım nasıl olmuş?

"şükürler olsun. barney stinson düğününden hemen önce çağırınca dolaba ölü bir fahişe mi tıktı acaba diye düşünüyor insan."

- bu daha mı iyi?

"bak, kravatın harika. hem düğünden önce böyle strese girmen çok doğal."

- strese girdiğim yok. sadece bu kravatı taktığım zaman bir daha çıkaramayacağım geldi aklıma. bu kravatı sonsuza dek takmam gerekecek. kravat şu an incecik olabilir ama ya ileride şişmanlayıp bana emirler yağdırmaya başlarsa? hata mı ettim yoksa? diğer kravatla daha mı mutlu olurdum? ted, sana önemli bir sır verebilir miyim?

"evet, tabi."

- aslında kravattan bahsetmiyorum.

"anlamıştım, barney."

4.2.01

auschwitz

zygmunt bauman

modern devlet, denetimi altındakilere siyasi ve askeri iktidar kaygılarıyla konulan belli sınırlar içinde istediği her şeyi yapabilir. devletin, istediğinde aşamayacağı etik sınır yoktur; çünkü devletten daha yüksek etik güç yoktur. bireyin modern devlette etik ve moral yönden durumu, temelde auschwitz'deki bir mahkumla hemen hemen aynıdır. ya yetkililerin zorladığı davranış standartlarına uygun davranacak ya da onların çektirmek istediği sonuçlara katlanacaksınız. 

kişinin, kendi değer yargılarına ve vicdanının sesine aykırı davranmaya hazır olması yalnızca, yetkili birinden gelen buyruğun fonksiyonu değil, tek amaçlı, kesin ve rakipsiz bir otorite kaynağıyla karşılaşmasının sonucudur. böyle bir hazır olma durumu en büyük olasılıkla, muhalefete ve özerkliğe tahammülü olmayan ve hiyerarşisindeki itaat zincirinin istisna tanımadığı bir örgütte ortaya çıkar: iki üyenin aynı güçte olmadığı bir örgüttür bu. orduların çoğu, ağır suç işleyen çeteler, totaliter partiler ve hareketler, bazı mezhepler ya da yatılı okullar bu ideal tipe yakındır. 

ırkçılık, eğer koşullar elverirse, rahatsız edici kategorinin, rahatsız ettiği grubun ülkesinden çıkarılmasını ister. koşulların buna elvermediği durumlarda ise ırkçılık, rahatsız edici kategorilerin fiziksel olarak yok edilmesini ister. kovma ve yok etme, yabancılaştırmanın, birbirine dönüşebilen iki yöntemidir. 

hitler, yahudilerin vatana sahip bir devletleri olmadığı için evrensel güç mücadelesine, alışılmış biçimiyle toprak elde etmek amacıyla savaşarak katılmadıklarını ve bunun yerine ahlaksızca, sahtekarca, el altından yürütülen yöntemler edinmiş olduklarını ve bu durumun onları çok tehlikeli ve uğursuz bir düşman; üstelik hiç de doymak, uslanmak bilmez, bu yüzden zararsız hale getirilebilmesi için yok edilmesinden başka çare olmayan bir düşman durumuna getirdiğine inanır. hitler’in dili ve retoriği hastalık, enfeksiyon, haşere istilası, kokuşma, veba gibi ifadelerle doludur.

kitlesel yok etme eylemine duygu patlamaları değil, ilgisizliğin ölü sessizliği eşlik etti. bu bir halk şenliği değil, yüzlerce, binlerce boynu acımasızca sıkan kementin urganına sağlamlık veren bir lif haline gelen halk kayıtsızlığıydı. auschwitz yolu nefretle yapıldı ama kayıtsızlıkla döşendi. dünyalarından ve günlük yaşamlarından yahudilerin azar azar kaybolmalarını sessizce izlediler ya da hiç izlemediler.

holocaust bizim modern akılcı toplumumuzda, uygarlığımızın yüksek sahnesinde ve insanoğlunun kültürel zaferinin zirvesinde doğmuş ve uygulanmıştır ve bu nedenle toplumun, uygarlığın ve kültürün bir sorunudur. suçun almanlığı üzerine odaklanma girişimi aynı zamanda herkesi, özellikle de diğer her şeyi aklama çabasıdır. tüm bunlar "orada" -başka bir zamanda, başka bir ülkede- oldu. gurur duyduğumuz yaşam tarzlarımızın masumiyetinden ve aklı başındalığından kuşku duymak gerekmez artık.

