30.12.01

kütüphane

jean-claude carriere / umberto eco

eco: evinize ilk defa gelen, heybetli kütüphanenizi görüp de size, "hepsini okudunuz mu?" diye sormaktan daha iyi bir şey bulamayan birine dostlarımdan biri şöyle cevap verirdi: "daha fazlasını beyefendi, daha fazlasını." kendi adıma, iki cevabım var. ilki: "hayır. bu kitaplar yalnızca önümüzdeki hafta okumam gerekenler. okumuş olduklarım üniversitede." ikinci cevap da şu: "bu kitapların hiçbirini okumadım. yoksa niye tutayım ki?"

carriere: muhtemelen her birimizde, randevumuz olan kitapları bir kenara ayırma, bir yerlere koyma fikri vardır; onlarla buluşacağızdır ama ileride, çok ileride, hatta belki başka bir hayatta. son saatlerinin gelip çattığını anladıklarında, proust'u hala okumadıklarını fark eden o ölüm döşeğindeki insanların sızlanması korkunçtur.

eco: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız. belki bileşimine giren unsurlar gelişim gösterecektir, belki sayfaları kağıttan olmayacaktır artık; fakat neyse o olarak kalacaktır.

carriere: kütüphanecilik anlayışına egemen olan yanlış düşüncelerden biri de şudur: bir kişinin kitaplığa, adını bildiği bir kitabı aramak üzere gittiği düşünülür. gerçekten de çoğu kez, kitaplığa adını bildiğimiz bir kitabı aramak üzere gideriz; ama kitaplığın temel işlevi, o ana dek varlığını aklımızdan bile geçirmediğimiz, bununla birlikte bizim için çok büyük önemi bulunduğunu gördüğümüz kitaplar keşfetmektir.

eco: kitaplık kocaman bir labirenttir. dünya labirentinin simgesi içine girersin; ama dışarı çıkıp çıkamayacağını bilmezsin. her kül tapınağının sütunlarından içeri girmemeli.

carriere: kim bilir değerli nice belge, nadir nice kitap sırf dalgınlık, dikkatsizlik, ihmal yüzünden yok olmaya terk edilmiştir. ihmalkarlar, yok edicilerden daha çok zarar vermişlerdir belki de.

29.12.01

dans

w. b. yeats


ey kökleri derinde çiçek açan kestane ağacı
yaprak mısın, çiçek mi, yoksa gövde mi
ey müzikle salınan gövde, ey ışıyan bakış
nasıl ayırt edeceğiz dansı dans eden kişiden

28.12.01

evlerde uyur uyanık yalanlar

botho strauss

en kötüsünü yaşamışsan artık öyle saf olamıyorsun.

büyük adamlar için, tam da bir kadınla birlikteyken öldü iddiasından pek hoşlanılır. çifte anlamlılık söylenceyi besler.

insanın kendi göğsü içinde kendi kalbinin, o en yabancı şeyin, uyanıkken ya da uykuda, severken ya da yalan söylerken, kesintisizce, hiç durmak dinlenmek bilmeksizin çalışması, ortalama bir zaman boyunca sağlıkla var olma sürecinde milyonlarca kez çarpması, kime mucize olarak görünmez ki? derinin içindeki bu nesne, adını yaşamın her türlü sarsıntısında kullandığımız bu el değmemişlik, kalbin kendine özgü sırrı budur işte.

itikat, bugün çoğu kez, yanmış ya da yenmiş bir kişinin külleri veya kalıntısı olarak görülüyor.

ölüm, sana sevdiğin insanı yine nasıldıysa öyle gösterir. nasıl soluk aldığını, eti henüz sıcak olan bedeninin nasıl bir yükselip sonra düştüğünü. sonra o sevdiğin insan, yıllarının derisini, öyküsünün giysisini boş olarak senin kollarına bırakır. bu kılıfı, "ne idiyse o" olarak taşıyıp saklayabilirsin.

alman diline egemen olduğunu iddia eden kişinin gücü, müzedeki resimlerin hepsinin efendisi olduğunu iddia den bir müze bekçisininki kadardır.

büyük eserlerin bir okura kazandırdığı anlamalar, okurun kendisinin anlama yetisinden çok daha yüksek oluyor.

benim kalbimi kırmıştın sen. tam da böyle gerçekten. ve bu yüzden tüm yaşamımı yarım güçle sürdürdüm.

tüm dünyaların her zaman en olabilir şeyi aşk değil midir? olanaklılıkça zengin; ama gerçekleşmeye gelince zayıf. aidiyet, kırılgan olmamak için hep bağrında derin bir yabancılık taşımak zorunda, en baştan bir reddediş barındırmalı içinde.

27.12.01

beton bahçe

ian mcewan

o gece annemle babam çimento torbaları yüzünden kavga ettiler. sessiz biri olan annem feci kızmıştı. babamdan hepsini geri yollamasını istiyordu. yemeği henüz bitirmiştik. annem konuşurken, babam pek dokunmadığı yemeğinin üzerine çakıyla piposunun haznesinden siyah parçalar kazıyordu. piposunu anneme karşı nasıl kullanacağını bilirdi. annem ona ne kadar az paramız olduğunu ve yakında tom'un okula başlamak için yeni giysilere ihtiyacı olacağını söylüyordu. babam piposunu dişlerinin arasına, vücudunun eksik bir parçasıymış gibi yerleştirdi ve torbaları geri yollamanın söz konusu olmadığını ve konunun kapandığını söyledi. kamyonu, ağır çuvalları ve onları getiren adamları gördüğümden, babamın haklı olduğunu seziyordum. ama o şeyi ağzından çıkarıp haznesinden kavrayarak, siyah sapını anneme doğru tuttuğunda ne kadar da kendini beğenmiş ve budala görünüyordu. annem daha da kızdı, sesi hiddetten boğuldu.

julie, sue ve ben, yukarı julie'nin odasına sıvışıp kapıyı kapadık. annemin sesinin iniş çıkışları aşağıdan bize ulaşıyordu, ama sözler kayıptı. sue, parmaklarının eklem yerleri ağzında, kıkırdayarak yatakta yatıyor, bu sırada julie kapıya bir sandalye dayıyordu. birlikte çabucak sue'yu soyduk ve pantolonunu indirirken ellerimiz birbirine değdi. sue çok zayıftı. derisi göğüs kafesine sımsıkı yapışıktı ve kalçalarının sert, kaslı çıkıntısı tuhaf biçimde kürek kemiklerine benziyordu. bacaklarının arasında açık renk, kızılımsı ince tüyler çıkmıştı.

oyuna göre, julie'yle ben uzaydan gelen bir yaratığı inceleyen bilim adamlarıydık. çıplak vücut karşısında birbirimize bakarak, kesik germanik seslerle konuşuyorduk. aşağıdan, annemin sesinin yorgun, ısrarlı vızıltısı geliyordu. julie'nin gözlerinin altında, ona az bulunur vahşi bir hayvanın derin ifadesini veren yüksek elmacık kemiği çıkıntıları vardı. elektrik ışığında gözleri siyah ve iriydi. yumuşak ağız çizgisi sadece iki ön dişle kesintiye uğruyordu ve gülümsemesini gizlemek için biraz somurtması gerekiyordu. ben ablamı incelemeye can atardım; ama oyun buna izin vermezdi. "evet?" sue'yu yuvarlayıp önce yan, sonra da yüzüstü yatırdık. tırnaklarımızla sırtını ve uyluklarını okşadık. fenerle ağzının içine, bacaklarının arasına baktık ve etten küçük çiçeği bulduk.

