30.12.00

eğri bıçak kan ve ölüm

ali püsküllüoğlu


o kadının alnına vuran güneşli aydınlık ilk ve önemli
büyük yitiklerin sabahında darağaçları duran meydan
okşamasız yumuşak kadifelerin, ellere ellere değen kadifelerin
ak ile karanın bir büyük şölen öncesi haliyle
gelip kapıma konduğu zaman o koca kartallar örneği
koca pençeleri ile etlerimi parçalayıp yutan
(bir diş sarımsak kokusu çiy düşmüş bahçenin en güzel ye-
rinde. gel de sevme, şu çam dallarının diken diken
şu akasyaların birlikte büyüdüğü şu kuşun öttüğü şu çocuğun
anasını çağırdığı, şu avratotunun, şu ısırganın yeşil yeşil baktığı
tarlayı)

o kadının alnına vuran güneşli aydınlık ilk ve önemli
büyük yitikler sabahı insana darağaçlarını sevdiren
yaşamanın en uygunsuz yerinde yalanlarla gerçekle dövüşle
önce ile sonranın yanık kadın bedeni kokusu duyuran
gelip gelip en güçlü çağrısıyla nisanlarda gibi
sevdim seni diyen öldürdüm seni diyen korkunç ve güzel diyen
(balıkçılın sulardaki gölgesi vurdu mu güneşten güneşten
derenin içine. hem mavi hem kirlikumrengi ve yeşili, durgun
pis birikintisinde suyun ve içindeki küçük kurbağaların
yüzgeçli ve solunumlu bedeni, ıslak ıslak kadın saçlarına benzer o
suyosunları)

o kadının alnına vuran güneşli aydınlık ilk ve önemli
büyük yitikler sabahını bulup bulup bir köşede yitirten
buzlu camları, çilli insan yüzlerini, kara sırtlarını kedilerin
bir ile iki halini rakamların kağıtlarda duruşunu harflerin
gelip gelip karanfil kokan o terli kadın kokan yeli
ve büyük yitikler sabahı insana darağaçlarını sevdiren

29.12.00

clea

lawrence durrell

din, tanınmayacak derece yozlaştırılmış sanattan başka bir şey değildir.

"doğanın niteliklerinin en başta geleni, en güzeli devinimdir; doğayı sürekli kaynaştıran odur; ama bu devinimin sürekliliğini sağlayan şey suçlardır, onu ancak suçlar ayakta tutabilir." (marquis de sade)

çiftleşme, halk kalabalıklarının şiiridir.

kendi kendine, "gerçek yaşam hangi noktada başlar?" sorusunu hiç sormamış olan insanlar için yazmıyorum ben.

insan yalnızlığını kanıtlamak için sevişir.

ölüm bütün gerilimleri artırır, normal zamanlardaki gibi yarı doğrulara göre yaşamamıza pek izin vermez.

aşkımıza karşılık verenlerden hiçbir şey öğrenemeyiz.

bu dünya, donanımımız elvermediği için kavrayamayacağımız benzersiz bir mutluluk vaadini simgeler.

doğası gereği dürüstlüğe izin vermez aşk.

sırtına bir kadını yüklenen sanatçı, kulağında kene olan bir köpeğe benzer. kene kaşındırır, kan emer ama insanın eli ona yetişemez.

28.12.00

kara kız

george bernard shaw

allahın cezası bir yığın insan var ki, midelerinden başka bir şey düşünmüyorlar.

hayat, hep yana yana biten bir alevdir; ama her çocuk doğuşta yeniden tutuşur. hayat ölümden, umut da umutsuzluktan büyüktür.

biz en yüceyi gördüğümüz zaman ondan nefret ederiz; onu çarmıha gereriz, baldıran zehri içirerek öldürürüz, bir odun yığınının üstüne bağlar diri diri yakarız.

insanlar birbirlerini gittikçe daha büyük sayılarda öldürmenin yollarından başka bir şey öğrenmiyorlar.

azimli ve kararlı bir adam beş para etmez bir viskinin satışını yaparak, başak hasadını bir şekilde engelleyip kendi buğdayını üç dört katı yüksek fiyata satışa çıkararak veya insanların beynini yıkayan reklamlarla dolu ahmakça gazeteler ve dergiler yayımlayarak üç dört milyon kazanabilir ve köşeyi dönebilir. bütün bunlar olup biterken soylu yeteneklerini hayata geçirmenin peşinde koşan ya da insanlığın gelişimi için kendi hayatını tehlikeye atan insanlar bir kenarda fakirlik içinde sürünüyor olurlar.

en ani ölüm bile, imgelemin ve örneğin bin yıllık deneyimin şimşek gibi çalışmasıyla karşılaştırıldığında çok uzun bir süreçtir.

çocukluktan beri bize aşılanan şu yanılsamadan, tepemizdeki kurumların, tıpkı bizi saran hava gibi doğal olduğu yanılsamasından akıllarımızı temizlememiz gerekiyor. tepemizdeki kurumlar doğal değildir. küçük dünyamızda onlarla burun buruna yaşadığımızdan, ezeli ve ebedi oldukları düşüncesine kapılıyoruz. bu, tehlikeli bir hatadır.

insanlar, hatta en sevimlileri bile öyle kafasız, öyle beyinsiz budalalar ki..

evlilik kesinliği olan şeylerden değildir. kesinlik diye bir şey var mı zaten? her şey göçüp gider, her şey kırılır, her şeyden bıkarız. evlilikler de buna dahildir.

evli kişilerin, kendileri için dünyada yalnız bir erkek ya da yalnız bir kadın varmış gibi numara yaparak evlilik ilişkilerini koparana kadar zorlamaları öyle acıklı ki, ağlamamak için ister istemez gülüyoruz buna.

her erkek sevdiği şeyi öldürür. kadın dediğin de budur zaten: en iyi kemiği kapmak için birbirleriyle dalaşan köpekler.

kendilerini lider diye öne süren adamlar -grevleri örgütleyen, oy simsarlığına çıkıp seçim kazananlar- hep haindirler; hepsi de fırsatçıdır onların. başarısız denilen adamlar, sosyalist hareketin şehitleri -halk için herkese karşı çıkanlar- işte onlar var ya, onlar.. gerçek adamlar onlardır; halkın davasına kendilerini gerçekten adamış olanlar, devrimin yüzünü ağartanlar onlardır.

