30.10.00

soluk soluğa

cevat çapan


uzun, karanlık bir çığlığın da ardına düşebilir insan
titrek, eğri büğrü bir yazının çağrısına da uyar
bırakıp her şeyi döner
aşk bir buluşmadır çünkü
her zaman gecikmiş bir buluşma

bitmeyen bir kavuşmadır da aşk
araya her zaman bir şeyler girer
bazen kendi sevincinin kanat gölgesi
bazen nabzın hızı, yüreğin titreyişi
tüylerin telaşıyla besleniyor gibidir
araya her zaman bir şeyler girer
çalışma saatleri, karşılıksız sorular
nereden bilebilir insan
bunların hepsinin de aşk olabileceğini

çoğu kez aldatıcıdır da
bakarsın, herkes onun askeri, onun şehidi
oysa aşk, hiçbir zaman bir yarış değildir ki
bu yüzden yanılır hep
sayın muhbir vatandaş, köftehor okur, arsız yetkili
sararmış bir fotoğraf olarak da çıkabilir karşına
borulu bir fonograf kılığıyla da
bakarsın, ona da dadanmış
gündelik hayatın sosyolojisi

yeniden duyulur bazen o uzun ve karanlık çığlık
çağıran o titrek yazı yeniden belirir
çünkü aşk en eski köprüsüdür balkanların, en eski

29.10.00

gone girl

david fincher

"birbirimize ne yaptık?"

en mutlu çift siz değilseniz beraber olmanın ne anlamı var?

herkes bize defalarca söylemişti evlilik emek ister diye. hoşgörü ve çok emek. "ey bu kapıdan girenler, bırakınız her türlü ümidi."

evliliğinizin ne kadar dayanıklı olduğunu test etmek ister misiniz? denkleme bir ekonomik kriz ekleyin ve iki iş çıkarın. son derece etkili.

asla onlar gibi olmayacağımıza söz ver. tanıdığımız o berbat çiftler gibi. kocalarını eğitilecek ve gösteriş için kullanılacak birer maymun gibi gören kadınlar. eşlerini atlatılacak ve uzak durulacak birer trafik polisi gibi gören kocalar.

iki insan birbirini sevdiği halde ilişkilerini yürütemiyorsa işte asıl trajedi budur.

28.10.00

gorgias

platon

cezasız kalmış haksızlık bütün kötülüklerin hem en büyüğü hem de ilkidir.

"yaşamın iyiliklerinin en önemlisi sağlık, ikincisi güzellik, üçüncüsü de hilesiz kazanılmış zenginliktir."

öğrenciler kimi zaman hocalarının öğrettiklerinin tersine güçlerini ve sanatlarını kötüye kullanırlar. bu nedenle kötü olanlar hocalar değildir ve sanat bu suçlardan sorumlu tutulamaz. bence bütün suç öğrendiğini kötüye kullanandadır.

gerçek asla çürütülemez.

mutluluk kötülükten kurtulmak değil, kötülüğe hiç uğramamaktır.

insanların en mutlu olanı, ruhunda hiçbir kötülük taşımayandır; çünkü ruh kötülüğü kötülüklerin en büyüğüdür.

euripides: herkesin parladığı ve kendini adadığı sanat, kendi kendini aştığı ve günün büyük bölümünü onun için harcadığı sanattır.

doğaya göre güzel ve doğru; iyi yaşamak için tutkuları bastırmamak, tersine onların olabildiğince gelişmesini sağlamak; en güçlü oldukları anda onları cesaret ve zeka yoluyla hoşnut kılmak ve her türlü isteklerini yerine getirmektir.

kimbilir belki de yaşamak ölmektir
ölmek de yaşamak (euripides)

insanı insana bağlayan en sıkı dostluk, eski bilgelerin de dediği gibi, benzeri benzere bağlayan dostluktur.

27.10.00

kutsal

cesare pavese

en kötüsünü düşün. yanılmazsın.

kaderin amansız oluşu değildir sorun; çünkü insan bir şeyi inatla isterse, onu elde eder. korkunç olan, istediğimiz şeyi elde ettikten sonra, ondan bıkmamızdır. o zaman suçu kaderde değil, kendi isteğimizde bulmalıyız.

bir şeyden, onu görmezlikten gelerek değil, ancak onu yaşayarak kurtulabiliriz.

en güzeli, insanın kendisini parlatması, sessizce ve hiçbir şeye aldırmadan kendisini bir kristale dönüştürmesidir.

yolculuğun çekici yanı, eşsiz güzellikte bir sürü manzara görmek, bunlardan herhangi birini hayatımızın bir parçası yapabileceğimizi bilmek, sonra da büyük bir prens gibi bir ötekine geçmektir.

sigarasız hayat, kızartmasız duman gibidir.

yaşama sanatı, insanların ve eşyanın bize gelmeleri için bizim onları çağırma gereğini duymadığımız bir şekilde davranma sanatıdır. bunu elde etmek için sadece onlardan nefret etmek yetmez; ama nefret etmek de gerekir. tıpkı kadınlar konusunda olduğu gibi, sadece budala olmak yetmez; ama budala olmak da gerekir.

denediğimiz her şey -aşk, serüven, tehlike- nesnelleşir ve bize özgürlük kazandırır.

sabahın gelmesini sağlamanın en kestirme yoludur uyumak.

insan her şeye yaklaşmak için, kendisini her şeyden uzaklaştırmalı, her şeyden kutsal değilmişçesine tat almalı; ama bunu kutsal bir saygıyla uzaklaşarak, temiz bir yürekle yapmalı.

atalardan kalma hazine sadece şudur: bir şeyi öyle yapılması gerektiği için iyi yapmak.

26.10.00

yol

matsuo basho

anlam uçucudur, yaşam geçicidir, ömür sonludur, ölüm zorunludur. öyleyse kişi yalnızdır.

"yol, doldurulamaz bir boşluktur; dipsiz bir uçurum -dünyadaki her şeyin kaynağıdır o. büyük iyi, su gibidir; çatışmadan, kendini her şeye veren su; insanların içinde olmaktan hoşlanmadıklarıdır o -bu yüzden yolun kıyısında durur. başkalarını bilen, bilgi edinir. kendini bilen, aydınlanır. bilgi edinmek, her gün bir şey eklemektir. yolu yürümek, her gün bir şey eksiltmektir; eksiltmek, eksiltmek -ta ki, edimsizliğe ulaşılsın; o, tam-edimlilik olan edimsizliğe. bilen konuşmaz. konuşan bilmez. doğru, kulağa hoş gelmez. kulağa hoş gelen doğru değildir. iyi insanlar tartışmaz. tartışan insanlar iyi değildir. bilen kişi öğrenmemiştir. öğrenmiş kişi bilmez." (lao tse)

çamı öğrenmek istiyorsan çama git; sazı öğrenmek istiyorsan da saza. şiir ne kadar iyi dile getirilmiş olursa olsun, senin duygun kendilikli değilse -konun ile sen ayrı duruyorsanız- şiirin sahici şiir değil, yalnızca senin öznel yapıntın olur.

bu kentin her yerinde, insanların ödül kazanmak için şiir yazdığını görüyorum; böylece yarışma yargıçlarına bol bol iş düşüyor. ne tür şiirler yazdıklarını tahmin edebilirsin. bunlar konusunda ne desem sert sözlere varacağından, söylediklerini işitmezlikten, yazdıklarını görmezlikten geliyorum.

sessizlikten ses gelir; karanlıktan ışık gelir. sessizlik sesi canlandırır; karanlık ışığı canlandırır. buddha doğası, kendilik doğası, gerçeklik, adına ne dersek diyelim, şimdi karanlık, şimdi parlak, şimdi sessiz, şimdi sesle çatırdayandır. o, karanlık içindeki ışık, ışık içindeki karanlıktır; o, tam o karanlık, tam o ışıktır; o, ışık olarak karanlıktır.

