28.11.00

nasihat

noam chomsky

farz edelim üniversitede okuyan veya gazeteciliğe başlamış, hatta ve hatta dördüncü sınıf öğrencisi genç bir insansınız ve fazla bağımsız bir zihniniz var; yani sorumluluğunuzu yerine getirmeye başladınız. sizi bu hatadan saptıracak, eğer denetim altına alınamıyorsanız marjinalleştirecek ve bertaraf edecek çok çeşitli yöntemler vardır. dördüncü sınıfta davranış problemleri olan biri olarak görülürsünüz. üniversitede sorumsuz ve yoldan çıkmış biri olarak görülür ya da iyi bir öğrenci sayılmazsınız. eğer öğretim üyesi olmayı becerebilirseniz "meslektaşlık" denen şeyi, yani meslektaşlarınızla uyuşmayı başaramayan biri olarak görülürsünüz. eğer genç bir gazeteci iseniz ve sizin üstünüzde yönetim seviyesinde insanların, üstü kapalı ya da açık olarak, peşine düşülmemesi gerektiğini düşündükleri bir hikâyenin peşinde koşuyorsanız, karakola yollanıp bu işi etraflıca düşünmediğiniz ve uygun tarafsızlık standartlarına sahip olmadığınız vs. türünden nasihatler alabilirsiniz. çeşitli yöntemler vardır. özgür bir toplumda yaşıyoruz; dolayısıyla gaz odalarına yollanmazsınız. ya da birçok ülkede olduğu gibi ardınızdan ölüm mangaları yollanmaz. bunu görmek için çok uzağa gitmenize gerek yok, mesela meksika'ya gitmek yeter. ancak yine de, doktriner doğruluğun ciddi bir şekilde ihlal edilmemesini sağlayacak oldukça başarılı yöntemler vardır.

27.11.00

kardeşimin hikayesi

zülfü livaneli

her insan bedeninin çürüyeceğini bilir ve bundan korkar; ama çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür, nedense bundan kimse korkmaz.

insan soyunun duygularını anlatan, psikolojik derinliklerine inebilen tek bir birikim vardır, o da edebiyat. hayatın tek gerçek yanı kurgudur, hikayelerde anlatılanlardır. edebiyat, hayatı anlamanın tek yoludur.

hayatta her şeyin bir bedeli vardır.

birçok insan herkesi ve her şeyi gözlemleyemez, başkalarıyla ilgilenemez; çünkü aşırı derecede kendi duygularıyla ve egosuyla meşguldür.

rus kızı votka gibidir; tek başına içilir, hiçbir şey istemez ama türk kızı rakı gibidir; yanında meze ister, peynir kavun ister, ister oğlu ister.

insanın kaderini bilmesinden daha korkunç ne olabilir?

bazı kelebek türlerinin bir günlük ömrü, hücre bölünmesinin hızlı olmasından dolayı, insanın 80 yılına denktir. bu durumda 70 yaşında ölen bir insan mı daha uzun yaşar, 25. saatini gören bir kelebek mi?

26.11.00

sonra

turgut uyar


ben gittiğimde satranç oynuyorlardı
hayır babam başkan değildi o zaman
ama ben onun oğluydum
yanımızdaki bahçede biri
iri güller yetiştiriyordu
ve inanılmaz şeyler olmuyordu
satrancı hangisi kazandı bilmiyorum
yaz gökleri gece yarısına kadar uzuyordu
sonra evlendik işte

25.11.00

modern zamanın tarihi

levent yılmaz

"aydınlanma, insanın, kendi eliyle yarattığı reşit olmama halinden kurtulmasıdır." (kant)

"dar kapıdan girin; zira helake götüren kapı geniş ve yol enlidir ve ondan girenler çoktur. çünkü hayata götüren kapı dar ve yol sıkışıktır ve onu bulan azdır." (matta)

andre dacier: kimi kitaplar vardır yolculuklara benzer; şu kişi olsun bu kişi olsun, başta yaptığımız yolculuk güzergahı asla tam olarak izlenmez.

cicero: felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir.

nicholas mann: zaferlerin en soylusu kendi kendini yenmektir; kendi üzerinde hüküm sürmek kraliyetlerin en zenginidir.

raymond queneau: tarih, insanların acılarının ilmidir.

fenelon: yeni bir şey söylemek aşağılık bir meraktır; kör bir tutkudur.

alexis de tocqueville: geçmiş geleceği aydınlatmadığı zaman, zihin karanlıkta ilerler.

bir deha, yüzyılının kusurlarından asla kurtulamaz.

24.11.00

arzu

andre malraux

arzu, pek çok dinde şeytandır.

balık için içinde yüzdüğü akvaryum neyse gerçekçilik de insan için odur. zihinden doğmamıştır. gerçeğin araştırılmasıyla hiçbir ilgisi yoktur. o insanı kavrar ve içine işler; insan ona hiçbir zaman bütünüyle sahip olamaz.

insan bir rastlantıdır ve temelinde, dünya, unutulmuşluktan yaratılmıştır.

sanat dünyası ölümsüzlüğün değil, başkalaşmanın dünyasıdır. günümüzde sanat yapıtının yaşamı, başkalaşmadır.

napoleon: bir devlet adamı her zaman bir köşede yalnızdır; karşı köşede ise bütün dünya vardır.

bir gün gelecek, insanların birbirlerinden kişiliklerinin biçimleri kadar anılarının biçimleriyle de ayrıldıklarının farkına varılacak.

"düşmanın sana hakaret ederse git kapının önüne otur. cesedinin geçtiğini göreceksin." (arap atasözü)

gandhi: üç düşmana karşı mücadele ediyorum: ingiltere'ye, hintlilere ve kendime karşı.

"dünyanın anlamı insana, kral arabalarının, ezdiği akreplere olduğu kadar erişilmezdir."

23.11.00

yüzyıllık yalnızlık

gabriel garcia marquez

insanlar birinci mevkide giderken edebiyat yük katarına atılırsa, dünyanın anası bellenmiş demektir.

insanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.

hastalık bir kez eve girmeyegörsün, kimse yakasını kurtaramaz.

hiçbir şeyi aceleye getirmek iyi değildir.

arcadio, iktidarın güvenliğini ilk tattığı yıkık sınıfta, aşkın tedirginliğini ilk duyduğu odanın birkaç adım ötesinde hazırlanmakta olan ölümünü gülünç buluyordu. ölümü umursadığı yoktu; ama yaşam çok şey demekti. o yüzden de idam hükmü verildiği andaki duygusu korku değil, özlem oldu. son dileğinin ne olduğu soruluncaya dek ağzını açmadı.

son satıra gelmeden önce, o odadan bir daha çıkamayacağını anlamış bulunuyordu. çünkü elyazmalarında aureliano babilonia'nın şifreleri çözdüğü anda aynalar (ya da seraplar) kentinin rüzgarla savrulup yok olacağı, insanların anılarından silineceği ve yazılanların evrenin başlangıcından sonuna dek bir daha yinelenmeyeceği yazıyordu. çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkum edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olamazdı.

22.11.00

düşü ne biliyorum

nilgün marmara


kimdi o kedi, zamanın
eşyayı örseleyen korkusunda
eğerek kuşları yemlerine
bana ve suçlarıma dolanan

gök kaçınca üzerimizden ve
yıldız dengi çözüldüğünde
neydi yaklaşan
yanan yatağından aslanlar geçirmiş
ve gömütünün kapağı hep açık olana

yedi tül ardında yazgı uşağı
görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o
ve bağlanmıştır körler
örümcek salyası kablolarla birbirine
sevişirken
iskeletin sevincini aklın yangınına
döndüren, fil kuyruğu gerdanlıklarla

yine de, o, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne
bir kahkaha bölüyor dokusunu
düşler marketinin
uyanıyorum küstah sözcüklerle

ey, iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben

21.11.00

nakıp ali

ülkü tamer

on iki yaşındaydım. ilkokulu bitirdikten sonra öğrenimimi sürdürmem için babam istanbul'a göndermişti beni. yaz tatillerinde, yarı yıl tatillerinde gidiyordum antep'e. 1949'un ocak ayında yarı yıl tatili için antep'teydim yine. kentte son günümdü. ertesi akşam trenle istanbul'a dönecektim. o gece annemle babam sinemaya götürdüler beni, nakıp ali'nin sinemasına.