27.12.00

mountolive

lawrence durrell

yazar, insan denen hayvanların en yalnızıdır.

insan deneyimlerinin en zengini anlatım olanakları bakımından en sınırlısıdır da. sözcükler her şeyi öldürdükleri gibi aşkı da öldürür.

bütün büyük kitaplar acıma duygusunun içinde yapılmış bir gezintidir.

bir sanatçı öteki insan kardeşleriyle tek doyurucu ilişkiyi yapıtı aracılığıyla kurabilir; çünkü o gerçek dostlarını ölüler ve doğmamış olanlar arasında bulmaya çalışır. işte bu yüzden politikayla uğraşmaz, politika onun işi değildir. dikkatini siyasetlerden çok değerlere çevirmelidir.

gerçek aşkın tuhaflıkları bitmek bilmez.

mutluluk etkimeyle uyandırılabilecek bir şey değildir. bir bıldırcını ya da yorgun kanatlı bir kızı bekler gibi onu bekler, pusuya düşürürsün. sanatla ustalık arasında değişmez bir uçurum vardır.

26.12.00

dünya ve pantolon

samuel beckett

saf yaratım olarak tanımlanan ve yaradılışla birlikte işlevsiz hale gelen yapıt, hiçliğe adanmıştır.

insanların değerlendirmelerinden mahrum bırakılmış yapıt, sonunda korkunç acılar çekerek yok olmaya mahkumdur.

doğa karşıtı çiftleşmeler yalnızca kıyıda köşede, güzel ve ender olanın heveslileri arasında görülüyor. geriye de, genel ahlak kuralları karşısında saygıyla eğilmekten başka yapacak bir şey kalmıyor.

bir tablodan asla öğrenemeyeceğiniz şey, onu ne kadar sevdiğinizdir (ve gerektiğinde, onu neden bu kadar sevdiğiniz; tabi bu sizi ilgilendiriyorsa).

katıksız bir kavrayışı betimlemek, anlamsız bir cümle yazmak demektir. hiç kuşkusuz. çünkü ne zaman sözcüklere gerçek bir aktarma işlevi gördürülmek istense, ne zaman onlardan, kendilerinden başka bir şeyi ifade etmeleri istense, kendi kendilerini karşılıklı olarak geçersiz kılacak bir şekilde hizaya girerler. bu, hiç şüphesiz, hayata tüm büyüsünü veren şeydir.

ressamın şu meşhur, kendi nesnelerini yaratma "hakkı"nın çok uzağındayız. bu cesur eylemi doğuran, açık havadır.

aynı şekilde, gerçeküstünün sululuklarından da uzakta.

"soyut sanata yaklaşmayın. bu sanat bir dolandırıcılar ve yeteneksizler çetesi tarafından uydurulmuştur. onlar başka bir şey yapmayı bilmezler. desen yapmayı bilmezler. oysa ingres, "desen sanatın namusudur." demişti. boyamayı bilmezler. oysa delacroix, "renk sanatın namusudur." demişti. onlardan uzak durun. bir çocuk bile bu resimlerin aynılarını yapabilir.

"zamanınızı gerçekçilerle, gerçeküstücülerle, kübistlerle, fovlarla, yabanıllarla, izlenimcilerle, dışavurumcularla vb. harcamayın."

"resimde iyi olan, kalıcı olan, endişe duymadan hayran olabileceğiniz her şey, eyzies mağaralarından galerie de france'a dek uzanan bir çizgi üzerinde yer alır."

"doğrudan ifadelendirmeye yüz çevirme hakkına, yalnızca bu konuda yetenekli olanlar sahiptirler. resimde biçimsizleştirme anlayışı, yeteneksizlerin sığınağından başka bir şey değildir."

"picasso, iyidir. ona güvenebilirsiniz."

"ruh halleri, düşler ve hatta karabasanlar da dahil olmak üzere, her şey resmin nesnesidir; transkripsiyonun plastik araçlarla yapılmış olması şartıyla."

"dali? gösterişçinin tekidir o. başka bir şey yapmayı bilmez."

25.12.00

balthazar

lawrence durrell

kendi seçtiğimiz yalanlar üzerine kurulu hayatlar yaşıyoruz.

en iyi yanıtlar hep mezarın ötesinden gelir.

kumarbazlarla aşıklar gerçekten kaybetmek için oynarlar.

bir çiçeği dalından çeker koparırsan dal yine yerine döner. aynı şey yürekteki sevgiler için doğru değildir.

zamanla kendisini en çok yalanlayan şey "doğru"dur.

şeyler hep göründükleri gibi olsalardı insan imgelemi ne kadar yoksullaşırdı!

kendi felaketimizi kendi ellerimizle hazırlarız, onlar bizim parmak izlerimizi taşır.

bir insanın ruhunu alçıya alamazsın.

acıma duygusu üzerine bina edilmiş olan sevgi, dünyanın en tehlikeli sevgisidir.

aşk siper savaşı gibi bir şeydir, düşmanını göremezsin; ama orada olduğunu bilirsin; en iyisi başını siperden hiç çıkarmamaktır.

tam dürüstlük kadar acımasız bir şey olamaz.

gülmek kadınların aşktan sonra en sevdikleri şeydir.

kadınlar derinlikli oldukları oranda ahmaktırlar.

insan, sanatın ötesine geçebilecek bir kişilik geliştirmek için yazar.

