30.1.01

hannibal

kötü insanlara kötü şeyler yapmak bize iyi hissettirir. 

yaradılış ile yetiştirilme karşı karşıya geldiğinde ben ikisini de seçmem. bir dna tasarımından yaratılıp kontrol edemediğimiz senaryo ve durumlardan oluşan bir dünyaya doğduk. 

her insan, büyük gaddarlıklar içeren eylemler gerçekleştirme yetisine sahiptir.

herkes kurtarılmış bir günahkarı sever.

akıllı bir psikopat bilhassa sadisttir ve yakalaması çok güçtür. iz sürülebilecek hiçbir güdüsü ve hiçbir düzeni yoktur.

problemli hareketlerin çoğu insan kendinden emin olmadığında meydana gelir.

anormal bir duruma verilen anormal bir tepki, normal bir davranıştır.

kimse, başka bir insanı sevmediği sürece o kişinin bütün yönlerinin farkında olamaz. o sevgi sayesinde, sevdiğimiz kişinin potansiyelini görürüz. o sevgi yoluyla, sevdiğimiz kişinin kendi potansiyelini görmesini sağlarız. o sevgiyi dillendirerek sevdiğimiz kişinin potansiyeli gerçeğe dönüşür.

anılar, anları ölümsüz kılar; fakat unutmak, sağlıklı bir zihne önayak olur.

diğerlerinin kendimizden daha az insanlığa sahip olduğunu görme eğilimi evrenseldir.

hastalarını kişiliksizleştiren psikiyatristler, acı verici fakat etkili tedavilerde daha rahattır.

29.1.01

the incredible shrinking man

jack arnold

küçülmeye devam ediyordum. ne olmak için? bölünemeyecek kadar noktaya küçülmek için mi? neydim ben? hala bir insan mıydım? yoksa geleceğin insanı mı?

başka radyasyon patlamaları olur, başka radyasyon bulutları denizleri ve kıtaları aşarak yayılırsa, diğer canlılar da beni izleyip bu uçsuz bucaksız yeni dünyaya gelirler miydi?

en küçük olmakla sonsuz büyük olmak birbirine ne kadar yakındı!

birden bunların aslında aynı kavramın iki ucu olduğunu anladım. inanılmaz ölçüde küçük olanla inanılmaz ölçüde büyük olan, sonunda devasa bir dairenin uçlarının birleşmesi gibi birleşiyor.

sanki gökleri kavrayabilecekmişim gibi başımı yukarıya kaldırıp baktım. evreni, sayısız dünyaları. tanrı'nın gümüşi örtüsü geceye yayılmıştı ve o anda aradığım cevabı, sonsuzluk bilmecesinin yanıtını buldum.

hep insanın kendi sınırlı boyutları çerçevesinde düşünmüştüm. doğayla ilgili varsayımlar yapmıştım. oysa varoluş doğanın değil, insanın kavrayışı içinde başlar ve son bulur.

gövdemin hiçe dönüştüğünü, hiçleştiğini hissettim. korkularım eriyip yok oldu ve onların yerini kabullenme aldı.

yaratılışın bu büyük görkemi. bunun bir anlamı olmalıydı. o zaman ben de bir anlam taşıyordum. evet, en küçükten de küçük olan ben de bir anlam taşıyordum.

tanrı katında sıfır diye, hiçlik diye bir şey yoktur.

ben hala varım!

28.1.01

gece mi tek gerçeğimiz?

rainer maria rilke



çok daha ağırdır yaşamak
her şeyin ağırlığından

hep sınır boylarında gezinirler sevenler
birbirlerine nice enginleri
ganimetleri ve yurtları vaat ederek

yazılmamıştır mola vermemiz en yakın duraklarda
gerçekleşen düşlerle yetinmeksizin, sarılır ruh yenilerine
sonsuzluktadır ancak durgun göllere varmak
bu dünyada ise düşmeyi sürdürmektir en büyük beceri
bir kez başarmış olma duygusunun baskınına uğrayıp
kanatlanmaktır sezgilerin evreninde, hep daha derinlere

yabancısıyızdır duyguların, kenar çizgilerinin
yalnızca onları dışardan oluşturanları tanırız

ah, ne kadar isterdim gizlenebilmeyi, beni gelip bulmasın diye özlemler
küçük bir çocuk olmak isterdim, gelecekteki kollarıma dayanmış

her kim ki yenik düşer
savaştan onca kaçan bu meleğe
alnı açık, başı dik yürüyüp gider
büyümüştür, onu biçimlercesine
üstüne konan sert elin etkisiyle
davetkar bulmaz artık zaferleri
hep daha büyüğe, derinliğine
yenilmek, budur onun ergenliği

bir acımasızlıktır ölüm, bilmeyenlere karşı
güçlü olmak zorundadır insan, ölse bile bir yabancı

gittikçe büyüyüp her şeyi içine alan
daireler gibi yaşamaktayım hayatımı
başaramayacağım belki sonuncusunu tamamlamayı
ama yine de denemektir istediğim

sadece bir başka soluk almadır gerçekte şarkı
hiç için alınmış bir soluk. bir esinti tanrı katında
bir kırlangıç fırtınası

değişimin yansımaları her şeydedir

bilmek de, bilmemek de bir tereddüt zamanıdır
insanoğlunun yazgısında

27.1.01

tek bacaklı yolcu

herta müller

insanlığın en iyi icadıdır yatak.

şu lanet olası veda konuşmaları. ille olacağını bilir herkes. nedendir kimse bilmez.

moda hayatı kısaltır.

kadınların teninde vardır rüzgar. fırtınalardan önce sarsılırlar. sonraki yıllarda başlarına gelecekleri bilir gibi görünürler. bir şeyleri göze alırlar.

insan başka yöne gittiğinde hisseder ancak güneşi.

aklımızın olmadığı düşünülebilir kimi zaman. akla ihtiyacımız da yok zaten. duyusal güç gerek, sadece yaşamak için. insan bunu nerede fark ediyor biliyor musun, rüzgarlı sokaklarda, istasyonların dışında ve köprülerin üstünde. oralarda insanlar neredeyse gökyüzüne dokunacak kadar hafif ve utanmazlar.

çift kişilik bir yatağın, insan tek başına uyuyacaksa bir anlamı yoktur.

26.1.01

sessizlik yokluğunda

paul eluard


senin portakal saçın dünyanın boşluğunda
ellerimin senden yansılar arayıp durduğu karanlıkla
ve sessizlikle ağır camların boşluğunda

yüreğinin biçimi düşsel
ve yitmiş isteğime benziyor sevgin
ey amber iç çekişler, düşler, bakışlar

ama hep yanımda olmadın sen. belleğim
hala karanlıktır gidip gelişlerini görmekten
senin. zaman aşk gibi kullanıyor sözcükleri

25.1.01

bir garip şair

ülkü tamer

yirmi yıl kadar oluyor. gündüz otobüsüyle izmir'e gidiyorum. şoförün arkasındaki koltuktayım. elimde bir kitap. agatha christie'nin bir romanı. okumaya çalışıyorum. karnım aç. "artık dursak da bir şeyler yesek" diye düşünüyorum.

sonunda, bir lokantanın önünde durduk. kendimi aşağı attım. atar atmaz da, omzuma bir el yapıştı. döndüm, yaşlı bir adam.