"iki film birden" izledik. sinemadan çıkarken, nakıp ali (ali nakıpoğlu) beni gördü. "nasıl, beğendin mi filmleri?" diye sordu.

"beğendim ama, gelecek program çok güzel. onu kaçıracağım." dedim.

"niye?" dedi nakıp ali. "önümüzdeki hafta oynatacağız."

"ben yarın akşam istanbul'a gidiyorum." dedim.

"talihine küs" dedi nakıp ali.

ertesi sabah dokuzda bizim kapı vuruldu. açtım. bir adam. "nakıp ali seni istiyor." dedi.

sinemaya gittim hemen. nakıp ali kapıdaydı. "gel, otur" dedi. salonda bir koltuğa oturttu beni. görmek istediğim filmi on iki yaşındaki o çocuk için, sadece benim için oynattı.

nakıp ali'nin ilk sinemasında, ahşap asri sinema'da yangın çıkmıştı bir gün. hemen söndürülmüştü. kimseye bir şey olmamıştı. ama bu olay uzun süre konuşuldu, belleklerden silinmedi.

yıllar sonra nakıp ali yeni bir sinema yaptırdı. günün birinde önemsiz bir elektrik kontağı oldu. ben de ninemle oradaydım. hepimiz kapılara saldırdık. nakıp ali sahneye fırladı hemen. başladı bağırmaya. "bire yo'orum, dayım dayım yangın m'olur?" dedi. "sizin için sinema yaptırdık işte. yanar mı bu?! altı beton, üstü beton!" sonra yangında nasıl davranılması gerektiği konusunda aydınlatıcı bir konuşma yaptı:

"bire yo'orum, dayım dayım yangın m'olur? bi alov gördünüz kimi hemen gaçmıya gahıysız. acık beklen ba'alım. gırmızı lombey orıya goyan niye gomuş? o yandı'ı na'al gaçarsı'ız. hemin a'am, siz kaçmey da bilmeysi'iz. biri öte'eni yitiy. öte'e de öte'eni yitiy. ta'aların cemleri gırfıcerf oldu. her daf'ada bi etek bellur parası veriyk. angeslek mi yapıysız yo'orum? bi şey yok dedikçe ambelbeter gaçışıysı'ız. h'albundahı gırmızı lomba yandı'ı na'al gapının yanındahılar usulladak gapıları açmalı. urgundahı çıkmadan arhadahı kimsey' yitmemeli. sıreynan dof dof çıkmalı."

meali: "a birader, her zaman yangın mı olur? bir alev gördüğünüz gibi hemen kaçmaya kalkıyorsunuz. azıcık bekleyin bakalım. kırmızı lambayı oraya koyan niye koymuş? o yandığı vakit kaçarsınız. hem ağam, siz kaçmayı da bilmiyorsunuz. biri ötekini itiyor. öteki de ötekini itiyor. pencerelerin camları hurdahaş oldu. her defa bir etek cam parası veriyoruz. halbuki kırmızı lamba yandığı vakit kapının yanındakiler yavaşça kapıları açmalı. önündeki çıkmadan arkadaki kimseyi itmemeli. sırayla bölük bölük çıkmalı."

nakıp ali bir ara bir hac filmi getirtti. cami hocalarını toplayıp ziyafet çekti, sonra da özel olarak filmi oynattı onlara. ertesi gün, artık nereden kaynaklandıysa, bir rivayet yayıldı kente: "bu filmi yedi kere gören tam hacı, üç kere gören yarım hacı sayılır." film kapalı gişe girdi gösterime. haftalarca oynadı. arada bir yaşlı kadınlar geliyordu nakıp ali'nin yanına: "evladım, ben iki kere gördüm. üçüncüsüne param kalmadı. sevabına… bari yarım hacı olayım." "gir bacım" diyordu nakıp ali. "istersen dört kere daha gel. para mara istemez."

dinine bağlı bir adamdı; ama yobaz değildi. saza gider, rakısını içer, eğlenmeyi bilirdi. çıkarcı değildi. din sömürücüsü hiç değildi. hınzırlığına yapmıştı bu işi.

20.11.00

haz kaynakları

arthur schopenhauer

üç fizyolojik temel kuvvet vardır: bu kuvvetler, her insanda bir ya da öteki kuvvetin baskın çıkmasına göre, kendisine uygun bir biçimde seçeceği olası üç tür hazzın kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadırlar:

birinci türe girenler "yeniden üretme kuvveti"nin hazlarıdırlar: yemekten, içmekten, sindirmekten, dinlenmekten ve uyumaktan alınan hazlardır. hatta bu hazlar, tüm bir halkın ulusal zevkleri olarak, öteki halklar tarafından övülürler. ikincisi "heyecanlanabilme" hazlarıdır: doğada gezintiye çıkmaktan, sıçramaktan, güreş tutmaktan, dans etmekten, eskrim yapmaktan, ata binmekten, her türden atletik oyunlardan olduğu gibi, ava çıkmaktan ve hatta kavga etmekten ve savaşmaktan da alınan hazlardır. üçüncüsü ise "duyarlılık" hazlarıdır: seyretmekten, düşünmekten, duyumsamaktan, edebiyat, resim ve müzikle ilgilenmekten, öğrenmekten, okumaktan, buluş yapmaktan, felsefe ile uğraşmaktan vb. alınan hazlardır.

bilme kuvvetlerimiz, duyarlılığa dahildirler; bu yüzden, duyarlılığın ağır basması, bilgide var olan ve zihinsel denilen hazları almaya yetkin kılar ve bu ağır basma ne denli kesinse, bu hazlar da o denli büyük olur.

normal, sıradan bir insan, bir nesneyi ancak ona karşı şiddetli bir ilgiyle, istencini uyararak, yani o nesneye yönelik kişisel bir ilgi duyarak elde edebilir. ama istencin her kalıcı uyarılması, en azından karışık türdendir; yani acıyla bağlantılıdır.

