30.8.00

din ve bilim

~the unbelievers

stephen hawking: tarih boyunca yeni keşifler var olan inançlara meydan okumuştur. din de bundan müstesna değildir.

lawrence krauss: bilimsel otorite diye bir şey yoktur. bilimsel uzmanlar vardır. ama hiç kimse yoktur ki görüşleri sorgulanmaya tabi olmasın.

cameron diaz: bilimde sevdiğim şey bilgidir, bilgi güçtür, bilgi sizi güçlendirir, sizi serbest kılar; çünkü artık aynı noktada takılıp kalmazsınız. artık daha önce bulunduğunuz ya da başkasının bulunduğu noktada takılıp kalmazsınız.

ricky gervais: bilim yalnızca ön yargısız bir biçimde gerçeği arar, iyi ya da kötü. bilim "bunu bulmalı mıyım?" diye sormaz. "yapabilir miyim?" diye sorar. inançların sorunu da bu: gerçeklerle ilgilenmiyorlar. mantıklı biriyseniz gerçekler inançlarınızı değiştirmelidir.

cormac mccarthy: bilim, fiziksel dünyayı açıkladığı için insanları cezbediyor. bu şey nedir? gerçekliğe ya da fiziki dünyanın ne olduğuna dair son sözü söylüyor mu? bilmiyorum ama son sözü değilse de hiç olmazsa en iyi sözü söylüyor.

dan dennett: dinler için yepyeni bir çağdayız. dinler, bin yıl boyunca başkalarının dinleri veya kendi dinleri hakkında bilgi toplayan kitleleri görmezden geldi. bu dinler, kültürel olarak cehaletin kolayca sürdürüldüğü bir dünyada evrildiler. teknoloji, cep telefonları, internet ve benzerleri tarafından sağlanan yeni bilgi şeffaflığı, dinlerin binlerce yıldır yüzleşmek zorunda kaldığı bilgi felsefesi alanındaki ilk esaslı değişimdir.

cameron diaz: dinde asırlardır aynı hikayeler anlatılırken bilim daima yeni bir hikaye anlatıyor. bence, dini hakikat olarak gören kişilerin anlamakta zorlandığı şey, bilimin çok daha geniş kapsamlı olduğudur. 6 bin yıl önce değil, 4 ya da 5 milyar yıl önce başlıyor. bilimin sunduğu çok daha fazla bilgi var. bir kitabımız olsaydı şayet, çok daha kalın olurdu.

james morrison: inanç sisteminize aşırı bağlı olduğunuz için kulak tıkıyor, inancınıza meydan okunmasından ya da inancınızın sarsılmasından korkuyorsanız işiniz bitik demektir.

woody allen: bir yanılgıyla yaşamayı problemli buluyorum. sürekli gerçekliği inkar edip sahte bir dünyada yaşayamazsınız. yalnızca kendi inançlarınıza meydan okumakla kalmamalı, tüm yaşamınız boyunca hatalı olup yanlış yönlendirildiğinizi söylemeye ve görüşlerinizi değiştirmeye de daima istekli olmalısınız. aksi takdirde bu anlamsız bir yaşam olur.

29.8.00

dost

özdemir asaf


denizlerden geçerim, dosttan geçmem
değil onun iyiliğinden, fenalığından geçmem
onun yolundan değil, kendi yolumdan geçerim
dost yok biliyorum ama, aramaktan geçmem

28.8.00

troya'nın düşüşü

peter ackroyd

bütün altın şeyler toprağa düşmek zorundadır. yeryüzünde geçici olmayan hiçbir güzellik ya da haşmet yoktur.

bir türk'e asla hediye verme. reddedemez ve karşılığını vermek zorunda kalır.

hayatta, en hayal edilmez romanda bile izin verilmeyen garip rastlantılar olur.

yaşamın amacı nasıl ölüneceğini öğrenmektir.

her şeyi başarmanın dolambaçlı bir yolu vardır.

kalp konusunda kural işlemez.

yeryüzünde aşka eş tutulacak bir güç yoktur.

bir yığın mücevher bir taşın altına gizlenirken duyulan bir anlık korku, yangın bir evin duvarlarını yalarken duyulan bir anlık tehlike, bir ok bir kafatasını delerkenki bir anlık ölüm.. bütün bunlar, bir arkeologun ortaya çıkardığı anlardır. orada yaşamış ve acı çekmiş insanlar için binlerce yıl değil, bir insanın yaşamında önemli az şeyin olabileceği kısacık bir süredir söz konusu olan. yeryüzünde oraya buraya saçılmış durumda bulunan kırılmış çanak çömlek parçaları, pek de değişmişe benzemeyen sıradan insan varlığının işaretleridir. yine de, antik tarihçinin gördüğü değişiklikler ne kadar geniştir! işte arkeologun görevi budur: sonsuz derecede büyükle sonsuz derecede küçüğü bir araya getirmek.