"buna ne diyorsunuz, herr doktor?"

julie ıslak bir parmakla orayı okşadı ve sue'nun kemikli omurgası boyunca küçük bir titreme oldu. dikkatle seyrettim. parmağımı ıslattım ve julie'ninkinin üzerinden kaydırdım.

"ciddi bir şey değil" dedi julie en sonunda ve yarığı baş ve işaret parmaklarıyla kapadı. "ama gelişmeleri takip edeceğiz, ja?"

sue devam etmemiz için yalvardı. julie'yle bilmiş bilmiş, hiçbir şey bilmeden birbirimize baktık.

"şimdi julie'nin sırası" dedim. "hayır" dedi julie her zamanki gibi. "senin sıran." hâlâ sırtüstü yatan sue bize yalvarıyordu. odayı geçtim, sue'nun eteğini aldım ve ona attım. "söz konusu olamaz." dedim ağzımda hayali bir pipoyla. "konu kapanmıştır." kendimi banyoya kapattım ve pantolonum bileklerimde, küvetin kenarına oturdum. julie'nin, sue'nun bacakları arasındaki açık kahverengi parmaklarını düşünerek kendimi kısa, kuru bir zevkle tatmin ettim. kasılma geçince iki büklüm durdum ve aşağıdaki seslerin çoktan susmuş olduğunu fark ettim.

26.12.01

şiir

ahmet ada: ben şiirden; dili, dini, ırkı, ulusu, rengi ne olursa olsun insanı, insanın varoluş bilgisini, hayatın kaynağını, hayatın anlamını araştırmasını beklerim. şiir çünkü, imgenin olanaklarıyla insanı araştırmaya, anlamlandırmaya yatkındır. şiir çünkü kendine ait bir dizgedir. şiir çünkü umar, umutsuz kalmışa umut olabilir. hayatın derin anlamını şiir yoluyla keşfetmek, insanlık değerlerine şiirin kanalıyla ulaşmak var olduğumuzu hissetmek demektir.

roman jakobson: bir sözcük, adlandırılan nesnenin salt bir temsili ya da bir coşku patlaması olarak değil de, bir sözcük olarak duyulduğu, sözcüklerle bunların düzenleyimlerinin, anlamlarının, dış ve iç yapılarının, dışarıdan gerçeği göstermek yerine kendi başlarına birer ağırlık ve değer kazandıkları durumlarda vardır şiirsellik.

melih cevdet anday: şiir, bilinmeyen bir dünyanın söylemidir; ozan bu bilinmeyen dünyayı yaratırken sözcüklerin arasında yeni bağıntılar kurar, başka bir deyişle imgeler yaratır; bu imgelerin karşılıkları yoktur. şiirin bir nesnesi yoktur; ama içeriği vardır; bu içerik, şiir yazıldıktan sonra ortaya çıkar, o da belki ve onu çoğun, okur yakıştırır, bulur.

hasan bülent kahraman: şiir, doğanın ya da bir başka nesnel gerçekliğin temsili değildir. şiir kendi içinde bir gerçekliktir. şiir bir öykü anlatabilir. şiir bir imlemede bulunabilir. bir düşüncenin uzantısı olabilir. fakat bunların hiçbirisi şiirin bir bağımlılık ya da karşılıklılık kısıtlaması içinde bulunduğunu göstermez. şiir bir kurguya dönüştürülerek, bir dil sorunsalı diye görülerek yepyeni bir aşamaya taşınmıştır.

25.12.01

şarkını söylediğin zaman

inci aral

insanı kendinden koruyacak hiçbir şey yoktur.

böcek gibi yaşayıp insan kılığında dolaşıyoruz ortalıkta.

zaman, içinde yaşadığımız bir akarsudur; bizi alıp ya ileriye doğru götürür ya da boğup öldürür.

yaşandığı süreçte insana tuhaf ve korkunç gelen şeyler bile, güvenli bir uzaklıktan bakıldığında yabansı bir dekor gibi görünüyor.

şarkılar, duyguları ifade etmenin en kolay yoludur. kimseyi incitmezler. istemeyen üstüne alınmaz.

aşk ölçülü, sabırlı bir şey olamaz. aşk delirmektir. azgın bir su gibi bentleri, duvarları yıkar geçer. sınır tanımaz.

sevgi söylendiği zaman yapaylaşıyor, karşı tarafa hak sahipliği veriyor ve beklentiye dönüşüyor.

ilk aşkın üzerinden zaman geçmez. geçip giden sevgilidir. ama aşk peri masalı gibi zamanın içinde bir yerlerde durur ve hep seni bekler. masalın iyi ya da kötü bitmesi önemli değildir. masal masaldır.

her aşk kendine özgüdür. hiçbiri ötekine benzemez.

her şey bittikten sonra insan kendi aşkının gölgesine ya da kendi hikayesine daha fazla sadık kalıyor. o iz, gölge hiçbir zaman silinmiyor.

aşk çoğunlukla hayal kırıklığıyla biter.

yoksulluğun ne olduğunu yakından görünce anlıyor insan.

başka bir dünya hayal edip de yenilgiye uğramak insana kendini aciz ve kötü hissettiriyor. kimi bunu kabullenip uzlaşıyor kimi de sürekli bir haksızlığa isyan duygusu içinde oluyor.

çocuk yapmamalı insanlar. sevgisiz, yalnız çocuklar yaratmamalı.

aşkın gerçeği yalanı olmaz. yaşanır ve biter. bir arayış, bir kendini olumlama, hepsi bu.

24.12.01

yalnızlığı denemek

attila ilhan


gecenin ortasında ne işin var
yıldızlara dokunma yanarsın
bak birazdan ay da batacak
karanlık bulaşmasın ellerine
tersin döner yolunu bulamazsın

içi dışı uzay tozu yansımalar
sahi mi yalan mı anlayamazsın
bir rüya gemisi iskele sancak
dokunup geçiyor hayallerine
ağlayasın gelir ağlayamazsın

sevmek insanın yüreği kadar
küçükse büyüğünü taşıyamazsın
yalnızlığı da dene oldu olacak
nasıl yankılanır derinden derine
iyi midir kötü mü çıkaramazsın

insanı ancak kendisi tamamlar
içinde başka dışında başkasın
eksiğin fazlana elbet bulaşacak
öbürü sığacak bunun derisine
yoksa sabaha sağ çıkamazsın

23.12.01

adalet

thomas hobbes

hiçbir şey, olaydan sonra yapılmış bir yasayla suç haline getirilemez.

adaletin doğası, geçerli ahitlere uyulmasıdır. fakat ahitlerin geçerliliği, insanları onlara uymaya zorlayacak bir devlet gücünün kurulmasıyla başlar ancak. ve mülkiyet de o zaman başlar.

adalet herkese kendisinin olanı sürekli olarak vermek iradesidir. bu nedenle, kendisinin olanın, yani mülkiyetin olmadığı yerde adaletsizlik de yoktur; ve kurulmuş bir zorlayıcı gücün, yani devletin olmadığı yerde de mülkiyet yoktur; herkes her şey üzerinde hak sahibidir. dolayısıyla devletin olmadığı yerde, adalete aykırı hiçbir şey yoktur.

yoksul bir kişiyi soymak, varlıklı bir kişiyi soymaktan daha büyük bir suçtur; çünkü bu, yoksul için, daha fazla hissedilen bir zarardır.

insan eylemlerine adalet katan şey, kişinin, hayatından memnun olmak için sahtekarlığa veya sözünden dönmeye muhtaç kalmaya tenezzül etmediği, pek az bulunan bir soyluluk veya büyüklüktür.