istencin kasıtlı biçimde ve üstelik sadece anlık ve hafif, kalıcı ve ciddi olmayan acılara neden olabilecek küçük ilgiler aracılığıyla uyarılmasının bir yöntemi, istisnasız tüm bölgelerin "sosyete"sinin uğraşısı olan iskambil oyunudur. buna karşılık, zihinsel güçleri ağır basan bir insan, yalın bilgi yolunda, istencin hiçbir biçimde karışmadığı en canlı ilgiyi göstermeye yetkindir; hatta muhtaçtır. ama sonra bu katılım onu hemen, acının yabancı olduğu bir bölgeye, adeta rahat yaşayan tanrıların atmosferine götürür. buna göre, geri kalanların yaşamı sersemlik içinde geçer, akılları fikirleri bütünüyle kişisel esenliğin küçük ilgilerine ve böylelikle her türden pisliğe yöneliktir; bu yüzden bu amaca yönelik çalışma durduğunda ve kendi kendileriyle baş başa kaldıklarında, dayanılmaz bir can sıkıntısına kapılırlar; ancak tutkunun yabanıl ateşi, durmuş kütlesine bir nebze devinim verebilir; buna karşılık, ağırlıklı olarak zihinsel güçlerle donatılmış bir insan, düşünce dünyası zengin, kesinlikle canlı ve önemli bir varlıktır. onu, kendini onlara verebildiği kadarıyla değerli ve ilginç nesneler ilgilendirir ve kendi içinde de en soylu hazların kaynağını barındırır. doğanın ürünleri ve insanların çabalarının seyredilmesi, sonra da tüm zamanların ve ülkelerin üstün yeteneklilerinin çok çeşitli başarıları, ona dıştan bir heyecan verir; aslında bunların tadına yalnızca o varabilir; çünkü bunları yalnızca o tam olarak anlayabilir ve duyumsayabilir. buna göre, böyle birisi için onlar gerçekten yaşamışlardır; aslında ona hitap etmişlerdir; ötekiler ise yalnızca rastlantısal dinleyiciler olarak birini ya da öbürünü yarım yamalak kavrayabilirler. gerçi böyle birinin tüm bunların ötesinde, fazladan bir gereksinimi vardır; bu da öğrenme, inceleme, derin düşünme, alıştırma ve son olarak da kendisiyle baş başa kalabilme gereksinimidir; çünkü voltaire'in doğru bir biçimde dikkati çektiği gibi, "gerçek gereksinimler olmadan gerçek hazlar alınamaz."; bu yüzden bu gereksinim, doğa ve sanat güzellikleriyle, her türden zihin ürünleri olarak ötekilere kapalı duran hazların ona açık olmalarının da koşuludur. bunlar öteki kişilerin etrafında yığınla bulunsalar bile, onların gözünde ancak entelektüel fahişelerin bir yaşlı için taşıdığı anlam kadar bir anlam taşırlar. bunun sonucunda böyle seçkin bir insan, kişisel yaşamının yanı sıra ikinci, entelektüel bir yaşam da sürer ve yavaş yavaş bu ikinci yaşam onun asıl amacı haline gelir ve birincisini salt bir amaç olarak görmeye başlar. ötekiler için ise bu dışsal, boş ve kederli yaşam amaç olarak görülmek zorundadır. bu yüzden seçkin kişi, söz konusu entelektüel yaşamla uğraşmayı tercih edecektir ve giderek artan kavrayışının ve bilgisinin sonucu olarak, tıpkı oluşmakta olan bir sanat yapıtı gibi, bir bağlama, kalıcı bir yükselmeye, giderek kusursuzlaşan bir bütünlüğe ve olgunlaşmaya ulaşacaktır; buna karşılık ötekilerin salt pratik, salt kişisel refaha yönelik, derinlikte değil sürekli uzunlukta gelişmeye yetkin yaşamı, hazin bir biçimde akıp dökülür; ama söylediğimiz gibi, yine de onların öz amacı olarak kalmak zorundadır; seçkin kişi için ise sadece bir araçtır.

aslında bizim pratik, gerçek yaşamımız, tutkular tarafından yönlendirilmediği sürece can sıkıcı ve yavandır; onu tutkular yönlendirdiğinde ise, çok geçmeden acı vermeye başlar. bu yüzden yalnızca, istençlerinin hizmeti için gereken ölçünün üstünde herhangi bir zeka fazlalığına sahip olanlar mutludurlar. çünkü böylelikle, gerçek yaşamlarının yanı sıra, kendilerini sürekli olarak ve acısız ama yine de canlı bir biçimde meşgul eden ve eğlendiren, entelektüel bir yaşam da sürdürürler. salt bir boş zaman, yani istencin hizmetinde uğraşıda bulunmayan zeka, bunun için yeterli değildir; gerçek bir kuvvet fazlalığı gereklidir. çünkü ancak bu fazlalık, istencin hizmetinde olmayan, salt zihinsel bir uğraşıyı sürdürebilir: "zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölüdür ve diri diri gömülmektir." (seneca)

19.11.00

yürek söken

boris vian

en iyi şeyler bile zamanla usanç verir.

heveslenmeye heveslenmek, daha işin başında, yeterli bir tutkudur. bunun kanıtı da sizi davranmaya itmesidir.

insan hep bir şeylerin eksikliğini duyar.

insan ancak hiçbir şeye heves duymadığı zaman özgür olur ve tam anlamıyla özgür olan bir yaratık hiçbir şeye heves duymaz.

önünde sonunda, bir şey istemek, isteğine zincirlenmektir.

bazı insanları seviyoruz diye kalamayız yerimizde, başkalarından nefret ettiğimiz için gideriz. yalnızca çirkin şeyler insanı harekete zorlar.

tutkuların var olduklarını bilmek ve onları duymamak, korkunç bir şeydir bu.

kendileri için iyi olanın az çok bilincindedir çocuklar ve ender olarak zor duruma sokarlar kendilerini.

sağduyudan daha şiirsel olan hiçbir şey yoktur.

18.11.00

da vinci's demons

kibir ölümcül bir günahtır.

para için çırpınan adi bir hayvanla aydın bir adamın tanrı'ya ulaşması arasındaki farkın altında bilgi yatar.

hayatın sunduğu yol dikse sen de başını dik tut.

paranın kokusu yoktur.

yalanlar, gerçekler.. konu bunlar değil. en iyi hikaye kazanır.

bir ebeveyni kaybetmek insanın kalbini kırar.

aşk bir yükten ibarettir.

kendin olmadığını düşünebilirsin fakat her anda, hem bir zamanlar olduğu gibi çocuksun hem de bir gün olacağın gibi, bilgesin. 

biz genelde babalarımız bizi ne hale getirirse oyuz.

kıyamet, dünyadaki kötülükler dünyaya hükmedeceğimize dair inancımızı aştığında yaşanır. 

aşk olmadan yaşamanın bir anlamı yok.

dünyanın gizemlere ihtiyacı var. güçlü fikirler eğer zamanından önce ortaya çıkarsa çok zarar verebilir.

hataların yüzünden yakalanmak, ölümden çok daha kötü bir kaderdir.

kendini de tanı, düşmanını da.

gerçek stratejik uzmanlık yaşam arenasında kazanılır.

"iyiliğinizi insanların gözü önünde gösteriş amacıyla sergilemekten kaçının. yoksa göklerdeki babanızdan ödül alamazsınız."

kontrol dışı ihtiras, yenilgiye götürür.

gerçek mutsuzluk tüm sorular cevaplandığında yaşanır; çünkü geriye sorulacak soru kalmamıştır.

17.11.00

tercih

steven pinker

insanların önüne bazı giyim eşyalarını dizseniz ve onlara bir tanesini seçip almalarını söyleseniz, genellikle en sağdakini alırlar. ama daha sonra onlardan o eşyayı seçmelerinin nedenlerini sıralamalarını isterseniz hiç kimse "çünkü en sağda duruyordu." yanıtını veremez. yalnızca eşyaların özelliklerinden söz ederler.

aynı nesnelerin başka türlü sıralanarak sunulduğu deneylerden geçmedikleri için bu insanlar, soldan sağa doğru dizilmişlik konumu gibi aptalca bir etmenin davranışlarını etkilediğini bilemezler. işte bizi etkileyen şeylerle ilgili anılarımız konusunda en önemli sorun budur. hiçbirimiz hayattaki seçimlerimizin nedenlerini ayıklamak için yapılan deneylerden geçmedik.

hans eysenck'in bir zamanlar dediği gibi, anne ve babanın çocuk üzerindeki en büyük etkisi gebeliğin oluştuğu andadır. doğar doğmaz özdeş ikizinden ayrılmış ya da bir başka bebekle birlikte evlat edinilmiş ve onun "sanal ikizi" olarak büyütülmüş biri dışında, insanların yaptıkları seçimler üzerinde genlerinin etkilerini bulmalarının yolu yoktur.

insanların en sık sözünü ettiği etki anne ve babalarının etkisidir. akademi ödüllerini kazananların ödülü alırken yaptıkları konuşmalar gibi, bir özyaşamöyküsü de, bize karşı sevgilerini esirgememiş olan insanlara teşekkür etmek için bir fırsattır. insanın ana-babasını şükranla anmaması bir evladın gösterebileceği nankörlüğün daniskasıdır.