25.10.00

frida'nın düşleri

frida kahlo

düşler. tuhaf düşler. insanı dört elle sarıldığı yaşamdan saptıran, olanaksızı yaratan düşler. bazı günler, bu tuhaf düşler benden çıkıyor, sonra geri geliyor, derime yapışıyorlar. alkol, morfin ve geçen zaman arasında, binlerce somut düşünce arasında, belleğimin derinlerde kalmış parçaları olarak, sizi kabulleniyorum, benim derin mi derin birer parçamsınız.

dün geceyi de siz süslediniz.

ölmüş babam, elini omzuma koyuyor ve kocaman bir gülümsemeyle "ben kalp krizinden ölmedim. siz öyle sandınız. anneni ziyarete gittim. anlıyor musunuz? onca yalnızlıktan sonra.." diyordu. ben de ona, yokluğun gerçekten uzun olduğunu söylüyor ve öylesine derin iç çekiyordum ki, sanki koca bir ağırlık bedenimden çıkıp gidiyordu.

fırçamı aldı, kanarya sarısına batırdı ve bir tuval üzerinde beceriksiz çizgilerle hesap yaptı: "1954-1941=13 yıl." sayılara bakıyor, hiçbir şey anlamıyordum. gülüyordum ama bu gülme değildi aslında, korkuydu: hiçbir şey anlamıyordum. sayılar bana hiçbir şey ifade etmiyordu, saçma görünüyordu. ama korkuyordum. ne anlama geliyordu o sayılar, hiçbir anlam veremiyordum. sonra dedi ki: "seni görmek istedim. durumun kötü. çok yalnızsın." saçlarının, anımsadığım gibi beyazlaşmamış olduğunu görüyordum. gençti. sonra benimle almanca konuştu. sözcükler anlaşılmazdı, sonra kalın bir sesle, çok yavaş şu melodiyi söylemeye başladı:

"ölüm serin gecedir, yaşam bunaltıcı gün
hava kararıyor, uyku basıyor beni
gün beni yordu
yatağımın üzerinde bir ağaç yükseliyor
içinde genç bir bülbül şakıyor
sevginin şarkısını bağırıyor, sevginin şarkısını
duyuyorum, duyuyorum, hatta rüyamda bile.."

çocuk gibi yüzümü ellerimin arasına alıp ağlıyordum.

onu gözyaşlarımın arasından görüyordum. gözleri tamamen birer gözyaşına dönüştü; misket gibi kalın, yuvarlak ve saydam. başını salladı: "size göre kalp kriziydi, bana göreyse kafama esmişti." hiçbir şeyi kavrayamıyordum. ne demek istiyordu? "galiba yakında seni de yanıma alacağım. yakında. benim olduğum yerde rahatımız yerinde. her şeyi oluruna bırakıyoruz. seni de yanıma alacağım. yakında. gece üzerine çullanıyor, küçük kızım. kocaman kanatlarıyla bir gece. bilgi edineceğim."

bu tuhaf sözcükleri kullandı: "bilgi edineceğim."

babam 1941 baharında öldü. kız kardeşlerim haber verdi. aniydi, kabul edilir gibi değildi. onu öyle çok seviyordum ki.. bana neler öğretmişti: insanlık acısını, fiziksel acıyı, gözlemi, okumayı, namusu.

çok acıydı. bundan hiç söz edemedim.

ince ve güçlüydü; valsleri, sarası, schopenhauer, onun zamanının almanya'sıyla, nazileri ve yaralarıyla, şimdiki farklı almanya'yla, onu hep içimde taşıyacağım. gazeteleri sessizce okurdu. onları yorumlayamazdı. öylesine etkileniyordu ki.. belki de bundan dolayı öldü, çıldırmış olan o farklı almanya'dan dolayı.

babam ve suluboya resimleri, söylencesel hüznü, eski deri baskılarıyla fotoğraf makineleri, fotoğraf arşivleri, hazineleri, şivesi, dominoları, alman baskısı sararmış nota kağıtları.. tedavülden kalkmış baden baden'i. babam bana öylesine inanmıştı ki.. benim ileri atılmamı sağlayan o çok değerli şeyi o verdi bana: güvenini verdi.

baba, peder bey. bay wilhelm kahlo. sana ihanet etmedim. elimden geleni yaptım. yaptığım resmin, yanımda. onu yapmak için uzun süre bekledim. ama şimdi burada işte.

seni seviyor, seni düşünüyorum.

bir başka düş daha gördüm. tablolarımın içindeydim. bir tanesinin sedef çerçevesinin kenarı, boyalı bölümü yok etmeye başlıyordu, ben de içindeydim, küçücüktüm, yok oluyordum. bu kadar küçük boyda bir resim yaptığımdan dolayı pişmandım ama artık çok geçti. bir başka tuvalde suratım sarılı-morlu, güzel, çekici bir çiçeğin ortasındaydı. birden açık taç yaprakları üzerime kapanmaya başlıyor, beni boğuyordu. ama tablonun içinde olduğum için dilsizdim, haykıramıyordum. renkli damlacıklar gözlerimden süzülüyordu. böylece tablo yavaş yavaş tüm renklerini yitirdi. kendi kendime "kendi tuzağına düştü." diyordum.

sigmund freud'un kitaplarını okudum; hatta musa üzerine yazdığı kitapla ilgili olarak bir tablo yaptım. ama düşlerimi yorumlayamıyorum. yalnızca bu düşlerde ne duyumsadığımı biliyorum. hayatım beni terk ediyor.

belki, yakında.

evet, doğru. "yakında" diyordu babam. "bilgi edineceğim."

çabuk bilgi edin, canım babam, gece üzerime iniyor.

çabuk bilgi edin ki, kendimi mavi ötesine kapıp koyuvereyim.

sana elimi uzatacağım.

gece üzerime iniyor.