22.12.01

genç bir romancının itirafları

umberto eco

iki türlü şair vardır: şiirlerini on sekiz yaşındayken yakan iyi şairler ve ömür boyu şiir yazmaya devam eden kötü şairler.

ilham, sanatsal açıdan saygın görünebilmek için hilebaz yazarların başvurduğu kötü bir kelimedir. eski bir söz vardır, "dehanın yüzde onu ilham, yüzde doksanı terdir." der. fransız şair lamartine'in en iyi şiirlerinden birini nasıl yazdığından sıkça söz ettiği söylenir: bir gece ormanda gezinirken şiirin ani bir ilhamla, aklına eksiksiz geldiğini öne sürermiş. ölümünden sonra çalışma odasında o şiirin pek çok versiyonunu bulmuşlar, yıllar boyu yazıp yazıp düzeltmiş şiirini.

birçok üniversite profesörünün çalışma masasının çekmecesi yayımlanmamış berbat romanlarla doludur.

iyi bir listenin tek gerçek amacı, sonsuzluk fikrini ve vesairenin baş döndürücülüğünü iletmesidir.

sadece kendileri için yazdıklarını söyleyen kötü yazarlar ordusuna dahil değilim. yazarların kendileri için yazdıkları tek şey, ne alacaklarını hatırlamalarına yardım eden, işi bitince de atılan alışveriş listesidir. çamaşırhane listesi de dahil, geri kalan her şey bir başkasına yazılmış mesajlardır.

eğer ortada çok sayıda yaratıcı fikir varsa bu onların yaratıcı olmadığını gösterir.

1860'ta, garibaldi'nin sicilya'ya yaptığı keşif yolculuğunun peşinden gitmek için akdeniz'den geçmek üzereyken, alexandre dumas sr. marsilya'da mola vermiş ve kahramanı edmond dantes'nin monte cristo kontu olmadan önce 14 yıl hapis yattığı ve hapishane arkadaşı papaz faria'dan hücresinde ders aldığı if şatosu'nu ziyaret etmiş. dumas oradayken, ziyaretçilere hep monte cristo'nun "gerçek" hücresi denilen yerin gösterildiğini ve rehberlerin, dantes, faria ve romandaki diğer karakterlerden sahiden yaşamış kişilermiş gibi söz ettiklerini keşfetmiş. oysa aynı rehberler, if şatosu'nda mirabeau kontu gibi önemli tarihi kişiliklerin gerçekten hapis yattığını asla ağızlarına almıyorlarmış. dumas anılarında şöyle der: "romancıların bir ayrıcalığı vardır, tarihçilerin karakterlerini öldürecek karakterler yaratırlar. bunun nedeni, tarihçilerin anlattıkları kişilerin hayalet, romancıların yarattıklarının ise kanlı canlı insanlar olmasıdır."

21.12.01

doğruyu söylemek

michel foucault

kim hakikati söyleme hakkına sahiptir, kim bunu bir ödev olarak görür ve kim kendinde bunu yapacak cesareti bulur?

galenos: başkalarının hatalarını görürüz; ancak, kendimizinkiler söz konusu olduğunda kör oluruz.

bir insan birtakım ahlaki niteliklere sahipse bu, onun hakikate erişebilme imkanı olduğunun ispatıdır.

bir konuşmacının çoğunluğun inandıklarından farklı, tehlikeli bir şey söylemesi, o kişinin parrhesiastes olduğunun güçlü bir işaretidir.

parrhesia'da* konuşmacı özgürlüğünü kullanır ve kandırma yerine dürüstlüğü, sahtelik ya da sessizlik yerine hakikati, hayat ve emniyet yerine ölümü, yaltaklanma yerine eleştiriyi, kendi çıkarını koruma ve ahlaki kayıtsızlık yerine ahlaki ödevi tercih eder.

iktidarını kullanan insan, ancak onu eleştirmek ve böylece iktidarına ve emirlerine bir sınır koymak üzere parrhesia kullanan biri varsa bilge olabilir.

euripides: en cesur ruhlu insanı köle yapacak tek bir şey vardır, o da anne ya da babasının yaptığı utanç verici bir şeyin sırrını haiz olmaktır.

seneca: kendimden hiçbir şeyi saklamam, hiçbir şeyi görmezden gelmem. kendimle bu şekilde hoşbeş etmek dururken neden hatalarımı olduklarından küçük göstereyim ki?

sokrates: ruhunun iyi olup olmadığını anlamak isteyen bir adamda bulunması gereken üç özellik vardır: bilgi, iyi niyet ve açıksözlülük.

dio chrysostom: korkan bir insan kral olma konusunda asla bir köleninkinden daha büyük şansa sahip olamaz. 

galenos: ruhun herkesin bildiği tutkuları vardır: öfke, gazap, korku, keder, haset ve şiddetli şehvet.

sorunsallaştırma, gerçek bir somut duruma verilen bir cevaptır.

* parrhesia: hakikati söyleme konusundaki dürüstlük.

20.12.01

atasözleri

yatak yoksulun operasıdır. (italyan atasözü)

umarım ilginç bir çağda yaşarsın. (çinli bedduası)

korku, kuşlar yüzünden ekin ekmemektir. (doğu atasözü)

şeytan ayrıntıda gizlidir. (alman atasözü)

susma ağacının dallarında huzur meyvesi vardır. (arap özdeyişi)

sırrımı saklarsam benim tutsağım olur; açığa vurursam ben onun tutsağı olurum. (arap özdeyişi)

düşmanının bilmemesi gereken şeyi dostuna söyleme. (arap özdeyişi)

herkes kendi osuruğunun kokusundan hoşlanır. (izlanda atasözü)

sonunda ip en hafif bir çekme ile kopuverir. (ispanyol atasözü)

çok patırtı eder, az yemiş verirler. (fransız atasözü)

gelin dediğin tuzsuz yemek yiyip tuzlu olduğunu söyleyendir. (slovak atasözü)

generallerin en iyi dostu düşmanıdır. (rus atasözü)

iyi şeylerin hiçbiri tek adamla yapılamaz. (kızılderili deyişi)

para iyi bir köle; ancak kötü bir efendidir. (kürt atasözü)

çok bilen çabuk ihtiyarlar. (rus atasözü)

musiki ruhun gıdasıdır. (osmanlı atasözü)