ama davranışsal genetiğin bir ikinci bulgusu bize, anne-babanın herkesin sandığından daha az etkili olduğunu gösteriyor. yetenek ve mizaç ölçülerinin çoğuna göre, doğdukları zaman birbirlerinden ayrılmış kardeşler büyüdükleri zaman aralarında, birlikte büyümüş kardeşlere göre daha fazla fark olmuyor; evlat edinilmiş ve birlikte büyümüş kardeşlerse büyüdükleri zaman hiç de birbirlerine benzemiyor. bunun anlamı şudur: bir aile içinde iki çocuğun büyürken paylaştıkları her şey -ilgili ya da ilgisiz, sıcak ya da soğuk, derli toplu ya da dağınık, incelikli ya da kaba olan ana baba- bizi biz yapmakta uzun dönemde çok az etkili oluyor ya da hiç olmuyor.

bugün bizi biz yapan şey çocukluk deneyimlerimiz değil, çocukluk deneyimlerimizi oluşturan bugünkü bizleriz. olayları doğru anımsadığımız zaman bile, onların hayatlarımızın nedensel dokusu içindeki yerlerini genellikle yanlış saptarız.

anton çehov, bir oyunun ilk perdesinde seyirciye bir silah gösteriyorsanız, seyirci onun üçüncü perdede patladığını bilir, demişti. yaşam öykümüzü yazarken, üçüncü perdede silahın patlayacağını bilmek bizi o silahı birinci perdede göstermeye iter.

insanlara sertçe diş fırçalamanın sağlıksız bir şey olduğu konusunda inandırıcı savlar ileri sürerseniz, insanlar bu konudaki kanılarını değiştirmekle kalmazlar, eskiden bunun tersine inandıklarını inkar eder, hangi sertlikte fırçaladıkları konusundaki tahminlerini değiştirirler. çalışma becerilerini geliştirmek üzere işe yaramaz bir programa aldığınız kişilerin çoğu daha önceki becerilerini küçümserler; çünkü geliştiklerine inanmak isterler ve şimdiki anı değiştirmek daha güçtür.

insanların çoğu, yaşları ilerledikçe daha iyi uyum sağladıkları gibi yanlış bir kurama inanırlar, bunun sonucu olarak da kendilerinin yirmi beş yıl önceki uyumluluk oranını, olduğundan daha kötü olarak, yanlış hatırlarlar. bunun tam tersine olarak, çoğu insan yaşla belleğin zayıflama hızını, gerçekte olduğundan fazla abartır. yine anılarını kabullendikleri varsayımlara uydururlar ve altmışlarına geldiklerinde otuzlu yaşlarındaki bellek yeteneklerini abartırlar.

16.11.00

criminal minds

hayatta ebeveyn olmaktan daha güzel bir hediye olamaz. çoğumuz bu hediyeyi istismar edip boş yere harcasa bile.

şiddet düşkünü kocalar, eşlerini ve çocuklarını malları gibi görürler.

satıcıların arabaları bize nasıl sattığını biliyor musun? buna karşılıklılık diyorlar. fiyatı düşürürler; bize iyilik yaptıklarını düşünürüz. almaya mecbur hissederiz. küçük bir iyiliğe karşılık vermek için ani bir baskı oluşur. bu o kadar güçlüdür ki, almaya emin olmadığımız bir araba için depozito yatırırız.

"her kim insan kanı dökerse, kendi kanı da insan tarafından dökülecektir." (incil)

aslında mumlar, doğum gününü kutlayan kişiyi yeni yaşı boyunca iblislerden korumak için kullanılır.

birbirimizi incitecek yeni yollar bulmak, başarılı olduğumuz konulardan biridir.

bu devirde ardında bir iz bırakmadan yaşayamazsın.

"nasıl yapabildiniz? islam'ı vahşet dolu bir yaşam için bahane ediyorsunuz. inancınızı, cinayeti aklamak için saptırmışsınız. neden? neden bu savaşta hep, insanları istismar ederek kendileri için ölüme yollayanlar, fanatik inanç sahipleri olduklarını duyuranlar oluyor?"

"kuran'da 'kafirleri nerede bulsanız dövüşün ve öldürün ve onları her türlü savaş hilesiyle tutsak edin.' der. ta ki tövbe etsinler, namaz kılıp zekat versinler."

"ben inançlı bir insanım, tövbe ettim, düzenli dua ederim ve hayırsever biriyim. sana karşı hiç şiddet kullanmadım. nasıl oluyor da benim inancım, senin dilediğin gibi tapınmana ve yaşamana müsaade ederken senin inancın benim canımı almanı gerektiriyor?"

15.11.00

bir balık, bir su, bir ay

bedirhan toprak

isteğin önünde gecenin saat üçü vardı. gözlerim hadi benim diyelim ama yatağın sıcağı vardı. çünkü mevsimlerden soğuk bir sonbahardı. hayır. istek varsa bütün yollar kısaydı belki ama münasebetsizlik değil mi işte gecenin o saatinde kimbilir hangi puştun önüme ördüğü pis bir duvar vardı. gözlerim benimdi ya kolaydı. e uyku da benim uykum sonunda. soğuksa dayanılır bulunur bir çaresi. yola gelince zaten söyledim. kısa. bir tek duvar. duvar. birdenbire yürek gümbürtüsü bir dil gövdemin dört bir duvarında. birden. gitmeliyim. gitmek zorundayım. gitmezsem olmaz. kolay değil olsun yıkmak. tırnaklarımda onca kan. olsun. göğsüm lime lime. olsun. can mı dayanır buna. olsun. yıkmak zorundayım. yıkmazsam olmaz. olmaz işte. yıktım. ve giderayak baktım. istemeden. elimde olmadan. öylesine. yani dön de bir bak dedi sanki biri. dön de bir bak. sonra gene o biri o biri sen olmayasın dedi de bakmak zorunda kaldım işte: öfke. bir de eli ayağı tutuşmuş bir hırs. sonra da dimdik istekti. dikili gözleri ardına kadar ve dişleri korkunç. korkunç. korkunç. oturup sonra da kayanın bir ucuna. denize karşı. korktum bütün bir gün. güneşin her yalayışında dört duvarımı. titreye titreye. denize sordum gene tek çarem. bana dilsizdi. ki balığıma kapandım. ve birdenbire. belki dedi biri kim. konuş. açık konuş.

hiçbir şeyi görmüyor dilim onun o dile akışından başka. ah hayvan. oysa niye hayvan diyorsa bu şimdi burdaki adam. şeylerden başka şeylerden de çevrili olduğundan mı yoksa. yani işte bir kadın. bir kadın daha işte. ve onların mı değil mi önemi yok iki de erkek. çocuk da var ama onun günahı yok. kedi de öyle. ah kimbilir. belki kadınların da. adamların da. peki o zaman kime soralım o dilin su yolunda yılansı kıvrımlarla sürüne sürüne o dile doğru niye hayvanlığını üstelik gecenin bu saatinde üstelik bakmasak bile perdelerimizden. tabii ya perdelerimizden. ay vardır tepemizde sapasağlam. yani gecenin bu en güzel saatinde biz gene de mi susalım. iyi ama bu hep. hep. hep bu işte yıllardır. yıllardır bu. bak çünkü. bak bir de kanıyor ortalık yerde. ve hayvan demişsem bile ben bir kere. içim acıyor. çaresizim. acıyor. yani. namussuzum abartıyorsam. hani kendimi kandırmak filan. ama ortalık ayan beyan kan revan. kedinin huysuzlanması bile şimdi bu kırmızıdan. çocuk çocuk işte. aldır ama unut. erkekleri geçelim şimdi. çabuk ol. geçelim. ama bir kadının şimdi. yani o iki kadından bir kadının en üst omurunda birdenbire şimdi. bir ürperme sanki. ah hayvan. ah yok ki. bu dünyada bilmek yok ki. dil ya da su bu büsbütün biri ötekine doğru akışların dili yok ki. öyleyse mi diyelim o zaman. bütün akşamlar ve bütün sabahlarda bilinmez mi ki hiç kimin kimi çağırdığı. ah o da işte. o da işte: kimin kimseyi çağırmadığı. boğuyorum ben de. boğuyorum işte. başka ne yapsam. hem herkesler de gülüyorken hazır suçsuz. dilime bir çentik daha. suyu ve yalanı kutsuyorum.

