28.9.00

bayrak yarışı

oğuz atay

akşam oluyordu, sınıfa bir gariplik çökmüştü. bana yeni devredilen talebelerimin yüzlerine şöyle bir baktım. bir kütle olduklarını düşünürüm onlarım; yalnız ön sırada oturanlar biraz insana benzer; ötekiler onları saran bir yığındır. ben de ön sıraya baktım, şöyle bir baktım yani. onların bakışları, her zamanki gibi donuktu, ifadesizdi; ama gene her zamanki gibi, bilinmeyene karşı duyulan korkuyla doluydu: beni tanımak istiyorlardı.

"hocamız rahatsız" dedim onlara. "biz" diliyle konuşuyordum her zamanki gibi: "bir süre birlikte yürüteceğiz dersleri." biri, arka sıralardan biri adımı sordu. tahtaya yazdım. sonra profesör olduğumu da öğrendiler. bunları hep arka sıralardakiler sordu. ön sıradakiler daha ciddi görünmeye çalışırlardı. onlar da hangi kitapları tavsiye edeceğimi sordular.

refik bey'in kitabı yoktu: kitabın icadından önce profesör olmuştu. benim kitabım vardı. biraz ısrar etmelerini bekledikten sonra kitabımın adını da yazdım tahtaya. yılda bir iki kere yayımlanan dergilerde de bazı makalelerim çıkmıştı. uzak ülkelerde yaşayan ve matematik dünyasında bile çok az kişiyi ilgilendiren konularla uğraşan meslektaşlarımın işine yarayabilecek şeyler.. bilim denizinde sonsuz küçük birkaç nokta. başka araştırmalarda, "prof. s. gözbudak'ın aynı konudaki araştırması" şeklinde bir dip notu. bunların adlarını tahtaya yazmadım tabii. henüz o kadar kendimden geçmemiştim. başka kitap adları da yazdım: tavsiyelerime tarafsız bir görünüm vermek için.

"siz hangisini tavsiye edersiniz?" diye sordu ön sıradan biri. hep bunu sorarlardı. talebe denilen şekilsiz kütle her yıl başkalaşır; fakat içlerinden bazıları sanki yarıştaki bayrak gibi yıldan yıla hiç değişmeden aktarılırdı. bu öğrenciyi sanki yıllardır tanıyordum. sanki yıllardır aynı soruyu bıkmadan usanmadan soruyordu bana. ben de yıllardır gene bir bayrak gibi taşıdığım, "kendi kitabımı tavsiye etmem" karşılığını verecektim ve yıllardır değişmeyen biçimde gülünecekti cevabıma. ne bitmez bir bayrak yarışıydı bu, allahım!

27.9.00

sizin için

orhan veli kanık


sizin için, insan kardeşlerim
her şey sizin için
gece de sizin için, gündüz de
gündüz gün ışığı, gece ay ışığı
ay ışığında yapraklar
yapraklarda merak
yapraklarda akıl
gün ışığında binbir yeşil
sarılar da sizin için, pembeler de
tenin avuca değişi
sıcaklığı
yumuşaklığı
yatıştaki rahatlık
merhabalar sizin için
sizin için limanda sallanan direkler
günlerin isimleri
ayların isimleri
kayıkların boyaları sizin için
sizin için postacının ayağı
testicinin eli
alınlardan akan ter
cephelerde harcanan kurşun
sizin için mezarlar, mezar taşları
hapishaneler, kelepçeler, idam cezaları
sizin için
her şey sizin için

26.9.00

horoz kümesi

aravind adiga

on bin yıllık tarihinde hindistan'dan çıkan en harika şey horoz kümesi'dir.

jama mescidi'nin arkasındaki eski delhi'ye gidin ve oradaki çarşıda tavukları nasıl tuttuklarına bakın. yüzlerce açık renkli tavuk ve canlı renklerdeki horoz, karındaki kurtlar kadar sıkışık şekilde, tel örgülü kafeslere tıkılmıştır; birbirlerini gagalayıp birbirlerinin üzerine sıçarlar, biraz nefes alabilmek için itişip kakışırlar. bütün kafesten iğrenç bir koku yayılıyor, korkmuş, tüylü bedenlerin leş gibi kokusu. bu kümesin yukarısındaki tahta masada, yeni doğradığı, hala koyu renk kanla kaplı ve yağlı bir tavuğun eti ve organlarıyla gösteriş yaparak sırıtan bir kasap oturur. kümesin içindeki horozlar üstlerinden gelen kan kokusunu alırlar. kardeşlerinin etrafa dağılmış organlarını görürler. sıranın kendilerinde olduğunu bilirler. yine de isyan etmezler. kümesten kaçmaya çalışmazlar.

bu ülkede aynı şey insanlara da yapılır.

akşamları delhi'deki yolları izleyin; er ya da geç, bisikletin arkasına eklenmiş olan arabaya bağlanmış dev bir yatak ya da masa taşıyan, bir bisikletli çekçeğin üzerinde pedal çeviren bir adama rastlayacaksınız. her gün bu -teslimatçı- adam tarafından evlere mobilyalar teslim edilir. bir yatağın ücreti 5000 rupidir, belki de 6000'dir. sandalyeleri ve sehpayı eklerseniz, 10 ya da 15 bin eder. bisikletli arabasıyla bir adam gelip size bu yatağı, sehpayı ya da sandalyeleri getirir; ayda 500 rupi kazanabilecek zavallı bir adam. sizin için tüm bu mobilyaları arabadan indirir ve siz de ona parasını peşin verirsiniz; tuğla kalınlığında şişman bir tomar. bunu alıp cebine veya gömleğinin içine ya da iç çamaşırının içine koyar ve 1 rupisine bile dokunmadan hemen gidip patronuna iletir! bir yıllık, belki iki yıllık maaşı kadar para ellerinin arasındadır ve o asla 1 rupi bile çalmaz.