"beyefendi, ben en arka koltukta oturuyorum. dikkat ettim, kitap okuyorsunuz. demek ki edebiyata meraklısınız. müsaade buyurun, size şiirlerimi okuyayım."

elini cebine atıp bir tomar kağıt çıkardı. koluma girdi. beni "edebiyata meraklı olmayan öteki yolcular"ın yanından uzaklaştırarak başladı şiirlerini okumaya.

hem okuyor, hem açıklamalar yapıyor:

"beyefendi, dikkat buyurun. istanbul'un iki yakası.. avrupa yakası ile asya yakası.. boğaz köprüsü'nü bu iki yakayı birleştiren bir kolyeye benzetmişim. nasıl buldunuz?"

nasıl bulduğumu söylemem olanak vermiyor ki.. geçiyor bir başka şiire.

"ataköy'e aslında atakent denmeliydi. ata'mızın adına köy değil, kent yakışır. ne dersiniz, beyefendi?"

okudu, okudu. "yolcuların otobüste yerlerini almaları rica edilinceye" kadar.. ne sözünü kesebildim ne bir lokma ekmek yiyebildim.

ondan sonra da bir daha otobüste elime kitap almadım.

24.1.01

lavinia

özdemir asaf


sana gitme demeyeceğim
üşüyorsun ceketimi al
günün en güzel saatleri bunlar
yanımda kal

sana gitme demeyeceğim
gene de sen bilirsin
yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim
incinirsin

sana gitme demeyeceğim
ama gitme, lavinia
adını gizleyeceğim
sen de bilme lavinia

23.1.01

beautiful you

chuck palahniuk

kişisel gelişim mastürbasyondur.

kadınlar epey zamandır bedenlerinin elverdiği derinlikli hazdan mahrum bırakılmışlardır.

en sıcak güneşin ışınları bile asla bir aynayı kavuramaz.

gençliğimizdeki hatalarımızın bedelini ömür boyu ödüyoruz.

22.1.01

how i met your mother

aşk, aptalların hissettiğini sandığı bir şeydir.

çukur insanlarıyla ilgili bir şey vardır: bazen onları itme şansı elinize geçene kadar öyle biri olduğunu bilmezsiniz bile.

intikam fantezileri asla istediğin gibi gitmez.

kaderi zorlayamazsınız. olacağı varsa olur.

o ve benim bundan sonra mutlu yaşamayacağımız ihtimali var. sonunun kötü biteceği konusunda ezici ihtimaller söz konusu ve kötü biterse bunun milyonlarca olası sebebi olabilir; ama bu, denemeyeceğim anlamına gelmez.

bir adam evleneceği kadını bulmadan önce son kez korkunç bir hata yapar.

yenisi her zaman daha iyidir.

insanların istediği budur: risk almaktan korkmayan cesur biriymiş gibi görünen ama hiçbir şey yapmayan insanlar. gerçekten bir şeyler yaparsan kovulursun.

kararsız kalmış bir kız, değer verdiği herkesin kül olduğunu düşündüğü an, hemen donsuz kalır.

aşk ve delilik arasında ince bir çizgi vardır.

herhangi bir akşam, ne yapacağıma karar verirken kendime şunu sorarım: "ne yaparsam bundan 20 sene sonra anlatacağım mükemmel bir anım olur?"

hayat kısa. hayatta karşına güzel, heyecanlı ve deli dolu bir şey çıktığında iş işten geçmeden önce o ana tutunman gerekir.

bir günlük acı ömürlük hatıralara bedeldir.

toplanmanın en büyük kuralı şudur: "geçen sene içinde kullandınız mı?" kullanmadıysanız, doğruca çöpe.

21.1.01

zorba

jean-jacques rousseau

zorba, ancak en güçlü olduğu sürece egemendir.

başkalarına emretmek peşinde olmayan insana boyun eğdirmek çok zordur; en doğru ve becerikli politika insanı bile özgür olmaktan başka bir şey istemeyen insanları kullaştıramayacaktır.

yurttaşlar ancak kör bir tutkuyla sürüklendikleri, kendi üstlerinde olanlara değil de kendi altlarında olanlara baktıklarında egemenlik, onlar için bağımsızlıktan daha değerli hale geldiği, kendileri de başkalarına zincir vurabilmek için kendi zincirlerini taşımaya razı oldukları ölçüde baskı altında tutulmayı kabullenirler.

talihin önlerine çıkaracağı tehlikeleri göze almaya, talihin uygun ya da aksi gitmesine göre egemenlik kurmaya ya da kulluk etmeye her zaman hazır olan tutkulu ve alçaklar arasında eşitsizlik kolayca yaygınlaşır. böylece, insanların gözlerinin bağlandığı, kendilerini yönetenlerin, insanların en küçüğüne sadece "sen ve senin soyun, ulu olun" der demez o küçük adam kendi gözüne olduğu gibi herkesin gözüne de büyük görünmüş olduğu, onun soyundan gelenlerin de soy kütüğünde kendisinden uzaklaştıkları ölçüde yükseldiği, yüceldiği bir zaman gelmiş olsa gerektir.

"onurdan hiçbir şey umut etmeyen" despot hükümdarlık, hükmettiği yerde başka bir efendinin yaşamasına katlanamaz. o konuşur konuşmaz artık başvurulacak ne dürüstlük duygusu ne de görev duygusu kalır. kölelere kalan biricik erdem, körü körüne boyun eğmedir.

efendiler tarafından yönetilmeye alışmış olan insanlar, artık onlardan vazgeçemezler. bunlar boyunduruğu silkip atmaya kalkışırlarsa özgürlükten o kadar uzaklaşırlar ki özgürlüğe karşıt olan dizginsiz, aşırı bir başıboşluğu özgürlük diye aldıklarından yaptıkları devrimler, onları hemen her zaman zincirlerini daha ağırlaştırmaktan başka bir şey yapmayan baştan çıkarıcıların eline düşürür.

durmadan doğadan yakınan çılgınlar, biliniz ki size bütün kötülükler kendinizden geliyor.