söylemek zor olsa kolaydı her şey. susardım. dilim hiçbir su yolunda o zaman. elimin kanaması bilinen bütün duvarlar önünde yok. yazı yok çünkü hatırlasana. onların bildikleri. ve benim düştüğüm. ele verdiğim. çoraplar ördüğüm. sonra da şu malum hırka. bir de ben. ama ne malum. ben olsam suyu hatırlardım demiştim senin yerinde olsam. kendi diye. kendi diye taşları bile severmiş de söylemezmiş diye. otları da hatta. rengini veren kuşları da. çünkü düşün. her uçuşu bir düş düşürür de bakmaz gene de kimse. o da. öteki de işte. susardım. ve her hecede bir yaş daha büyümezdi bu hayvan. zor olsaydı adını söylemek dünyanın doğduğu gecenin. gecenin ırmaklarının o hiçbir şeyden habersiz akışlarının içinde yansıyan ayın. bir de yalnız değil miydi ay. bir de güzel değil miydi yazısı kolay ve akışıyla kendi. sonra da işte o bütün ırmakların sularında da. taşlarında da. o kimsesiz ve mumnun toprakların otlarında da. tek yeşili kuşanan. yeşile yakışan kuşların da. sorma artık. daha ne isterdi ki. belki. kuşkusuz belki. ben sandım dil de bir aydır da su da yapar kendine. sonra o gecenin ırmaklarının hem taşlarıyla yeşim bir bakarsan. elbette. kimbilir. uçar da. ama ne yazık ki. ah ne yazık ki. susmakmış meğer gecenin zoru. susardık biz de. artık hep susardık.

14.11.00

din

george bernard shaw

insanlar kendilerini avutan, hoşnut eden ya da onlara bir çıkar vaat eden her şeye inanırlar.

saçma görüşlerin zamanla çekiciliklerini kaybederek moda olmaktan ve var olmaktan çıkacakları; tutulmayan yalancı vaatlerin alayla karşılandıktan sonra unutulup gidecekleri, yok edilmeleri olanaksız doğru görüşlerin -çünkü doğru görüşler, ortaya çıkarılmasalar, unutulsalar bile tekrar tekrar yeni baştan keşfedilirler- ise yaşayacakları; bu fikirlerin, bilim adını verdiğimiz, doğrulukları araştırılıp ispatlanmış bilgiler yığınına katılacakları düşüncesiyle avunuyorum. kafalarımızı donattığımız, iyice denenmiş köklü görüşleri bizler bu yoldan ediniriz; okullarla üniversitelerin sahte eğitiminden bambaşka olan asıl eğitimi de işte bu donanımlar meydana getirir.

ne yazık ki, bu basit varsayımın karşısında, bunun kendi içinde gizli olan bir engel vardır. bu gizli engel, ihtiyatlı olmayı salık veren şu eski öğüdün unutulmasıdır: "temiz su bulmadan kirli suyu atma." bu öğüt, "temiz suyu bulunca da kirli suyu mutlaka at ve her ikisinin karışmasına izin verme." öğüdüyle tamamlanmadıkça şeytanın ta kendisidir.

işte bu bizim hiçbir zaman yerine getirmediğimiz şeydir. temiz suyu kirli suyun içine boşaltmakta ayak direriz, kafalarımızın hep bulanık oluşu bundandır. günümüzün eğitilmiş insanının kafası, içindeki en yeni ve en değerli şeylerin, müzelerin döküntü ambarlarına yakışır beş para etmez antikalardan, süprüntüden oluşmuş pis kokulu bir yığının üzerine gelişigüzel atılı bulunduğu bir mağazaya benzetilebilir ancak. bu mağaza hep iflas halindedir.

dine kaba bir fetişizm, bir çeşit gözbağcılık diye bakan cahiller bile, onu, cinleri def eden, tanıkları yalan söylemekten alıkoyan ve bir askerin cebinde dindarca duygularla taşındığında kurşunları durduran kağıttan bir tılsım olarak aziz tutarlar.

bir din gerçekle arasındaki bağları kopardı mı, tam anlamıyla afyon haline gelir. bozuk siyasal sistemlerde halk tabakalarındaki çalkantıları yatıştırmak için bu afyon, yöneticilere yararlıdır. tiranlar bundan dolayı din adamlarına çok önem verirler. ne var ki uygarlık eninde sonunda ya namuslu gerçeğe dönmek ya da yok olmak zorundadır.

dünyayı olduğu gibi kabul et; zira onun ötesinde hiçbir şey yoktur. bütün yollar mezara çıkar, mezar da hiçliğin kapısıdır; hiçliğin gölgesinde ise her şey boştur.

benim sana öğüdüm, önüne çıkan bütün işleri yapabildiğin sürece elinden geldiği kadar iyi yapman ve böylelikle ne bir öğüt, ne iş, ne bilme ne de hatta var olmanın bulunacağı kaçınılmaz sondan önce sana kalan günlerini yararlılık ve onurla doldurmandır.

13.11.00

gala'ya mektup

paul eluard

aşkın biçimi, yaşamın tüm biçimlerini gölgede bıraktı.

organına, gözlerine, memelerine, ellerine, ayaklarına, ağzına tapıyorum ve düşüncene, sevgili gala'm. özgürlük beni sana bağlı kılıyor.

seni görmeye ihtiyacım var çünkü, çünkü seni korkunç derecede, gerçekten seviyorum. geceler ve günler boyu seni, gözlerini, bedenini, ruhunu, organını düşlüyorum. seni ezelden beri seviyorum, tutkuyla ve sonsuza kadar.

sana kırmızı bir mantı, siyah çoraplar, kırmızı eldivenler, kırmızı bir maske, savrulan saçlar gerekli; mantonun içinde başını bir yana eğmişsin, bense geriye kalanların ardından, içinde sen olmayan her şeyin ardından, gerçek yaşamım olan senin ardından bir ölüyüm sanki, o yalın ve tatlı gözlerine, o iyi ve güzel ellerine, beni heyecanlandırmak için var olan, organının, o taptığım organının tüylerinden daha yumuşak olan memelerine duyduğum aşk içinde.

ayna mı yitirdi yanılsamalarını yoksa dünya mı sıyrıldı donukluğundan? kendi kendini işliyor toprak. kışın güneşi bulmak için kar'ı eşelemek yeter. yazın, meyvelerin buzdan çekirdekleri var. kuşlar gösteriyor saatleri -öğle vakti, tutuşuyor kanarya; saat altı, titriyor hoppa (gün çatladı); gece yarısı, boş gözlere gece topları atan işkilli bir oyunbozan. hep elinizden kurtulacak tek bir varlık içindir gizlenecek yerler bir tek. geceleri arayacak olursanız onu, ışığın içindedir; arasanız gündüzleri, uyuyor olacaktır. kuralım aşkın tuzaklarını.

yaşayıp yaşamadığımı anlamak için seni üzerime yatmış görmek isterdim. çırılçıplak ve bacaklarınla beni kavramış durumda göğsümü öpmeni isterdim. sonra beni getirmeni. işte bak şimdi var olduğunu hissediyorum. burada ilk kez. gerçekten bir tek seni seviyorum. hem de çok. tamamen seninim.

seni bluzun ve elbisenle düşlüyorum, altında hiçbir şey yok. ya da etek ve kazakla. bu açık saçık giysilerde çıplaklığını hemen yanıbaşımda hissediyorum, sertleşmiş ve dimdik organım seninkini arıyor ya da ellerini.

seni yeniden görmek için yanıp tutuşuyorum. tenlerin en çekicisi, gözlerin en derini, vajinaların en sıcağı, tutkuların en çılgını, kadınların en güzeli, en cüretkarı, en özgürüsün sen.

ne düşündüğünü söyle bana. sürdürdüğüm yaşamla pek uzlaşmayan büyük hüzünlü bir düşün peşinden gittiğimi söylemeliyim.

bana uzunca yaz. organını durmamacasına benimkiyle okşuyorum.

birkaç gün sonra görüşmek üzere. organından uzun uzun öperim. sonsuza kadar seninim.