3.2.01

iyileşme

clarissa pinkola estes

iyileşmeye başlamak için, cılız ve yanlış bir düzelme hissinin kırık bir bacağa iyi geleceğini düşünüp kendinizi kandırmayı bırakın. yaranız konusunda gerçeği söyleyin ve sonra buna uygulanacak çarenin aslına sadık bir portresini çıkarın. en kolay olanına ya da el altındaki en kolay ulaşılabilinenine yapışmayın hemen. doğru ilaç için ısrar edin. onu tanıyacaksınız; çünkü o hayatınızı daha zayıf değil, daha güçlü kılacaktır.

donup kalmak bir kişinin yapabileceği en kötü şeydir. soğukluk, yaratıcılığa, ilişkiye ve bizzat hayata verilen ölüm öpücüğüdür. bazı kadınlar soğuk olmak sanki bir başarıymış gibi davranırlar. oysa bu bir başarı değildir. bu, savunmaya yönelik bir öfke eylemidir.

bir zamanlar zıt olduğumuz harika bir dünyadan sadece haberdar olmuş, onu bir an için hissetmiş ya da düşünü görmüşüzdür, henüz ona temas etmemiş ya da sadece geçici olarak temas etmiş de olabiliriz veya kendimizi onun bir parçası olarak tanımlamayabiliriz; ama onun anısı bize rehberlik eder, hayatımızın geri kalanında bizi ait olduğumuz yere götüren bir fener işlevi görür.

ruhun temel besini nedir? kimi kadınlar için hava, gece, gün ışığı ve ağaçlar zorunludur. kimileri için kelimeler, kağıt ve kitaplar doyum veren biricik şeylerdir. kimileri için renk, biçim, gölge ve kil mutlaktır. kimi kadınlar sıçramalı, eğilmeli ve koşmalıdır; çünkü ruhları dansı arzular. ancak kimileri de sadece ağaç altındaki huzuru özler.

yine de uğraşılması gereken başka bir sorun daha vardır. gelişmenize yardım edemeyenler arasında yıllar geçirmek çetin bir iştir. bir kişinin hayatta kalmasını bilen biri olduğunu söyleyebilmek bir marifettir. birçokları için güç, adın bizzat kendisindedir. ancak bireyleşme sürecinde tehdidin ya da travmanın epey geçmişte kaldığı bir an gelir. işte o an hayatta kalma halinden sonraki evreye geçme, iyileşme ve serpilme zamanıdır.

eğer serpilmeye doğru gitmeden sadece hayatta kalan olmaya devam edersek kendimizi kısıtlarız ve dünyada kendimize ayırdığımız enerji ve gücü yarıdan aza indiririz. hayatta kalan olmaktan o kadar büyük gurur duyulabilir ki, bu durum daha fazla yaratıcı gelişimin önünde bir tehlike haline gelir. kimi zaman insanlar hayatta kalan statünün ötesine devam etmeye korkarlar; çünkü o salt bir statüdür, ayırt edici bir işarettir, bir "buraya ne kahırlı yollardan geldim!" başarısıdır.

hayatta kalmayı, hayatın başyapıtı yapmak yerine birçok rozetten biri olarak kullanmak daha iyidir. insanlar yaşamış oldukları, gerçekten yaşamış ve muzaffer oldukları için güzel hatıralar, madalyalar ve süslemeler almayı hak ederler. tehdit geçtikten sonra da kendimizi hayatımızın en korkunç zamanları sırasında alınan isimlerle adlandırmaya devam edersek, burada potansiyel bir tuzak kendini gösterir. bu durumun kısıtlayıcı bir zihin kurgusu yaratma olasılığı vardır. ruhsal kimliği sadece kötü zamanların kahramanlıkları, kayıpları ve zaferleri üzerinde inşa etmenin bir yararı yoktur. hayatta kalma hali bir kadını kurutulmuş sığır eti kadar sertleştirebilirse de, bir noktadan sonra sadece onunla ittifak kurmak, yeni gelişmeleri ketlemeye başlar.