24.10.00

edebiyat

hilmi yavuz

edebiyat ürünleri, bir bölümünü oluşturdukları sisteme göre değişirler; bu ürünlerin bağlı oldukları sistemden bağımsız olarak anlaşılmaları olanaksızdır. bu yüzden birbirinden farklı iki sisteme ilişkin iki edebiyat ürünü, salt birbirlerine benziyorlar diye karşılaştırılamazlar; bu türlü bir karşılaştırma için edebiyat ürünlerinin değil, sistemlerin birbirine benzemesi gerekir. levi-strauss'un paradoks gibi görünen şu sözünü anımsayalım: "gerçekte benzeşimler değil, farklardır birbirine benzeyen."

nazım'ın şiiri, yazınsallığını ideolojik 'tekrar'dan değil, formel 'aşkınlık'tan alır. şiiri, gelenek'i dönüştürerek modernleşir. ve unutulmamalıdır: "sanatta ideoloji, soyutlanabilir öz'de değil, yapıtın biçiminde aranmalıdır. edebiyat yapıtı, tarihin derin izlerini tastamam edebi yönüyle ortaya koyar, yüksek düzeyde bir toplumsal belge olarak değil." (terry eagleton)

ideolojiler yanlıdırlar; taraf tutarlar ve o nedenle de, değer yargılarıyla inşa edilirler. dünya görüşleriyse, felsefi düşüncelerin, sistemleştirilmiş olmayan ve kuramsal kavramlarla değil, gündelik konuşma diliyle inşa edilen dile getiriliş biçimleridir. şiirsel söylem ise, ne soyut kavramlarla kurulan felsefeden ne de gündelik konuşma diliyle kurulan dünya görüşünden yararlanabilir. şiirin, düşünce düzleminde ilişki kurabileceği alan, ideoloji'dir. entelektüel söylemler arasında imgeselle ilişki kurabilen biricik söylem alanıdır ideoloji.

23.10.00

gece

attila ilhan


bir vapur gibi uğuldayarak
hışımla sırılsıklam
ansızın karşıma çıktı gece
başıboş bir vapur gibi
kara sularıma girmiş gizlice
o yol kesemez ben duramam artık
çarpışmamız kesinleşti
ne korku ne pişmanlık ne yeis
en sessiz derinliklere içimde belki senin
hasretini götüreceğim sadece

22.10.00

brand / peer gynt

henrik ibsen

yaşam sanatı, bir çeşit sürüngenin kulağa kaçmasını önlemekten başka bir şey değildir.

bağışlanmaya layık olan günah hangisi? insanın sessizce silebileceği yanlış hangisi? bir çocuk babasının günahlarından ne derece sorumlu olabilir? mahşer gününde hangi mahkeme, hangi yargıç bunun hükmünü verecek? karanlık, başdöndürücü bir bilmece.. kim seni aydınlatabilir?

insan ne kadar bilgin, ne kadar akıllı olursa olsun, mümkün olmayanı yapamaz.

insanları eğitmek isteyen bir kimse için ilk koşul, memleketin gereksinmelerine uymaktır. bu gereksinmeler, kayalar arasına gömülü çukurlardan çok, tepelerin yüksekliklerinden görülür.

benim bu dünyadaki görevim onu yanlışlardan, ayıplardan kurtarmaktır.

çıra tütse de yeni ışığı ele geçirinceye kadar onu söndürme; o tütse bile, bize yol gösterir. eski sözcükler yıpranmış olsa bile, yenilerini yaratmadan onları dilinden çıkarıp atma!

gözyaşlarına karşı en iyi çare azıcık şakadır.

ihtiyaç bir milletin gücünü artırmıyorsa o millet özgürlüğe hak kazanmamıştır.

canını esirgemezsen, bütün varını yoğunu vermiş olsan bile, yine bir şey vermiş sayılmazsın.

bir şey vardır ki feda edilemez: insanın "ben"i, iç varlığı.

servetim acılarımın çocuğudur.

et sevgisi ruhun ölümüyse, ruhum niçin et içinde doğdu?

bu millette değişiklik yapacak olan şey, göz kamaştırıcı yiğitlikler değil. ruhun yaraları kanıyorsa, güç de etkilemez. bütün sorun istenç gücü; kurtaracak ya da öldürecek olan odur. o, büyükte olduğu gibi, küçükte de vardır; dağılmış olan her şeyin içinde hep bir bütündür.

"kaldırmak kolay, taşımak güçtür."

kendini feda etmeden kurtulamazsın.

altının en küçük bir parçası bile, kaba bir puttur.

cüce, isterse golyat'ın torunu olsun, yine cüce kalacaktır.

övünülecek gelenekleri olan bir ulus, büyük bir ulustur.

merhametli olmak. günümüz insanlarının benimsedikleri ne kadar ucuz bir sözcük. hiçbir şey yapmak istemeyen uyuşuk tembel yaratıklar nasıl da yapışıyorlar bu sözcüğe. hiçbir şeyi sonuna değin götürmeye cesaret edemeyen, her şeyi yarım yamalak yapan cüce ruhlulara göre herkes merhametlidir.

insan eseri için yaşar.

bir görüş, bir ideal hiçbir zaman açlığı ve susuzluğu gidermemiştir.

sonuna kadar metin ol, ey ruhum! başarının başarısı her şeyi yitirmektir. her şeyi yitirmek senin kazancın oldu. insan, ancak yitirdiğinde sahip olabilir.

yalnız adam savunmasızdır, sürüden ayrılan mahvolur.

gökyüzünü aşmayı amaçlayan her yapıt, ölmeye mahkumdur.

bir çengelin kullanılabilmesi için eğri olması gerekir.

sen toprak altında sürünmekten başka bir şey bilmeyen bir halk için savaşıyorsun. onlar da, onlardan sonra gelen gelecek kuşaklar da mahkumdur.

"hiç kimse kendi memleketinde peygamber değildir."

aşk işlerinde bir erkek kediyle bir peygamber arasında fark yoktur.

insan en doğru sonuçlara rastlantı sonucu ulaşır.

ben bir kadın elinde yaldızlı bir kitaptım. akıllılık ve delilik yaratılış hatasından başka bir şey değildir!

yaşam oldukça umut da vardır.

"daha iyi, iyinin düşmanıdır."

insan bir kez doğar ve kendine çok önem verir.

sonu iyi biten her şey iyidir.

altının gücüyle insanın kendisi olması, evini kum üzerine kurmak demektir. sıradan insan bir saat ya da yüzük karşısında yerlerde sürünür, kuyruk sallar. kravat iğnenize, yüz kere şapkasını yerlere kadar sürterek selam verir. ama saat, iğne, yüzük, siz değilsiniz.

hükümdarla konuşmak adamlarıyla konuşmaktan iyidir.

kimse sana senden yakın değildir.

yalınayak yürüyen adam ayakkabının nereyi sıktığını bilmez.

imanımda, umudumda, aşkımdaydın!