"sevgili tatlı çocuğum, tapılası kocam, seni ağzından ve her yerinden öpüyorum. sonsuza kadar karın, gala'n." (gala)

12.11.00

orfeo

miguel de unamuno

"benim zavallı sahibim, benim zavallı sahibim! öldü; ölüp gitti elimden! her şey ölüyor, her şey, her şey; her şeyim ölüyor! ve hepsinin yerine ben öleceğime, hepsinin ölüp gitmesi daha kötü! zavallı sahibim benim! zavallı sahibim benim! burada, biraz sonra çürümenin vereceği, kemirilecek etin kokusuyla, solgun ve soğuk uzanmış yatıyor; bu artık benim sahibim değil. hayır, hayır değil. benim sahibim nereye gitti? beni okşayan, benimle konuşan sahibim nerede?

insanoğlu ne acayip bir hayvan! hiçbir zaman önündekini anlamaz. bizi okşar, niçin olduğunu bilmeyiz ve onu en çok okşadığımız ve kendimizi ona tam teslim ettiğimiz zaman bizi iter ya da cezalandırır. onun ne istediğini bilmenin yolu yoktur, kendisi de bilmez. her zaman olduğu yerden başka bir yerdeymiş gibi görünür ve kendisine bakana bakmaz. sanki başka bir dünya varmış gibi. kuşkusuz, eğer başka dünya varsa, bu dünya yok demektir.

ve sonra o konuşur ve karışık bir biçimde havlar; bizler uluruz ve ona öykünmek için havlamayı öğrendik; öyle de olsa onunla anlaşamıyoruz. ancak o da uluduğu zaman gerçekten onu anlarız. insanoğlu uluduğu ya da bağırdığı ya da tehdit ettiği zaman, biz öteki hayvanlar onu çok iyi anlarız. o sırada başka bir dünyaya dalıp gitmemişse. ama kendine özgü havlamasıyla havlar, konuşur ve bu onun, olmayanı bulmasını ve olana dikkat etmemesini sağlamıştır. bir nesneye bir ad verdiği an, o nesneyi artık görmez olur; taktığı ya da yazılı olarak gördüğü adı yalnızca duyar. dil, yalan söylemesine, olmayanı uydurmasına ve karıştırmasına yarar. ve onda her şey başkalarıyla ya da kendi kendisiyle konuşmak için birer bahanedir. ve hatta bunu, biz köpeklere de bulaştırmıştır.

hasta bir hayvandır, bunda kuşku yok. her zaman hastadır! yalnızca uyuduğu zaman sağlığından memnunmuş gibi görünür; ama her zaman değil; çünkü çok zaman uyuyuncaya dek konuşur!

sonra bizi aşağılar! edepsizliğe, utanmazlığa sinizm der; bu, köpekliktir ya da köpoğlu köpekliktir; o, ikiyüzlü hayvandır. dil, insanı ikiyüzlü yapmıştır. eğer edepsizliğe sinizm denirse, ikiyüzlülüğe de andropizm denilmelidir. ve bizi, biz köpekleri ikiyüzlü yapmak istemiştir; yani komik, soytarı yapmak istemiştir. biz köpekler, boğa gibi, at gibi insana zorla baş eğmedik, ehlileşmedik; ama birlikte ava gitmek için gönül rızasıyla, karşılıklı olarak birbirimize bağlandık. biz avı buluyorduk, o da avlıyordu ve payımızı veriyordu. işte böyle ortaklığımız toplumsal bir anlaşmadan doğdu.

üstelik bizi alçaltarak ve aşağılayarak borcunu ödedi. ve bizleri soytarı, maymun ve talimli köpekler yapmak isteyerek! soytarılık gösterisi yapmayı öğrettikleri, giydirdikleri, arka ayakları üstünde durarak, yakışıksız bir biçimde yürümeye alıştırdıkları bu köpeklere talimli köpekler diyorlar. talimli köpekler! insanlar buna, soytarılık yapmaya ve iki ayak üzerinde yürümeye akıllılık diyorlar.

iki ayağı üzerinde duran köpek, kuşkusuz her zaman sakladığı önündeki edep yerlerini edepsizce, utanmazca gösterir. insanoğlu da ayağa kalkıp dik duran memeli hayvana dönüşürken bunu yaptı ve hemen utandı, gösterdiği edep yerlerini ahlaksal zorunlulukla örtmek gereğini duydu. onlardan duyduğuma göre incilleri, ilk insanın, yani iki ayağı üzerinde yürümek için ayağa kalkan insanların ilkinin, tanrısının önüne çıplak çıkmaktan utandığını söylermiş. ve bu yüzden, cinsel organlarını kapatmak için giysiyi bulmuşlar. ama kadınlar da, erkekler de üzerlerine aynı giysiyi geçirdikleri için birbirlerini ayırt edemiyorlarmış; her zaman karşılarındakinin cinsiyetini anlayamıyorlarmış; işte bu yüzden binlerce sapıklık.. insana özgü olan. kendileri köpeklik ya da sinizm dediler. bizi köpeğe çeviren, bizi sinik, köpoğlu köpek yapan, ikiyüzlü yapan onlardır, o insanlardır işte. çünkü sinizm, köpekte ikiyüzlülük demektir; tıpkı insanda ikiyüzlülüğün sinizm olduğu gibi. birbirimize bulaştırdık.

önce insan, kadın ve erkek aynı giysiyi giydiler; ama karıştırıldıkları için farklı giysiler bulmak ve cinsiyeti giysiyle belli etmek zorunda kaldılar. bu pantolon denen nesne, erkeğin iki ayak üzerine kalkmasının sonucundan başka bir şey değildir.

zavallı sahibim! biraz sonra onu, kendisi için ayrılan bir yere gömecekler. insanlar, ölülerini köpeklerin ya da kargaların parçalayıp yememeleri için koruma altına alıyorlar, saklıyorlar! insandan başlayarak her hayvanın dünyada bıraktığı tek şey, birkaç kemiktir. ölülerini saklıyorlar! konuşan, giyinen ve ölülerini saklayan bir hayvan! zavallı insanoğlu!

zavallı sahibim benim! zavallı sahibim benim! o bir insandı, evet; ancak bir insandı, yalnızca bir insan! ama benim sahibimdi! bana ne kadar borçlu olduğunu aklından geçirmiyordu, düşünmüyordu! ne kadar! benimle konuşurken sessiz duruşumla, onu yalarken neler neler öğretmemiştim ona, benimle konuşuyor, konuşuyordu! beni anlıyor musun, diye soruyordu. evet, onu anlıyordum, konuşurken anlıyordum onu, konuşuyordu, konuşuyordu, konuşuyordu. o, benimle konuşurken, ruhundaki köpekle konuşuyordu. ben onun sinizmini uyanık tuttum.