20.1.01

din

sigmund freud

dini doktrinlerin doğruluğunu kanıtlamanın imkansızlığı her çağda hissedilmiştir. ama üzerlerinde hissettikleri baskının çok büyük olması nedeniyle bu kuşkuları dile getirmeye cesaret edememişlerdir. ve o günden beri sayısız insan benzeri kuşkuların altında ezilmiş ve inanmayı bir görev saymalarından ötürü bu kuşkuları bastırmaya itilmiştir. birçok parlak zeka bu çatışmanın altında parçalanmış, bir çıkış yolu bulma çabasıyla vardıkları uzlaşmalar nedeniyle birçok kişilik gücünü kaybetmiştir.

mantığın dışında temyiz mahkemesi yoktur. eğer dini doktrinlerin doğruluğu bu doğruluğa tanıklık eden içsel bir deneyime bağlıysa, bu ender deneyimi yaşamayan onca insanı ne yapacağız? herkesten sahip olduğu mantık yeteneğini kullanması istenebilir; ama sadece birkaç kişide var olan bir güdü temelinde herkes için geçerli bir yükümlülük getiremez. eğer bir insan derinden etkilendiği bir esriklik durumundayken dini doktrinlerin gerçekliğine karşı şaşmaz bir inanç edindiyse, bunun başkaları için önemi nedir?

dikkatimizi dini fikirlerin ruhsal kökenine çevirdiğimiz zaman cevabı bulacağız. öğretiler olarak ortaya konan bu fikirler, deneyimlerin tortuları veya düşünmenin ürünleri değildir; bunlar yanılsamadır, insanlığın en eski, en güçlü ve en acil arzularının giderilmesidir. güçlerinin sırrı bu arzuların gücünde yatmaktadır.

bildiğimiz gibi, çocukluktaki ürkütücü çaresizlik duygusu babanın sevgi yoluyla sağlayacağı bir korunma ihtiyacı yaratmış ve bu çaresizliğin ömür boyu devam edeceğinin kavranması da bir babanın, ancak çok daha güçlü bir babanın varlığına tutunmayı zorunlu kılmıştır. ilahi bir gücün iyiliksever adaleti, yaşamın tehlikeleri karşısında duyduğumuz korkuyu dindirir; ahlaki bir dünya düzeninin kurulması, insan uygarlığında çoğu kez gerçekleşmeyen adalet beklentisinin gerçekleşmesini sağlar; dünyalık varoluşun gelecek yaşamda da devam etmesi, bu arzu gidermelerin gerçekleşeceği zaman ve mekan çerçevesini sağlar. evrenin nasıl oluştuğu ya da ruhla beden arasındaki ilişki türünden insanın merakını uyandıran bilmecelerin cevapları bu sistemin altında yatan varsayımlara uygun olarak gelişmiştir. baba kompleksinden kaynaklanan ve hiçbir zaman tamamen üstesinden gelinemeyen çocukluk çatışmalarının giderilmesi ve evrensel düzeyde kabul edilen bir çözüme bağlanması birey için çok büyük bir ruhsal rahatlık yaratır.

19.1.01

devrim

yuval noah harari

insan bir şempanzeden ya da kurttan bireysel olarak çok daha zeki olduğu ya da daha becerikli parmakları var diye değil, homo sapiens kalabalık gruplarla bile esnek işbirliği yapabilen tek tür olduğu için dünyaya hükmediyor.

ama devrim için kalabalıklar asla yetmez. devrimler çoğu zaman büyük kitlelerle değil, olayları ateşleyen küçük gruplarla başlar. devrim için, "kaç kişi bizi destekler?" diye değil, "destekleyenler ne kadar etkin işbirliği yapabilir?" diye sormanız gerekir.

rus devrimi 180 milyon köylü çar'a karşı ayaklandığında değil, bir avuç komünist kendini doğru zamanda doğru yerde bulduğunda başlamıştır. 1917'de 3 milyonluk rus orta ve üst sınıfına karşılık komünist parti'nin yalnızca 23 bin üyesi vardı. ancak komünistler iyi organize olarak dev rus imparatorluğu'nu ele geçirmeyi başardılar. rusya'da otorite çar'ın zayıf ellerinden kerensky'nin geçici hükümetinin titreyen ellerine kayarken, komünistler tüm gücü ellerine geçirdiler.

komünistler 1980'lerin sonuna kadar ellerindeki gücün farkında değildi. seksen yıl boyunca etkin organizasyon yöntemleri sayesinde iktidarlarını korumayı başaran komünistler, bir noktadan sonra etkili organize olamadıkları için koltuklarını kaybettiler.

21 aralık 1989'da romanya'nın komünist diktatörü nikolay çavuşesku, bükreş'in merkezinde kitlesel bir miting düzenledi. birkaç ay önce sovyetler birliği doğu avrupa'daki komünist rejimlere verdiği desteği kesmiş, berlin duvarı yıkılmış, polonya, doğu almanya, macaristan, bulgaristan ve çekoslovakya'da devrimler yerle bir olmuştu.

1965'ten beri romanya'yı yöneten çavuşesku, temeşvar'da patlak veren isyanlara rağmen bu fırtınaya direnebileceğine inanıyordu. gelişmelere karşı bir önlem olarak romanyalılara ve tabii dünyanın geri kalanına, nüfusun çoğunluğu tarafından hâlâ sevildiğini, en azından etkili olduğunu göstermek amacıyla bükreş'te dev bir miting düzenledi. çatırdayan partisi meydanı dolduracak yaklaşık 80 bin kişi topladı, ülkenin dört bir yanında herkes işini gücünü bırakıp radyo ve televizyonların başına geçmeleri konusunda uyarıldı.

görünüşte coşkulu tezahüratlar koparan kalabalığa, geçmişte defalarca yaptığı gibi sarayının meydana bakan balkonundan seslendi çavuşesku. beraberinde eşi elena, parti liderleri ve bir koruma sürüsü eşliğinde, artık alametifarikası olmuş kasvetli konuşmalarından birine başladı. sekiz dakika boyunca kalabalıktan yükselen alkışlarla durumdan memnun, romanya sosyalizminin şanlı tarihini övüyordu. sonra işler rayından çıktı.

tarihin canlı kaydını izlemek isterseniz, "çavuşesku olaylı son miting" diye aratarak youtube'da kendi gözlerinizle görebilirsiniz. youtube'daki videoda görülebileceği gibi, "bükreş'teki bu muhteşem etkinliğin katılımcılarına ve organizatörlerine teşekkür etmek isterim." diyerek uzunca bir cümleye başlayan çavuşesku, olanlara inanamayarak şaşkınlıktan dili tutulmuş ve gözleri fal taşı gibi açılmış halde giderek sessizleşti. cümlesini bitiremedi. göz açıp kapayıncaya dek, tüm düzenin nasıl çöktüğünü gözlemleyebilirsiniz. fitili dinleyicilerden birinin yuhalamaya başlaması ateşledi. sesini çıkarmaya ilk cüret eden o kişinin kim olduğu bugün hâlâ tartışma konusudur. sonra biri diğerini takip etti ve saniyeler içinde kitleler ıslıklamaya, yuhalamaya ve bağırmaya başladı: "temeşvar! temeşvar!"

tüm bu yaşananlar romanya televizyonlarında naklen yayınlanırken, nüfusun dörtte üçü ekranlara kitlenmiş yürekleri ağzında olanları izledi. kötü şöhretiyle nam salmış gizli polis teşkilatı "securitate" hemen yayının durdurulmasını emretti ancak televizyonlar emirlere uymadı. kameraman elindeki kamerayı gökyüzüne çevirdi, izleyiciler balkondaki parti liderlerinin yaşadığı paniği göremediler ama ses kaydetmeye ve yayına devam eden teknisyenler sayesinde olan biteni dinlemeyi sürdürdüler.