24.12.00

kent ve tuz

gore vidal

herkes tabiat olarak biseksüeldir.

vücut insanlarına bayılırım; tötonik ve ilkeldirler; bizim anlayamayacağımız kadar karmaşıklaşmış bir toplumun yasakları altında bunalmış değildirler.

hepiniz aynısınız; ileri, ileri, hep daha yukarı. dünyanın bütün orospuları, birleşiniz.

ilkel insanlar, eğlenceli olduğu sürece ne olursa olsun yaparlar.

gözler kapalıyken gerçek dünya başlar.

bu ülkedeki her şey iki cinsi de mahvetmek üzere düzenlenmiş. erkeklere arzularının kirli ve istenmeyen şeyler olduğu söyleniyor. kadınlara ise birer tanrıça oldukları, erkeklerin onlara uzaktan bile olsa tapınmak için ölüp bittikleri. en azından erkekler kim ya da ne olduklarını biliyorlar ki bu da sağduyunun başlangıcıdır.

hayatta bir arkadaşa hava atmaktan daha büyük zevk veren çok az şey vardır.

insanın kendisi gibi kalabilmesi önemlidir.

aşk her zaman trajik bir şey, herkes için, her zaman. ama hayatı ilginç kılan da bu. bir şeyin değerini, o elimizden gitmeden anlayabilir miyiz?

güne dolu mideyle başlamak gibisi yoktur.

gizli homoseksüeller berbat aşıklardır.

sadece var olmak yoluyla birbirimizi yeterince etkiliyoruz. yıldızlar çakıştığında, yoksa kuyruklu yıldızlar mıydı, kısa bir süre için birinden ötekine parçalar sıçrar. çok ender olarak yüzde yüz çarpışmalar olur; ama çoğu kere bu iki yıldız herhangi bir olay olmaksızın, kendilerinden çok bir şey eksilmeksizin yollarına devam ederler.

23.12.00

justine

lawrence durrell

kör olan aşk değil, kıskançlıktır.

gövdesini bir erkeğe sunarken gerçek benliğini veremeyen bir kadını sevmekten daha büyük bir felaket olamaz.

bir kadınla üç şey yapabilirsin: ya onu seversin, ya onun için acı çekersin ya da onu yazarsın.

tanınmamak insanı her zaman yaralar.

ne budala, ne aşağılık yaratıklarız; iki bacak üstünde yürüyen kendini beğenmişlikten başka bir şey değiliz.

her erkek çamur ve iblis karışımıdır; hiçbir kadın bunların her ikisini de doyuramaz.

bir kentte sevdiğiniz biri yaşıyorsa orası sizin için dünya olur.

gerçek bir orospu, bir erkeğin gerçek sevgilisidir.

filozoflar insanın ruhunu, doktorlarsa gövdesini didikleyip duruyorlar; ama insan hakkında gerçekten bildiğimizi söyleyebileceğimiz ne var? topu topu sıvı ve katı boşaltım yapan, etten bir boru olduğundan başka.

aşk öğrencisi olan biri için her ayrılık bir okuldur.

paracelsus: kötülük ayartılmış iyiliktir.

büyük dinlerin hiçbiri sonu gelmez yasaklar koymaktan başka bir şey yapmamıştır. ama yasaklar arzuyu kurutacağı yerde daha da yeşertmiştir. arzuya boyun eğ ki ondan arınasın. insanın bütünlüğünü evrenin bütünlüğüyle denkleştirmek için her şeyden yararlanmalı; hatta hazdan, ruhun hazda kabarcıklanışından bile.

22.12.00

metroland

julian barnes

gençliğinde hiçbir şey yapmamaktansa onu heder etmek daha iyidir.

seks, ne de olsa, yolculuktur.

orospular burjuva yaşamının ayrılmaz bir parçasıdır.

bazı kişiler aslolanın yaşam olduğunu söylüyorlar; ama ben okumayı yeğlerim.

para aşkın yakıtı olmayabilir; ama mükemmel tutuşturur onu.

evlilik insanı gerçeğin araştırılmasından uzaklaştırır, ona daha fazla yaklaştırmaz.

sanat yalnızca, dindar olmayan insanlar tarafından üzerine düzmece bir maneviliğin yamandığı şık bir eğlence midir?

sanat, yaşamdaki en önemli şeydir; kendinizi bütün ruhunuzla adayabileceğiniz ve karşılığında sizi ödüllendirmekten hiçbir zaman geri kalmayacak olan bir değişmezdir; daha da önemlisi, ona maruz kalanlar üzerindeki etkisi iyileştirici olan bir şeydir. insanları yalnızca dostluk için daha uygun ve daha uygar kılmakla kalmaz; daha iyi, daha kibar, daha akıllı, daha hoş, daha huzur dolu, daha aktif, daha duyarlı kılar.

zamandan ve erkeklerden her şeyi beklemek ve korkmak gerekir.

"olaylar ve eylemler neyse odurlar ve onların sonuçları da ne olacaklarsa o olacaklardır; o zaman aldatılmayı ne diye arzu edelim?" (piskopos butler)

acaba günümüzde insanlar ne diye hep başka şeylere benzeyen şeyler yapıyorlar dersin? gerçeklerden kaçmak için derin bir arzu mu var içlerinde?

yaşam, nihayetinde oldukça eğlenceli bir taksi gezisidir, bedelinin ödenmesi gereken.

21.12.00

maddenin halleri

hakan günday

cehaletin yaptıramayacağı iş yoktur.

polyanna, benim yanımda eroinman bir orospu kadar umutsuz kalırdı.

insanın çalışmadan, ter dökmeden elde ettiği iki şey vardır. bunların ilki, herhangi bir talih oyunundan gelen para, ikincisiyse bir ülkede uzun süre kalınca farkında olmadan öğrendiği ve ister istemez konuşmaya başladığı o toprağın lisanı.

bir kadının iyi içki içmesi kadar seyretmesi zevkli bir gösteri yoktur.

afrika'yı anlamak için dört rengi bilmek yeter. sarı: sıcağın rengidir. yeşil: her yeri kuşatmış olan ormanın rengi. siyah: karşında oturan benim derimin rengi. ve kırmızı: üzerinde oturduğunuz toprağın sahibi olabilmek uğruna dökülen kanın rengi.

en boktan hikaye bile aynaya anlatılırken iyi gelir.

hiçbir zaman din kitaplarından daha fazla okunmayacağı bilinirken hikayeler uydurmanın ne anlamı var?

neden bir sınıfta toplanıp, bir kişinin dediklerini dinleyip not alıyoruz?

bazı insanlar diğerlerine göre çok daha kırılgan olurlar. ölümü sırtlarında bir çanta gibi taşıyıp yorulduklarında önce onu açarlar.

maddenin hallerinden biri de olağanüstü olanıdır.

dünya üzerinde faşistin ne kadar iğrenç bir tarihçesi varsa komünistin de o kadar saf, kötü bir geçmişi vardır. ne de olsa ikisini de insan icat etmiştir. insan dokunduğu her şeyi kirletmiştir bugüne kadar.