21.10.00

perspektif

vladimir makanin

"ruh, istediği yerde soluk alır." (incil)

insanın içindeki ruhsal yaşantı her yerde ve her koşulda sürer -ya da hiçbir yerde. tartışabilir ve hatta kabul edebiliriz onu; ama onunla yaşayamayız. heyhat. heyhat, perspektife ihtiyaç duyarız biz: bir yem, bir ödül, bir amaç, tünelin ucunda bir ışık ve olabildiğince çabuk. yaşamımız bununla açıklanır, başka bir şeyle değil. bizim doğulu olmayan özümüzdür bu: geleceği versinler bize! bu yüzden de maleviç'in siyah karesi dahiyanedir, bir stop'tur o; tam da biz ve bizim aceleci ruhlarımız içindir, bir darbe ve muazzam bir frenlemedir.

grubuna bağımlı. bu insanı istediğin kadar çöllere sür ve yer değiştiren kum tepeleri üzerinde uzun uzun oturup sıkılmasını emret, tanrı'dan söz etmez artık. bir din yaratmaz. ağzını kumla doldurur ve onlar için, "kendi için bağırırmış gibi" bağırır, kendi için tersyüz olurmuş gibi tersyüz olur onlar için. ve ne kadar safça, ne kadar iliklerine işlercesine bağırırsa o kadar çabuk duyarlar onu, inanır, bağışlarlar. onlar için yaşıyordur artık ve uzun zaman yaşayacaktır daha, kendi için yaşar gibi, gökyüzü için yaşar gibi değil. nörolepsi ilaçları vardır -peygamberler yoktur. bunun için uydurulmuştur zaten. insan ne kadar gerekirse acı çeker; ama içinden taşırıp da bir söz çıkarmaz artık.

20.10.00

apocalypse now

douglas kellner / michael ryan

apocalypse now filminde anlatının odak noktası, willard'ın, kurtz'ün kudreti ve merhametsizliğiyle aşama aşama özdeşleşmesi ve buna koşut olarak gerçek bir savaşçıya dönüşmesi üzerindedir. willard'ın lidersiz orduya duyduğu giderek artan öfke ve kurtz'e beslediği hayranlık aracılığıyla, savaşın düzensizliği üzerinde denetim kurabilecek kurtz gibi otoriter savaşçı liderlerin gerekliliği vurgulanır. belirsizliğin yerini kesinliğin, kuşkunun yerini otoritenin alması sağlanır. bu anlatının çözülüm süreci, willard'ın kurtz ile bütünleşmesine ve kurtz'ün yaptığı gibi yerlilier üzerinde liderlik taslamasına karşılık düşer. başlangıçta willard'ın kendisi de amerikan ordusunun vietnam'daki düzensizliğine ilişkin bir metafordur. willard içki içer, ağlar ve sakat eliyle sembolik olarak iğdiş edilmişliği akla getirir.

film bireyciliği yüceltir ve filmdeki bireyci tema, "gerçek" liderlerin var olduğu düşüncesiyle ayrılmaz bir bütün oluşturur. willard ve kurtz, kifayetsiz, bürokratik  bir "korporasyon" olarak betimlenen generallerle karşılaştırılırlar. kurtz, korporatif saflara katılmak yerine "kendi doğrusunu izler" ve lider olur. hain olduklarından kuşkulanılan askerlerin yargı sürecini atlayarak hemen oracıkta öldürülmesine karar vererek doğal sezgisel dehasını sergiler. böylece, zararlı bilgi sızmalarıyla bir daha karşılaşılmaz. willard, liberal yordam ve kurumlara da benzer bir kayıtsızlıkla yaklaşır, bir benzin deposunda bürokratik uygulamaları hiçe sayarak kalkıştığı bireyci şiddet gösterisiyle durumu anında kontrol altına alır. operasyona engel olmaya çalışan yaralı bir köylü kadını öldürdüğünde ise kendisini kurtz'e çok daha yakın hisseder. böylece film, liberalizme, bürokrasiye ve büyük korporatif örgütlere karşı, güçlü bireylerin aynı zamanda doğal birer lider oldukları varsayımıyla desteklenen bireyci bir başkaldırıyı imtiyazlandırır. filmin bir noktasında kurtz, pilotların uçaklarına küfür sözcükleri yazmalarının bile generaller tarafından yasaklanmasından yakınır. brando'nun sızıldanan ses tonu bu düşünceyi yansıtmak için uygun bir seçimdir; çünkü erkek çocuğun disiplinci babanın gücüne duyduğu öfkeyi akla getirir. bundan kaçıp kurtulmanın yolu ise kişinin kendisini aynı güçle donatmasından, babaya ilişkin (aynı zamanda, korporatif ya da liberal bürokratik) sınırlamaları reddetmeye ve kendi başına buyruk kesilmeye dönük bir benlik modeli benimsemesinden geçer. aslında willard, kurtz'ün tacını kuşanmak için onu öldüren oğludur.

19.10.00

geçmişi yeniden yaşamak

pascal mercier

dersin başladığını duyuran ve rahipleri ibadete çağırırcasına çıngırdayan çanın sesini günde altı kez duyardım. tam 11.532 kez, beni avlunun kapısından çıkartıp limana, daha sonra dudaklarımdaki tuzu yalayacağım bir geminin küpeştesine gönderen hayal gücümün peşine takılacağıma, dişlerimi sıkarak avludan döndüm, o kasvetli binaya girdim.

şimdi, otuz yıl sonra, durmadan aynı yere geri dönüyorum. dönmem için en küçük geçerli bir neden yok. öyleyse niye? girişin önündeki yosun tutmuş, ufalanan basamaklarda otururken, kalbimin neden yerinden çıkacakmış gibi çarptığını bilmiyorum. güneş yanığı bacaklarıyla, pırıl pırıl saçlarıyla evlerindeymiş gibi rahatça binaya girip çıkan öğrencileri görünce neden imreniyorum onlara? nelerine imreniyorum?

geçenlerde, sıcak bir günde, pencereler açıkken bazı öğretmenlere kulak verdim ve ürkmüş öğrencilerin beni de daha önce titretmiş olan sorulara kekeleyerek verdikleri yanıtları duydum. bir kere daha orada oturmak -hayır, arzuladığım şey kesinlikle bu değildi. uzun koridorların serin loşluğunda bina amirine rastladım, kuşa benzeyen kafasını öne uzatarak yürüyen bir adamdı, kuşkulu bakışlarla üzerime geldi. "ne işiniz var burada?" diye sordu, ben yanından geçmişken. astımlı gibi, dik bir sesi vardı, sanki öbür dünyadaki bir mahkemedeydik. durdum ama dönüp bakmadım. "ben bu okulun öğrencisiydim." dedim, sesimin ne kadar boğuk çıktığını duyunca kendime kızdım. birkaç saniye mutlak, tekinsiz bir sessizlik oldu koridorda. sonra arkamdaki adam ayaklarını sürüyerek yürüdü. kendimi suçüstü yakalanmış gibi hissetmiştim. ama ne yaparken?

bitirme sınavlarının son gününde hepimiz, okul kasketleri başımızda, sıralarımızın arkasında ayakta durmuştuk, gören bizi hazır ola geçtik sanırdı. senyor cortes uygun adımlarla yürüyüp sırayla önümüzde durmuş, her zamanki ciddi yüz ifadesiyle not toplamımızı bildirmiş, gözlerini yüzümüze dikip karnemizi vermişti. çalışkan sıra arkadaşım karnesini sevinçsiz ve bembeyaz bir suratla almış, kavuşturduğu ellerinin arasında incil tutar gibi tutmuştu onu. sınıfın sonuncusu, kızların gözdesi olan, güneş yanığı tenli çocuk, çöpmüş gibi yere atmıştı karnesini. sonra temmuz gününün öğle sıcağına çıkmıştık. önümüzde açık ve biçimlendirilmemiş olarak uzanan, özgürlüğü açısından tüy gibi hafif, belirsizliği açısındansa kurşun gibi ağır onca zamanı nasıl kullanabilirdik, nasıl kullanmalıydık?