27.8.00

venedik taciri

william shakespeare


felaketin devası kederde barınmaz

ah şu sahtekarlık, ne namuslu görünür dışardan! 

dış görünüş bazen hiç de yansıtmaz gerçeği
oysa dünya hep gösterişe kanmıştır
adaleti alalım: duruşma sırasında
şöyle zarif sözlerle terbiye edilip sunulsa
gizlenmeyecek kötülük, örtülemeyecek yolsuzluk var mı
dinde her zaman ortaya çıkan yanlış görüşleri
saçmalıkları düşünün
bunların içinde bir tane var mı ki
bilgiç'in biri çıkıp da
kutsal kitapların birinde ona dayanak bulmasın
allı pullu sözlerle akla yakın göstermesin

ne denli katıksız olursa olsun
dışardan bakıldığında iyi yanı bulunmayacak
kötülük yoktur yeryüzünde

süs dediğin
tehlike dolu denizin aldatıcı kıyısıdır
hintli güzelin yüzündeki göz alıcı tül peçedir
en akıllı insanları bile tuzağa düşürmek için
yalan dolanla dolu şu devrin büründüğü
doğruluk kisvesidir 

adalet uygulanacak olsa
hiçbirimiz kurtulamazdık

tahtında oturan hükümdara
tacından daha çok yaraşır merhamet

insanlar her şeyi
yakalamaktan çok, kovalamaktan zevk alırlar

bazı insanlar vardır, suratlarına
durgun suların yüzünde olduğu gibi
bir tür örtü takınırlar
inatçı bir suskunluk örtüsü
böyle yapmakla sanırlar ki, başkalarına
akıllı, ciddi, keskin zekalı görünecekler

şu şöhret denen minik balık için
melankoli yemiyle avlanmaktan vazgeç

bolluk içinde yüzüp tıkananlar da
darlık çekip aç kalanlar kadar hasta olabiliyor
o halde, ara yerde olabilmek az mutluluk sayılmaz
aşırılık saçları vaktinden önce ağartır
ama kararı kaçırmayanın ömrü uzun olur

eğer iyi olanı yapmak, bilmek kadar kolay olsaydı
köy kilisesi katedrale
yoksulun kulübesi de kral sarayına dönerdi

ben papaz diye, kendi öğüdünü dinleyene derim
yirmi kişiye birden kolayca davranış dersi verirdim; ama
o dersi alacak yirmi kişiden biri olmaya gelince iş değişir

insanın beyni, kanını dizginleyecek yasalar koyabilir
ama kızışmış tutkular soğuk kuralların üstünden atlayıp geçecektir
gençlik çılgınlığı da böyle bir tavşandır işte
topal nasihatin ağının üstünden atlayıverir

eğer insan çalmıyorsa kazanç mubahtır

ziyafete otururken sahip olduğu iştah
ziyafet sonunda kimde kalır
hangi at, o zorla öğrendiği adımları, daha sonra
ilk günlerin tükenmez şevkiyle atar

yaldızlı mezar görünce gözün kamaşır
bilmezsin ki içinde kurtlar kaynaşır

ne demişler: işini sağlam bırakan sağlam bulur

ah keşke mal mülk, unvan, mevki gibi şeyler
yalan dolanla, yolsuzlukla kazanılmasa da
o yüce onuru taşıma hakkı
erdemli kişinin olsa yalnızca
buyruk veren kaç kişi buyruk alırdı
gerçek onur tohumu seçilip ayıklansa
kimbilir içinden kaç kaba köylü çıkardı
zamanın sapı samanı arasından
kimbilir ne kadar onur toplanır
ve ışıldamaya başlardı

kimi insan hep gölgeleri kucaklar durur
sonunda mutluluğun gölgesini bulur

ne denli katı, vurdumduymaz, azgın olursa olsun
müzikten etkilenmeyecek varlık yoktur yeryüzünde

26.8.00

ben sana mecburum

attila ilhan


ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski istanbul mudur
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun

sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir akşamüstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
birkaç hayat çıkarır yaşamasından
hangi kapıyı çalsa kimi zaman
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
eski zamanlardan bir cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun

belki haziranda mavi benekli çocuksun
ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
belki yeşilköy'de uçağa biniyorsun
bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
kötü rüzgar saçlarını götürüyor

ne vakit bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında belki zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
ne vakit bir yaşamak düşünsem
sus deyip adınla başlıyorum
içimsıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
ben sana mecburum bilemezsin

25.8.00

kutsal topraklar

scott adams

"kutsal bir yeri, kutsal yapan şey nedir?" diye sordu.

"şey, genellikle bazı önemli dini olaylar orada meydana geldiği için kutsal olurlar."

"dünyanın her an hareket ettiğini, kendi ekseninin ve güneşin etrafında döndüğünü bildiğimiz halde, bir şeyin belirli bir yerde meydana geldiğini söylemek ne anlama geliyor? ve biz, genişleyen bir evrenin bir parçası olan, hareket eden bir galaksideyiz. bir uzay gemin olsa ve istediğin yere uçabilsen bile daha önce bulunduğun bir konuma asla geri dönemezsin. geçmişte bulunduğun konumun bir muadili olmazdı; çünkü konum, senin diğer nesnelerle arandaki mesafeye bağlıdır; evrendeki tüm objeler o zamana dek hareket etmiş olurdu."

24.8.00

bütün şiirleri

ahmet hamdi tanpınar



belki rüyalarındır bu taze açmış güller
bu yumuşak aydınlık dalların tepesinde
bitmeyen aşk türküsü kumruların sesinde
rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner

hep burada, ömrün her merhalesinde
hapsolmuş bir şafak gibi derinde
zamana gülecek neşen ve hüznün

harap mezarlıklarda ölülerin rüyası
gelir ve tekrar doğar ölmüş sandığın aşka
anlarsın, ölüm yoktur geçen zamandan başka

uzakta, aya çok yakın bir yerde
çılgın ve muhteşem harabelerde
büyük sükutların fırtınası var

ve bir kadın, beyaz, sakin, büyülü
göğsünde kanayan bir zaman gülü
mahzun bakışlarla dinler derinde
olup olmamanın eşiklerinde
garip telaşını, binlerce fecrin
ocağında nezir güvercinlerin
hülyam o kıvılcım ve kül yağmuru
çırpınır bu beyaz mahşere doğru

bakışın, gülüşün, neşen ve hüznün
ay altında bir gül nağmesi yüzün

benden sor sırrını mesafelerin
benden sor ve benden dinle akşamı

ve tanımadan, hiç tanımadan sev insanları
değişmenin ebedi olduğu yerde
güzeldir hayat 

kim bilir hangi yıldızın kısır çöllerinde şimdi
beyhude hatırlıyoruz bu hiç olmamış şeyleri 