her gün delhi yollarında şoförün biri, arka koltuğunda siyah bir çantanın oturduğu boş bir arabayı sürüyordur. çantanın içinde ise 1 milyon, 2 milyon rupi vardır; şoförün hayatı boyunca görebileceği paradan daha fazla bir para. eğer parayı alsa amerika'ya, avustralya'ya ya da herhangi bir yere gidip yeni bir hayata başlayabilir. hayatı boyunca hayalini kurduğu ama yalnızca dışından görebildiği o beş yıldızlı otellerden birine gidebilir. ailesini alıp goa'ya ya da ingiltere'ye gidebilir. buna rağmen siyah çantayı patronunun istediği yere götürür. olması gereken yere koyar ve asla 1 rupiye bile elini sürmez. neden?

hintliler dünyanın en dürüst insanları olduğu için mi?

hayır. yüzde 99,9'umuz tıpkı kümes pazarındaki o zavallıcıklar gibi horoz kümesi'ne yakalandığı için.

horoz kümesi cüzi miktarda paralarla her zaman işlemez. şoförünüzü 1-2 rupiyle test etmeye kalkmayın, o kadarını çalabilir. ama bir hizmetkarın önüne 1 milyon dolar bırakırsanız 1 penny bile almaz. deneyin: mumbai'de bir taksiye içinde 1 milyon dolar olan siyah bir çanta bırakın. taksi şoförü polisi arayacak ve günün sonunda parayı iade edecektir. kalıbımı basarım. (polisin parayı size geri verip vermeyeceği başka bir konu) patronlar hizmetkarlarına güvenip elmas bile verirler! gerçekten! her akşam, dünyanın en büyük elmas kesme ve cilalama işinin yürütüldüğü surat'tan yola çıkan her trende, elmas tüccarlarının hizmetkarları ellerinde mumbai'deki birine vermeleri gereken kesilmiş elmaslarla dolu çantalar taşırlar. neden o hizmetkar elmas dolu çantayı almaz? o gandi değil, sizin benim gibi bir insandır. ama o horoz kümesi'nin içindedir. bütün hint ekonomisinin temelinde hizmetkarların güvenilirliği yatar.

burada hindistan'da bizim diktatörlüğümüz yok. gizli polis yok.

çünkü bizim kümesimiz var.

insanlık tarihinde daha önce hiç bu kadar az kişinin bu kadar çok kişiye borçlu olduğu görülmemiştir. bu ülkedeki bir avuç adam, geri kalan %99,9'u -her bakımdan güçlü, yetenekli, akıllı olarak- bu kölelik içinde devamlı kalmaları için eğitmiştir. öyle bir köleliktir ki bu, bir adamın eline özgürlüğünün anahtarını verseniz küfredip anahtarı size geri atar.

her gün milyonlar gün doğarken uyanır, pis, kalabalık otobüslerde ayakta dikilip patronlarının gösterişli evlerinin önünde inerler ve sonra yerleri silerler, bulaşıkları yıkarlar, bahçedeki otları temizlerler, patronlarının çocuklarını doyururlar, ayaklarını yıkayıp durularlar; hepsi çok az bir para için. asla amerika ya da ingiltere'deki zenginleri kıskanmayacağım. onların orada hizmetkarları yok. onlar iyi bir hayatın ne olduğunu anlamaya başlayamazlar bile.

horoz kümesi neden işliyor? nasıl milyonlarca kadını ve erkeği böyle etkili bir şekilde tuzağa düşürebiliyor? tüm sevgimizin ve fedakarlığımızın kaynağı, ulusumuzun gururu ve görkemi, yani hint ailesi bizim bu kümesin içinde kapana kısılıp kalmamızın sebebidir.

bir adam kümesten kurtulabilir mi? mesela bir gün bir şoför patronunun parasını alıp kaçsa ne olur? hayatı nasıl olur? bu sorunun yanıtı, yalnızca ailesinin mahvedildiğini, yakalanıp dövüldüğünü ve patronlar tarafından diri diri yakıldığını görmeye hazır olan bir adamın kümesten kaçabileceğidir. bunu normal bir insan yapamaz; ancak bir ucube, bir manyak olmak gerekir.

25.9.00

yakut yüzük

diane haeger

yalnızca ne istiyorsan onu yaparsın. eğer bu yalnızca yiyip içmek, izleyip dinlemekse öyle olsun. ama büyük bir sanatçı olmak için, hayatın sunduğu her şeyi anlaman gerekir.

amaç barışsa, mümkün olduğu kadar uzun süre tarafların hepsiyle müzakere, herhangi bir zorluk karşısında izlenebilecek en akıllıca yoldur.

bir erkek temel ihtiyaçlarını inkar etmemeli; yoksa tehlikeli bir yöne sapar.