20.12.00

cennet ve cehennem

paulo coelho

her birimiz varoluşumuzun gerçek sebebini ölmeden bir saniye önce anlarız. cehennem ya da cennet işte o an doğar. cehennem, o kısacık anda geriye bakıp hayat denen mucizeye anlam katma fırsatını kaçırmış olduğumuzu anlamaktır. cennet ise o an, "hatalarım oldu; fakat hiç korkaklık etmedim. hayatımı yaşadım, ne yapmam gerekiyorsa yaptım." diyebilmektir. 

kaybedecek daha fazla bir şeyim kalmadığında her şeyi elde ettim. kendim olmaktan çıktığımda kendimi buldum. rezil olduğumda ve hala yürümeye devam ettiğimde kendi kaderimi seçmekte özgür olduğumu anladım. 

savaşçıyı savaşçı yapan budur işte: irade ve cesaretin aynı şey olmadığını anlamak. cesaret korku ve hayranlık uyandırır; irade gücüyse sabır ve azim demektir. iradeleri çok güçlü olan kadınlar ve erkekler genellikle yalnızdırlar; çünkü dışarıdan soğuk görünürler.

sıradan insan ilahi adaletsizlikten yakınıyor, güç sahibi olmayı kıskanıyor ve hayatın tadını başkalarının çıkarması ona acı veriyor. kimsenin hayatın tadını çıkaramadığının, herkesin kendini güvensiz ve endişeli hissettiğinin; mücevherlerin, arabaların ve şişkin cüzdanların büyük bir aşağılık kompleksini örtbas etmeye çalıştığının farkında değil.

hata yapmaktan korkmayan, hata yapan insanları arayıp bul. onların hataları, yaptıklarını gölgede bırakmış olabilir; fakat dünyayı ancak böyle insanlar değiştirir, defalarca hata yaptıktan sonra gerçekten fark yaratmayı ancak onlar başarırlar.

19.12.00

su damlasının denizdeki türküsü

bertolt brecht


yaz gelir, bakarsınız
gökyüzleri aydınlık içinde güler size de
işte sular sıcacıktır
yüzersiniz isterseniz
üstünde yemyeşil çayırların
çadırları kurarsınız
çın çın öter yollar türkülerinizle
ormanlarınız bekler sizi

sanki ne olmuş böyle olmuş da
sonu mu geldi sanırsınız yoksulluğun
yollar önünüzde ışıdı mı sanırsınız
yeriniz yurdunuz mu var
güvenliğiniz mi var yoksa
iyi bir dünya mıdır dünyanız
haydi ordan
sizinkisi bir damladır denizden
bir damla, olsa olsa

orman barındırır toplumun attığı insanları
ışıldar gökyüzleri kapalı geceler üstünde
çadırda yatanların ne evi var, ne barkı
kuru ekmeği bile yok şurada yüzenlerin
yollarda yürüyenler hep işsiz güçsüz takımı
dört dönerler sorarlar: "bir iş var mı? bir iş var mı?"

yani hiçbir şey değişmez. sürer yoksulluk
ne yeriniz yurdunuz var ne güvenliğiniz
iyi dünya der mi insan böyle dünyaya
haydi ordan
sizinkisi bir damladır denizden
bir damla, olsa olsa

hala hoşnut musunuz aydınlığından gökyüzünün
hala çıkmayacak mısınız bu tatlı, sıcak sudan
orman mı koruyacak hiç durmadan böyle sizi
böyle avutup duracak mısınız kendinizi hala
yarına ekmeğiniz hani
hak istemenizi bekler sizden dünya
yakınmanızı bekler, çözümler getirmenizi
son umudu sizde dünyanın

denizden alınmış bir iki damla suyla
yanaşmayın avutulmaya bundan böyle
yanaşmayın, sakın ha!

18.12.00

sürgün

ingeborg bachmann


bir ölüyüm ben dolaşıp duran
artık hiçbir yerde kaydım yok
bilinmiyorum mülki amirin görev yerinde
sayı fazlasıyım altın kentlerde
ve yeşeren taşra yörelerinde

vazgeçilmişim çoktan
ve hiçbir şeyle anımsanmamışım

yalnızca rüzgarla ve zamanla ve sesle
ben insanlar arasında yaşayamayan

ben almanca diliyle
çevremde kendime mesken
edindiğim bu bulutla
bütün dillerde sürüklenmekteyim

nasıl da kararıyor bulut
yağmurun tonları da koyulaşmakta
çok azı yağıyor
o zaman bulut ölüyü daha aydınlık bölgelere taşıyor

17.12.00

yalan

zülfü livaneli

insanın en kötü yalanı, kendine karşı olanıdır.

hayvanların yaptığı gibi neredeyse hafızasız yaşamak ve mutlu olmak mümkündür ama hiçbir şeyi unutmadan yaşamak imkansızdır. uykusuzluk, derin düşünceye dalmak, tarihselliği hissetmek, yaşayanlar için zararlı ve sonunda ölümcüldür. bu "yaşayanlar" kavramının içine bir insan, bir halk ya da bir kültür dahildir.

denizler ötesine giden kişi yalnızca iklimi değiştirmiş olur, aklını değil.

insanın biyolojik fonksiyonlarına aşırı bir anlam yükleme çabası içindeyiz; çünkü hiçlik zor geliyor.

normal insanlar bir cinayet haberi alınca ayrıntıları öğrenmek ister.

insan duygularının en tehlikelisi aşktır. aşk dünyadaki en tehlikeli, en öldürücü duygudur. insanları felakete sürükler.

bazen insan o kadar eziliyor ki, öfke bile duyamaz hale geliyor.

insanlık bir gün bu barbarlık dönemini aşacak ve canlıları öldürüp etini yiyen bizlere aşağılayarak bakacaklar.