23.8.00

karakter

murathan mungan

her şey bir gün aslına döner.

bir beraberliği sürdürebilmek için aşktan fazlası gerekir.

insanın içinde ağlama isteği uyandıran güzellikler, ister tabiatın armağanı olsun, ister insan elinden çıkma sanat eserleri, aynıdır. insanın içini sevinçle yıkayan her güzellik ağlatır. yeter ki gözleriniz hak edilmiş güzelliklere ağlamayı bilsin.

suyun gözleri yoktur, su bütün varlığıyla görür.

insanın kaderi, karakteridir.

zeki, akıllı, hırslı insanların başarısızlıklarında günün birinde mutlaka kötülüğe açılan bir kapı vardır. iyilerin işi her zaman daha kolay olmuştur. unutmayı bilirler çünkü, üzerinden atlamayı, kayıtsız kalmayı, gerisini hayata bırakmayı, omuz silkip kendi yollarına devam etmeyi, gerektiğinde bağışlamayı.. başkalarının kötülüğüyle mücadele etmek kolaydır; asıl zor olan insanın kendi içindeki kötülükle başetmesidir.

bilinci artan kişinin kaderi de artar.

hayatta en zor, en katlanılmaz şey insanın kendisi olmasıydı. yalnızca kendisi. sıradan, yavan, tanıdık, sıkıcı kendisi!

bazı insanlar meşe ağacı gibidirler; eğilip bükülmezler, sadece kırılırlar.

22.8.00

şiir

ahmet hamdi tanpınar: şiir bir iç kale sanatıdır. çünkü dil, vasıta olarak değil malzeme ve nesiç olarak kullanıldığı zaman milletin iç kalesidir. böyle alınınca, bir milletin insanının, tarihinin, kültürünün ta kendisidir. köpüğüdür, çiçeğidir, tacıdır. onunla yapılan sanat, bir iç kale sanatı olur. zaferlerini yavaş yavaş oradan yapar. şairin roması kartallarını zamanla surlarının dışına çıkarır.

mehmet h. doğan: şairler belki de bütün insanlık tarihi boyunca ayın bizce görünmeyen yüzünü merak eden, görmeye çalışan ilk kişiler olmuştur. bütün sanat dalları içinde büyüye en yakın olan sanatın şiir oluşu bundandır. şairlerin, dilin günlük yaşamda ister konuşma aracı ister yazı olarak kullanılışı yanında başka bir dil, bir şiir dili yaratma gereksinimleri, bu, görünmeyeni, bilinemeyeni gösterme, dışavurma çabalarının bir sonucudur.

yahya kemal beyatlı: kalbi olanların dili yok; dili olanların kalbi yok. yoksa bugün türk şiiri ve nefsi taş yürekleri eriten bir şey olurdu. bu devir bir taraftan ağrılarıyla, sızılarıyla, acılarıyla, ölümleriyle, matemleriyle, hasretleriyle; bir taraftan da atılışlarıyla, isyanlarıyla, ümitleriyle, emelleriyle, harikalarıyla, o kadar feyyaz bir devirdir. büyük millet şerefli zamanlarında lisanını, yunus emre ve süleyman çelebi gibi, fuzuli ve baki gibi, nefi ve nedim gibi, saz şairleri gibi öz oğullarına emanet etmişti. o şairler öldüler. milletten emanet aldıkları lisanı keşke beraber götürselerdi, götürmediler; katiplere terk ettiler.

21.8.00

kurtlarla kadınlar

clarissa pinkola estes

kurtlar, ilişkilerde son derece iyidir. kurtları gözlemleyen herkes, onların birbirlerine ne kadar derin bir bağlılık duyduklarını görür. eşler, ilişkilerini çoğu zaman yaşam boyu sürdürürler. geçinemeseler de, uyuşmazlıklar olsa da, bağlılıkları sert kışlar, verimli ilkbaharlar, uzun yürüyüşler, yeni yavrular, eski avcılar, sürü dansları ve grup şarkıları boyunca devam eder. insanların ilişkilerdeki ihtiyaçları da bundan farklı değildir.

insanlardan farklı olarak kurtlar; hayatın, enerjinin, gücün, besinin ve fırsatların iniş çıkışlarını şaşırtıcı bulmaz, bunları birer ceza olarak görmezler. zirveler ve vadiler oradadır ve kurtlar buralara mümkün olduğunca verimli, olabildiğince çaba harcamadan inip çıkarlar. içgüdüsel doğanın, tüm olumlu nimetlerden ve tüm olumsuz sonuçlardan geçerek yaşamlarını sürdürme ve bu arada da kendisiyle ve diğerleriyle ilişkiyi koruma gibi mucizevi bir yetenekleri vardır.

kurtlar arasında doğanın ve yazgının döngüleri incelik ve zekayla karşılanır. eşler birbirine kenetlenme ve olabildiğince uzun bir ömür sürme azmine sahiptir. ama insanların, kurtların bu son derece akılcı, korunaklı ve duyarlı tarzında yaşamaları ve sadakat göstermeleri için en çok korktukları şeyle karşılaşmaları gerekir.