tüm romanya yuhalamaların karşısında sanki mikrofonda teknik bir sorun varmış gibi davranıp "alo! alo!" diye bağıran çavuşesku'yu duydu. eşi elena, "sessiz olun! sessizlik!" diyerek kalabalığı azarladı, ta ki çavuşesku hâlâ naklen yayın yapan televizyon ekranlarında eşini susturana kadar: "asıl sen sessiz ol!" daha sonra meydandaki heyecanlı kalabalığa döndü ve yalvarırcasına rica etti, "yoldaşlar! yoldaşlar! sessiz olun, yoldaşlar!" bir düzenin yıkıldığı an. çavuşesku şaşkınlıktan donakalmış, gözlerine inanamıyor. ne var ki yoldaşların sessiz olmaya niyeti yoktu. bükreş'te toplanan 80 bin kişi, balkondaki kürk şapkalı yaşlı adamdan daha güçlü olduğunu fark ettiği an komünist romanya unufak oldu.

asıl hayret verici olansa, sistemin çöktüğü o andan çok, onlarca yıl nasıl ayakta kalmayı başardığıdır. devrimler neden bu kadar nadir gerçekleşir? kitleler teoride harekete geçip önlerine geleni paramparça edebilecekken, neden balkondan onlara emreden bir adama amade, bazen yüzyıllar boyunca alkışlayıp tezahürat etmeye devam ederler?

çavuşesku ve adamları üç hayati koşulu sağlayarak 20 milyon romanyalıyı kırk yıl boyunca yönetmeyi başardı, öncelikle sadık komünist parti bürokratlarını ordu, sendika hatta spor kulüpleri gibi tüm işbirliği ağlarının başına yerleştirdiler. ikinci olarak anti-komünist işbirliğine hizmet edebilecek ne siyasi ne ekonomik ne de sosyal bir organizasyonun var olmasına izin verdiler üçüncü ve son olarak, sovyetler birliği ve doğu avrupa'daki kardeş komünist partilere sırtlarını dayadılar ara ara yaşanan gerilimlere rağmen, bu partiler ihtiyaç anında birbirini destekledikleri gibi sosyalist cennetlerine yabancıların burunlarını sokmalarına da engel oldular. bu şartlar altında, yönetimdeki elitlerin onlara yaşattığı tüm zorluklara ve sefalete rağmen 20 milyon romanyalı etkin bir işbirliğiyle hiçbir muhalefet geliştiremedi.

çavuşesku bu üç koşulu sağlayamaz olduğunda yitirdi kudretini. 1980'lerin sonunda sovyetler birliği desteğini çekince komünist rejimler domino taşı gibi devrilmeye başladı. aralık 1989'a gelindiğinde çavuşesku dışarıdan hiçbir destek alamadığı gibi tüm çevre ülkelerde yerel muhalefetler doğuyordu. ikinci olarak, komünist parti'de görüş ayrılıkları başlamıştı. ılımlılar kendilerini bir an önce çavuşesku'dan sıyırıp daha geç olmadan reformlara başlamayı umuyordu. üçüncüsüyse bükreş'te bir gösteri düzenleyen ve bunu naklen yayınlayan çavuşesku'nun, devrimcilere kendi güçlerini fark edecekleri ve karşısında toplanabilecekleri mükemmel bir fırsatı altın tepside sunmasıydı. bir devrimi yaymak için televizyondan daha hızlı bir yöntem olabilir mi?

balkondaki sakar yöneticinin ellerinden kayıp giden güç, tabii ki meydandaki kitlelerin eline geçmedi. kalabalık ve coşkulu olsalar da nasıl bir araya gelerek organize olacaklarını bilmiyorlardı. tıpkı 1917'de rusya'daki gibi güç, tek sermayesi iyi işbirliği olan küçük bir grup siyasi aktörün eline geçti. romanya devrimi, komünist parti'nin ılımlı kanadının perde arkasından durumu yönetmek için bir maske olarak kullandığı, kendini romanya ulusal kurtuluş cephesi olarak tanımlayan grup tarafından gasp edildi. cephenin ayaklanan kitlelerle hiçbir gerçek bağı yoktu, orta kademeli parti yetkilileriyle doluydu ve komünist parti merkez komitesi eski üyesi ve bir dönem propaganda sorumlusu ion iliescu tarafından yönetiliyordu. iliescu ve yoldaşları kendilerini demokratik siyasetçiler olarak yeniden tasarlayıp ellerine geçen her fırsatta devrimin liderleri olduklarını ilan ettiler. çok geçmeden geçmiş deneyimleri ve sahip oldukları yakın ilişki ağlarını kullanarak ülkenin kontrolünü ele geçirip sömürmeyi sürdürdüler.

komünist romanya'da her şey devlet mülkiyetindeydi. demokratik romanya varlıklarını hızla özelleştirip, ne olup bittiğinin gayet farkında ve birbirinin ekmeğine yağ sürmek için işbirliği yapan eski komünistlere sudan ucuza sattı. ulusal altyapıyı ve doğal kaynakları idare eden devlet şirketleri, eski komünist yetkililere yok pahasına peşkeş çekilirken, parti neferleri üç beş kuruş ödeyerek servetlerine servet kattılar. ion iliescu'nun çalışma arkadaşları bakanlar, meclis üyeleri, banka yöneticileri ve multimilyonerlere dönüşürken kendisi de romanya başkanı seçildi. o günden bugüne ülkeyi yöneten yeni romanyalı elitler, eski komünistlerden ve onların ailelerinden oluşuyor. temeşvar ve bükreş'te kelle koltukta yola çıkan kitleler kendi çıkarlarını koruyacak kurumlar yaratmayı ve nasıl işbirliği yapacaklarını bilemeyince arta kalanlarla yetinmek zorunda kaldılar.

2011'de kader ağlarını mısır devrimi için de aynı şekilde ördü. 1989'da televizyonun yaptıklarını 2011'de facebook ve twitter başardı. yeni medya, kitlelerin uyumlu şekilde hareket etmesine yardımcı oldu, böylece binlerce insan doğru zamanda mübarek rejimini devirmek üzere meydanlara döküldü. ancak 100 bin insanı tahrir meydanı'na toplamak mühim bir başarı olsa da siyasi mekanizmaya hakim olup gizli odalarda anlaşmalar yaparak ülke yönetmek bambaşka bir iştir. sonuç olarak göstericiler, mübarek devrilince oluşan boşluğu dolduramadı. mısır'ı etkin bir şekilde yönetmek için organize olmuş yalnızca iki kurum vardı: ordu ve müslüman kardeşler. devrim önce müslüman kardeşler, sonunda da ordu tarafından gasp edildi.