"bir gülümsemenin parıltısıyla beni büyüleyerek dedi ki: "dön de dinle; çünkü yalnızca gözlerimde saklı değil cennet." (dante)

oyunu oynamayı bilen zeki kadınlar büyük ve nüfuzlu odalıklar olurlar.

hiç kimsenin, içinden gelmeyen bir şey yapman için seni zorlamasına izin verme.

hiçbir zaman yeri tam olarak doldurulamayacak türden bir kayıp ve ben de en iyisinin hiç denememek olduğuna karar verdim. en iyisi önemli anları içinde saklayıp beslemek; onlara özenle bakmak ama yalnızca bu kadar.

24.9.00

nefret

stefan zweig

yalnız ve yalnız toplumun esenliğini amaç edinen bir ideal, geniş halk kitleleri için hiçbir zaman tümüyle yeterli olamaz; ucuz kafaların var olduğu yerde, salt sevginin yanı sıra nefret de o karanlık hakkını ileri sürer ve bireyin, ortaya atılan her düşünceden en kısa sürede kendi kişisel çıkarını sağlama eğilimini belirginleştirir. somut olan, elle tutulup gözle görülebilen, her zaman kitleye soyut olandan daha kolaylıkla nüfuz eder; onun içindir ki bir ideal yerine somut nitelik taşıyan, yöneltilebilen, başka bir sınıfa, ırka ya da dine dönük düşmanlığı dile getiren sloganlar siyaset pazarında daha çabuk benimsenir. çünkü bağnazlığın öldürücü ateşini körükleyebilecek en büyük güç nefrettir.

23.9.00

rosa

knut hamsun

"destek ol, tut beni, destek ol!

bahar öyle yavaş, öyle yavaş, serili gecenin üzerinde. hiçbir şeyi kesinleştiremez bahar; iletir beni yalnız bilinmeze, acıya. ah, bahar, güçlü, kolay anlaşılır değildir etkisi: gelir işte, kalır yanımda ve yenik düşürür beni.

böyledir bahar.

ah, bütün her şey, bu dünyada olanlar!

seni gözyaşlarımla sevindirebilseydim. seni; ki uzaklarda, orada yollardasın hep! sen ki, beni gençliğimde çok kısa bir süre iki kere mutlu kıldın; ömrünün hazinesini üç büyük yaşantıda harcayan, sen! fakat artık gözyaşı kalmadı bende.

hatırlar mısın, gelmiştim, öpmüştüm seni ve gitmek istedim gene. hemen çevirdin başını, baktın uzun uzun; çünkü öyle candan seviyordum.

böyleyim ben.

ah, fakat böyledir hayat:

ebediyen ayrılmak senden. böyledir hayat. ve hiç kimse yaşayamaz çılgınlıkla kutsanmadıkça ve kutsanmayan ancak bilmece olarak anlar hayatı.

ah, haydi gel, bahara; sen ki yüce, sevilen.."

22.9.00

hikâye

a. l. kennedy

hikâyeler kusursuz olmamalı; gerçek hiçbir zaman öyle değildir.

bazı insanların radarları olduğuna yemin edebilirim; sonradan pişman olacağınız bir şeyler yapmaya niyetlendiğiniz anlarda ortaya çıkıverirler.

sevecenlik sessiz sedasız ne felaketlere yol açar; tehlikelidir ve asla umulan yerde bulunmaz.

konuşmanın kabalık olarak görüldüğü başlıca sosyal etkinlik sekstir.

tertemiz ve duygusal rüyalar görmenin kötü tarafı budur: ertesi sabah insanın üzerinde korkunç bir etki bırakırlar. yüzü olmayan bir insanla seks yapmayı, şiddeti ya da hiç rüya görmemeyi tercih ederim.

insanlar kiliseye gitmemeli; bir iyilik yapmak istiyorsanız onları deniz kenarına gönderin.

bir yazar, hayat karşısında sersemlediğinde ancak yazabilir.

bazen yalan en iyi başlangıçtır.

dünya öylesine tıka basa dolu ki, insanın karanlıkta kalma lüksü bile olmuyor.

tüm öpüşmeler aşağı yukarı aynıdır sanırım: taraflar için büyüleyici bir ihtiyaç; izleyenler içinse çirkin bir görüntüdür.

elveda "ben", merhaba "biz." bu gibi durumlarda düşmanlara karşı savunmanız gereken iki cepheye sahip olduğunuzu ve kendinizi buna hazırlamanız gerektiğini aklınızdan çıkarmayın. bu dostça bir uyarıdır.

21.9.00

şiir defteri

şeref bilsel / cenk gündoğdu



beni anlama
ruhumda gezinen bu nehir boşuna
boşuna alnımda açılan bu levha
insan dediğin bu dünyada bir yaradır
bir inleyiş hüzünler kapısında
(veysi erdoğan)

anlaşılmayacaksın. ey kanatsızlık!
(ece ayhan)

sen ve ben
sesimizde uçurum şarkıları
ellerimiz iki kuğu boynu yere eğilmiş
iki yana düşüyoruz sessizce
yolda kalmış arabanın
kırılmış tekerleği dönüyor beynimizde
(ayten mutlu)

bir gün, bir yerde, bir an
bir şey var mıydı söyleyebileceğim
her şeyi değiştirebilecek olan
(roni margulies)

hayat, hesaba pek gelmeyen cilveli bir oyuncaktır
bir bebeğin altını ıslatırkenki rahatlığıyla
bakar insana
(turgay fişekçi)

derdi olmayanın şiirle ne işi var
eskimeyen bir denize sırtınızı dönmeyin
nasılsa masal olacağız dünya takla atınca
incelikler şarkısı olmuş göz gibi bakan kalbin
zeytin ağacına sarılamayan bir şiir
hayatla ne işi var
(engin turgut)

çetele tutmadan hesaba kitaba girmeden
gittim ayırmadan çağrıldığım her yere
kini de hıncı da coşkusu da var sevinci de
uykusuz yolculuklarda olsa mıydım bulanık bir dere
(mehmet can doğan)

20.9.00

bir soru

turan dursun

hoca okumaya başlayacaktı ki, birinin bir sorusu oldu:

"hoca efendi benim bir derdim var."