kurtların koşup oynarken bedenlerini birbirlerine uydurma tarzlarından etkilenmiştim; yaşlı kurtlar kendi tarzlarında, gençler kendi, sıskalar, şişkolar, uzun bacaklılar, kuyruğu kesikler, sarkık kulaklılar, kırılan bacakları çarpık bir şekilde iyileşenler hep kendi tarzlarına sahiplerdi. hepsinin kendi beden yapıları ve güçleri, kendi güzellikleri vardır. ne, kim ve nasıl olduklarına göre yaşar ve oynarlar. olmadıkları şeyi olmaya çalışmazlar.

kurtların, ne kadar hasta olurlarsa olsunlar, ne kadar köşeye sıkışmış olurlarsa olsunlar, ne kadar yalnız, korkmuş ya da zayıflamış olurlarsa olsunlar devam ettiklerini görmek ilginçtir. kırık bir bacakla bile uzun adımlarla koşarlar. onları üzen ne olursa olsun gayretle bekler, atlatır, yener ve dayanırlar. her şeylerini nefes üstüne nefes almaya verirler. iyi bir yer, iyileştirici bir yer, serpilip gelişmek için bir yer bulana kadar kendilerini oradan oraya sürüklerler.

vahşi doğanın vaadi şudur: kıştan sonra her zaman ilkbahar gelir.

aç ruhlar gibi, kurtlar da acımasız, açgözlü, masum ve korunmasız hayvanları avlayarak yaşayan, öldürmek için öldüren, ne zaman "yeter" deneceğini asla bilmeyen hayvanlar olarak tasvir edilir. görebileceğiniz gibi, kurtların masallarda ve gerçek hayatta çok menfi ve aslında hiç de hak etmedikleri kötü bir ünleri vardır. gerçekteyse kurtlar fedakar toplumsal yaratıklardır. bütün sürü içgüdüsel olarak öylesine sağlıklı bir şekilde örgütlenir ki, kurtlar sadece hayatta kalmak için öldürür. bu normal örüntü, ancak tek bir kurt ya da sürü bir travma yaşadığında gevşer ya da değişir.

kurtların genel hayat kuralları şunlardır: ye, dinlen, aralarda dolaş, sadakat göster, çocukları sev, ay ışığında gevezelik et, kulaklarını ayarla, kemiklere kulak ver, seviş, sık sık ulu.

anne kurtlar yavrularına böyle öğretir: tehditkarsa ve senden büyükse kaç; daha zayıfsa bak ne istiyor; hastaysa yalnız bırak; dikenleri, zehri, sivri dişleri ya da keskin pençeleri varsa geri dön ve ters yöne git; güzel kokuyor ama metal çenelerle sarılıysa onunla birlikte yürü.

sağlıklı kurtlar ve sağlıklı kadınlar belirli ruhsal karakteristikleri paylaşırlar: keskin bir duyarlık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi. kurtlar ve kadınlar; doğaları, araştırıcılıkları, büyük bir dayanıklılık ve güce sahip olmaları bakımından yakın akrabadırlar. sezgileri çok güçlüdür; yavruları, eşleri ve sürüleriyle yoğun bir biçimde ilgilenirler. sürekli değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimlidirler, tuttuklarını koparmalarının yanında çok da cesurdurlar. sağlıklı kadın tıpkı bir kurt gibidir: sağlam, kunt, diri, hayat verici, konumunun bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir.

20.8.00

ilenme

paul eluard


bir kartal, bir kayanın üstünden, seyrediyor dingin ufku. bir kartal savunuyor kürelerin devinimini. iyilikseverliğin tatlı renkleri, üzüntü, kuru ağaçların tepesindeki ölgün ışıklar, örümcek yıldızı biçiminde lir, bütün gökler altında benzeşen insanlar yerde de kafasız göktekileyin. ve bir bıçak sürükleyen kimse yüksek otların içinden, gözlerimin otlarından, saçlarımın ve düşlerimin, kollarında gölgenin bütün simgelerini taşıyan kimse, gök rengiyle benek benek, düştü üzerine dört renkli çiçeklerin.

19.8.00

özlem

iris murdoch

insanın mutluluğu en mükemmel koşullarda bile gölgelenmeden kalmaz; hatta neredeyse saf mutluluk dediğimiz şeyin kendisi bir dehşet yaşatabilir.

insan yüreğinin aşka ve bilgiye duyduğu özlem sınırsızdır.

cinsel arzu, aynı zamanda aşk olduğu zaman, bizimle tüm dünya arasında bir bağlantı kurarak yeni bir deneyim tarzına geçirir. o zaman cinsellik muazzam bir bağlayıcı ilke olarak karşımıza çıkar. 

aşk bir kesinliktir, belki de kesinliğin tek türü.

p.a. loxias: kayıtsız bir dünyaya karşı gerçeği haykıran insanlar genellikle bir süre sonra yorgun düşer, sesi çıkamaz olur ya da kendi akıllarından kuşku duymaya başlarlar.

hakir görülen bir kadının öfkesinin yanında cehennem vız gelir.

cinsellik, dünyayla kurulan en güçlü bağlantılarımızdan biridir; mutluluğun ve tinselliğin doruğundayken hiçbir şeye kul köle olmaz; çünkü her türlü bilgiyi içinde taşır ve dokunduğumuz, baktığımız her şeyden zevk almamızı sağlar.

insana duyulan aşk bilgilere açılan bir kapıdır.

her büyük gerçek birer esrardır, her ahlak eninde sonunda mistisizmdir, bütün dinler giz dinleridir, büyük tanrıların hepsinin bir sürü adı vardır.

gözümüze kaba saba, bayağı ya da aşağılık görünen birinin pençesine düşenleri gördükçe hayrete düşeriz. bir kadın ya da bir erkek böyle olmalarına kimsenin karşı çıkamayacağını söyleyecek kadar incelikli ve akıllı olsalar bile aşkın doğasında bulunan bir yoğunlukla, dikkati taparcasına bir başkasının üzerinde toplamak yine de bir tür deliliktir.