18.1.01

darbe

zülfü livaneli

herhangi bir fransız aydınına pat diye sorsanız: "askeri darbelere karşı mısın?" yanıtı, neredeyse refleks denilecek bir çabuklukla "karşıyım" olacaktır. bir ingiliz, ispanyol, yunan, amerikalı, iskandinav aydınına "siyasi idamlara karşı mısın?" diye sorsanız, hiç tereddütsüz aynı cevabı alırsınız: "karşıyım" çünkü uygar dünyada oluşmuş bulunan "consensus"un temel ögeleridir bunlar. sivil toplumun "olmazsa olmaz" ön koşuludur. ve bir 20. yüzyıl aydınının düşünce namusudur.

aynı soruları türk aydınlarına yöneltseniz, bir bölümünden aynı net yanıtı alabilirsiniz. ama, bir bölümü, sorunuzu bir başka soru ile karşılayacaktır:

soru: "askeri darbelere karşı mısın?"
yanıt: "hangi askeri darbelere?"

soru: siyasi idamlara karşı mısın?"
yanıt: "hangi siyasal idamlara?"

işte bu "hangi" sorusu, çeşitli görüşlerden türk aydınını, uygar dünyanın "aydın" kavramından ayıran ve azgelişmiş ülke kargaşasına iten farktır.

çünkü bazı türk aydınları, belirli koşullarda, askeri darbelerin ve siyasal idamların yararlı olduğunu düşünmektedir. türkiye'nin yakın dönem siyasal yaşamına damgasını vurmuş üç ihtilalin, üçünün de yargılanmasına karşıdırlar. buradaki mantık, 27 mayıs'ın ülkede diktaya yönelmiş baskıcı bir iktidara karşı yapılmış olması ve sonunda türkiye'de bir aydınlanma dönemini başlatmasıdır. oysa 12 mart ve 12 eylül, ülkedeki uyanışa ve ilerlemeye karşı yapılmış, özgürlükleri susturan ihtilallerdir.

gerçekten de 27 mayıs sonunda, türkiye'nin en ilerici anayasası hazırlanmış, ülkedeki kültür yaşamında büyük bir aydınlanma yaşanmış ve şu anda yazan/çizen çok kişinin -ben dahil- yetiştiği bir ortam doğmuştur. diğer iki darbe ise bu özgürlükleri boğmak, işçi hareketlerini bastırmak ve ilerici güçlere darbe indirmek amacına yöneliktir.

bu niteliksel farka rağmen gene de 27 mayıs'ı savunamayacağımız görüşündeyim. çünkü 27 mayıs'la birlikte "kurdun ağzına kan bulaşmıştır." yoksa yıllar yılı askeri müdahale olmadan yaşamayı becerebilmiş bir ülkede, 27 mayıs'ın hemen ardından 22 şubat ve 21 mayıs kalkışmaları nasıl açıklanabilir? bu darbe, daha sonraki 12 mart ve 12 eylül darbelerini de hazırlamıştır. çünkü "meşruiyet" kavramı, yoruma, daha doğrusu güce bağlı hale getirilmiş, her ihtilalde olduğu gibi, başaran haklı olmuş, başaramayan ise asılmıştır.

eğer askeri ihtilallerin tümüne birden karşı çıkmazsak, bizim gibi düşünmeyen bir grubun da kendi askerini getirerek üzerimizde zulüm uygulamasına, felsefi anlamda tutarlı olarak karşı çıkamayız. çünkü mantıksal bütünlüğümüzün doğal sonucu, bizim savunduğumuz ilkelerle bir darbe yapılmasını haklı gösterdiği gibi, bize karşı ilkelerle bir darbe oluşturulmasına da izin vermektedir. bunun sonucu da demokrasi değil, "benim abim seninkini döver" mantığıyla her grubun kendi cuntasını hazırlamasıdır.

17.1.01

şiirler

paul eluard



aşk bitmemiş insandır

anlamayı, bilmeyi istemiyor hiçbir zaman
gülüyor saklamak için kendinden duyduğu korkuyu
yürüdü her zaman gecenin kemerleri altında
ve bıraktı
geçtiği her yerde
damgasını kırık şeylerin

uygun düşen bir yüz olsaydı
bütün adlarına dünyanın

görmek anlamaktır; 
yargılamak, bozup değiştirmek, unutmak ya da unutulmaktır;
var olmak ya da yok olmak.

omuzlarının üstünde başı olandan sakın
yürüyüşünü fırtınalarınkine bakarak düzenle
hiçbir gece kuşunu öldürme
sağduyuya zarar vermeyen şeyi üstünde saklama
cehenneme yolla saf olanı, saflık sende cehennemliktir

iğrenmesine iğrenirim ya kentsoyluların egemenliğinden
polislerin papazların egemenliğinden
daha bir öğrenti verir bana iğrenmeyen adam
benim gibi
kendi güçlerinden

büyük yayılmalar gösterir gece. usavurmanın bir "değeri" yoktur bundan yararlanmıyorsa. iyi anlarında bu yayılmalardan kurtulur. şiir bunları eritir. aydınlıkların sanatıdır o.

insan oldum taş oldum
insanda taş oldum taşta insan
havada kuş oldum kuşta gök boşluğu
ayazda çiçek oldum güneşte ırmak
çiy tanesinde yakut
kardeşçe yalnız kardeşçe özgür

umut bir tarlayı süren bir öküzdür
ve bakışı süren bir meşale

özü dile getirmek için az sözcük gerekir bize; 
bunu gerçekleştirmek içinse bütün sözcükler gerekir.

ama aşkın her zaman pek duyarlı kenarları vardır
umudun güçlerinin sığındığı kenarlar
kurtulmak için yükten

yanlışlarla, güzel kokularla yaşayın.

16.1.01

imam

nihat genç

yusuf'u yeniden tabuta koyup bir evin önüne getirdik, 5-10 erkek saf tutup namaza başladık, taksiciden farlarını yakmasını istedik. hoca dua okudu, cemaat bir yaranın kabuğunu söker gibi "amin" dedi. bitse de gitsek. kırçıl ve çirkin sakallı genç imam: "kısa keseceğim cemaat.." diye başladı. boynumu büktüm, kurşun gibi yere bakıyorum, vücudum titriyor, kasılıp kaldım. genç imam, insanoğluna tanrı'nın ne kadar şantajı ne kadar tehdidi var, sıraladı. sanki cesedin ve bizim boynumuza kara bir bıçak dayar gibi konuşmaya başladı: "hepimiz bu dünyada misafiriz, sordunuz mu kendinize farzlarını yerine getirdik mi, günlerimizi duayla, namazla geçirdik mi?" yusuf'un cesedine çok acıdım. beynim uğuldadı, gözlerim fokurdadı, içimden hocaya küfürü bastım! "utan ulan, allah'tan utan hoca, 6 yaşında çalışmaya başlamış, askerden dönerken ölmüş çocukcağız. kime çalışacağını şaşırmış; patrona mı, allah'a mı, orduya mı, utan! daha neyin hesabını soruyorsun!" kucaklasam şu cesedi koşarak gidip çukuruna bıraksam. "yusufum, hiç tanımadığım çocuk, bu diyarda hiç şansımız yok yusufum" desem. genç imam konuşmaya doymuyor: "şimdi öbür tarafta allah soracak, mezarına karaböcekler, çiyanlar, yılanlar girecek!" ulan neyi soracak rezil herif, senden berbat çiyan mı olur, işte kara bir yılan gibi cesedin başındasın, daha büyük bela mı olur?