"seninki nedir?"

"elhamdulillah hepimiz şeriat evindeyiz, 'şeriatta ar olmaz' değil mi?"

"hee."

"şimdi ben avradımın memelerini ememem mi?"

"emersen ola ki süt gaçar."

"gaçarsa ne lazım gelir?"

"avradın haram olur."

"ey hele dur hoca, gurban olduğum hoca, avrat benim değil mi, hem emerim, hem gömerim?"

"gömersin, ona şeriat izin verir; ama, emmeye gelince, işte orada şeriat 'dur' diyir."

cemaattekilerin konuşmalarına göre "emme de gömme de olur" görüşü yaygındı. ne ki hocanın fetvası kesindi, kimse karşı çıkmadı artık.

19.9.00

good will hunting

gus van sant

"önceki gün resmim hakkında söylediklerini düşündüm. bütün gece bunu düşündüm. sonra anladım. ondan sonra güzel bir uykuya dalıp, seni hiç düşünmedim. ne anladım biliyor musun? sen sadece bir çocuksun. ne konuştuğunu bile bilmiyorsun.

boston'dan hiç çıkmadın. sana sanat soracak olsam, bana okuduğun kitapları satmaya kalkacaksın. michelangelo. hakkında çok şey biliyor musun? çalışmalarını, politik etkilerini, papayla ilişkilerini, cinsel tercihini, bütün çalışmalarını söylersin. ama sistine şapeli'nin kokusunu söyleyemezsin. çünkü oraya gerçekten gidip o güzel tavana bakmadın. görmedin. sana kadınları sorsam, neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey sayarsın. belki bir iki kere yatmışsındır da. ama bir kadının yanında uyanmanın ve mutlu olmanın ne olduğunu söyleyemezsin.

zorlu bir çocuksun. sana savaşı sorsam shakespeare'den bahsedersin, değil mi? bir kere daha yaklaşıyoruz dostlar. ama hiç savaş görmedin. en yakın dostunun, kafası kucağında son nefesini verirken sana nasıl baktığını görmedin. sana aşkı sorsam sonelerden alıntı yapacaksın. ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın. sana gözleriyle hükmedecek birini görmedin. tanrının seni cehennemden kurtarması için indirdiği melek olduğunu düşünmedin. onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun. bir aşkı sonsuza dek paylaşmayı. her şeye rağmen. kansere rağmen. bir hastane odasında iki ay boyunca elini tutarak sabahlamak ne demek bilmiyorsun. doktorun gözlerine baktığında "ziyaret saatleri" kuralının anlamsız olduğunu görmesi ne demek bilmiyorsun. gerçek kayıp ne bilmiyorsun. çünkü hiçbir şeyi kendinden daha fazla sevmedin. birini bu kadar sevmeye bile cesaret edememişsindir.

sana bakınca kendine güvenen bir entelektüel görmüyorum. ürkek bir velet görüyorum. ama sen bir dahisin. bunu kimse inkar edemez. kimse senin derinliklerini anlayamaz. 

sırf bir resmimi gördün diye hakkımda her şeyi bildiğini sanıyorsun. hayatımı yorumladın. yetimsin değil mi? sırf oliver twist'i okudum diye hayatının ilk dönemlerinde neler hissettiğini anlayabilir miyim? bu seni anlatır mı? şahsen umurumda bile değilsin. senden bir şey öğrenemem. sen kim olduğunu anlatmak istemezsen, sırf kitap okudum diye seni anlayamam. anlatırsan ben varım. ama sen istiyor musun? söyleyebileceklerimden korkuyorsun."

18.9.00

perspektif

ece ayhan

nereye dönersem kıçım arkamdadır.

"sevgi, yalnız mutlu yüzüyle vardır."

en bozulduğum şey; aciz bir adamın, sessiz ve konuşamayan adamın tepesine binmeleridir kimilerinin.

"tahmin edilememek insanın temel niteliğidir."

her uzaklık, her uzaktan bakma belli bir yalın perspektif sağlar, sağlıyor. gündelik yaşayışta ise derin ve gerçek perspektifi bulmak işte bu yüzden zor.

metin kaçan, ağır roman adlı bir dolapdere romanında "şakur şukur sevişmek" diyordu. cezmi ersöz de bir yazısında böyle diyor. ikisinden biri ya da her ikisi de, çeyrek sait faik olur mu ki?

bu toplumda hiçbir şey, bir yazınsal süreç dahi, sonuna dek götürülemiyor nedense. belki de doğuda süreç diye bir şey yok. düşüncenin, düşünmenin bir parçası değil mi süreç? filmlerde de oluyor bu: hemen hemen bütün türk sinemasında öykülü bir film yoktur.

"insan birbiriyle çelişen iki dünyada yaşamak zorundadır."