19.12.01

capoeira

ece temelkuran

capoeira, angolalı yerlilerin portekizli efendiler ülkelerini sömürgeleştirdiği, kendilerini köleleştirdiği zaman kendi aralarında buldukları bir dövüş sanatı. afrika'da daha mistik kökenleri olmasına ve daha şiddet içeren bir biçimde yapılmasına rağmen portekizlilerin afrika'dan brezilya'ya getirdiği siyah kölelerle birlikte latin amerika'da dansa dönüşmüş bir sanat ve spor. sanatla sporun arasında durmasının bir nedeni var. köleler, efendilerini devirmek için savunma ve saldırı talimi yaparken kavga antrenmanı yaptıkları belli olmasın diye bu dövüş hareketlerini dans figürleri olarak geliştirmişler. fakat eski kölelik düzeni yıkıldıktan sonra bu kavga talimleri daha ziyade dans olarak yapılmaya başlanmış. iki kişilik, müthiş esneklik ve akrobasi yeteneği gerektiren bu kavga görünümlü dansı yaparken tarafların birbirine değmemeleri gerekiyor. eğer biri diğerine dokunursa dans bitiyor, dokunan kişi kaybediyor.

18.12.01

taklitçiler

v.s. naipaul

bizi küçük düşmüş durumda görenleri asla bağışlamayız.

günümüzde tarih diye bir şey yok; sadece manifesto ve antika araştırmaları, imparatorluk konusunda da hödüklerin broşürcülüğü var.

zulümden nefret et, zulüm görmüşlerden kork.

politikacılar yoktan bir şeyler var eden insanlardır. sunulacak elle tutulur yetenekleri azdır. mühendis, sanatçı veya üretici değildirler. kukla oynatırlar, kendilerini kukla oynatıcısı olarak sunarlar. sunulacak yetenekleri olmadığından, neyin peşinde olduklarını pek ender bilirler.

başarının kendi uyarıları vardır.

izleyici topluluğu asla önemli değildir. dinleyici topluluğu, çoğu muhtemelen sizden aşağı olan bireylerden oluşur. izleyicilerini sevdiğini söyleyen aktörlere asla inanmadım. aktör, izleyicilerini köpeklerini sevdiği gibi seviyordur. hangi alanda olursa olsun, izleyici karşısında başarılı olan sanatçı belki küçümsemeden olmasa da onlara karşı derin bir saygı yokluğundan hareket eder.

bir ailenin bütün üyelerinin zaman zaman da olsa bir araya gelmeleri, yemeklerini birlikte yemeleri iyi bir şeydir, aile bağlarını güçlendirir. aile tüm kültür ve uygarlıkların temelindeki birimdir.

"yukarı çıkarken karşılaştıklarına iyi davran; çünkü aşağıya inerken de aynı insanlara rastlayacaksın."

bir insan sadece umudu varsa, bir düzen kavramına sahipse, üzerinde yürüdüğü toprakla kendisi arasında bir ilişki olduğuna kuvvetle inanıyorsa kavga eder.

melodram ve üsluba boşvermeyin: her ikisi de insani ihtiyaçlardır.

yeni bir başlangıcın pek ender mümkün olmasına ve dünya kişisel yalanımızı sürdürmemizi sağlamasına rağmen, gidiş gidiştir. kırar, kemiğin her seferinde yeniden oturtulması gerekir.

17.12.01

meneksenos

platon

savaşta ölmenin gerçekte birçok faydaları var, meneksenos. öldüğü zaman ne kadar fakir olursa olsun insanın güzel ve muhteşem bir mezarı oluyor.

insanları yetiştiren devlettir. devlet iyi olursa insan da iyi olur; kötü olursa, aksi olur. onun için, babalarımızın ve aralarına önümüzdeki ölüleri de katacağımız bugünkü yurttaşlarımızın, düzenli bir devlet idaresi altında, kendilerini erdemli kılan bir devlet idaresi altında yetiştiklerini göstermek gerekir.

soyunu alçaltan bir kimse için hayat boş bir şeydir. böyle birini ne tanrılar arasında, ne yeryüzünde ne de ölümünden sonra yerlerin altında sevecek kimse bulunmaz.

hayatta göreceğiniz iş ne olursa olsun, erdem olmayınca, elde edeceğiniz her şeyin, yapacağınız her işin sonunda utanç ve kötülük vardır.

ne zenginlik, zengin olan alçak bir kimseyse, ona şeref getirir; çünkü böyle bir halde, zenginlik onun değil başkasınındır; ne de beden güzelliği ve kuvveti, kötü ve alçak bir kimsede bulunursa, yerini bulmuş olur, uygun düşer; çünkü o kimseyi daha belirli bir şekilde ortaya koyar, alçaklığını daha açık olarak gösterir.

doğruluk ve erdem dışında kalan her bilgi de düzmecedir, bilgelik değildir. onun için, hiç şaşmadan güdeceğiniz ilk ve son gaye, bizi ve bizden önce gelenleri erdem yolunda geçmek için bütün gayretinizle çalışmak olacaktır. erdemden yana, biz sizden üstün kalırsak, bilin ki bu zafer bizim için bir utanç olacak; yenilir, alt olursak, bu bize saadet getirecektir.

ataların kazandığı şeref, evlatları için güzel ve yüce bir hazinedir; ama böyle zenginlik ve şeref hazinesinden faydalanmak ve ne malınız, ne mülkünüz, ne de şerefiniz olmadığı için, onu torunlarına geçirmemek utançtır, alçaklıktır.

"hiçbir şeyde aşırı olma!" eski sözü güzel bir söz sayılırdı; gerçekten de öyledir. kendini saadete götüren veya yaklaştıran şartları kendi içinde arayan, bunları başkalarına bağlayarak, onların başarı veya başarısızlıklarına göre bahtını tesadüfe bırakmayan bir kimse, hayatını iyi düzenlemiş demektir. böyle bir adam bilgedir, merttir, akıllıdır. böyle bir adam, servet veya çocuk edinsin, servetini veya çocuklarını kaybetsin, her türlü halde, o özdeyişi yerine getirecek; sevinçte de kederde de aşırılıktan kaçınacaktır; çünkü bütün güveni kendinedir.

16.12.01

chloe

boris vian

"neden bu kadar horlamayla bakıyorlar? diye sordu chloé. çalışmak öyle önemli bir şey değil ki.."

- öyle öğrenmişler bir kez, dedi colin. genellikle herkes bunu söyler. aslında kimse iyi bir şey olduğunu düşünmez çalışmanın. alışılagelmiş artık. kötü bir şey olduğunu düşünmemek için çalışırlar.

"her şeye rağmen, makinelerin yapabileceği bir işi insanların yapması çok aptalca bir durum."

- makineleri de yapmak gerek, dedi colin. kim yapacak onları?

"aslında öyle, dedi chloé. yumurta için tavuk gerek; ama tavuk olunca istediğin kadar yumurta alabilirsin. demek en iyisi tavuktan başlamak."

- makineler neden yapılamıyor, dedi colin, onu bilmeli. zaman kaybından olsa gerek. insanlar yaşamak için zaman kaybediyorlar, bu nedenle çalışacak zamanları kalmıyor.