sanki hoca, kadavrayı, elinde balta, sakatatlarına ayırıyor: "yediniz, içtiniz, güldünüz, eğlendiniz, sonunda bu dümensiz arabaya bindiniz!" deyip tabutu gösteriyor. bu çocuk ne yedi, bu çocuk nereyi gezdi, şu cümleleri biraz dikkatli kullan, kuran'ı ezberlemişsin, bu hayat bu ezberin neresine sığıyor. çok soğuk ve kalın bir sopayla, 20 yaşında var yok bu imamın ruhlarımıza eziyet etmeye ne hakkı var? hoca değil, bir yankesiciyi yakalamış polis gibi kodes dayağı çekiyor. mezarlık mezarlık değil, kendi pansiyonu, müşteri bedavaya yatmasın diye pazarlık yapıyor. cüceler, cinler ve hocalar, yüzlerce yıl burada pusu kurmuş. biri ölse de gelse, kan fışkırıyor küflü sanduka yeşili gözlerinden. duayla beslenen böcekler gibi hocalar! cümleler zavallı, cıvık, bozuk, yeraltında saklanmış akıl hastanesi gibi. karanlık bir gecede vahşi bir köpekle burun buruna gelmişiz gibi. zavallı yusuf'un cesedi bu çıldırmış zalimliği hak ediyor mu? tüyler ürpertici bir celladın infaz sahnesi gibi, hoca bağırıyor: "hesap vereceksin müslüman, hesap gününü düşün!" hocanın üstüne atılıp gırtlağına yapışacağım, şu yusufçuk neyin hesabını verecek, çizmeli kırbaçlı yedi köy sahibi bir bey mi gömüyorsun, bir kürek mahkumu gibi yaşamış, birazdan çukura atıp hepiniz sıcacık evlerinize döneceksiniz işte. zevk sefahat içinde ağzını ballandırarak şimdi öbür dünyayı anlatmaya başladı. bu köy neden yıkık, bu karanlık neden lanetli? çuval gibi elbise giymiş bu canavarlar, koca köyü koca anadolu'yu ölüm yatağına sıkıştırıp tıkmış. dua bitti, kurtuldum, az daha katil olacaktım.

15.1.01

rose verdet için

andre verdet


güz derelerinin dibine dek aramıştım bu gülüşü
gün batımında guguk kuşu türküleri yıkılıp giderdi ara sıra
kiraz zamanını anımsa
geçerken şimşek gibi çarpan bir ardıçkuşu-anı
bir tüfek patlaması yatırdı beni akşam vakti
parçalanmış bir yürekle havaya 
ve her şey yeniden öyküsüz oluverdi

14.1.01

sincabın sakladığı sözcükler

peter laugesen



yalnızca şiirin ayaklarıyla
bulabilirim evin yolunu

tek gerçek şiirsel duygu derin hüzündür
onun içinde tomurcuklanır gülümseme
gözyaşı olur damlar kahkaha

sağduyu dedikleri
yakıp yıkıyor her şeyi

bir gün dönüp arkama baktım
hiçbir şey yoktu görünürde

tarihin yüreğidir
eyleme geçen düşüncedir şiir

ışık ile gölgeden
ses ile sessizlikten
doğmuş yaratıklardır
şiirler

gecenin imleridir sözcükler
gölgeleridirler düşüncenin
kağıttan bir kışlada

kötülükten de kötüsü
korkaklığın aldığı ürpertici öçtür
kötülüğün kurbanlarından

heyecanın acımasızlığı değil
acının öfkeli yüreğidir
karşıt yıldızlar gibi bizi alevlendiren
boş sokaklardaki kimsesiz güzellikte

dünya ile çakışması gerekmez sanatın
ama dünyadan kaynaklanması gerekir

yalın ve güzel bir şey
söylemek isterdim
nesnelerin ışığı kestiği yerde
oluşan gölgeler üstüne

otların nasıl büyüdüğünü
rüzgarın nasıl estiğini
bildiğim yerlerde
oturuyorum en çok

her şey yapılmış değildir daha
ama olan her şeyi
değiştirmek isteyenden
gelmez yenilik; yenilik ancak
daha olmayanda olabilenden
gelir

çamurlu bir çayırda
topraklı kemik parçaları
yığınıyla oynayan
bir köpek gibi
sıçrayıp oynar şair
dilin içinde
sözcükler yığınıyla

eski defterleri karıştırmakla geçiriyor ömrünü insan
karıştırılan bir eski deftere dönüşünceye dek yaşam

şiir kör bir midillidir
dilin maden ocağı geçitlerinde
sırtında bir kanarya

dil bir tansıktır
en yırtıcısıdır çalılıkların

yazıdır
oluşturan
beni ben kılan

neresi olursa olsun
burası olmasın da

13.1.01

uygarlık

jean-jacques rousseau

uygarlıkla doğmuş olan toplumun kurduğu bütün kurumlar, ilk ereklerinin tersine dönerler.

bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip "burası bana aittir!" diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu. bu sınır kazıklarını söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da hemcinslerine "bu sahtekâra kulak vermekten sakınınız! meyvelerin herkese ait olduğunu, toprağın ise kimsenin olmadığını unutursanız mahvolursunuz!" diye haykıracak olan kişi, insan türünü nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden, nice yoksulluklardan ve nice korkunç olaylardan esirgemiş olurdu!

insanın ilk duygusu varlığını hissetmesi, ilk özeni de kendi varlığını koruma özeni oldu.

uygarlıktaki her yeni ilerleme, aynı zamanda eşitsizlik yolundaki yeni bir ilerlemedir.

aklın egemenliğini kurmak, aydınlanmış bir azınlığın rolü olacaktır.

12.1.01

uğur'a ağıt değil övgü

ataol behramoğlu


günümüzde insan olmanın  
çok ağır bedeli var  
ya parçası olacaksın alçaklığın  
ya seni parçalarlar  

oysa insan olmak  
çoğalabilmektir başkalarıyla   
insansın, birinin canı yanarken   
senin de canın yanıyorsa   

bir bombayla canına kıyılan  
çoğalmasını bilen biriydi  
daha az uğur mumcu'yduk dün 
daha çok uğur mumcu'yuz şimdi

11.1.01

wittgenstein'ın maşası

david edmonds / john eidinow

pek azımız kürsülerden konferanslar veren filozoflar olsak da hepimiz mutfak masasında filozof kesiliriz.