18.8.00

tanner kardeşler

robert walser

mutsuz bir sanatçı, mutsuz bir kral gibidir.

insan ne kadar sert bir hayat sürdürmüşse, o kadar ılımlı yaşamayı öğrenir. gençliğinde sert yaşamış kişi, ilerde nadiren sert tavırlar takınır; hatta bir daha asla sertlik yapmamayı arzu eder.

en değerli şeyler rastlantılardır.

yazmak ve yazılanı hiç düzeltmemek, en uç noktasındaki amaçtan yoksunluk ile en tepe noktadaki amacın tam da mükemmel bir şekilde iç içe geçmesidir.

korunmasız insanlar, güçlülerdeki acı verme isteğini çok kolay kışkırtırlar.

kendi hedefleri olmayan kişi, başkalarının hedefleri, çıkarları ve amaçları için yaşar.

fakir insanların genellikle atak, çarpan, sıcak bir kalpleri vardır; zenginlerinse soğuk, geniş, ısıtılmış, kapitone ve perçinli kalpleri.

her halükarda bir erkek için dünyadaki en öğretici şey kadınlardır.

benim deneyimime göre, din hayat aşkıdır, toprağa içten bağlılıktır, anın coşkusudur, güzelliğe duyulan güvendir, insanlara duyulan inançtır, dostlar sofrasındaki kaygısızlıktır, felaketler karşısında sorumsuzluk hissidir, ölürken gülümsemektir ve hayatın sunduğu her girişim fırsatını değerlendirme cesaretidir.

17.8.00

sürgün

michel foucault

iokaste: her şeyden çok bilmek istediğim şudur: sürgün hayatı nasıldır? büyük bir sefalet midir?

polyneikes: en büyüğü. söylendiğinden de kötü.

iokaste: ne açıdan kötü? bir sürgünün kalbini en çok yaralayan şey nedir?

polyneikes: en kötüsü nedir bilir misin? özgürce konuşma hakkından mahrumdur insan.

iokaste: insanın zihninden geçenleri söylemekten men edilmesi.. bu bir kölenin yaşamına benziyor.

polyneikes: insan yönetenlerin aptallığına dayanmak zorunda kalıyor.

iokaste: delilerle deliliklerinde buluşmak. bu, insanı hasta eder.

polyneikes: insan kendi yararı uğruna doğasına karşı geliyor ve köle oluyor böylece.

16.8.00

valesius seçkileri

anonymus valesianus

"altına ve şeytana sahip olan onu gizleyemez." (theodoricus)

kral theodericus okuryazar değildi ve kavrayışı o kadar sönüktü ki, hükümdarlığının ilk 10 yılında fermanlarını onaylaması için gereken dört harfi bile tam anlamıyla öğrenememişti. bu nedenle "legi" şeklinde dört harfin oyuklarını içeren bir altın levha yaptırdı ve ondan sonra herhangi bir şeyi onaylayacağı zaman, levhayı onaylayacağı kağıdın üzerine koyuyor ve sadece imzası görülsün diye kalemini oyuklardan geçiriyordu.

theodericus, eutharicus'u consulluğa getirdi ve bunu zafer şenlikleriyle ravenna ve roma'da kutladı. eutharicus haddinden fazla acımasız bir adamdı ve katolik inanca düşmandı. bundan sonra theodericus komşu kavimlerin korkusuyla verona'da kaldığı sırada, ravennalı yahudilerle hıristiyanlar arasında bir kavga meydana geldi. çünkü yahudiler vaftiz edilmek istemedikleri için, kendilerine verilen suyu çoğunlukla alay ederek nehir suyuna atıyorlardı. bundan dolayı öfkeyle galeyana gelen halk kral'a, eutharicus'a ve o zaman piskopos olan petrus'a saygı duymadan sinagoglara karşı harekete geçti; kısa süre sonra da onları ateşe verdi. roma'da meydana gelen benzeri bir olayda da aynı şey oldu.

çok geçmeden yahudiler kral'ın bulunduğu verona'ya doğru ilerlediler; orada yahudilere dostça davranan sapkın başmabeyinci triwane, kral'ı hıristiyanlara karşı harekete geçmesi için sinsice kandırdı. bunun üzerine theodericus, hıristiyanların bilerek yangın çıkardıklarını düşünerek bütün roma halkına ravenna'da yakılan sinagogların yeniden inşası için para toplamaları emrini verdi. verecek hiçbir şeyi olmayanlar, şehrin sokaklarında kırbaçlanacaktı. özet olarak eutharicus, cilliga ve piskopos petrus'a verilen emir buydu ve bu şekilde uygulandı.

artık şeytan devleti iyi bir şekilde, şikayetsiz yöneten insanı yönlendirmek için fırsat bulmuştu. çünkü hemen ardından verona kentinin bir kenar mahallesinde su kaynaklarının kenarında yer alan aziz stephanus kilisesinin sunağının yanındaki kürsünün yıkılmasını emretti. ayrıca romalıların küçük çakı dışında silah taşımalarını da yasakladı. üstelik ravenna'daki sarayın yakınlarındaki bir revakın altında yatan got kavminden fakir bir kadın dört yılan doğurdu. insanlar bunların ikisinin bulutlar üzerinde batıdan doğuya doğru taşındığını ve denize düştüğünü gördü. tek bir başa sahip olan diğer ikisi oradan götürüldü. kuyruklu yıldız dedikleri, ateşten kuyruğu olan bir yıldız ortaya çıktı ve on beş gün boyunca parladı. ayrıca sürekli depremler oluyordu.