işte şimdi şuracıkta soğuk, solgun, hareketsiz, giyinmiş, evet, ne içinden ne dışından konuşuyor. orfeo'na söyleyecek hiçbir şeyin yok artık. orfeo'nun da sessiz kalarak sana söyleyeceği hiçbir şeyi yok.

benim zavallı sahibim! şimdi ne olacak sana? onun içindeki konuşan ve düş gören nerede olabilir ki? belki de yukarılarda, tertemiz dünyada, yeryüzünün yüksek yaylalarında, insanların kutsal dedikleri, eflatun'un gördüğü o tertemiz, rengarenk dünyada; saf insanların ya da hava içerek, eter soluyarak arıtılmış insanların bulundukları, değerli mücevherlerin döküldüğü yeryüzü kubbesinin altında. orada kuşkusuz iyi köpekler de var: avcı san humberto'nun köpeği, ağzında meşalesiyle santo domingo de guzman'ın köpeği.. bir vaizin, resmini göstererek; işte varı yoğu küçük köpeği ile birlikte san roque, dediği san roque'nin köpeği. iyi köpek, gerçekten sinik köpek, orada, salt platonik dünyada, somutlaşmış düşünceler dünyasındadır. işte benim sahibim de oradadır!

ruhumun, bu ölüyle, sahibimin bu arınmışlığı ile temasa geçince arındığını ve sonunda, içinde eriyip yok olduğu o sise, içinden çıkıp geri döndüğü o sise doğru gitmek için can attığını duyumsuyorum. orfeo kapkaranlık sisin geldiğini hissediyor. ve hoplaya hoplaya, kuyruğunu sallayarak sahibine doğru gidiyor- benim sahibim! benim sahibim! zavallı adamcağız!

11.11.00

gülünesi aşklar

milan kundera

insanlığın tarihinin, tarih öncesinden ayrılan yanı, insanın yazgısını kendi ellerine almış olması ve tanrı'ya ihtiyaç duymamasıdır.

bir erkeğin en büyük mutsuzluğu, mutlu bir evliliğinin olmasıdır. hiç boşanma umudu yoktur bu erkeğin.

gerçek aşkın sonunda ölüm vardır ve ancak ölümle sonuçlanan aşk aşktır.

her insan hayatı hesaba sığmaz anlamlar taşır.

mutlulukla kuşku arasında öyle pek büyük bir uzaklık yoktur.

insanın hayatta geri çekilmek zorunda kaldığı anlar vardır: yaşamsal konumları korumak için en az önemli konumları terk etmenin gerektiği anlar.

kadın ruhunun hamurunda olan katı usdışı engeline ussal olarak saldırmak boşunadır.

10.11.00

bir başka ülke

james baldwin

kadınlar erkekleri, erkeklerin görülmek istedikleri gibi görmezler. bütün zayıf noktaları, kanayabilecek yerleri bilirler.

insanoğlu çok acımasız. birini ele geçirdiler mi didik didik ediyorlar hem de hep sevgi, aşk adına. ve sonra o ölünce de, diğerleri bitmez talepleriyle ölümüne neden olunca da, onlara katlanamayıp öte dünyaya göçünce de "karakteri zayıftı, dayanamadı" deyip çıkıyorlar. gözyaşlarına boğuluyorlar, avaz avaz ağlıyorlar ama senin ölümüne üzüldüklerinden değil. kendileri için ağlıyorlar, oyuncaklarını kaybettikleri için.

insana yalnızca bir kadının verebileceği bazı şeyler var.

hayat kahpedir. en büyük aldatmacadır. iş ayağa düşünce burnundan gelir hepsi. bir bir hesabı sorulur tüm geçmişinin; oysa, adım gibi biliyorum ki sen hiç de hazır değilsin hesap vermeye.

olgunlaşmak, büyümek yalnızca acıyı, korkuyu daha fazla tanımak demek. bu zehir sanki günlük perhizin olup çıkıyor; her gün yudum yudum içiyorsun onu. işin kötüsü, bir kere tatmayagör onu, içmeden, onunla buluşmadan yapamaz olursun. insanı çılgına çevirebilir bu. bir gün anlamaya başlıyorsun ki sen kendin, tüm suçsuzluğunla ve dürüstlüğünle sen, dünyanın sefilliğine katkıda bulunmuşsun ve de bulunmaktasın. biz biz oldukça da bu sefillik asla son bulmayacak.

9.11.00

itiraflar

augustinus

yaratılan her şey akıp gider; onlarda ruhun dinleneceği bir sığınak yoktur.

güzel ifade edildi diye herhangi bir düşünceye ille de doğru, dudaklardan dökülen harfler kulağa hoş gelmedi diye ille de yanlış diyemeyiz.

"göklerin krallığı tevazu gösterenlere aittir."

nebridius: eğer tanrıya kötülük tarafından zarar verilebilirse o zaman tanrı her şeye gücü yeten bir varlık olmayacaktır; eğer tanrı kötülük tarafından zarar verilemeyecek bir varlıksa o zaman kötülükle savaşması için ne neden vardı?

madem ruhu tanrı yarattı; o zaman ruh niçin hata yapıyor?

sınırlarını bilen bir ruhun sergilediği alçak gönüllülük, öğrenmeye can attığım özgür sanatlara hakim olmaktan daha güzel bir meziyettir.

mutlu bir yaşamın özlemini duyan insanların önceden ona aşina olmaları gerekir.

ışık, gözleri görmeyen birini rahatsız eder; ama gözleri iyi gören birini memnun eder.

"ne mutlu ruhta yoksul olanlara! çünkü göklerin krallığı onlarındır."

sanatların bilgisi hafızaya duyular aracılığıyla getirilmez; hafızanın kovuğundan çıkarlar.

hiç kimse katlanmak zorunda olduğu şeyi sevmez; katlanmayı sevse bile. katlanacağı hiçbir şey olsun istemez; katlanabildiği için sevinse bile.

"yarının derdi yarının olsun. her günün derdi kendine yeter."

peki beni yaratan kim? tanrım değil mi, yalnızca iyi olan; hatta iyiliğin kendisi olan tanrım? öyleyse neden ben kötülüğü isteyip iyiliği istemiyorum? layığımı bulup cezalandırılmam için mi böyle oluyor? benim içime bu acı tohumları koyan, bunları eken kim öyleyse; ben baştan sona tatlılar tatlısı tanrımın bir eseri olduğuma göre?

8.11.00

ya sev ya terk et!

tahsin yücel

ülkemizin 'sıkı' milliyetçileri için, milliyetçilik öncelikle bir var olma koşulu, daha da iyisi, tüm duygularımıza yön veren, tüm edimlerimizde belirgin ve belirleyici bir payı bulunan bir temel içgüdüdür ya da böyle bir temel içgüdü olması istenir. bu içgüdü, gerektikçe kardeşi boğup komşuyu soymaya izin vermekle birlikte, hem ulusu, hem ülkeyi koşulsuz ve sınırsız olarak sevmeyi içerir. bu nedenle, coşkulu milliyetçilerimiz ikide bir "ya sev, ya terk et!" diyerek kapıyı gösterirler bize. ulusu ve ülkeyi sevmenin tek geçerli biçimi de kendilerininkidir.

"birisinin çok fazla gururlandığı, çok mağrur davrandığı yerde, 'öteki'nin utancının ve aşağılanışının gölgeleri vardır. ya da çok fazla aşağılandığını hayal eden biri, mağrur bir milliyetçilik ile çıkar karşımıza." (orhan pamuk)

görünüşe bakılırsa, bizim için yurttaşlığın ana koşulu yurdu sevmek, şöyle böyle sevmek de değil, üzerinde olup biten hiçbir aykırılığı görmeyecek, görmeye yanaşmayacak ölçüde tutkuyla sevmek; bir de, gününü doldurmuş kahramanlık sözleri dışında hiçbir şey söylemeden susup oturmak. bu yüzden olacak, arada bir, hem de yurdun kendisiyle doğrudan ilgili olmayan nedenlerle, kent sokaklarının çok 'veciz' bir uyarı tümcesiyle donatıldığına tanık oluruz: "ya sev ya terk et!"