"tanrı bir insan biçiminde görünecektir bir gün ya da varlığın bir bölümünü bir insanda gösterecektir."

"devletin, doğu'da, otoritesini sınırlayacak ara kurumlar yok."

sezai karakoç ile ismet özel insan haklarıyla ilgilenmezler.

17.9.00

muz sesleri

ece temelkuran

tanrı'nın ortadoğu'da icat edilmiş olması tesadüf olamaz. çünkü orası günahlardan kurulu. kimse günahını hatırlamıyor, kimse alacağı intikamı unutmuyor.

türkiye'de entelektüeller ülkenin kuruluşundaki milliyetçi ögenin reddi kabilinden ve ülkedeki farklı etnik gruplara yönelik imha politikalarına bir tepki olarak kendilerine türk değil, türkiyeli demeyi tercih ederler.

zenginlerin böyle tuhaf bir yanı var. yoksulluğun üzerini üniformalarla örterler. sanırım birinin kendilerine kölelik etmesi fikri rahatsız ediyor onları. o yüzden bir insandan başka bir şeye benzetmeye çalışıyorlar hizmetkarları. üniformalar bu işe yarar. sakın unutma bunu ve asla bir üniforma giyme.

artık hiçbir şeyin parçası olmak istemiyorum. ne bir savaşın ne de umudun. ne bir halkın ne de bir tarihin. ne elimizde tuttuğumuz eski ülkedeki evlerimizin anahtarlarının ne de bu sonsuz 'taktaka'nın.

her ilişkinin gizli bir mezarlığı vardır. eğer iki kişiden biri bu mezarlığı yalnız ziyaret etmeye başlamışsa pek yakında o mezarlık, ilişkinin de ebedi istirahatgahı olacak demektir. sakın o mezarlığı yalnız ziyaret etme. ne olursa olsun yanındaki adamı da sürükle. yoksa bir gün o mezarlıkta yalnız kalırsın.

sakın bir eve sığışacağım diye bükme kendini.

unutmak ılık, ağrılı bir loşluktu. hatırlamak ise gölgeli uykuyu kesik kesik yanmaya başlayan çiğ beyaz floresan ışığıyla bölen berbat bir mola yeri.

savaşmayı bırakmış erkekler, savaşanlardan daha ürkütücüdür. çıplaklıkları, ayakkabısızlıkları ve kapalı gözlerinin ardında akıp duran korkunç rüyaları, savaşın en korkunç cephesi yapar hastaneleri. postallarını giyebilseler ve ayaklarında postallarıyla ölebilseler çok daha muzaffer olacaklar gibi gelir hep bana. acının yaşanmasına izin verildiği bu cephe, en kanlı cephesidir savaşın. görmek istemezsin.

herkes toprağının kaderini sırtında mı taşır? yoksa bu sadece bizim lanetimiz mi?

bu topraklar böyledir. hatıraları, unutmak üzerinedir. herkes kendi günahını unutur; ama kimse alacağı intikamı unutmaz.

her şeyi hep birlikte bir yumak haline getirip sonra da çıkış yolu aramak doğulu bir düşünme biçimidir. batılı akıl, sorunun parçalarını ayrıştırmak eğilimindedir. doğulular çözüm için düşünmez. batılılar çözüm için düşünür. doğulular için hayat çözülecek değil, daha ziyade seyrine bakılacak bir şeydir.

16.9.00

cascando

samuel beckett


neden sadece halinden
ümit kesilsin
sözcük barınaklarının
düşük yapmak kısır olmaktan daha iyi değil mi

sen gittikten sonra saatler öyle ağır ki
hemen hep sürüklemeye başlayacak
arzunun yatağını kör gibi tırmalayan pençeler
eski aşklar büyütünce kemikleri
seninkiler gibi gözlerle dolmayagörsün yuvalar
hemen olması hiç olmamasından daha iyi değil mi
yüzlerine sıçrayan karanlık arzu tekrar söylüyor
dokuz gün asla yüzdüremedi batan aşkı
ne de dokuz ay
ne de dokuz ömür

tekrar söylüyorum
öğretmezsen öğrenemem
tekrar söylüyorum bir son var
son defanın bile sonu
yalvarmanın son seferi
sevmenin son seferi
rol yapmayı bilmemeyi bilmenin
söylemenin son seferinin bile bir sonu var
beni sevmezsen sevilemem
seni sevmezsem sevemem

bayat sözlerin yayığı gene kalpte
eski lavabo pompasından aşk aşk aşk diye fışkıran ses
dövüle dövüle kesilmiş sütün suyu
değiştirilmesi imkansız sözcükler

korkutuyor gene
sevmemek
sevmek ve seni değil
seviliyor olmak ve senin tarafından değil
rol yapmayı
rol yapmayı bilmemeyi bilmek

ben ve seni sevecek olan diğerleri
severlerse seni

sevmezlerse seni

15.9.00

yıkıntı

theodor adorno

en bireysel olan, en genel olandır.

yakın geçmiş her zaman felaketlerden arta kalmış bir yıkıntı olarak görünür bize.

karşılıklı şapka çıkarmak yerine bir "meraba"nın aşina kayıtsızlığıyla selamlaşmak, mektup yazmak yerine hitapsız ve imzasız ofis içi yazışmalar göndermek, insani temasta baş göstermiş bir hastalığın rastgele belirtileridir sadece.

cinsel ahlakın ilk ve tek ilkesi: suçlayan her zaman suçludur.

sahte zenginlikleri ve pahalı üretimi reddetmeyen, renkli filmleri ve televizyonu, milyoner dergilerini ve toscanini'yi geri çevirmeyen hiçbir sanat yapıtının, hiçbir düşüncenin sağ kalma şansı yoktur.

gelenekten nefret edebilmek için ona sahip olmak gerekir.