"aslında tam tersi değil mi? diye sordu chloé."

- hayır, dedi colin, makineleri yapacak kadar zamanları olsaydı, sonrası hiçbir şey yapmaları gerekmeyecekti. yani çalışmamak için makineler kurmaya çalışacakları yerde yaşamak için çalışıyorlar, demek istiyorum.

"çok karışık bu, dedi chloé."

- hayır, dedi colin. çok basit. tabii bu, yavaş yavaş olacak bir şey. ama eskiyebilecek şeyleri yapmak için o kadar zaman kaybediliyor ki..

"evde oturmak, karılarıyla sevişmek, yüzme havuzuna ve eğlence yerlerine gitmek istemezler mi sanıyorsun sen?"

- hayır, dedi colin. çünkü bunu düşünmezler bile.

"eğer çalışmanın iyi bir şey olduğunu düşünüyorlarsa, bu onların suçu mu?"

- hayır, dedi colin, bu onların suçu değil. "iş kutsaldır, iyidir, güzeldir, her şeyden önce gelir ve yalnız çalışanların her şeye hakları vardır." demişler onlara bir kez. yalnız bunu söyleyenler onları hep çalıştırarak, sözü geçen bu haklardan hiçbir zaman faydalanmamalarını da sağlayacak yolları bulmuşlar.

"öyleyse aptallık ediyorlar.. dedi chloé."

- evet aptallık ediyorlar, dedi colin. bunun için onlar da, kendilerine çalışmanın iyi olduğunu söyleyenlere inanıyorlar. böylece düşünme güçlüğüne katlanmıyorlar ve ilerlemeyi araştırmıyorlar, bir daha hiç çalışmamayı akıllarına bile getirmiyorlar.

"başka şeyden konuşalım artık, dedi chloé. bu konular çok yorucu. söyle bana, saçlarım hoşuna gidiyor mu?"

- daha önce de sana söylemiştim..

dizlerinin üstüne çekti onu. gene kendini her şeyiyle mutlu hissetmeye başlamıştı.

- bütününle ve ayrıntılarınla seni sevdiğimi daha önce söylemiştim sana.

"öyleyse incele beni, dedi chloé, colin'in kollarına kendini bırakıp bir yılan gibi çöreklenerek."

15.12.01

sonunda

şükrü erbaş


aylarca bir çocuğun gülüşüne takıldı
kalbim ki
bulanık bir gökyüzünde duru kalmış
tek incelik bulutuydu
tutulup rüzgarına ırgalanan kirpiklerin
bir sevincin uğrağına düştü
bir hüznün
gündüz gün ışığı, gece ay ile
gelip gelip dile
döktü içini ne varsa
bir uzak bahçede ayrılık açan
içedönük bir çocuğun yumuk avuçlarına
kalbim ki
kendi yağmuruyla dolup dolup boşalan
küçücük bir göldü
üstünde nilüferlerden bir beyaz örtü
boğuldu sonunda kendi sularıyla

14.12.01

diktatör

anthony storr

hitler, mussolini, stalin, ceausescu ve mao tse-tung gibi, yirminci yüzyılın utanç verici diktatörlerinin hepsi de güç arayışlarında vicdansız, düşmanlarını yok etme konusunda da acımasızdılar.

diktatörlerin dost sahibi olmak gibi lüksleri yoktur. evlenip aile kursalar da, özgüvenlerini yakınlarının gerçek sevgisiyle sağlamaktansa, bilinmeyen bir çoğunluğun takdirine dayandırmayı tercih ederler. bu gibi liderlerin paranoyaya varan derecede kuşkucu olmaları şaşırtıcı değildir. onlara göre, kitle dönektir ve kolayca etki altına alınabilir.

sadece propaganda ve popüler beğeniye bel bağlayan diktatörler, tüm siyasi liderler gibi muhalif olaylardan huzursuz olurlar. diktatör, ülke zor bir duruma düştüğünde bile, hükmetmeye devam etmek istiyorsa, hiçbir rakibinin yerini alma şansı olmayacağından ve kontrolün hala elinde olduğundan emin olmalıdır.

diktatörlerin sahip oldukları kontrolü ellerinde tutabilmeleri için, diktatörlük rejimlerinin tipik bir özelliği olan ispiyonculara, gizli polislere ve casuslara ihtiyacı vardır. ortada hiçbir neden yokken, sadece diktatörün aleyhine tehdit olarak algılandığı için sürülmüş, hapse atılmış, işkence görmüş ve öldürülmüş sayısız insan vardır. bundan da öte, hiyerarşide üst noktalarda olanların, diktatör tarafından tehdit olarak algılanma olasılıkları daha da yüksektir.

çelişkili olarak, liderlerin kriz dönemlerinde öğüt ve destek için sırtını dayayacağı "dostlar" ve müttefikler, genellikle paranoyak diktatörler için en büyük tehdidi oluşturur. hitler'in, 1934'te ernest röhm'ü ve stormtrooper'daki teğmenlerini ortadan kaldırması bunun tipik bir örneğidir. münih'te daha en başından beri kendisini destekleyen röhm'e hitler'in çok şey borçlu olması, onu tehdit olarak algılanmaktan kurtaramamıştır. hem stalin hem de mao tse-tung en yakın dostlarını hiç tereddüt etmeden gözden çıkarmışlardır.

13.12.01

petros amca ve goldbach sanısı

apostolos doxiadis

hayatın sırrı, her zaman hedeflerin erişilebilir olmasına dikkat etmektir. hedefler zor ya da kolay olabilir. koşullara, kişinin karakterine ya da yeteneklerine bağlıdır zorluğu; ama ne olursa olsun, erişilebilir olmalıdır.

saman alevi gibi birden parlayıp sonra sönüvermek, vaktinden önce yetişen az sayıda dehanın ortak kaderidir.

hayattaki büyük gerçekler çok basittir.

insan, zaafları konusunda kendisine karşı acımasızca dürüst olmalı ve gerçekleri cesaretle kabul edip gelecekteki yolunu buna göre seçmeli.

hayattaki başarı, kendine koyduğun hedeflerle ölçülür.

öyle şeyler vardır ki, ancak birileri yapıp bitirdikten sonra onun kolay olduğunu anlarız.

kaderinde suda boğulmak yazılıysa, insan asla yatağında ölmez.