bundan sonra kral fırsatını buldukça öfkesini romalılardan çıkarmaya başladı. bir ara bilirkişi, daha sonra özel hazine sorumlusu ve magister militum olan cyprianus açgözlülüğünden, patricius albinus'u, theodericus'un yönetimini imparator ıustinus'a şikayet eden mektuplar yazmakla suçlamaya başladı. albinus emirle saraya çağrılıp suçlamayı reddettiği zaman, magister officiorum görevinde bulunan patricius boethius kral'ın huzurunda dedi ki: "yüce kralım, cyprianus'un suçlaması yanlıştır; fakat şayet albinus böyle bir şey yapmışsa ben ve bütün senatus hemfikir olup aynı şeyi yaptık." tereddüt eden cyprianus sadece albinus'a karşı değil, onu savunan boethius'a karşı da yalancı şahitler buldu. üstelik kral romalılara karşı fena entrikalar çeviriyor ve onları nasıl öldüreceğini araştırıyordu. onun için senatorlardan ziyade yalancı şahitlere itimat ediyordu. bunun üzerine albinus ve boethius bir kilisenin baptisterium'una hapsedildi. kral kent praefectus'u eusebius'u ticinum'a çağırdı ve boethius'a savunma şansı vermeden cezasını açıkladı. çok geçmeden boethius'u tutuklu bulunduğu calventianus çiftliğinde menfur bir ölüme mahkum ettirdi. boethius'a uzun süre işkence yapıldı, alnı yay kirişiyle öyle sıkı bağlandı ki, adeta gözleri yuvalarından fırladı ve nihayet işkence altında bir sopayla dövülerek öldürüldü.

kral ravenna'ya döndükten sonra artık tanrı'nın dostu gibi değil, tam aksine onun yasasının düşmanı gibi hareket etmeye başladı. ordusunun gücüne güvenerek tanrı'nın kendisine gösterdiği lütfu ve şefkati tamamen unuttu ve imparator ıustinus'un kendisinden korktuğuna inanarak haber gönderip o zaman havarilerin tahtında oturan ıohannes'i ravenna'ya çağırttı ve ona dedi ki: "constantinopolis'teki imparator ıustinus'a git ve ona de ki, diğer şeylerin yanı sıra, katolik kiliseyle uzlaşan ve ona katılanları da iade etsin." papa ıohannes buna şöyle cevap verdi: "ey kral! ne yapacaksan çabuk yap, işte burada huzurundayım. ne bu söylediğiniz şeyleri yapacağım ne de imparator'a emrinizi ileteceğim. ama başka bir durum söz konusu olduğunda, bana emrettiklerinizi tanrı'nın izniyle imparator'dan elde edebilirim."

bunun üzerine kral öfkelenerek bir gemi yapılmasını ve ıohannes'in diğer piskoposlarla, yani ravenna piskoposu ecclesius, fanestrum piskoposu eusebius, campania piskoposu sabinus ve diğer iki piskopos, ayrıca senatorlar, yani theodorus, ımportunus, agapitus ve diğer bir agapitus'la birlikte bu gemiye bindirilmelerini emretti. fakat kendisine ibadet eden müminleri terk etmeyen tanrı onları sağ selamet götürdü. imparator ıustinus, roma piskoposunu gelişinde sanki aziz petrus'u karşılıyormuş gibi karşıladı, onu huzuruna kabul etti ve arius mezhebinden katolik inanca dönen kişilerin ariusçulara iadesi dışında istenen her şeyi yapacağına söz verdi.

bütün bunlar olup biterken boethius'un kayınpederi ve senatus başkanı symmachus roma'dan ravenna'ya getirildi. damadının öldürülmesine üzülen symmachus'un, kendisine karşı muhalif hareketlere girişeceğinden korkan kral, asılsız bir suçlamayla onun öldürülmesini emretti. papa ıohannes, ıustinus'un yanından döndüğünde theodericus onu düşmanca bir ruhla kabul etti ve düşmanlarından birisi olarak kabul edilmesini emretti. birkaç gün sonra papa ıohannes öldü. halk onun cesedi önünde yürürken aniden kalabalıktan biri şeytan tarafından ele geçirildi ve yere düştü; fakat papa'nın tabutu tam adamın düştüğü yere geldiğinde, adam aniden sağlıklı bir şekilde kalktı ve cenaze alayının önündeki yerini aldı. halk ve senatorlar bunu görünce papa'nın giysilerinden andaçlar almaya başladılar. papa'nın naaşı kent dışına kadar coşkulu bir kalabalığın refakatinde götürüldü.

sonra yahudi bir avukat olan symmachus, bir kraldan ziyade tiranın emriyle, 26 ağustos çarşamba günü, dördüncü indictio'da, olybrius'un consulluğu döneminde, ariusçuların izleyen sebt günü katolik kiliselerini ele geçireceklerini ilan etti. ama kendisine ibadet eden müminlere inançsızların zulmetmesine müsaade etmeyen tanrı, inandığı mezhebin kurucusu arius'a verdiği cezanın aynısını çok geçmeden ona da verdi. ishale yakalanan theodericus'un üç gün içinde bütün bağırsakları boşaldı ve tam da kiliseleri eline geçireceği gün hem tahtını hem de hayatını kaybetti. fakat son nefesini vermeden torunu athalaricus'u halefi tayin etti. theodericus sağken kendisine kare taş bloklardan büyük bir anıt mezar inşa ettirmiş ve üzerine kapatmak için büyük bir kaya aramıştı.