1910'la 1913 arasında işsiz ve vasıfsız hitler, viyana'da evsizler için kurulmuş bir hayır kurumu ve resimlerini satın alan yahudi esnaf sayesinde hayatta kalmıştı.

nazilerin almanya'yı ele geçirmesinin doğuracağı sonuçları düşünen wittgenstein en kötüsünü önceden bilmişti: "bir ülkenin hükümetini bir grup gangsterin ele geçirmesi ne demektir bir düşünün. karanlık çağlar geri dönüyor. insanların cadılar gibi diri diri yakılması türünden dehşet verici şeyler görürsek şaşmayın."

çocukluğunda fiziksel temasın sıcaklığından yoksun kalan karl popper yetişkinliğinde de aynı tutumu sürdürmüştür. bir arkadaşına annesinin onu hiç öpmediğini söylemişti -kendisi de karısını hiç dudaklarından öpmemiş. ayrı yataklarda uyurlarmış.

"bir şeye çok sinirlendiğimde bazen sopayla yere ya da bir ağaca vururum. ama elbette bu işin suçlusunun yer olduğunu ya da ona vurmamın bir şeye yarayacağını düşündüğümden değil. öfkemi boşaltmak için. bütün ritüeller de böyledir. önemli olan bir cezalandırma hareketine benzemesidir ama benzerlikten başka şey aranmamalıdır."

zenon'un en ünlü paradokslarından birinde iki yarışmacı vardır: yenilmez yunan kahramanı akhilleus ve bir kaplumbağa. ağır hareket eden kaplumbağanın yarışa erken başlamasına izin verilir. zeno'ya göre hızlı akhilleus kaplumbağayı asla yakalayamayacaktır: kaplumbağanın başladığı noktaya geldiğinde kaplumbağa başka bir konuma gelmiş olacaktır; akhilleus bu noktaya geldiğinde kaplumbağa biraz daha ilerlemiş olacaktır ve bu böyle gider.

bertrand russell, her kelime itinayla betimlense bile sorunların ortadan kalkmayacağı görüşündeydi. bunu kanıtlamak için aşağıdaki küçük hadiseyi anlatmıştı. bisikletle winchester'a gidiyordu ve en kısa yolu sormak için bir bakkala girmişti. bakkal, dükkanın arka tarafındaki birine seslendi:

    "beyefendi winchester'a giden en kısa yolu soruyor."
    "winchester mi?"
    "evet."
    "winchester yolu, öyle mi?"
    "evet."
    "en kısa yol mu?"
    "evet."
    "bilmiyorum."

10.1.01

sanatçı

hermann hesse

bir sanatçı, filisterlerin deyimiyle kabına sığamadığı için zaman zaman sanat eserleri yaratıp ortaya koyan şen şakrak biri değil, işe yaramaz bir zenginlik altında havasızlıktan boğulup giden, dolayısıyla söz konusu zenginliğin birazını insanlara buyur eden bir zavallıdır. şen şakrak mozart şampanyayla ayakta durabilmiş; buna karşılık karnını doyuracak ekmek bulamamıştır. beri yandan beethoven'ın neden genç yaşta hayatına son vermeyip o eşsiz güzellikteki eserleri bestelediğini bilene aşk olsun! dürüst bir sanatçıyı yaşamda bekleyen, mutsuz olmaktır. karnı acıkıp da azık torbasını açtı mı, içinde bulup bulacağı inci boncuktur sadece!

9.1.01

perspectif

özdemir asaf


senin içine girdiğim zaman
dışımda kalıyorsun
senin dışından sana bakınca
içime sığmıyorsun

8.1.01

dua

w.c. fields: dualar avanak, bağnaz, cahil, ilkel ve tembelleri teselli edebilir; fakat bunun, noel baba'dan size yılbaşında bir hediye getirmesini istemekten farkı yoktur.

turgenyev: insan ne konuda dua ediyor olursa olsun, bir mucize dilemektedir. her dua kendisini şuna indirger: "yüce tanrı, iki kere ikinin dört etmemesini sağla."

schopenhauer: "arzularıma kapılmama izin verme" duasının anlamı, "kim olduğumu görmeme izin verme" demektir.

samuel butler: insanların duaları, çocukların oyuncak bebekleri gibidir. kullanışlı ve rahatlatıcı olmadıkları söylenemez; fakat onları ciddiye almak kolay değildir.

ralph waldo emerson: bir insanın duaları isteklerinin eksikliğinden, inancı ise aklının eksikliğinden kaynaklanır.

epikuros: tanrı onların dualarını dinleseydi, sürekli birbirlerinin aleyhine dua ettikleri için, insanların hepsi yok olurdu.

matt groening: din, aptallardan para koparmak için uydurulan bir sürü tuhaf ritüel ve ilahiden başka bir şey değildir. haydi, 40 kez tanrı'ya dua edelim; fakat önce bağış tepsisini dolaştıralım. ve bağış tepsisini dolaştırırken, lütfen yanınızdaki insan sizi izliyormuş gibi bağışta bulunun.

ernst haeckel: gerçeğin ve bilginin soylu kutsallığına ulaşan yollar, anlamsız seremonilerden ve düşünmeden edilen dualardan değil, doğanın ve onun kanunlarının sevgiyle incelenmesinden geçer.

7.1.01

boş kayık

osho

hiç kimse olmak dünyadaki en zor, en imkansız, en sıradışı şeydir.

en büyük nezaket her türlü resmiyetten uzaktır. kusursuz davranış endişeden uzaktır. kusursuz bilgelik plansızdır. kusursuz sevgi gösterişsizdir. kusursuz samimiyet sunmaz en ufak güvence.

aydınlanmış bir insanı takip edemezsin; çünkü hiç iz bırakmaz, ayak izleri yoktur. gökyüzündeki bir kuş gibidir, ilerler ama hiçbir iz kalmaz. hiçbir bilge senin onu takip etmeni istemez. daima zikzak çizerek ilerlediği için peşinden gidemezsin. onu takip etmeye çalıştığın takdirde gözden kaçıracaksın.