16.12.00

stepne

rıfat ılgaz

dolmuş dergisinin en hızlı günleriydi. hababam sınıfı öyküleri üçten ona, ondan yirmiye, yirmiden de otuza doğru ilerliyordu. ben "keselim mi artık?" diye sordukça ilhan selçuk: "aman kesme, iyi gidiyor!" diyordu.

gerçekten de iyi gidiyordu hababam sınıfı. kabataş lisesi'nde yatılı okuyan oğlum, bana yeni yeni olaylar getiriyor, anılarımı zenginleştiriyordu.

"sınıf" adlı bir kitap çıkarıp türkiyemizde 142. maddeden ilk kez içeri tıkılan anlı şanlı bir şairdim. markopaşa dönemini üstü kapalı atlatmıştım. tek başıma bu ünlü dergiyi yürüttüğüm yıllarda bile yazılarımın altında adım yoktu. sahibi ve sorumlu müdürü olarak adımın geçtiği yıllarda bile kimi yazıları benim yazdığıma kimse inanmıyor, ben de inanmamaları için elimden geleni yapıyordum.

bir gün ilhan selçuk: "dolmuş'taki hababam sınıfı öykülerini bir kitapta derleyelim." deyince şaşırmıştım. kitabın bir yazarı olacaktı. gelenek böyleydi. şairliğimi iki paralık edip adımı böyle bir kitabın üstüne koyduramazdım. öyküler dergiden kesildi. turhan selçuk güzel bir kapak çizdi. hababam sınıfı'nın haytaları jimnastiğe çıkar gibi dizilmişlerdi çift sıra. başlarında da kel mahmut. bu kapağa adımın yazılmaması için hiçbir engel kalmamıştı. ortalık sütlimandı artık. hele böyle bir kitabın basın savcısını kuşkulandırması için bir neden de yoktu ortada. ilhan:

"koyalım adını" dedi, "hiçbir sakınca yok!"

"hayır!" dedim, "gene dergideki gibi 'stepne' yazılsın kapağa!"

"derginin adı dolmuş olunca stepne'nin bir anlamı olabilir; ama bir kitabın üstünde stepne ne anlama gelir?"

"bunu okurlarımız düşünsün!" dedim.

kitap çıktı. yazarı stepne. ister dolmuş'un yedek lastiği olsun ister kitabın yazarı. okuyucu kafasını bu konu üzerinde hiç yormadan 5 bin kitap dergi gibi eriyip gitmişti. kitapçı vitrinlerinde yerini bile almaya vakit kalmamıştı. aldığım 250 lira, mizahtan, mizah kitaplarından aldığım ilk telif ücretiydi. şairlik adımı kullanmadan, mizah yazarı olmuş, kitap çıkarmış, ilk kez kitaptan para kazanmıştım.

dergi kapandıktan sonra geriye kalan yeni hababam sınıfı öykülerinin bir bölümünü de tan basımevi'nde haluk yetiş basmıştı. nasıl olsa kitap kendini sattıracaktı. bu bakımdan dizgi baskı hacıbaba işi olmuştu. kapağını bile turhan selçuk'un dergideki çizgilerinden yararlanarak ben düzenlemiştim. olmuşken olsun dedim. ünü rıfat ılgaz'ı çoktan aşan hababam sınıfı'na ilerde sahip çıkabilmek umuduyla kapağa da adımı koydurdum. birinci kitabın her bakımdan bir devamı olduğu halde ilk eleştiriler çok umut kırıcıydı:

"birincisi daha güzeldi. ne gerek vardı bu ikincisine?"

oysa dergide severek okudukları öykülerdi bunlar. kitap olarak derlenince mi gereksizleşiyor, değerden düşüyordu? bu tür eleştiriyi yapanların gene de iyi niyetli arkadaşlar olduğunu sonradan öğrendim.

babıali demirbaşlarından dağıtıcı faruk kitabı evirip çevirdikten sonra:

"nerde stepneee.." demişti, "nerde rıfat ılgaz.. herif yazmış. ancak iki hikayesini okuyabildim bu yeni kitabın. bırak dostum sen bu işleri!"

ne demek istediğini anlayamamıştım. şaşkın şaşkın bakıyordum yüzüne:

"rusçan fena değil" dedi. "doğrusu ilk kitabı çok güzel çevirmişsin!"

ben rusça biliyordum haaa? haraşo'dan başka tek sözcük bilmiyordum rusça olarak. şaşkınlıkla sordum:

"ben mi çevirmişim? hangi yazardan?"

"hangi yazardan olacak! stepne'den!"

"yani bu stepne sovyet yazarı, öyle mi?"

"bırak laf cambazlığını.. ha sovyet yazarı ha rus yazarı.. hepsi aynı kapıya çıkar. baktın birincisi iyi gitti, ikinciyi de sen yetiştirdin geriden."

babıali'nin kral faruk'u beni sinemacılarla karıştırıyordu. ya da mayk hammer üreticilerine benzetiyordu. bir koyundan iki post çıkarmakla suçluyordu yani. haklıydı bir bakıma. yanlışlığı birinci kitabın kapağına stepne koymakla değil, ikinci kitabın üstüne kendi adımı yazmakla yapmıştım. hey garip kişi! durup dururken ne diye böyle işlere özenirsin! baban da mı mizah yazarıydı? şairlik neyine yetmiyordu senin!