12.12.01

yakınlık

osho

sıradan ol, olağandışı olursun. olağandışı olmaya çalış, sıradan olursun.

vücudundaki seksi bastıranlar, seksi zihinsel olarak yaşar. rüyasında karısını gören bir adam ya da kocasını gören bir kadın bulmak zordur. komşunun karısını ya da kocasını görmeleri çok daha sık rastlanan bir durumdur. elde edilemeyen şey, elde etmek için büyük bir özlem doğurur.

kendini bilmek, sadece derin yalnızlıkta mümkündür. normal koşullarda, kendi hakkımızda bildiğimiz her şey, başkalarının görüşüdür.

yakınlık kalbin kapılarının sana açık olmasıdır. ama bunu ancak, bastırılmış cinselliğin çürütmediği bir kalple yapabilirsin. içinde sapkınlıklar kaynamayan, doğal bir kalple. ağaçlar kadar doğal, çocuklar kadar masum. o zaman yakınlık korkusu olmaz.

en büyük ruhsal uyumsuzluk evlilikle yaratılır.

sevgililerin arasında yakınlık olması bile az rastlanan bir durumdur. biriyle sadece cinsel ilişkide olmak yakınlık değildir. cinsel orgazm yakınlığın tümü değildir, sadece yüzeyidir. yakınlıkta bu olabilir de olmayabilir de. yakınlık tamamen başka bir boyuttur. diğerinin senin içine girmesine izin vermektir; seni senin gördüğün gibi görmesine izin vermek, diğerinin seni senin içinden görmesine izin vermek, bir insanı varlığının en derin noktasına davet etmek.

kendini geride tutmaya devam edersen hiçbir ilişki gerçekten büyüyemez. kurnaz olursan, kendini güvenceye alıp korumaya devam edersen sadece kişilikler karşılaşır, gönüller yalnız kalmaya devam eder. bu durumda sadece masken ilişki kurar, sen değil. böyle bir şey olduğunda ilişkide dört kişi bulunur, iki değil. iki sahte kişi buluşmaya devam eder, iki gerçek kişinin arasında dünyalar kadar mesafe kalır.

kişiliğin yalanları öz için, ruh için çok ağır bir yüktür.

lao tzu diyor ki: "bir insan, doğduğunda yumuşak ve güçsüzdür; öldüğünde, sert ve bükülmez. bitkiler canlıyken yumuşak ve esnektir, öldüklerinde sert ve kuru. bu yüzden sertlik ve bükülmezlik, ölümün yoldaşlarıdır; yumuşaklık ve narinlik hayatın yoldaşları. bu yüzden, bir ordu sertleşince savaşı kaybeder. bir ağaç sertleşince kesilir. büyük ve güçlüler aşağıya aittir. narin ve güçsüzler yukarıya."

bütün inanç sistemleri öyle sahtedir ki sorgulandıkları anda yıkılırlar. sorgulanmadıklarında milyonlarca insanı hizada tutan dinler yaratırlar.

insanlar ancak sefil olduklarında din adamlarının eline düşer. mutlu bir insanlığın din adamlarıyla hiç işi olmaz.

hayat her an kopabilecek bir pamuk ipliğidir. bunu kabul ettiğin anda bütün sahte egoları bırakırsın. güzel ve değerli olan her şey çok anlıktır. ama sen her şeyin kalıcı olmasını istiyorsun.

dünya üstünde milyonlarca insan yaşadı; adlarını bile bilmiyoruz. basit gerçeği kabul et: birkaç günlüğüne buradasın ve gideceksin. bu birkaç gün ikiyüzlülükle, korkuyla harcanmak için değil. bu günler kutlanmak için. her zaman şimdide kal; çünkü bütün sahtelik ya geçmişten, ya da gelecekten sızar.

ben diyorum ki, gerçekliği yarat, o zaman her söylediğin de gerçek olur. gerçek mantıklı bir şey değildir. aslında her an kendine özgüdür ve hiçbir anın diğeriyle tutarlı olması gerekmez. tutarlılığı kafasına takan insan sahte olmak zorunda kalır; çünkü sadece yalanlar tutarlı olabilir. gerçek sürekli değişir. gerçeğin kendi çelişkileri vardır. gerçek insanın ideali yoktur. andan ana yaşar, anda nasıl hissediyorsa öyle yaşar.

kökleri olmadan yaşamak, sefalet içinde yaşamaktır; cehennemde yaşamaktır. tıpkı ağaçların toprağa kök salmaya ihtiyaç duyduğu gibi insan da varoluşa kök salmaya ihtiyaç duyar. yoksa zekadan yoksun bir hayat sürer.

zeka sahibi olmadan başarılı olmak görülmemiş bir şey değildir. aslında zeka sahibi olup başarılı olmak daha zordur; çünkü zeki insan yaratıcıdır. her zaman, zamanının ötesindedir. onu anlamak için zaman gerekir. zeki olmayan insan kolayca anlaşılabilir. toplumdaki yerleşik anlayışla uyumludur, toplumun elinde onu yargılayacak değerler ve kriterler bulunur. ama toplumun bir dahiyi değerlendirebilmesi için yıllar gerekir.

11.12.01

kürt sorunu

server tanilli

kürtler, türkiye'nin doğu ve güneydoğusunda yaşayan ve bu bölgelerde çoğunlukta olan bir halktır. isa'dan önceye çıkan bir tarihi, ayrı bir dili ve özgün bir kültürü vardır bu halkın. "önasya'da yaşayan türk asıllı bir kavim" ya da "dağlı türk" gibi kimi iddialara karşın, türk de değildirler; türklerin kürt olmadığı gibi.

anadolu'nun o eşsiz mozayiğinde onu daha da göz alıcı kılan apayrı bir renktir bu halk; onlarsız anadolu solgun bir çiçeğe döner. bu dürüst, bu yiğit ve mert halk türk değil, doğru; ama biz türkler, en karanlık günlerimizde yanıbaşımızda görmüşüzdür onları: ulusal bağımsızlık savaşımızda, türk ahmet'in yanında kürt mehmet de dirsek dirseğe savaşmıştır. öyle olmuştur; çünkü bizler kadar onlar da aynı bağımsızlık ruhu ile canlı idiler; bu savaş onların da savaşıydı aynı zamanda.

kürtler, bağımsızlık nedir bilen insanlardır.

bütün bunlara karşın ne olmuştur tavrımız onlara?

bugüne değin tüm siyasal iktidarlar kürtlere karşı ikiyüzlü bir politika izlemiş; kürtlerin varlığı resmi planda yadsınırken uygulamada tam tersi bir yol tutulmuştur. gerçekten, bir yandan "kürt yok türk vardır" edebiyatı sürdürülürken öte yandan doğu'da yaşayan yurttaşlar ulusal bütünlüğe karşı ve toplum dışı bir konumda gösterilmiş ve onlara kuşku ile bakılmıştır. bu tutum, ırkçı ve bölücü politikalara haklılık sağlayan; bölgeye yönelik iktisadi, askeri, kültürel, eğitim ve güvenliğe değin bütün politikalara damgasını vuran bir bakış açısına, sürekli toplumsal bir değer yargısına yol açmıştır.