15.8.00

philebos

platon

philebos diyor ki, bütün canlı varlıklar için iyi, sevinçten, haz duygusundan, eğlenceden ve bütün bu tür şeylerden başka bir şey değildir.

ben bunun tersini ileri sürüyor ve diyorum ki, bu doğru değildir. bilgelik, zeka, bellek ve aynı özden olan her şey, düzgün düşünce, doğru uslamlama (muhakeme), bunlardan payı olanlar için haz duygusundan daha iyi ve daha değerlidir. bunlardan pay almak da, bütün şimdiki ve gelecek varlıklar için dünyanın en iyi şeyidir.

iyilik konusunda söylenmesi kesinlikle gerekli olan şey, her zeki insanın onu aradığı, onu istediği, ona ulaşmaya, onu elde etmeye çabaladığıdır.

bütün bilgeler zekanın, bizce gökyüzüyle toprağın egemeni olduğunda söz birliği ederler ve bundan övünç duyarlar. belki de haklıdırlar.

ruh olmayan yerde bilgelik ve zeka olamaz. 

ruhun beklediği şey haz ise, beklemek hoş ve güvenlidir. haz değil de sıkıntılı şeyler gelecekse, bu bekleme, korkulu ve acı verici olur.

her canlı varlık, hep bedeninin duyumsamakta olduğu şeyin tersini ister.

işte onu, böyle duyduğu şeyin tersine doğru götüren bir iştah, onda duyduğu şeylere karşıt şeylerin anısı bulunduğunu gösterir.

haz duygusu, çoğunlukla, bizde doğru bir kanının değil, yanlış bir kanının ardından doğar.

doğru, dindar ve her konuda iyi olan kimseyi tanrılar sevmez.

her insan bir sürü umutla doludur. 

gerçekten haz, dünyanın en yalancı şeyidir ve hep derler ki, en büyükleri sayılan aşk hazlarında işlenen, yalan yere yemin etme ya da yeminini bozma günahını tanrılar bile bağışlar. çünkü hazlar, çocuklar gibi, her tür zekadan yoksundur. zekaysa, tersine, ya gerçekle aynı şeydir ya da ona en çok benzeyen, en gerçek olan şeydir.

14.8.00

dexter

eğer gözler ruhun penceresi ise, keder kapısıdır. kapalı olduğu sürece, bilmek ve bilmemek arasındaki engeldir. ondan uzaklaşırsan, sonsuza dek kapalı kalır. ama açar ve içeri girersen, acı gerçek olur.

insanların ölüme verdikleri tepkileri hiç anlayamayacağım. niye sadece olduğu gibi karşılamadıklarını.

mükemmel suç diye bir şey yoktur.

kendimi bir parçası eksik yapboz gibi hissediyorum. resmin ne olması gerektiğinden de emin değilim. gerçekten önemli olan şeylerle dönmek için elveda demek zorundayım. eskiden olduğum kişiye. olmak zorunda kaldığım kişiye.

insan avı başladığında, av da alışverişe çıkar.

hiçbir şey saklı kalmaz.

tanrı bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenme huzurunu bahşetti.

iyileşmenin ilk aşaması, kim olduğunu kabul etmektir.

ebeveynler ile her zaman iyi geçinmişimdir. bunun kilit noktası, onları uzak bir evrenden gelmiş uzaylılar gibi düşünmek.

hiçbir şey sonsuza dek sürmez. elinizden gelebilecek tek şey, kendinizi hayatın akışına bırakmak ve arada bir de olsa doğru bir şey yapmayı ummak.

fark ettim de çevremdeki insanlar hep bir şekilde birbirleriyle bağ kuruyorlar. arkadaşlık veya aşk için. ama insani bağlar yüzünden daima pis güçlükler çıkıyor. bağlılık sözü verme, paylaşma, birilerini hava alanına götürme. ayrıca birisini kendime o denli yaklaştırırsam gerçekte kim olduğumu anlar. buna izin veremem. bu yüzden maskemi takma zamanı.

13.8.00

hasretinden prangalar eskittim

ahmed arif



bin yıl, bahar içre ömrünü sürsün
seni doğuran ana

seni, anlatabilmek seni
iyi çocuklara, kahramanlara
seni, anlatabilmek seni
namussuza, haldan bilmez, kahpe yalana

gitmek
gözlerinde gitmek sürgüne
yatmak
gözlerinde yatmak zindanı
gözlerin hani

tütünü bilir misin
"kız saçı" demiş zeybekler
su içmez her damardan
yerini kolay beğenmez
üşür
naz eder
darılır
iki yaprak arasında kıyılmış
bir parçası var kalbimin
incecik, ak kağıtlara sarılır
dar vakit yanar da verir kendini
dostun susan dudağına

evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu
hani, kurşun sıksan geçmez geceden
anlatamam, nasıl ıssız, karanlık
ve zehir zıkkım cıgaram
gene bir cehennem var yastığımda
gel artık

sus, kimseler duymasın
duymasın, ölürüm ha
aymışam yarı gecede
seni bulmuşam sonra
seni, kaburgamın altın parçası
seni, dişlerinde elma kokusu
bir daha hangi ana doğurur bizi

ne alnımızda bir ayıp
ne koltuk altında
saklı haçımız
biz bu halkı sevdik
ve bu ülkeyi
işte bağışlanmaz

korkunç suçumuz

gör, nasıl yeniden yaratılırım
namuslu, genç ellerinle
kızlarım
oğullarım var gelecekte
her biri vazgeçilmez cihan parçası
kaç bin yıllık hasretimin koncası

gözlerinden
gözlerinden öperim
bir umudum sende
anlıyor musun?