şöyle dedi bir bilge: "kendinden hoşnut olan önemsiz bir iş yapmıştır. başarı başlangıcıdır başarısızlığın, ün başlangıcıdır gözden düşmenin."

kim kendini başarıdan uzak tutabilir ve ünden, alçalabilir ve kaybolabilir insan yığınlarının ortasında? tao gibi akacaktır o insan, görünmeden, dolaşacaktır yaşamın kendisi gibi isimsiz ve evsiz. basittir o insan, ayrım gözetmeden. dış görünüşe bakılırsa aptalın tekidir. adımları hiçbir iz bırakmaz. güç sahibi değildir. hiçbir başarısı yoktur, şöhret sahibi değildir. kimseyi yargılamadığı için kimse de onu yargılamaz. böyledir kusursuz insan: kayığı boştur.

halk biliminde tilki zihnin, zekanın, mantığın sembolüdür. tilkiler büyük mantıkçılardır.

sözde dindar yalnızca sana kınayıcı bir gözle bakmak için, senin günahkâr olduğunu söyleyebilsin diye dindardır.

gerçekten uyum içinde, içsel dünyada gerçekten zengin olduğunda, gösterişle ilgilenmezsin. para için mücadele etmez ve yoksulluğu erdem haline getirmez. kendi yoluna gider başkalarına bel bağlamadan, ve gurur duymaz kendisiyle yalnız yürüdü diye.

ancak polis hırsızları bulabilir; çünkü birbirlerini anlarlar. polisin bakışıyla hırsızın bakışı farklı değildir. polis hükümetin hizmetindeki hırsızdır. onların kafası, onların düşünce şekli aynıdır, sadece onların efendileri farklıdır. hırsız kendi yararına çalışır, polis devletin hizmetindedir; fakat ikisi de hırsızdır. bu yüzden polisler hırsızları yakalayabilir.

bir hintli bilgeyi hırsız yakalamaya gönderirsen bulamayacaktır; çünkü başkalarını kendisi gibi görecektir.

yaşlı bir adam ölüm döşeğindeymiş, ölüyormuş. oğlunu çağırmış ve "artık ölüyorum, sana sırrımı söylemeliyim. iki şeyi her zaman hatırla: ben bu şekilde başarıya ulaştım. birincisi, bir söz verdiğin takdirde o sözü tut. bedeli ne olursa olsun dürüst ol ve sözünü tut. bu benim kuralım oldu, bu şekilde başarılı oldum. ve ikinci şey, asla hiçbir söz verme!" demiş.

ölüm, ölüm yüzünden değil, sen hiç doğru yaşamadığın için çirkindir. eğer hiç canlı olmadıysan, güzel bir ölümü hak etmemişsindir.

çoğu insan korkak olduğu için erdemlidir.

her şeyden önce bilge bir insan asla tercih yapmaz, tercihsiz yaşar; çünkü sonucun aynı olacağını bilir.

kusursuz insan hayatı eğlence olarak, oyun olarak yaşar. ordular ne yapabilir? bilinçsiz, uykudaki insanlar? uyanmış bir insan hepsine bedeldir.

felsefe hayatın düşmanıdır. bir insanın başına gelebilecek en zararlı şey felsefi açıklamalara saplanıp kalmaktır.

kierkegaard, "konuşmaya başladım, sonra birden bunun faydasız olduğunu fark ettim." der.

ancak küçük zihinler tutarlıdır. zihin ne kadar darsa o kadar tutarlıdır. zihin çok genişse içine her şey girer: ışık oradadır, karanlık oradadır, tanrı oradadır ve şeytan da, bütün ihtişamı içinde.

chuang tzu çok ısrar eder: "uyanık ol ve çok faydalı olma; yoksa insanlar seni sömürür." o zaman seni idare etmeye başlarlar, başın belaya girer. eğer bir şeyler üretebiliyorsan seni hayatın boyunca üretmeye zorlayacaklar. belli bir şeyi yapabiliyorsan, eğer becerikliysen, o zaman boşa harcanmazsın.

başkaları için faydalı olabiliyorsan, o zaman başkaları için yaşamak zorundasın. yararsızsan kimse sana bakmaz, kimse sana dikkat etmez, kimse varlığınla ilgilenmez. tek başına kalırsın. pazar yerinde himalayalar'da yaşıyormuş gibi yaşarsın. o tek başınalıkta büyürsün. bütün enerjin içe döner.

mutlu olduğun zamanlarda asla "mutluluğun amacı nedir?" diye sormadığını hiç fark ettin mi? âşıkken hiç, "bütün bunların ne amacı var?" diye sordun mu? sabah güneşin doğuşunu ve gökyüzünde ok gibi bir kuş sürüsünü gördüğün zaman, "bunun ne amacı var?" diye sordun mu? gece tek başına açan, bütün geceyi rayihasıyla dolduran bir çiçek için "ne amacı var?" diye sordun mu?

ancak bir bilge konuşmaya değerdir. ancak bir bilge dinlemeye değerdir. ancak bir bilge birlikte yaşamaya değerdir.

bilge nedir? boş bir kayık: içinde kelimeler yok, bulutların olmadığı boş bir gökyüzü. ses yok, gürültü yok, kimse deli değil, içeride karmaşa yok, sürekli bir uyum, eşitlik, denge. mevcut değilmiş gibi yaşar. adeta yokmuş gibidir. hareket eder ama içinde hiçbir şey kıpırdamaz. konuşur ama iç sessizliği oradadır. asla altüst olmaz, kelimeleri kullanır ama o kelimeler yalnızca araçtır. o kelimeler yoluyla sana kelimelerin ötesinde bir şey gönderir. eğer sen kelimeleri yakalar ve tutarsan kaçıracaksın.

adolf hitler kavgam'da şöyle der: "hakikatle yalan arasında tek bir fark biliyorum: bir yalan pek çok kez tekrarlandığında hakikat olur."

ancak eziyet ve yıkım yoluyla bir insan nesneye dönüştürülebilir.

yoksul biri zengin olduğunda bütün geçmişini temizlemeye başlar ki bir zamanlar yoksul olduğunu kimse bilmesin. bir zamanlar fakir olduğunu gösteren bütün tanıdıkları bırakır. akrabalarını görmek istemez, geçmişinin hatırlatılmasından hoşlanmaz. geçmişi tamamen bırakır.

öfkelendiğin zamanlar varlığında sızıntılar olur. arzu ettiğin zamanlar varlığında delikler vardır. kıskandığın, nefretle, cinsellikle dolduğun zamanlar bir enerji sütunu değilsindir.

bu nedenle buddha'lar bize arzusuzluğu öğretti; çünkü arzusuz olduğun zaman enerji dışarı doğru hareket etmez, içe doğru hareket eder. içsel bir döngü olur; bir elektrik alanı, biyoelektrik bir alan olur.

alkol seni toplumdan ayırır. bu yüzden toplum alkole daima karşıdır, hükümet alkole daima karşıdır, üniversiteler alkole daima karşıdır, bütün ahlakçılar daima alkole karşıdır; çünkü alkol tehlikelidir. sana toplumun dışına dair bir işaret verir. bu nedenle amerika'da ve batılı ülkelerde uyuşturuculara karşı bunca propaganda var.

planlama delisiyiz. hayatı planlarız, ölümü planlarız ve planlama yoluyla kendiliğindenlik yok edilir, güzellik yok edilir, bütün coşku yok edilir.

şimdiye kadar senin ilişkilerinden hiç iman, hiç güven, hiç sevgi, hiç mutluluk meydana gelmedi. ölüm geldiğinde nasıl yas tutabilirsin? senin yasın sahte olacak. eğer yaşamın sahteyse ölümün de sahte olacak. ve bir tek senin sahte olduğunu sanma! etrafta seninle ilişkisi olan herkes sahte. öyle sahte bir dünyada yaşıyoruz ki, devam edebilmemiz son derece şaşırtıcı.