örnekler verelim:

a) anayasa başta olmak üzere, tüm kanunlar, genel bir nitelik de taşısalar, doğu'da türkiye genelinden ayrı biçimde yorumlanır ve uygulanır.

b) doğu'da temel yurttaşlık haklarının özgürce kullanılması yalnız toprak ağalarına özgüdür; geniş köylü yığınlarının bu haklardan yararlanma özgürlüğü yoktur.

c) doğu'da kişisel sorumluluk kavramına itibar edilmez: basit bir zabıta olayında, sanık ve kaçak izlenmesinde bütün bir köy ya da kasaba halkının, çoluk çocuk ve genç-yaşlı ayrımı yapılmadan, günlerce karakollarda işkence görmesi doğal bir güvenlik uygulaması sayılmaktadır.

d) izleme, kovuşturma ve soruşturmalarda sanıkların "ölü olarak ele geçirilmesi" ya da "kaçarken vurulmuş olması" hemen hemen yalnızca doğu'da rastlanan olaylardır.

e) resmi güvenlik güçleri dışında, aşiretler arası düşmanlıklara dayanarak "köy koruculuğu" adı altında silahlı milislerle güvenliği sağlama uygulaması da yalnızca doğu'da vardır.

f) doğu'da bir toplantı ya da gösteri yapma girişimi her zaman kuşkuyla karşılanır; düzenleyiciler fişlenerek sürekli baskı altında tutulurlar.

g) bütün siyasal iktidarlar, devlet gücünü toprak ağalarının hizmetine sunarak, köklü bir toprak reformunun yapılmasına karşı çıkarak, köylü yığınlarını ezmeyi ve baskı altında tutmayı, bölgeye özgü bir yönetim biçimi olarak benimsemişlerdir.

h) doğu'da çocuğuna istediği adı veremeyen yurttaş, doğal soyadını da kullanamaz; daha önce yazdırılmış olan kürtçe adlar da, özellikle son yıllarda mahkeme kararıyla değiştirilmektedir.

i) doğu'daki tüm kasaba, köy ve mezraların tarih içinde oluşan adları değiştirilmiştir. bu resmi adlarla, özel ilişkilerde yerel olarak kullanılan adlar karmaşası, milyonlarca köylüyü adli ve idari konularda içinden çıkılmaz bir konuma sokmuştur.

j) ekonomik açıdan doğu, zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına karşın, türkiye'nin "mahrumiyet bölgesi" olarak bırakılmıştır. doğu'daki yurttaşlarımızın kendi dilleri ile özgürce konuşmaları, yazı yazmaları ve yayın yapmaları da yasaktır.

şimdi söyler misiniz: kimdir bölücü?

10.12.01

hayat

emily dickinson


ah yaşam, kanın akışıyla başlayan
ve kupkuru noktalanan

9.12.01

makam

celal sılay


hangi kapıyı çalsam, o
soytarı makamında kral
kral makamında soytarı

8.12.01

ölü zaman gezginleri

hasan ali toptaş

ne zaman doğduğumuz sorulduğunda hep anamızın bacakları arasından çıktığımız tarihi belirtmemize rağmen, artık insanları analardan çok yaşamın doğurduğunu biliyorum.


gene de sevmiştim sokakları. insan onları gezip dolaştıkça, yaşamın değişebilirliğine daha çok inanıyordu. hatta, uzaktan uzağa da olsa, öteki insanların varlığına yaslanıp kendi varlığını, yalnızlığını ve tekdüzeliğini yeniden kavrıyordu.

tutkularımız bizim kulplarımızdır ne de olsa, en kolay ve en çabuk onlarla ele geçiriliriz.

bize göre en büyük itiraf, kimi zaman gitgide derinleşen bir sessizlik kuyusunun içinden, yeryüzüne ölü bir sazan gibi bakmaktır. yalnızca bakmak.

artık biliyorduk ki, o biralar şişelenmiş birer uzlaşmaydı.

anlamak da, anlatmak da geçmişle başlamalı belki.

rakısını bir dikişte içti. içini çekti derin derin. bakışları masasındaki yapma çiçeklerde gezindi bir süre. eviyle işi arasında uzanan yol vardı kafasında. aynı evlerle kuşatılmış, aynı insanların gelip geçtiği, aynı seslerin dolup taştığı, tatsız bir yol.. kimbilir belki de, aynı yolu yürümekten ayakları, aynı renkleri görmekten gözleri, aynı sesleri duymaktan kulakları ne kadar tez körelmişti on üç yıldır? aynı, aynı, aynı.. bu aynılar o kadar çoktu ki yaşamında, o kadar çoktu ki..

değişik sokakta yürümenin bile tadı başkaymış.

7.12.01

zehir

william shakespeare



yeni bir ateş söndürür başkasının yaktığını
yeni bir acıyla hafifler eski bir ağrı
başın döndü mü öbür yana döndür başını
başkasının güçsüzlüğüyle iyileşir umutsuz keder
gözlerine yeni bir zehir bul ki
yok etsin ötekinin zehrini

6.12.01

meşaleler

yves bonnefoy


kar
ki vermeyi bırakmışsın, ki değilsin artık
gelen ama bekleyensin
sessizce, getirmiş olarak ama daha bir şey
alınmamışken; oysa bütün gece
gördük, buğulanmasında
bazen akan camların
senin parıldayışını büyük masa üstünde

kar, bizim yolumuz
lekesiz daha, gidip almak için
eğik ve sanki dikkatli dallar altında
o meşaleleri, bütün varolan
onlar belirdiler tek tek ve yandılar
ama sönüyor gibiler
sanki arzunun gözlerine, o ulaştığında
düşlediği nimetlere (çünkü çoğu kez
her şey çözüldüğünde belki, silinir
bizde odadan odaya yansıması
gökyüzünün, aynalarda), ey kar, dokun

daha şu meşalelere, yeniden yak onları
bu şafağın soğuğunda ve onlara şimdiden
tasasızlıklarıyla -daha saydam ateş- saldıran
senin tanelerini örnek alıp

ve sözde bu kadar ateşe
ve anında bu kadar özleme rağmen
sözcüklerimiz aramasınlar öteki sözcükleri ama
komşu olsunlar onlara
yanlarından geçsinler sadece
ve biri birine değdiyse ve birleşiyorlarsa
bu yine senin ışığın olacaktır
bizim saçılıp savrulan kısalığımız
dağılıp giden yazı, görevi tamamlanmış

(ve kimi kar tanesi gecikmekte, gözle izleniyor
ona hep bakmak istenilir
bir diğeri kendini sunmuş elin üstüne kondu

ve daha ağır ve sanki kaybolmuş biri uzaklaşıyor
ve fır dönüyor, sonra geri geliyor. ve demek değil midir ki
bir sözcük, bir başka sözcük daha, bulunması gereken
dünyayı kurtarır? ama bilinmez
bu sözcük duyuluyor mu ya da düşleniyor mu)

5.12.01

entropi

sigara dumanı neden sigaraya geri dönmez hiç? neden moleküller birbirlerinden uzaklaşır? neden dökülen bir mürekkep damlası yeniden biçimlenemez? çünkü evren, dağılım gösterme eğilimindedir. bu bir entropi ilkesidir, evrenin artan bir düzensizlik konumuna geçme eğilimi. entropinin ilkesi evrenin genişlemesinin bir sonucu olan zamanın tek yöne doğru akmasıyla ilişkilidir. peki yer çekimi kuvveti genişleme kuvvetine denk geldiğinde ne olacak? ya da kuantum boşluğu enerjisi zayıf düşerse? o durumda evren, daralma aşamasına geçebilir: büyük çöküş. zamana ne olacak peki? tersine mi dönecek? kimse cevabı bilmiyor.

korkularımızın ne kadarı doğuştan gelir? yavru kazları kuluçka makinesinde yumurtadan çıkartıp yavruların üzerinden bir kaz geçiyormuş gibi gösterirsek kuşlar boyunlarını uzatıp bağırmaya başlar. ancak o siluetin istikametini tersine çevirirsek şahin gibi görünecektir. kuşlar buna hemen tepki verir. daha önce hiç şahin görmedikleri için sinip korkarlar. hiçbir açıklama olmaksızın doğuştan gelen bir korku, hayatta kalmalarına yardım eder. peki, insanlarda doğuştan gelen korkular hangi eski tehlikelerden kaynaklanır?