7.11.00

türeyiş

hakan günday

aslında çoğalma hikayeleri biraz düşünüldüğünde hayli ilginç noktalara varabiliyor. din kitapları temel alındığında ve bu kitaplara inananların sayısının dünya nüfusunun yarısından fazlasını oluşturduğu göz önüne alındığında, bazı mantıklar yürütülebilir.

din kitapları ilk insandan söz eder. adem'den. bunu kabul edebilirim. ve kaburgasından türemiş havva'yı anlatırlar. bunu da kabul edebilirim. mucizeler dinlerin ana motorlarıdır ne de olsa. ancak üreyerek çocuk yapmalarını ve o çocukların da kendi aralarında üreyerek çoğalmalarını kabul edemem.

bir an için bütün bunların doğru olduğunu düşünsek bile ortaya şöyle bir tablo çıkar: ilk insan adem ile havva ve onların çocukları normal insanlardı. ancak torunlar pek de öyle olamazlar. akraba evliliğinin ürünü olan torunlar normallikten anormalliğe geçmeye başlamışlardı. ve kuşaklar boyunca sürerek bugüne kadar geldi söz konusu çoğalma. anormallik katılaştı ve normal olarak algılanmaya başlandı. kardeşler arası ilişkilerden meydana gelen çocukların yarattıkları kuşak sakat olarak dünyada yaşamaya başladı. ve bugün düşündüğümüzde ilk insanın belki de altı parmaklı, dört kollu, üç bacaklı olduğunu söyleyebiliriz. bunlardan emin olmasak dahi, bizden kesin olarak farklı olduklarını söyleyebiliriz.

gerçek şu ki, dünyaya binlerce yıldır hakim olan insanlık, din kitapları esas alındığında, sakat bir ırktır. hastalıklıdır. kardeşlerin birbirleriyle üremesinden ortaya çıkmıştır. ve diğer bir gerçekse dünyaya gelen, bilimin hasta olarak nitelendirdiği çocukların, otistiklerin, spastiklerin ve sakat olarak tanımlanabilecek insanların aslında adem ve havva gibi görünebilme, gerçek atalarımız olma ve insanın ilk yaratıldığı biçimde olma ihtimalidir.

6.11.00

hafız ile hatun

turan dursun

hafız'la hatun, kars'ın kağızman ilçesinin bir köyünde birlikte büyümüşlerdi. büyüdükten sonra da hafız'ın "gözü düşmüştü" hatun'a. ama hatun'u elde edememişti. karşılaşmışlardı birçok kez. hele bir keresinde:

"kız hatın, kürd'ün kızı! kız niye bana gelmirsin?"

"kala kala sana mı kaldım fırtıklı celal?"

"senin çatalına korum ha!"

"şimdi sana gösteririm itin eniği!"

gerçekten de göstermişti. büyükçe bir taş aldı eline. kaçan oğlanın ardına düştü. o kaçtı, bu kovaladı. çıldırmış gibi kaçan, bir yandan da "çatalını çatalını" diyerek sesini yükselten oğlan birden kapaklandı o hızla. yüzüstü çok kötü düşmüştü. arkası üstüne döndü ama toparlayamadı kendini. hatun yetişti. hemen atlayıp çıktı üstüne. ağzına doğru ayırdığı bacaklarını yaklaştırdı ve "işte gör çatalımı fırtıklı!" diyerek culladı (sidikledi). "korkusuz zeyneb karı"nın kızı olduğunu kanıtlarcasına. zeyneb karı, erkekler bile korkusundan "evinde hamur teknisine abdestini ederken" kışın çıkardı dışarı, sopayla ya da tüfekle "kurt" kovalardı. celali kürtlerindendi. sonra hep birlikte sivas'a gittiler.

5.11.00

sanat, edebiyat, dil, kültür

nazım hikmet

biz güzel sanatlar sahasında ananelerin hala esiriyiz. sanatı hala afyon çekmek kabilinden bir şey telakki edenler az değildir.

derelerin arasında köprüler nasıl bilgisiz kurulamazsa, yüreklerin arasında da köprü kurmak için bilgili olmak gerektir. eğer ozanlığa özenseydim, tek söz yazmadan önce, en aşağı iki dil öğrenir, iki bin kitap okurdum.

ölü bir fotoğraf makinesi gibi değil, bir sarhoş şarkısı, bir deli sayıklaması verimi gibi de değil, olanı olduğu gibi gören canlı bir insan kafası gibi, bir "ruhlar mühendisi"ne benzeyen kitapları severim.

halifeliğin cehennemin yedi kat dibine yuvarlanmasından şapkanın giyilişine dek, bir devrim bakımından, atılan her adımda yürekleri parçalananlar oldu. bir devrim gözüyle emperyalizmin denize dökülüşünden, temiz türkçenin işlenmesine kadar yapılan sıçramaların ağrısını gırtlaklarına sarılmış bir pençe gibi duyanlar vardır.

entelektüel dediğin, şarkıya benzer. iyisi, özlüsü, derini ve düzenlisine doyum olmaz. kötüsü çekilmez bir nesnedir. ne dinlenir, ne tadılır.

gelen edebiyat neslinin giden edebiyat nesline vereceği en kahredici, en kestirme, en kati cevap meydana eser çıkarmasıdır. bilhassa keyfiyeten eskisinden üstün, eskisinden ileri eser..

afiş sanatkarlığı; doktorluk kadar mesuliyetli, saray şairliği kadar zeki ve kurnaz, düşman memleketini işgal eden bir ordu kumandanlığı kadar kudretli bir şeydir.

4.11.00

şiir

schopenhauer: şair, tek bir özel yaşamdan yola çıkarak onu bütün bireyselliği içinde olduğu gibi dile getirir; ama bunu yaparken aslında insan yaşamının bütününü yansıtmaktadır. tek bir özel yaşamla ilgileniyor gibi görünse de, asıl ilgilendiği her yerde, her zaman yaşanandır. işte bu yüzden, özellikle dramatik şairlerin cümleleri, özlü söz olmadıkları halde tıpkı özlü sözler gibi, gerçek yaşamda sıklıkla kullanılır.

claude roy: ilkin şiiri, şairane duyuşla karıştırmak kolaycılığına düşmemeliyiz. şiirin sonuçlarından biri, okuyanın ya da dinleyenin düşüncesinde bir tür şiir heyecanı ve duygusu yaratmaktır. ama şairane duygu olan her yerde mutlaka şiir bulunmaz. dünyanın beklenmedik bir aydınlanışı, bir müzik, bir mutlu karşılaşma, kendiliğinden şairane görünebilir; zihninde yankılar, hazlar, güzel bir şiirin uyandırdığına benzer duygular uyandırabilir. bir yazar da böyle bir heyecanı pekala duyabilir. şiirini yazarken bundan esin de alabilir; ama yine de anlatmak istediği şeye o kadar ihanet edebilir ki yapıtında o heyecandan hiçbir şey kalmaz.

louis aragon: şiirin ozanlardan başkası için bir rezalet olması, ozanların her dönemde başlarına gelen bir şeydir. şiirin yeni çağına egemen olan arthur rimbaud bunun en büyük örneğidir. ozanları cumhuriyet'ten kovacak olanların gözlerinde bu adamcağızların başlıca günahı, düşüncenin ve şarkının sınırlarında günlük aklı şaşırtan bir oyuna girişmeleridir. ozandan beklemedikleri bir ses gelince kızıyorlar; tıpkı yankı karşısında, dağ benimle alay ediyor diye kızan, kendini hakarete uğramış sayan adam gibi.