15.12.00

yanlış yaşamak

attila ilhan


yanılmış bir kapıyım simsiyah
kendi üstüme kapanıyorum
seni paris'te kaybettim
yanlış bir yerde arıyorum
bozduğum her saat
içimi büsbütün daraltıyor
hiçbir mutluluğum kalmadı
ne bıraktıysan harcadım
inge bruckhart
resimlerine bakamıyorum

yanlış bir bulut çoğalıyor
akşamları yanılmış içlerime
ağzımda bozuk bir pil tadı
o korku değil artık bu yaşadığım
telefon zillerine dolaşarak
bak ne ben leipzig’deyim
ne de sen istanbul’da
ne depart kahvesinde çay içiyoruz
ne tiryaki köpekte şarap
seni görmeden öleceğim
bir daha görmeden
inge bruckhart
zaten kaç yıldır yaşamıyorum

hep yanıldık mı kimbilir
inanmak gelmiyor içimden
o yanlış tren bindiğimiz midir
azala azala unutulduğumuz
hani leipzig garında biten
yine yanlış mı yaşıyoruz
karanlığımızı avuçlarımıza öksürerek
sen bir kadın ıssızlığına koşulmuş
yarıdan fazla mavi gözler
eylülden eylüle gülümseyen
ben görünmez raylara düğümlü
garlarda yankılanan bir erkek
değerinden eksiğine bozulmuş
ölüversek mi ne
en büyük yanlışlığı benimseyerek
gizli bir nem sinmemiş mi ellerine
ya saçların, fena halde sonbahar
yanlışlar prensesi inge bruckhart
yine marne üzerine kar yağıyor
geceleyin bembeyaz ıhlamur ağaçları
yanıldıkça lüzumsuzluğunu anlayıp
insan yaşadığından utanıyor
uykularımızda yalnızlık korkular
dışımızda en küstah yanlışlıklar
içimizde en başka türkü ayıp

14.12.00

kadın

charles bukowski

hiçbir erkeğin bedeline katlanamayacağı kadınlar vardır; ama birinin bıraktığı yerden devam edecek bir keriz vardır mutlaka.

zordur bir kadını memnun etmek. her erkek doyumsuz bir kadını yola getirebileceğine inanır ama bu inanç insanı mezara götürür.

bir kadının yaktığı ilk adam sen değilsin.

kadınların istediği asla duyarlılık değildir. tek istedikleri, önemsedikleri birinden duygusal intikam almaktır. kadınlar aptal hayvanlardır aslında; ama erkeğin üstünde öylesine yoğunlaşırlar ki erkek başka şeyler düşünürken onu bozguna uğratırlar.

bir keresinde yaşlıca bir kadını eve hapsetmiştik. şarapçıydı kadın. yatağa bağladık ve elli sentten mahallenin bütün erkekleri üstünden geçti: sakatlar, sapıklar, kaçıklar.. üç gün üç gece, beş yüz kişi yararlandı.

toplum kanunları ile doğa kanunları farklıdır. biz doğal olmayan bir toplumda yaşıyoruz. her an havaya uçma tehlikesi içinde yaşamamızın nedeni bu. kadın, sahte erkeğin bu toplumda ayakta kalmayı başardığını sezgi yolu ile bilir ve onu yeğler. kadının tek amacı çocuğunu doğurup onu güvenli bir şekilde büyütmektir.

bazı erkekler kadınlarla ilişki yürütmekte başarılıdırlar. ben hiç beceremedim. çok sıkıcı bir şey ilişki. bittiğinde gerçekten düzülmüş hissedersin kendini.

bütün kadınlar arkadaştılar, iletişim kuruyorlardı, doğrudan ya da ruhsal ya da erkeklerin anlayamayacağı, sadece kadınlara özgü bir biçimde; buna biraz da dış bilgi ekledin mi hiç şansı yoktu zavallı erkeğin.

13.12.00

teorem

apostolos doxiadis

eğer bozuk değilse, tamir etme.

sağlam ispatlarla ulaşılan teoremler gerçekten kesin ve sonsuzdur; ama onlara gitmek için başvurulan yöntemler için kesinlikle aynı şey söylenemez. bunlar, tanımı gereği, ikinci derecede seçimleri ortaya koyar; bu kadar sık değişikliğe uğramalarının nedeni de budur.

eldeki bir kuş daldaki iki kuştan iyidir; ikisini isterken elindekini de kaçırıyorsun.

bir önerme, ispatlanmadan kaldığı sürece, ispatının imkansız mı yoksa çok zor mu olduğunu belirlemenin hiçbir yolu yoktur.

gizlenmesi imkansız üç şey vardır hayatta: öksürük, servet ve aşk.

"insanlar çok fazla gerçekliğe dayanamazlar."

onu nasıl bir hayal kırıklığı beklerse beklesin, her insanın kendi iradesini ortaya koyma hakkı vardır.

gerçek her zaman ispatlanabilir değildir.

dünya üzerindeki hiçbir şey gerçekten yeni değildir. insan ruhunun soylu dramları da öyle. bazen, aralarından biri çok özgünmüş gibi görünebilir; ama daha dikkatli incelediğinizde, hepsinin farklı kahramanlar tarafından daha önce canlandırılmış olduğunu görürsünüz; sadece seyrinde birtakım değişiklikler olabilir. ama asıl konu, temel nokta hep aynı eski hikayeyi yineler.

12.12.00

adalet

pascal

güçsüz adalet iktidarsızdır. adaletsiz güç ise zorbadır.

güçsüz adalete muhalefet edilir; çünkü kötü insanlar her zaman vardır. adaletsiz güç ise itham edilir. dolayısıyla güç ile adaleti birleştirmek gerekir. bunun için de adil olanı güçlü veya güçlü olanı adil kılmak gerekir.

adalet tartışma konusudur. güç ise kolay tanınır ve tartışmaya gelmez. bu yüzden güç, adil olanın emrine verilememiştir; çünkü güç hakka meydan okumuş ve onu haksız, kendini haklı ilan etmiştir.

ve böylece, haklı olanı güçlü kılamadığımızdan, güçlü olanı haklı kıldı.