4.12.01

üç aynalı kırk oda

murathan mungan

ne zaman içime biraz fazla baksam, yükseklik korkum depreşir.

saklanmanın en iyi yolu fazla görünmektir. herkes seni gördüğünü sanır, sen de rahat edersin. kasada oturan kız gibi! herkes kasadaki kızı görür; ama kimse tanımaz.

karanlık ve bilinmez bir yere, sizin ilk kez girerken duyduğunuz korku ile, siz karanlıkta uyurken, savunmasızken, bilinmeyen bir yabancı gücün, evinize adım atması karşısında duyulan korku aynı değildir. bu kez korku, sizin göze aldığınız bir serüvenin korkusu değil, gafil avlandığınız bir anın korkusudur.

bazı gerçekler insanlara fazla gelir. ya da bazı insanlara gerçek fazla gelir.

kimi önseziler, gerçeğin bilgisinden daha kesindirler. zulüm kadar kesin.

bazen bir insanın nerede olduğunu ve ne yaptığını bilmek, bütün bir insanlık tarihini bilmekten bile daha önem taşıyabiliyormuş meğer.. dünyanın en önemli sorusu, birinin şu an nerede, nasıl, kimlerle olduğu olabiliyormuş.

unutma, insanlar kandırılmak ister!

kızların masum kalması çok zordur. hepsi beş yaşına kalmadan kadın olurlar. entrika öğrenmek zorundadırlar. fitne fesat öğrenmek zorundadırlar. kadınlık, hayalleri temiz kalmış kızların, içlerinin kirlenmesi demektir.

en güvenilmez hikayeler, aynalara fazla bakanların başından geçer.

zamanları birbirine bağlayan en iyi yol, aynadır; bütün iyi ve sağlam yolculuklara aynanın içinden geçerek çıkılır. her insanın kendine yaptığı ilk yolculuk, ayna yoluyla olmuştur. her genç kız ve kadın, kendini ayna yoluyla keşfeder, ayna yoluyla yeniden şekillendirir ya da değiştirir. herkes kendi yolculuğunun sırrını kendi aynasına sırlar. insan, kendine tuttuğu aynayla yolunu bulur. ayna, yüzümüzün uğultusudur.

dünya, sanki var olmak için değil, kaybolmak için bulunduğumuz bir yer.

güzellik başka gözlere öğretilir, sen "ben güzelim" der gibi durursun hayatta, herkes seni güzel görür; ama sen kendi güzelliğini taşımaktan aciz durursan, herkes şüpheye düşer. güzellik, çeşit çeşittir. kimi güzellikler görülür, kimileri gösterilir, kimileri saklanır, kimileri kabul ettirilir. her şeyden önce sen, kendi güzelliğinin hangisi olduğuna karar vermelisin.

para başlı başına bir ahlaktır.

bir şairin öylesine söylediği bir laf: "biri gelse beni olduğum gibi sevse!" benim için budur aşk.

bütün mesele, hayatın çok çabuk geçtiğini kavramakta yatar. hayat, yalnızca zaman kullanma bilgisidir, başka bir şey değil!

herkes birbirinin çaresizliğinin kapanıdır. birinin vücudu, diğerinin parasını tuzağa düşürür. ya da tersi olur. birinin imkanları, diğerinin hayallerini. herkes birbirinin çaresizliğini kullanır aslında. kapana kıstırdığını sandığının kapanına kısılmış olduğunu anlarsın kimi zaman. inan, hayatın, ders vermeye bile vakti yoktur. "hayat dersi" dedikleri, iş işten geçmeden bunların farkına varmaktır yalnızca. hem unutma, bazen kötü bir yol, insanı, iyi bir sona ulaştırabilir.

zenginler her çeşit suçu, bir tören gibi yaşayabilme lüksüne sahiptirler. belki de bu yüzden, mazi dediğimiz şey, yalnızca zenginlerin geçmişidir. fakirlerin tarihi yoktur. sadece zengin olmuş fakirler, tarihten tarih satın alabilirler.

bir tek iddia bile kaybetsen, insanlar, bütün bir hayatının yalan ve gösteriş olduğunu düşünmeye başlarlar.

ölümlü bir varlık olan insanın, hayattan alacağı en büyük intikam, zamanı en iyi biçimde kullanmayı öğrenmektir. çünkü bu konuda hayat hep hile yapar.

herkes, bir başkası olmak ister aslında. bu yüzden kimse kendisi kalamaz. bütün romanlar, hikayeler, piyesler, filmler bunun içindir; insana bir başkası olma imkanı sunmak için.

yol arkadaşlığı, dünyanın en zor arkadaşlıklarından biridir.

her şey, herkesin içinde olur. sorun, yalnızca görmeyi kabul etmek sorunudur.

herkese, öylesine edilmiş boş bir laf gibi gelir ama, hayat sahiden bir masaldır.

insanlar oyalanırlar, alışırlar, unuturlar.

günler her şeyi solgunlaştırır. acılar diner, anı olurlar bir gün.

bir büyük yazarın dediği gibi, en iyi intikam şekli, kayıtsızlıktır.

bazen insanlar hiç yaşamadıkları şeyleri, diğerlerinden daha iyi gözlerler.

kimse kendini inzivada keşfetmez. insan kendisiyle ancak büyük kalabalıklarda karşılaşır. inzivalarsa dönüşler içindir. kalabalıklarda kendiyle karşılaşıp kaybolanların, yenilenlerin döküm günleri için.

kimse çıktığı yolda kendisi kalmaz. yol insanı başkalaştırır.

bir insanın kendini en iyi hissettiği zamanlar, kendini, başka biriymiş gibi hissettiği zamanlardır. kimse kendini çok fazla kendiymiş gibi hissettiğinde iyi değildir, olamaz.

bir hikayenin nerede bittiğini bilmek önemlidir. insanlar işte bunu bilemezler, hikayenin nerede bittiğini. çoğu zaman bilemezler. bütün yıkımların, mutsuzlukların, üzüntülerin esrarı buradadır. insanların hayatlarını hikayeler yönetir aslında. onlar, kendileri ya da kaderleri yönetir zannederler. kader denilen şey, inandığımız hikayelerin şaşmaz seyridir yalnızca. duydukları, dinledikleri, gördükleri, okudukları, inandıkları hikayelerin şaşmaz seyri.. hayatlarını hikayelere benzetmeye çalıştıkları için mutsuz olurlar. hikayelere inanırlar çünkü. hikayeleri hayatın kendisi zannederler. bütün hayatımız hikayelerle kuşatılmışken, inanmayıp da ne yapsın zavallıcıklar? bütün kutsal kitaplar bile hikayelerle doludur. tanrı yeryüzüne hikaye biçiminde görünmüştür. 

bazı umutlar başka zamanlarındır.