insanların birbirinden ne kadar farklı olduğunu şimdi anlatacağım sahne kadar çarpıcı ve sert biçimde gözüme sokabilecek bir şeyi ne daha önce yaşadım ne de sonra. kasketini ilk çıkaran sınıfın sonuncusu oldu; topuklarının üzerinde hızla döndü, avlunun çitinin üstünden aşırtıp yakındaki göle fırlattı. kasket orada suyu emdi, sonunda nilüferlerin altında gözden kayboldu. üç dört kasket daha onu izledi, içlerinden biri çite takılıp kaldı. bunun üzerine sıra arkadaşım kasketini düzeltti, ürkek ve huzursuz görünüyordu, içinde kabaran duyguyu anlamak mümkün değildi. yarın sabah, artık kasketi giymesi için bir neden olmayınca ne yapacaktı?

ama beni en çok etkileyen, avlunun gölgeli bir köşesinde gördüğüm şey oldu. tozlu bir çalılığın arkasına gizlenen biri, kasketini okul çantasına sokmaya çalışıyordu. öylece tıkıştırmak istemediği, tereddütlü hareketlerinden açıkça anlaşılıyordu. kaskete zarar vermeden çantaya sokabilmek için her yolu denedi; sonunda birkaç kitabı çıkararak çantada yer açtı. kitapları, ne yapacağını bilemeden, çaresizlik içinde koltuğunun altına sıkıştırdı. dönüp çevresine baktığında, utanç verici hareketi sırasında kendisini kimsenin görmemiş olması umudu gözlerinde okunabiliyordu, bir de gözlerini başka yere çevirirse görünmez olacağı gibi çocuksu bir düşüncenin, deneyimlere dayanarak silinmiş son kırıntısı.

kendi terli kasketimi ellerimde bir o yana bir bu yana nasıl çevirdiğimi bugün bile hissedebiliyorum. giriş merdiveninin ılık yosunlarının üzerine oturup babamın buyurgan arzusunu düşündüm, doktor olmalıydım -yani babam gibi insanları acılarından kurtarmayı beceren biri. gösterdiği güven için babamı seviyor, dokunaklı arzusuyla üzerime yüklediği ağır yük yüzünden lanet ediyordum. o arada kız okulunun öğrencileri bizim tarafa gelmişlerdi. "bittiğine seviniyor musun?" diye sordu maria joao ve yanıma oturdu. beni inceledi. "yoksa sonunda üzülüyor musun?"

beni durmadan okula gitmeye zorlayan şeyin ne olduğunu artık biliyor gibiyim: okulun avlusundaki o dakikalara geri dönmek istiyorum, gelecek henüz başlamadan geçmişin üzerimizden akıp gittiği o dakikalara. daha sonra hiç olmadığı gibi, zaman durmuş, soluğunu tutmuştu. maria joao'nun kahverengi dizlerine ve açık renkli giysisinin sabun kokusuna mı geri dönmek istiyorum? yoksa hayatımın o noktasında bir kez daha durmak ve beni şimdi olduğum kişi yapan yöne değil de bambaşka bir yöne sapabilmek arzusu mu -düşsel, dramatik arzu mu- içimdeki?

bu arzuda bir gariplik var; hem çelişki tadı veriyor hem de mantıklı bir tuhaflık. çünkü böyle bir şey arzulayan kişi, henüz geleceğine adım atmadan bir yol ayrımında duran kişi değil. çünkü iptal edilemeyecek olanı iptal etmek üzere geri dönmek isteyen kişi, daha ziyade geride bırakılmış, artık geçmiş olmuş bir gelecek tarafından damgalanan kişidir. acısını çekmemiş olsaydı iptal etmek ister miydi? bir kez daha ılık yosunların üzerinde oturmak, elimde kasketimi tutmak -zamanın içinde kendimin gerisine yolculuk edebilmek ve kendimi, yani yaşananların damgasını taşıyan kişiyi de bu yolculuğa götürmek gibi mantığa aykırı bir arzu bu.

o yaştaki oğlanın, babasının arzusuna karşı çıkarak tıp fakültesinin amfisine adım atmamış olması akla getirilebilir mi? -bugün zaman zaman benim dilediğim gibi? bunu yapıp 'ben' olabilir miydi? o günlerde, kendime dayanak noktası yapabileceğim acılı deneyimlerim yoktu ki onlardan yararlanarak yol ayrımında başka bir yöne sapmayı dileyebileyim. öyleyse zamanı geri döndürmenin ve yaşadıklarımı birer birer silerek beni maria joao'nun elbisesinin kokusuna ve kahverengi dizlerinin görünüşüne hayran çocuğa dönüştürmenin bana ne yararı olacaktı?

benim bugün arzuladığım tarzda başka bir yöne sapabilmesi için kasketli çocuğun benden çok farklı olması gerekirdi. ama böylece bir başkası olsaydı, sonradan o eski yol ayrımına dönmeyi isteyen kişi olamazdı zaten. o çocuk olmayı dileyebilir miyim? öyle sanıyorum ki onun yerinde olmaktan hoşnut olurdum. ama bu hoşnutluk, sadece o olmayan ben için geçerli olabilir, ona ait olmayan dileklerin yerine getirilmesi açısından. eğer gerçekten o olsaydım, gerçekleşmeleri halinde o olmaktan mutlu olacağım dileklerim olamazdı, tıpkı, asla sahip olmadığımı unuttuğum sürece kendi dileklerimin, gerçekleştiklerinde, beni mutlu edeceği gibi.

ama çok yakında yine okula gitme ve böylece, hiç akla getirilemediği için nesnesi asla olmayacak bir özleme kapılma arzusuyla uyanacağıma eminim. olası bir nesnesi bulunmayan bir arzuyla harekete geçirilmekten daha çılgınca bir şey olabilir mi?

18.10.00

kaçıklık

thomas bernhard

bir şeyi anlaşılır kılmak için abartmak zorundayız; şeyleri yalnızca abartma somutlaştırır.

kaçık yerine konma tehlikesi de ileri yaşlarda bizi tedirgin etmez. yaşlılık döneminde kaçık yerine konmaktan daha iyi bir şey yoktur. en büyük mutluluk yaşlı kaçığınkidir. o her şeyden bağımsız olarak bırakabilir kendini kaçıklığa. olanağımız varsa eğer kırk yaşımızdayken kendi adımızı yaşlı kaçığa çıkarmalıyız ve bu kaçıklığı en uç noktaya kadar götürmeliyiz. kaçıklıktır bizi mutlu kılan.