11.12.00

romeo ve juliet

william shakespeare


ah, uzaktan nazik görünen aşk
nasıl da acımasız ve kaba denendiğinde 

altın daha beter bir zehir insan ruhuna
şu satışı yasaklanan zavallı karışımlardan
daha çok cinayet işler şu rezil dünyada

neler doğuyor nefretten
ama daha çoktur sevgiden doğan

erkekle çoğalır kadın

sevgi güç verir, zamansa imkan
büyük engellerde bulur, büyük hazzı insan

yarayla alay eder, yaralanmamış olan

öğrenciler nasıl ayrılırlarsa ders kitaplarından
öyle koşar seven sevdiğine giderken
okula nasıl canı sıkkın giderse öğrenciler
öyle ayrılır seven sevdiğinden

ruhum çağırıyor beni adımla
geceleri ne de gümüşsü bir ses verir sevenlerin dilleri
en yumuşak müziktir dinleyen kulaklara

nöbet bekler kaygı her yaşlının gözünde
uyku bulunmaz kaygının barındığı yerde
yıpranmamış gençliğin yüksüz bir beyinle dinlendiği yerde
altın bir uyku sürdürür egemenliğini

şu zevzek aşk yok mu aşk
dilini çıkararak şaklabanlıklar yapan
değneğini sokacak delik arayan koskoca bir maskaradır

ah sevgi, gözleri bağlıyken bile
nasıl da görür, yolunu seçer dilediğince

dilencidir ancak servetini sayanlar
benim sevgimse öyle büyüyüp çoğalmış ki
varlığımın yarısını bile saymak gelmez elimden

ölçülü yas sevgiyi gösterir
ölçüsüz yas ise akılsızlığa işarettir

10.12.00

aldanma

aşık veysel


aldanma cahilin kuru lafına
kültürsüz insanın külü yalandır
hikmetse dünyanın her tarafına
arzusu hedefi yolu yalandır

kar suyundan süzen çeşme göl olmaz
gül dikende biter diken gül olmaz
dız dız eden her sineğin bal'olmaz
peteksiz arının balı yalandır

insan bir deryadır ilimde mahir
ilimsiz insanın şöhreti zahir
cahilden iyilik beklenmez ahir
işleği ameli hali yalandır

cahil okur amma alim olamaz
kamillik ilmini herkes bilemez
veysel bu sözlerin halka yaramaz
sonra sana derler deli yalandır

9.12.00

için dışının içi

pascal mercier

bir süre önce -haziranda pırıl pırıl bir öğle öncesiydi, sabahın aydınlığı dar sokaklarda durgunca akıyordu- rua garrett'te bir vitrinin önünde duruyordum, gözümü alan ışık yüzünden vitrindeki malları değil kendi yansımamı görüyordum. kendi kendime engel olmam canımı sıkmıştı -hele de bu durum, kendime karşı her zamanki hal ve tavrımın bir simgesi gibiyken- tam birleştirdiğim ellerimin sağladığı gölge sayesinde bakışlarımı içeriye yönlendirebilecekken vitrindeki yansımamın arkasında -dünyayı değiştiren tehditkar bir fırtınanın gölgesi gibi geldi bana- uzun boylu bir adamın silueti göründü.

adam durdu, gömleğinin cebinden bir sigara paketi çıkardı, bir sigara alıp dudaklarının arasına sıkıştırdı. çektiği ilk nefesi dışarı verirken, gözleri çevrede dolaştı, sonunda benim üzerimde karar kıldı. "biz insanlar, birbirimiz hakkında ne biliriz?" diye düşündüm ve -adamın cama yansıyan bakışlarıyla karşılaşmamak için- vitrinde sergilenenleri zahmetsizce görebiliyormuşum gibi yaptım.

yabancı adam, saçları kırlaşmış, sert hatlı, ince bir suratı, altın çerçeveli yuvarlak gözlük camlarının arkasında siyah gözleri olan sıska birini görüyordu orada. aynadaki aksime eleştirel gözlerle baktım. her zamanki gibi, köşeli omuzlarımla dimdikten de dik duruyordum, başım boynumun izin verdiğinden de yukarıdaydı, biraz da geriye kaykılmıştı, benden hoşlananların bile söyledikleri kuşkusuz doğruydu: insanları ve onlara dair her şeyi hor gören kibirli adamın biriydim, her şeye ve herkese söyleyecek alaycı bir sözüm vardı. sigara içen adam böyle bir izlenim edinmiş olmalıydı.

ne kadar da yanılıyordu! çünkü bazen, böyle dimdik durmamın ve dimdik yürümemin nedeninin, babamın bir daha düzelmeyecek biçimde kamburlaşmış bedenini, behterev hastalığıyla acılar çekmesini, efendisine başını kaldırıp gözlerini dikerek bakmaya cesaret edemeyen ürkek bir uşak gibi bakışlarını yere indirmek zorunda kalışını protesto etmek olduğunu düşünüyorum. o zaman sanki bedenimi gergin tutarak gururlu babamın sırtını, mezarında olsa da doğrultabilirmişim ya da geçmişi etkileyen sihirli bir kanunla hayatını gerçekte olduğundan daha az eğilerek ve daha az acı çekerek geçirmesini sağlayabilirmişim gibi geliyor bana, sanki şimdi çabalayarak, acılı geçmişi hakikiliğinden sıyırabilir ve yerine daha iyi, daha özgür bir geçmiş koyabilirmişim gibi.

arkamdaki yabancının bana bakarken düşebileceği tek yanılgı bu değildi. uykusuz ve avuntusuz geçirdiğim, bitmek bilmeyen bir gecenin ardından başkalarına tepeden bakacak son kişi olurdum ben. dün bir hastama karısının yanında, geriye pek fazla ömrü kalmadığını açıklamıştım. yapmalısın bunu diye kendime telkinde bulunmuştum, o ikisini odama çağırmadan önce; kendileri ve beş çocukları için plan yapmalıydılar, hem insan onurunun bir kısmı, alın yazısının, ağır olanının bile, gözünün içine bakma gücünden oluşur.