şudur nerdeyse imkansız olan görev: başkalarının iktidarının da kendi iktidarsızlığımızın da bizi aptallaştırmasına izin vermemek.

her yerde benzerlikler görmek, her şeyi aynı kılmak, zayıf gözlerin işaretidir.

düşünce, bir sabah kaçırılmış olanın anısıyla uyandırılmayı bekler ve böylece öğretiye dönüşmeyi.

hiçbir düzeltme, denenmeye değmeyecek kadar küçük veya önemsiz değildir.

"bu dünyada mutlu olmanın tek yolu vardır: başkalarını olabildiğince mutlu kılmaya çalışmak."

14.9.00

arap/iran şiiri


çırpınmışsın, sinmişsin, yoksulmuşsun, beymişsin
hayat bir rüzgar, bir düş; hep başka anlam taşır
(belhli şahid)

yaşa, gönül eğlendir güzelim esmerlerle
unutma ki şu hayat bir düştür, bir masaldır
ne şımarmaya kalkış bugün mutlusun diye
ne de geçmiş günlerin pişmanlığıyla yaşa
(rudaki)

nergisle gül gibidir zenginlikle bilgelik
hiçbir vakit büyümez ikisi aynı yerde
(belhli şahid)

yüreğimin tacısın, şanısın, şerefisin
sana aşığım diye ne derlerse desinler
yeter ki aşkın olsun, canım kurbandır sana
sen olmadıkça varlık, var olmamak gibidir
(zünnun)

niçin birkaç akçeye gül satarsın çiçekçi
gülden daha değerli ne satın alır akçe
(kısai)

tüm giysiler arasında
çarşaftır en kahrolası
hem güzellikleri gizler
hem de kışkırtır gençleri
örttüğü kötü kişiler
içimize fitne sokar
allah kahretsin çarşafı
(zül rumma)

hiçbir işe yaramaz bence dört türlü adam
hayır bekleme, bunlar adam değil de cüdam
ilaçlarıyla hekim, efsunuyla büyücü
remiliyle müneccim, dualarıyla imam
(husravani)

dünyayı baştan başa dolaşsan bulamazsın
gerçekten mutlu olan tek bir akıllı adam
(belhli şahid)

13.9.00

on bir dakika

paulo coelho

hatalar, ilerlemenin bir yoludur.

filmler, sonradan olup bitenleri anlatmaz hiç. gerçek hayat başlamadan biter onlar.

hayal kurmak, tasarladıklarımızı hayata geçirmek zorunda olmadığımız sürece son derece rahatlatıcıdır. hayaller sayesinde zor anları atlatır, tehlikeleri tanır, yaşlandığımız zaman da başkalarını -özellikle ailemizi, eşimizi, çocuklarımızı- düşündüklerimizi gerçekleştirmemize fırsat bırakmadıkları için suçlayabiliriz.

inciller ve bütün kutsal metinler sürgünde kağıda dökülmüştür.

deneyimli gözler, aradıklarını daima bulurlar.

hayat doludizgin ilerliyor. bizi cennetten cehenneme taşıyor ve bu, birkaç saniyenin içinde olup bitiyor.

özgürlüğü gerçekten yaşamak budur: dünyanın en önemli şeyini elinde tutmak; ama ona sahip olmamak.

kırıp dökme tutkusu, bir çocuğun dünyayı kavrayışının ayrılmaz bir parçasıdır.

kişiyi cennet katına çıkartacak hiçbir yaratıcılık yoktur.

dünya böyledir: insanlar bilmedikleri yokmuş gibi konuşur; oysa onlara soru sormaya cesaret ettiğinizde gayet bilgisiz olduklarını görürsünüz.

kimse kendisi aşağılanmadan aşağılamayı öğrenemez.

insan ancak kendi sınırlarına dokunduğu zaman kendini gerçekten tanırmış.

öğretmen, öğrencisinin bir keşifte bulunmasını sağladığında, kendi de bir keşifte bulunmuş olur.

cennetten kovulduğumuzdan beri, ya acı çekiyoruz ya da acı veriyor, başkalarının acısını seyrediyoruz. buna karşı elimizden hiçbir şey gelmez.

insanoğlu, ancak kendi sınırlarına ulaştığında tanıyabilir kendini.

"kendisine az bağışlanan, az sever." (luka)

insanız biz, suçluluk duygusuyla doğarız, mutluluğun gerçekleşmesi ihtimali bizi korkutur. ölürken başkalarını cezalandırma isteğiyle doluyuzdur; çünkü kendimizi daima güçsüz, haksızlığa uğramış, mutsuz hissederiz. 

hayat, bu kadar kötü yaşama lüksünü kendime sunamayacağım kadar kısa.