17.10.00

dünyanın doğum günü

ursula k. le guin

elektrikli testere üç yaşındaki bir bebek için ne kadar gerekliyse, tanrı da insanlar için o kadar gereklidir.

düşünmek, yapmanın bir yoludur; kelimeler de düşünmenin bir yolu.

savaşta herkes tutsaktır.

bir erkek için sikmek, bir kadın için olduğu gibi aşkın ve hayatın sadece bir boyutu değil, en önemli şeyidir.

içe dönük insanlarla ilgili hemen hiç iyi bir şey yazılmaz. baskın karakterler hep dışa dönüktür. insan yirmi yazardan on dokuzunun içe dönük olduğunu fark edince hayli garip geliyor bu. bize "dışa açık" olmamaktan utanmamız öğretildi. ama yazarların işi içe dönmektir.

anlatılmamış hikaye yalan doğurur.

toplumun olumsuz baskısına karşı oluşturulan ilişkiler korkunç bir zorlanma altında olur; zaman geçtikçe de alıngan, haddinden fazla heyecanlı ve huzursuz bir hal alırlar. gelişecek yerleri yoktur. ilk başlarda ödenecek kişisel bedel yüksek olur.

16.10.00

yazmak

inci aral

yazılmış ve yayımlanmış her kitap insanın hayatını az çok değiştirir. düşünce ve duygularınızdaki karmaşayı düzene sokmak için yazdığınızı düşünürsünüz; ama her kitap görünenin altında bir derinlikte yol almak demektir ve içinizde bastırılıp kalmış her şeyi acımasızca yüze vurur.

sonra sığınaklar aranır, bulunur. gizlenmeler, kaçışlar, yabancılıklar. her şey acıtıcı biçimde ıssız ve dupdurudur orada. ayna duruluğunda. bir akşam durgunluğun pas rengi katmanları içinden sıyrılır, başkaldırmayla boyun eğiş arasındaki çizginin hangi yanında olduğunuzu düşünürsünüz. ve ne için?

bir masanın başında saatlerce oturabilmek için çok güçlü olmak gerekir. dayanıklılık ister yazmak.

kuşkum yok, biz yazan insanlar tek tek çok acı çekiyoruz. ama acılarımızı birbirimizden gizlemeyi yeğliyoruz. ben acılarımı onlarla bölüşmeyi hep istedim ve denedim. ama karşımdakiler alçak gönüllü ve açık olmamın, kendilerine beni küçümseme, çocuksu bulma hakkını verdiğini sandılar. hiçbirini görmek istemiyorum ve özlemiyorum artık. tersine, onlardan kaçmak ya da karşılaştığımızda onlara tasasız, mutlu görünmek istiyorum.

yaşamlarımız ve düşüncelerimizle, yaptıklarımız ve yazdıklarımız arasında bir uyum varsa da büsbütün çakıştıkları söylenemez. yazının kuralları vardır çünkü. ustalık, kesinlik gerektirir yazı. düşlere, yalanlara dayanır.

ben hoşnut olup olmadığımı bilemem hiçbir zaman. defalarca yazmaktan usandığımdan metnin benim için anlamını yitirmiş olduğunu bilirim. yazarken, düşüncelerimi ilk kez yazıya dökerken anlam taşır sözcükler, cümleler benim için. yalnızca o an etkileyici ve vurucudur. sonra her yazışta, duygu yükleri ve taşıdıkları anlam biraz daha azalır, durmadan yerleri değiştirilen, yorucu, ruhsuz sözcük kümelerine, yapı gereçlerine dönüşürler. en iyi oyunu kurmaya yarayan dama taşlarına.

15.10.00

patlamış bilet

william s. burroughs

gerçekleşmeyen bir mucize kadar kötü şey az bulunur.

bir yaşam biçimi için 'yanlış' diye bir şey yoktur; çünkü yanlışta sadece başka yaşam biçimleriyle çatışmalara bir gönderme vardır.

seks, organizmanın alınan ve verilen mesaj şeklindeki elektrik verimidir.

alternatif çözümler daima vardır.

başarı kazanacağın bir yaşam biçimi hakkında yazılacak bir şey varsa şudur: bavulunu daima hazır tut ve yolculuğa hazır ol.

her itiraz çıplak eti yırtan acemi berbat bir keskin kenardır.

söz şimdi bir virüstür. grip virüsü bir zamanlar belki de sağlıklı bir akciğer hücresiydi. şimdiyse akciğerlere giren ve onlara zarar veren parazit bir organizmadır. söz de öyle. modern insan sessizlik seçeneğini yitirdi. iç sesinizi durdurmayı bir deneyin. on saniyelik bir iç sessizlik sağlamayı deneyin. sizi konuşmaya zorlayan direngen bir organizmayla karşılaşacaksınız. bu organizma sözdür. başlangıçta söz vardı. tarih dediğimiz şey sözün tarihidir.

tek çözüm her şeyin açığa çıkmasıdır.

14.10.00

bir düş gibi

tagore


yağmurun derin gölgelerinde yürüyorsun geceleri, sessiz adımlarla, kimseye görünmeden. sabah gözlerini yumdu bugün, rüzgarın sesini duymadı bile, hep uyanık kalan o mavi göğe kalın bir perde çekildi. korular kesti şarkılarını, evlerin kapıları kapandı. bu ıssız sokakta yalnız yolcusun sen. tek dostum, en sevdiğim, evimin kapıları açık. bir düş gibi geçip gitme.

13.10.00

bizim büyük çaresizliğimiz

barış bıçakçı

en büyük ahlaksızlık bir aşkı yaşamamaktır. hayatı mümkün olan en geniş haliyle yaşamak gerekir.

bazen edebiyat hayattan daha açıklayıcıdır.

her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?

hayat tekrardan ibarettir. hayatın gücü tekrarın gücüdür. günlerin, ayların, mevsimlerin gücü.

önce aşk vardır. hatırlamak da, acı çekmek de, sevgilimize vereceğimiz çiçeğin fotosentezi de ondan sonra başlar.

basit şeyler isteyince, basit şeylerden zevk almaya başlayınca, anlıyorum ki aşık olmuşum.

kim bilebilir ki bunu? kalemi eline alıp iki insanı birbirine götüren yolu bulmaya çalışan biri, tek bir çizgi çizmeyi beklerken karalamayı andıran bir resim çizer. iki insanı birbirine götüren sayısız yol vardır.

birine aşık olunca, ömrün boyunca onu aramışsın da sonunda bulmuşsun gibi, geçmişini tekrar kurgularsın. basit tesadüfler aşkın ilahi gücünün işaretleri olur çıkar.

12.10.00

don kişot

cervantes

herkes kendi evinde kraldır.

fazilet, nerede olursa olsun, yüksek derecede bulunduğu zaman ezilmeye çalışılır.

zamanın silmediği anı, ölümün dindirmediği acı yoktur.

gerçek incelse de kopmaz ve zeytinyağının suyun üstüne çıktığı gibi, daima yalanın üstüne çıkar.

"talihin iyiyse arkadaşın çok olur."

şiir kitapları ne kadar büyük dikkat ve beceriyle çevrilseler de, doğdukları dilde taşıdıkları değere erişemezler.

aşk her şeyi eşit kılar.

onun saçları altın, alnı cennet bahçesi, kaşları gökkuşağı, gözleri birer güneş, yanakları gül, dudakları mercan, dişleri inci, boynu kaymaktaşından, göğsü mermerden, elleri fildişinden, teni kar kadar beyazdır.