bir kadın, işe yaradığı zamanlar geride kaldığı halde durmadan "ben hayatta kalmış biriyim." diye ısrar ediyorsa, bizi bekleyen görev açıktır. hayatta kalma arketipine sımsıkı sarılan elini gevşetmeliyiz. yoksa başka bir şey büyüyemez. bunu susuz, gün ışıksız ve besinsiz olmasına karşın cesur ve huysuz küçük bir yaprak üretmeyi beceren, dayanıklı, küçük bir bitkiye benzetiyorum. her şeye rağmen.

ama serpilip gelişmek, artık kötü zamanlar arkada kaldığına göre, kendimize gürleşme, beslenme, ışık alma fırsatları tanımak ve orada dallarımızın gür ve sağlıklı çiçek ve yapraklarla kaplanacağı bir şekilde canlanmak demektir. özgür yaratıklar olarak büyümemiz için kendi kendimize meydan okuyan adlar vermek daha iyidir. serpilip gelişme budur. bizim için amaçlanan budur.

2.2.01

çöplüğün generali

oya baydar

mutlu ve güvenli yeni hayatın bedeli: öğrenirsen, bilirsen sorular sormaya başlarsın, sorgulama süreci bir kez başladı mı, huzurun bozulur. hatırlarsan araştırırsın, araştırırsan güvenliğin tehlikeye girer, en azından huzurun kaçar.

insan beyni büyüyü, gizemi kendi yaratır.

iktidar merkezli bu dünyanın kendi doğruları, kendi ahlakı, kendi haklılıkları vardı. o dünyaya bir kez adım atıp parçası oldunuz mu, arkası kendiliğinden geliyordu. hele de seçilmişler arasına katılıp yükseklere ulaştıran merdivenin basamaklarını tırmanmaya başladığınızda, her basamakta biraz daha derinlere doğru itildiğinizi, o derinliklerden çıkmanın da o kadar kolay olmadığını anlıyordunuz.

aşk girdi mi işin içine, insan kendi sınırlarını kendi zorlar, hatta aşar.

belki de hepimiz, her şeyi seziyoruz, biliyoruz. ama gözümüzü, kulağımızı kapatıyoruz. görmüyoruz, duymuyoruz; çünkü görüp duyarsak bir şeyler yapmamız gerekecek. ve konuşmuyoruz; çünkü korkuyoruz. canavarın kuyruğuna yapışmıyoruz. aman bırakın, sakın uyandırmayın canavarı, diye bağırıyoruz dışardan. canavarı yakalamaya çalışır gibi yapanların kim olduğunu, neye hizmet ettiklerini de bilmiyoruz. belki de canavarın ta kendisidir kendi kuyruğuyla oynayıp bizimle alay eden.

insan kendini zaferde değil yenilgide sorgular, derler.

sermayenin dini, imanı, vatanı yoktur. savaşlar kapitalizmin ürünüdür. artıdeğer sömürüsü olmadan sermaye birikimi olmaz. çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz.

kararsızlık insanın iç huzurunu darmadağın eder. en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir.

insan başedemeyeceği şeyi, kendi suçunu, ihanetini en çabuk unutur.

dünyanın geleceğini virüsler belirleyecek, bir de o virüslere hükmedenler.

heyecan ilk adımı atana kadardır, sonrasında atılan adımın yarattığı tatmin ve güven duygusu dinginleştirir insanı.

karnı doyuyorsa, hele de canı emniyetteyse kimse yerini yurdunu bırakıp sılaya çıkmaz.

bilmek, hatırlamak başkalarına hatırlatmaya, uyarmaya, direnmeye yarar. yok yerlerin, yok zamanların farkında olan birilerinin yaşaması iyidir. farkındalık bir ilk adımdır belki.