12.9.00

yalnız

edip cansever


giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
bir yankı: durmadan yalnızsınız
durmadan yalnızsınız

11.9.00

evlilik

marquis de sade

dünya üzerinde karısının ölümünden dolayı sevinmeyecek hiçbir erkek yoktur.

evlilik her iki tarafın da haklarının yok olması, özgürlüklerinin sona ermesi, istediklerini, arzu ve tutkularını yerine getiremeden berbat bir hayata mahkum olmaları demektir.

kadının doğasındaki beğenilme hissi, evlilik denen o safsatayla sona erecek kadar basit değildir. kadınlar yeni deneyimlere ve yeni sevgililere daima açıktırlar.

bir erkek, karısı ya da çok değer verdiği metresi olsun hiç fark etmez, onu kalbini ve duygularını umursamadan her gün sevişeceği bir kadın olarak görür, o kadar. dünyada erkekler hakkında bilinmesi gereken en önemli şey, biri ile sadece yatman diğerini de sevmen gerektiğidir. çünkü yatacağın erkeğe sadece vücudunu verebilirsin, kalbini asla.

10.9.00

tutsak sevgi

türkan ildeniz


beni senden zorla kopardılar yiğidim
bir kınamadır tutturdu gözleri
cümlesi bir olup kanıma tükürdüler
zincirlediler ellerimi
seviyorum diye başlayacaktı savunmam
söz hakkı vermediler
yasaları düşman, yargıları ne çirkin
beni senden zorla kopardılar yiğidim

oysa anam babam vardı ama
doğuştan öksüzdüm ben, yabancıydım
iğreti sığındığım canavarlar arasından
alıp başımı şöylece uzak
çekip gitmekler tasarladım her an
içimde günler günü büyürdü kaygıların şahı
sonra seni gördüm, seni bildim, arındım
seninle aydınlattım karanlığımı

şimdi gönlümde o eski plak çalıyor
domani yani yarın demek
sustur o plağı içim parçalanıyor
artık ne ben varım ne sen ne yarın
bunlar hiç olmamıştı ki zaten desem
hayır -doğruyu yazmak borcu elimin
beni senden zorla kopardılar yiğidim

9.9.00

sevince

robert musil

insan sevince, o zaman her şey, acı ve tiksinti bile olsa aşktır.

uygarlık sorunu yalnızca yürekle çözülebilir. yeni birinin ortaya çıkmasıyla. insanın iç dünyasındaki yüzüyle ve salt iradeyle.

hiç kimse mesleğinde daha yüce bir bütünlük duygusunu içinde taşımadan herhangi bir şey başaramaz.

kendini yaşama isteğinden özgür kılmış olan bir adamın ötekilere üstünlüğü çok fazladır.

insanın yaşamda gereksindiği tek şey, kendi işinin komşusununkinden daha iyi gittiği inancıdır.

okyanusları ve kıtaları oyun oynarcasına aşıveren modern insan için hiçbir şey, bir sonraki köşede yaşayan insanlarla ilişki kurmak kadar olanaksız değildir.

ilerde başarılı olan pek çok adam, hayata çizme temizlemekle ve bulaşık yıkmakla başlamıştır; güçlerinin asıl kaynağı da bu olmuştur; çünkü en önemlisi, insanın daha baştan her şeyi yapmasıdır.

insanoğlu büyüklenme duygusunu, kendisine bunu yüreğinde taşımaması gerektiği öğretilmiş olduğundan, büyük bir ana vatanın, dinin ya da gelir düzeyinin zemininde dolaşarak ayaklarının altında taşır.

8.9.00

osmanlı

ece ayhan

osmanlılar tüm kadınları evlere, dolaplara kapatmışlar.

osmanlı imparatorluğu'nun son yıllarında terör ve kıyım yapanların, işleyenlerin çocukları, torunları, gelinleri, damatları, yeğenleri.. içimizde yaşıyorlar. yaşamasına yaşasınlar da, benim dikkatimi çeken onların babalarının, dedelerinin hayranı oluşlarıdır. yalnız 'kalıt' kaldığı için değil doğallıkla. bunun bir anlamı olmalı bugün..

"osmanlı tarihinde devlet adamları için ilk defa görülen müsadere ile aldığı servetini mirasçılarına geri vermiştir. kul olmayan bir devlet adamıdır çandarlı halil paşa. fatih sultan mehmet 40 gün sonra öldürttü onu."

7.9.00

quisling kimdir?

uğur mumcu

quisling, bir norveç başbakanının adıdır. ikinci dünya savaşı'nda hitler'le işbirliği yaparak ülkesini bir "müstemleke valisi" gibi yönetmek isteyen bu işbirlikçi politikacı, savaş sonunda idama mahkum olmuştur. siyasal bilimde, ülkesini yabancılarla işbirliği yaparak yöneten siyaset adamlarına "quisling" denilmektedir. quisling, açıkça, ülkesine ve halkına ihanet eden devlet adamlarının ortak adıdır.

fransız tarihinde de aynı dönemde birkaç quisling örneğine rastlanmıştır. ünlü fransız mareşali petain, hitler ordusuyla anlaşarak "vichy hükümeti"ni kurmuş ve başbakanlığa da eski sosyalistlerden laval'ı getirmişti. petain, bir anayasa hazırlatarak devlet başkanının yetkilerini artırdı. ülkesini tam bir işbirlikçi olarak yönetti bu eski asker. de gaulle'ün fransa'nın kurtuluşu ile birlikte iktidara gelmesi üzerine, petain başbakan laval ile birlikte ölüm cezasına çarptırıldı. laval kurşuna dizildi. petain'in cezası ömür boyu hapse çevrildi.