şeref ve meziyetler ruhun süsüdürler.

umutlarımı ispanya'nın en yüksek mevkisiyle değişmem.

kendini alçaltanı tanrı yüceltir.

dünyada bir savaşı kazanmak, düşmanını yenmek kadar büyük bir mutluluk yoktur.

bir kapının kapandığı yerde, bir başkası açılır.

şehvetin tatmin olmasıyla birlikte, en büyük haz, tatminin bulunduğu yerden ayrılmaktır.

yeryüzünde insanın kaybettiği hürriyetine kavuşması kadar büyük bir mutluluk yoktur.

çalışkanlık iyi talih doğurur.

çok doğrudur, adaletlidir
pahalıya satması aşkın şöhretini
çünkü daha değerlisi yoktur
onun paha biçtiği mücevherden
herkesin bildiği açık bir şey bu
ucuz şey nasibini alamaz değerden

iyi hiçbir tarafı olmayacak kadar kötü kitap yoktur.

iki tür güzellik vardır: ruh güzelliği ve vücut güzelliği. ruh güzelliği akılla, namusla, dürüstlükle, cömertlik ve terbiyeyle kendini gösterir.

"hiçbir altın özgürlüğün bedelini ödeyemez."

bir meleği sevdiğini zannediyor
bir maymunu sevdiğinde

bu dünyada en güzel katık açlıktır; yoksullarda açlık hiçbir zaman eksik olmadığı için de, her yedikleri lezzetli olur.

ekmek her acıyı dindirir.

erdemli ve seçkin bir insanı en çok mutlu etmesi gereken şeylerden biri, hayattayken, kendini kitap halinde basılmış ve iyi şöhretli insanların dilinde gezer görmektir.

11.10.00

ebedi kriz

umberto eco

"her şey birbiriyle bağlantılıdır."

güzellik keyiflidir, keyif güzellik; yeryüzünde bilip bilebileceğiniz ve bilmeniz gereken budur.

insanoğlunun ebedi krizi, evreni tanımlamak zorunda olduğu halde tanımlayamaması değil; tanımlaması gerekmediği halde tanımlamaya çalışmasıdır.

stephane mallarme: bir nesneyi nitelemek, şiirden alınacak, usul usul sezinlemenin mutluluğundan oluşan hazzın dörtte üçünü yok etmek demektir: esinleme.. işte düşümüz budur.

bir yapıt ancak pek çok yönelim ve anlam sunarsa; ama hepsinden önemlisi değişik yollardan anlaşılıp sevilebilirse, o zaman yaşamsal ilgi uyandırır ve kişiliğin saf ifadesi olur.

"dünya, bir kitapla sonlanmak için var olmuştur." (mallarme)

john dewey: belirtik ve odaklaşmış her nesnenin çevresinde, örtüğe doğru, düşünsel yolla kavrayamadığımız bir geri çekiliş vardır. düşüncemizde buna, bulanık ve müphem deriz.

dewey'e göre sanatın asıl özü, "bir bütün olma, daha geniş, her şeyi kapsayan, yani aslında içinde yaşadığımız evren olan bütüne bağlı olma özelliğini" çağrıştırma ve vurgulama yetisindedir kesinlikle. estetik tefekkürün bize esinlendirdiği dinsel coşkunun kaynağı da budur.

roman jakobson: belirsizlik, kendi kendinin merkezi olan her iletinin özsel, devredilemez, vazgeçilemez özelliğidir; kısacası şiirin zorunlu, doğal bir sonucudur.

bir sanat yapıtında "açıklık" estetik hazzın temel koşuludur ve estetik bir değere sahip olduğu için haz veren her form da açıktır. yaratıcısı tek anlamlı ve belirsiz olmayan bir iletişimi amaçlamış olsa bile, bu böyledir.

enformasyon miktarı ne kadar büyükse iletilmesi o kadar güçleşir; ileti ne kadar açık ve netse enformasyon miktarı da o kadar azdır.

maurice merleau-ponty: bir nesne, hatta dünya için kendisini bize "açık" olarak sunması esastır; böylece onu her zaman farklı algılayabiliriz.

"müzikte, uyaranlar, yani müziğin ta kendisi beklentiler yaratır, onları engeller ve sonunda onları anlamlı çözümlere kavuşturur."

hegel'e göre insan kendisini nesneleştirerek yapıtının ve eylemlerinin amacında yabancılaşır. başka bir deyişle, nesneler ve toplumsal ilişkiler dünyasının içinde yabancılaşır çünkü bu dünyayı kendinin uymak ve saygı göstermek zorunda olduğu varlığını sürdürme ve gelişme yasalarına göre kurmuştur.

"bir kitap ne başlar ne de biter; olsa olsa öyle gözükür." (mallarme)

10.10.00

yoksulları dövelim

charles baudelaire

on beş gün odama kapanmıştım ve çevremde hep, o zamanlar (16-17 yıl önce) moda olan kitaplar vardı; halkı bir günde mutlu, bilge ve zengin kılan kitaplar demek istiyorum. ben de bir güzel sindirmiştim -yani yalayıp yutmuştum, bütün o -mutluluk tacirlerinin, -halka köleleşmeyi önerenlerin, tüm yoksulları tahtlarını yitirmiş krallar olduklarına inandıranların harıl harıl yazdıklarını. -söylememe gerek yok, o sıralar ben de aptallığın kıyısında dolaşan, beyni sulanmışlardan biriydim.

ancak, kafamın derinliklerinde, sanki, yenile kapattığım kitaplardaki bütün kocakarı reçetelerinden üstün bir şeyler, karanlık bir tohum yeşerir gibiydi. ama henüz suyunun suyu diyebileceğim pek belirsiz bir düşündü bu.

dışarı çıktım, boğazım kurumuştu. okunan şeyler ne kadar kötüyse insan o kadar hava almak ve serinlemek gereksinimi duyuyor.

tam bir meyhaneye girerken bir dilenci şapkasını uzattı, öylesine acıklı bakıyordu ki, ruhun maddeyi kıpırdatması, bir hipnotizmacının üzümü gözleriyle olgunlaştırması mümkün olsa, o bakış da öyle, tahtları devirirdi.

aynı anda çok iyi bildiğim bir sesin kulağımda fısıltısını duydum: iyilik meleği'nin ya da yanımdan hiç ayrılmayan iyilik iblisi'nin sesiydi bu. ve fısıldayan sesi şunları söylüyordu: "eşitlik yalnızca eşit olduğunu kanıtlayanın, özgürlük özgürlüğe layık olanın, onu kazananın hakkıdır."