akşamın ilk saatleriydi, açık duran balkon kapısından gelen hafif, sıcak bir esinti, bitmekte olan bir yaz gününün seslerini ve kokularını içeri taşımıştı, hayatiyetin bu yumuşak dalgasına insan kendini kayıtsız şartsız ve kendini unutarak bırakabilseydi bir mutluluk anı yaşayabilirdi. keşke sert, şiddetli bir rüzgar yağmuru camlara çarpsaydı! diye düşünmüştüm, karşımdaki kadınla adam tereddütlü, korkulu bir sabırsızlıkla dolup taşarak, kendilerini yakın bir ölümün dehşetinden kurtaracak hükmü dinlemeye hevesli olarak sandalyelerinin ucuna ilişirken, böylece, önlerinde bir zaman deniziyle, aşağı inip sokakta gezinen insanların arasına karışabileceklerdi.

gözlüğümü çıkardım, konuşmaya başlamadan önce baş ve işaret parmaklarımla burnumun üst tarafını tuttum. o ikisi bu hareketimi ürkütücü bir gerçeğin habercisi olarak yorumlamış olmalılar; çünkü başımı kaldırdığımda el ele tutuşmuşlardı; oysa elleri -ben öyle sandım ve bu düşünce boğazımın düğümlenmesine neden oldu, o ürkek bekleyiş bir kez daha uzadı- on yıllardır artık birbirini aramaz olmuştu. o ellere bakıp konuştum, adını koyamadığım bir dehşetin okunduğu gözlerine bakmak çok güçtü. elleri birbirine kenetlendi, kanı çekildi; işte uykularımı kaçıran, beni görüntüleri yansıtan vitrinin önüne götüren yürüyüşe çıkmadan önce kovalamak istediğim, o kanı çekilmiş, birbirine kenetlenmiş beyaz parmakların resmiydi. (o ışıklı sokaklarda bir şeyi daha kovalamaya çalışmıştım: bana bir anneden daha iyi bakan adriana en sevdiğim ekmeği getirmeyi bir kerecik unuttu diye, ona o acı haberi verirken kullandığım beceriksizce sözlerime duyduğum öfkenin anısı. öğle öncesinin beyaz altın ışığı, keşke yaptığım ve benim için pek de alışılmadık olmayan bu haksızlığı silebilse!

sokak lambasının direğine yaslanmış duran sigaralı adamın bakışları benimle sokakta olanlar arasında gidip geliyordu. dış görünümüm, bedenimin gururlu, hatta azametli duruşuna pek uymayan özgüvensiz kırılganlığımı kesinlikle ele veremezdi. kendimi onun bakışlarının içine yerleştirdim, o bakışı kendi içimde kurdum ve o bakışın içinden kendi aksimi çıkarttım. şimdiye kadar hiç böyle görünmemiş, böyle bir izlenim bırakmamıştım, hayatımın hiçbir anında. ne okulda, ne üniversitede, ne de işimde.

başkaları da aynı şeyi mi hisseder: kendi dış görüntülerini tanıyamadıkları olur mu? başkalarının onları algılayışıyla kendi kendilerini algılamaları arasındaki uçurumu dehşetle fark ettikleri olur mu? içeriden yaşanan yakınlıkla dışarıdan yaşananın, aynı şeye olan yakınlık diye nitelenemeyecek kadar birbirinden farklı olduğunu?

bu bilinçliliğin başkalarıyla aramıza soktuğu mesafe, dışımızın başkalarına kendi gözlerimize göründüğü gibi görünmediğini anladığımızda bir kez daha büyür. evler, ağaçlar, yıldızlar gibi görmeyiz insanları. onları, belli bir biçimde karşılaşma ve böylece kendi içimizin bir parçası yapma beklentisiyle görürüz. hayal gücümüz onları kendi arzularımıza ve umutlarımıza uyacak biçimde kesip biçer; ama aynı zamanda kendi korkularımız ve ön yargılarımız da o insanlarda doğrulanabilmelidir. bir başkasının dış görünümündeki hatlara bile kendimizden emin olarak ve tarafsızca ulaşamayız. o yolda bakışlarımız, bizi özel ve biricik kılan bütün arzulara ve hayallere kayar, gözümüzü alır bunlar. bir iç dünyanın dış dünyası bile hala iç dünyamızın bir parçasıdır, hele de bir yabancının iç dünyası hakkındaki düşüncelerimiz kesin ve dayanaklı olmaktan öylesine uzaktırlar ki, karşımızdakinden çok kendimizi ortaya koyarlar. sigaralı adam, dimdik duran, zayıf suratlı, kalın dudaklı, sivri ve bana bile çok uzun ve çok mütehakkim görünen düz burnuna altın çerçeveli bir gözlük oturtmuş bir adamı nasıl görür? bu adam, ilkinin hoşlandıklarının ve hoşlanmadıklarının çatısına ve ruhunun bütün yapısına nasıl katar kendini? görüntümün neresi onun bakışını abartır ve büyütür, neresini hiç yokmuş gibi görmezden gelir? sigara içen yabancının görüntümden çıkaracağı sonuç, kaçınılmaz olarak bir karikatür olacaktır, kafasında benim düşünce dünyamla ilgili olarak oluşan resimde de birbiri üstüne karikatürler yığılacaktır. böylece birbirimize iki kat yabancı olacağız; çünkü aramızda yalnızca aldatıcı dış dünya değil, o dünyanın her iç dünyada oluşan hayali de bulunacaktır.

kötü bir şey mi bu, bu yabancılık ve uzaklık? bir ressam bizi kollarımız iki yana açık durumda mı resmetmeliydi, ötekilere ulaşmak için gösterdiğimiz nafile çaba içinde çaresiz halde? yoksa yaptığı resim, aynı zamanda bir koruyucu duvar da olan bu çifte engelin var olmasından duyduğumuz ferahlığın ifade bulduğu bir konumda mı göstermeliydi bizi? birbirimizin karşısında duyduğumuz yabancılığın sağladığı korumaya minnettar mı olmalıyız? ve onun mümkün kıldığı özgürlüğe? işaret edilen bedenin temsil ettiği çifte engel tarafından korunmadan karşı karşıya dursaydık ne olurdu? aramızda bizi ayıran ve çarpıtan bir şey bulunmadan adeta birbirimizin içine dalsaydık?