türk tarihine bakarsak, quislinglerin ikinci dünya savaşından önce de yaşadıklarını görürüz. ulusal kurtuluş savaşımızda, işgal orduları ile işbirliği yapmış olan sultan vahdettinler, damat feritler, anzavurlar ve ali kemaller de yakın tarihimizin ihanet örnekleridir. bunlar, kendi siyasal çıkarları ile "müstevlilerin siyasi emellerini" birleştiren ihanet simgeleridir.

yoksul ülkeler, uluslararası sermayenin tekeli altındadır. bu ülkelerde egemen sınıflar, yabancı sermaye ve bu sermayenin sahibi güçlü devletlerle işbirliği yapmak zorundadırlar. emperyalizm, bu ekonomik ve siyasal ilişkilere verilen addır.

quisling kimdir? quislingler kimlerdir?

emekçi halk yığınlarının isteklerini bastırabilmek için kanlı faşist diktalar kuranlardır. ülkesini yabancı güçlerin açık pazarı yapabilmek için yer altı ve yer üstü kaynaklarını yabancıların tekeline sokanlardır. halkını yabancı sermayenin ipoteği altına almak için anlaşmalar imzalayanlar, yabancılarca hazırlanan yasaları olduğu gibi kabul edip bunları değiştirmek isteyenlere karşı koyanlardır.

bir savaş anında, ordunun yakıtını kesen yabancı petrol şirketlerini savunmak için dirilmiştir işbirlikçi başbakan. ülkesinde kiralanan yabancı üslerde başka devletlerin bayraklarını dalgalandırmak için dirilmiştir bu hain politikacı. halkın ulusçu uyanışlarla bilinçlenip haklarına sahip çıkmasını önlemek için dirilmiştir quisling.

6.9.00

sultana

jean p. sasson

amaçlarına ulaşmak için durumu ustalıkla idare etmek kadınların en güçlü silahıdır. 

mısır, arapların övünç kaynağıdır. ama eski mısırlıların gücü, zenginliği ve başarısı karşısında, günümüzün petrol zengini körfez araplarının ne kadar çelimsiz ve yetersiz oldukları açıktır. 

mutluluğun değeri, ancak mutsuzlukla tanıştıktan sonra anlaşılır.

suudi arabistan'da parlak bir zeka, bir kadın için ancak gelecekteki mutsuzluğunun başlıca nedeni olabilir; çünkü aklını hiçbir konuda kullanabilmesi olanaklı değildir.

zafer nefret doğurur; çünkü yenik düşen mutsuzdur.

orta doğu'da erkek, hiçbir zaman kusurlu değildir. erkek, karısını öldürse bile, davranışlarını haklı gösterecek "geçerli" nedenler öne sürer; bu gerekçeler de başka erkekler tarafından araştırılmadan kabul edilir.

suudi arabistan'da kadının camiye ayak basmasına hiçbir dönemde izin verilmemiştir. 

yumuşak bir ifadeyle konuşarak karşımızdakine hak verir görünmek, ama sorunları gizli yöntemlerimizle kendi bildiğimiz gibi çözmek yaratılışımızdan kaynaklanan bir özelliğimizdir.

bir suudi erkeğinin kafa yapısını oluşturan o bencil ahlakın karanlık denizine hiçbir iyi duygu erişemez.

muhammed'in bildirileri ondan sonra gelenler tarafından yanlış aktarılmış; çünkü tanrı, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınları bunca kedere layık görmüş olamaz.

suudi arabistan'da kadın sünneti yaygın bir uygulamadır.

yaşamın yüzeyini kaplayan yalnızca bir örtüdür; az bir gayretle altında yatan vahşeti görmek ve cinsler arasındaki uygarca duyguların incecik bir kabuktan öte bir şey olmadığını anlamak kolaydır.

suudi arabistan'da, diğer arap ülkelerinde olduğu gibi, cinsellikle ilgili konuşmalar hoş karşılanmaz, bu konu tabudur. bunun sonucu olarak, kadınlar yalnızca bu konuyla ilgilenirler. erkekler, çocuklar ve cinsellikle ilgili tartışmalar bütün toplantıların vazgeçilmez konusudur.

yoksulluk, insanoğlunu değişikliğe ve devrime yönelten ateşten bir gömlektir; aksi halde dünya yerinde sayardı.

doğum, yaşamın en güçlü ve en eksiksiz ifadesidir. bir canın ana karnına düşmesi ve doğarak dünyaya gelmesi, yeryüzünün en büyük sanat mucizesinden daha derin ve daha güzel bir anlam taşır. 

suudi arabistan kadınları plajda bile çarşaf giymek zorundadır. 

bir kadınla güzelliği için evlenen erkek aldanır; iyi ahlakı için evlenen erkek ise gerçek bir evlilik yapar. 

suudi arabistan'da bekar bir kadın bugün bile yalnız yaşayamaz. 

nikahsız cinsel ilişkinin bütün suçu kadının omuzlarına yüklenir. kıza ölüm cezası verilirken, erkekler sertçe azarlanır, sonra da bir güzel öğüt verilip serbest bırakılır.

suudi arabistan'da bir kadının arka arkaya çocuk doğurmaması pek ender görülür; doğum sancılarını durduran tek şey yaşlanmaktır.

özgür olanlar, küçük zaferlerin kıymetini boyunduruk altındakiler gibi bilemezler.

suudi arabistan'da doğan her çocuğun değeri, bugün hala, bir erkeklik organına sahip olup olmamasıyla ölçülür.