hemen sıçradım dilencinin üstüne. bir yumrukla gözünü öyle bir morarttım ki bir saniye içinde balon gibi şişti. iki dişini dökerken tırnaklarımdan birini kırdım. doğuştan narin yapılı olduğum ve boksa da az çalıştığım için o yaşlıyı çabucak yere serecek kadar güçlü bulmuyordum kendimi. bu nedenle, bir elimle ceketinin yakasına yapışırken öteki elimle de gırtlağını sıkıp başını şiddetle duvara vurmaya başladım. şunu hemen söyleyeyim, çevreye önceden göz atıp kolaçan etmiş, bu ıssız dış mahallede polis falan olmadığını görmüştüm. daha sonra o cılız altmışlık dilencinin sırtına, kürek kemiğini kırmaya yetecek kadar güçlü bir tekme yapıştırdım, yerdeki iri bir dalı kapıp, ahçıların eti yumuşatmak için dövdükleri gibi ara vermeden sürekli vurdum, vurdum.

birden, ne hikmettir! kuramının gerçekleştiğini gören filozofun kıvancı gibi, bu ne kıvançtır! -o kadit kemik yığınının bana döndüğünü, öylesine bozuk bir makineden hiç ummadığım bir güçle doğrulduğunu ve bana göre iyiye işaret sayılan kin dolu bir bakışla, tiridi çıkmış serserinin üstüme atıldığını, gözlerimi şişirdiğini, dört dişimi kırdığını ve aynı ağaç dalıyla beni bir güzel dövüp hamurumu çıkardığını gördüm. -güçlü yöntemimle onu iyileştirmiş, onuruna, yaşama kavuşturmuştum.

o zaman, bu tartışmanın artık bitmesi gerektiğini belirtmek için, "tamam" anlamında bir işaret yaptım. stoacı bir filozofun hoşnut haliyle yerden kalktım ve ona: "şimdi benimle eşit oldunuz, bayım! lütfen cüzdanımdaki parayı paylaşıp onurlandırın beni; ve şunu da unutmayın, insanları gerçekten seviyorsanız, sizden bir sadaka istendiğinde bütün dilenci meslektaşlarınıza siz de sırtınızda acısını çekerek denediğim kuramı uygulayın."

kuramımı anladığına ve öğütlerime uyacağına yemin etti.

9.10.00

nevrotik insan

sigmund freud

her birey, ruhsal yapısının, boşaltılmayı gerektiren uyarım miktarıyla başa çıkma işlevini yerine getiremediği bir sınıra sahiptir. 

istisnasız bütün nevrotiklerin bilinç dışı ruhsal yaşamı eşcinsel dürtüler, yani kendi cinsinden kişilere libido takıntısı sergiler. psikonevrozlar da sık sık açık eşcinsellikle ilişkilidir. bu olaylarda karşı cinse yönelik duygu akımı tam bir bastırmaya uğramıştır.

saplantılı bir nevroz, kişisel bir dinin yarı komik, yarı trajik bir karikatürüne karşılık gelir.

saplantılı nevrotiklerin suçluluk duygusunun karşılığı, dindar insanlardaki özünde sefil birer günahkar olmanın itirafıdır.

nevrozda tipik özellik olan olgu, cinsel unsurların toplumsal içgüdüsel unsurlar karşısındaki üstünlüğüdür. ne var ki toplumsal içgüdüler bencilce ve erotik bileşenlerin özel bir tür bütünlüğe dönüşmesinden kaynaklanmaktadır.

java'nın bazı bölgelerinde, pirincin çiçeğe durması yaklaşınca karı-koca geceleri tarlalara gider ve pirinci, kendilerini örnek alarak bereketli olmaya özendirmek için orada sevişirler.

robertson smith, eski ibranilerin bir tanrının ölümünü kutladıkları festival törenlerinin, bugün mitolojik bir trajedinin anma töreni olarak yorumlandığını söylüyor. "yas tutma" diyor, "ilahi trajediye duyulan sempatinin kendiliğinden bir dışavurumu değil, doğaüstü bir öfke korkusuyla zorunluluk kazanan ve uygulanan bir törendir. ve yas tutanların başlıca amacı, tanrının ölümünün sorumluluğundan kurtulmaktır."

bütün saplantılı nevrotikler, genellikle kendi yargılarına ters düşse de batıl inançlıdır.

nevrotiklerin suçluluk duygusunun arkasında yatan şey, kesinlikle olgusal gerçekler değil, her zaman için ruhsal gerçekliklerdir. nevrotiklerde tipik olan, olgusal gerçeklik yerine ruhsal gerçekliği tercih etmeleri ve düşüncelere tıpkı normal insanların gerçekliklere gösterdiği ciddiyetle tepki vermeleridir. 

nevrozların nedenselliğine ilişkin iyi bir iç gözlem, bu hastalıkların özünün sadece organizmanın cinsel süreçlerindeki bir rahatsızlıkta yattığını gösterir. cinsel yaşam normal ise nevroz söz konusu olamaz. 

erkeğin hayallerine ilişkin yakından bir inceleme, bütün kahramanlık gösterilerinin ve bütün başarılarının, sadece onu diğer erkeklere tercih edecek bir kadını hoşnut etmeyi amaçladığını gösterir. bu fanteziler, yoksunluktan ve özlemden kaynaklanan arzuların doyumuna hizmet eder.

nevrozun en açık, en kolay gözlenebilir, en anlaşılır başlatıcı nedeni, genel bir terimle engellenme olarak tanımlanabilecek dışsal bir etkende görülebilir. kişi, sevgi -aşk- ihtiyacı dış dünyadaki gerçek bir nesneyle doyurulduğu sürece sağlıklıdır; yerine bir başkası konmaksızın bu nesne elinden alındığı an hasta olur. burada mutluluk sağlıkla, mutsuzluk ise nevrozla çakışır. burada kader doktordan daha kolay çare sunar; çünkü yaşam, hastaya kaybettiği doyumun yerine koyabileceği bir başka nesne bulma şansı tanıyabilir. 

kadınların cinsel işlevin kaybedilmesinden sonra kişiliklerinin çoğu kez özgün bir değişikliğe uğradığı çok iyi bilinen ve şikayete konu olan bir olgudur. bu kadınlar kavgacı, geçimsiz, zorba, dar kafalı, aç gözlü olurlar; yani, daha önce kadınlık dönemlerinde sahip olmadıkları tipik sadistik ve anal-erotik eğilimler sergilerler.

bütün nevrotiklerin, belki de bütün insanların bilinçsiz fantezileri arasında, hemen her zaman bulunan ve analizle ortaya çıkarılabilen bir fantezi vardır: ebeveynler arasındaki cinsel ilişkiyi izleme fantezisi.

kıskançlık da tıpkı hüzün gibi normal denebilecek duygusal durumlardan biridir. birisi bu duygudan yoksunmuş gibi göründüğü zaman kıskançlığın ağır bir bastırmaya uğradığı, dolayısıyla söz konusu kişinin bilinçsiz ruhsal yaşamında çok daha büyük bir rol oynadığı söylenebilir.

nevroz, ego ile id arasındaki çatışmanın sonucuyken, psikoz ego ile dış dünya arasındaki ilişkilerdeki benzer bir rahatsızlığın sonucudur. nevroz gerçekliği inkar etmez, sadece görmezlikten gelir; buna karşılık psikoz gerçekliği inkar eder ve onun yerine başka bir şey koymaya çalışır.