12.8.00

dilek

jay parini

hikayeye göre, uzak bir hasidik köyünde bir grup yahudi şabbat gecesi odun ateşinin karşısında, eski püskü bir handa oturmuşlar. bunlar oranın yerlisiymiş. aralarından biri de hepsinin yabancısıymış. adam paçavralar içinde bir fakirmiş ve odanın gerisinde gözden ırak bir köşede kendi halinde oturuyormuş.

birçok konuda sohbetler edildikten sonra herkesin bir dilek hakkı olsa ne dileyeceğini söylemesine karar verilmiş. adamlardan birisi para, diğeri sadık bir damat, bir başkası yepyeni bir marangoz masası ve gıcır gıcır aletler istemiş. herkes dileğini söyledikten sonra sıra hırpani kılıklı adama gelmiş.

onu konuşması için sıkıştırmışlar. o da istemeye istemeye şunu dilemiş: "ben büyük, önemli bir ülkenin kralı olmayı isterdim. o zaman bir gece ben uyurken düşman ülkemi istila eder, sabaha doğru o düşmanın atlı süvarileri şatoma girer ve muhafızlarım ona hiç karşı koymazdı. giyinecek vaktim bile olmaz ve üstümdeki gece entarisiyle kaçmaya başlardım. gece gündüz dağ tepe aşarak, ormanları geçerek en sonunda bu sefil hana gelir ve şu anda olduğu gibi kendimi bu köşede sığınmış bulurdum. bu benim dileğimdir." 

diğerlerinin kafaları karışmış ve birbirlerine bakmışlar. içlerinden birisi "peki bunun sana ne faydası olurdu?" diye sormuş. biraz duraksadıktan sonra dilenci "en azından bir gece entarim olurdu" demiş.

11.8.00

ikilem

william carlos williams


gölge ve karanlık dopdolu düşüncelerle derinleşir
yağmurla çatırtısına karşın
boş bir göğün. var mı kaçmak insanlıktan
şimdi göz boyama devri -bir kez daha
sanki kesinliği gelecek bir yaşamın
ikilemimize bir çözüm getirebilirmiş gibi: nasıl
yayımlanır ne yazdığımızla değil de ne yazmamız gerektiğiyle
olmasaydı yasalar kötüleyici doğrular karşıtı

10.8.00

seneca

alain de botton

"bilge kişinin kaybedeceği hiçbir şey yoktur. o, sahip olduğu her şeyi kendinde taşır." (seneca)

1773 yılında 25 yaşındaki jacques-louis david tarafından yapılan "seneca'nın ölümü" adlı tablo, stoacı filozofun, i.s.65 yılının nisan ayında roma'nın dışındaki bir villada yaşama nasıl veda ettiğini konu alıyordu. birkaç saat önce imparatorun habercisi, elinde imparatorun emriyle kapıda belirmişti. emre göre seneca, hemen oracıkta kendi hayatına son verecekti.

o zamanlar 28 yaşında olan neron'u tahtından indirmek için bir komplo düzenlendiği ortaya çıkmıştı; öfkeden gözü dönen çılgın imparator, suçlu suçsuz ayırt etmeksizin önüne çıkan herkesten intikam almak istiyordu. seneca'nın söz konusu komploya karıştığına ilişkin bir kanıt yoktu. üstelik seneca 5 yıldır imparator neron'un öğretmeniydi; 10 yılı aşkın bir süredir de onun sadık yaveri olarak görev yapıyordu. tüm bunlara karşın neron, seneca'nın ölmesini buyurmuştu. neron, o zamana kadar karısı oktavia'yı, üvey annesi agrippina'yı ve üvey kardeşi britannikus'u çoktan öldürtmüş, çok sayıda senatörü ve şövalyeyi de aslanlarla timsahlara yem etmişti. 64 yılındaki büyük yangın sırasında roma yanıp kül olurken deli neron şarkılar söylüyordu.

seneca'nın yanındakiler neron'un emrini duyunca korkudan bembeyaz kesilip ağlamaya başladılar; ama filozof, tacitus'un bize aktardığına göre, sükunetini kaybetmedi ve çevresindekileri sakinleştirmeye, cesaretlendirmeye çalıştı:

"felsefeleri nereye gitti?" diye sordu; "hani yıllardır, yaşanabilecek talihsizliklere karşı birbirlerini cesaretlendiriyorlardı? neron'un zalim biri olduğunu hepsi biliyordu." diye ekledi. "annesini ve kardeşini öldürdükten sonra sıra tabii öğretmenine gelecekti."

filozof, karısı polina'ya dönüp onu şefkatle kucakladı. "bu davranışı, felsefe alanındaki soğukkanlı tavrından çok farklıydı." (tacitus) güzel bir yaşam sürmüştü; karısı bunu düşünerek teselli bulmaya çalışacaktı. fakat polina onsuz bir yaşam düşünemediğini söyleyip bileklerini kesmek için filozoftan izin istedi. seneca onun bu arzusunu reddetmedi. ancak imparator kötü ününün daha fazla yayılmasını istemiyordu; bu yüzden adamları, polina'nın bıçağı bileğine dayadığını görür görmez, onu yakalayıp bileklerini sardılar.

kocasının intihar girişimi de hızlı sonuç vermiyordu. ayak bileklerindeki hatta dizinin arkasındaki damarları kesmiş olmasına karşın, filozofun yaşlı bedeninden yeterince kan akmıyordu. bu yüzden, tam 464 yıl önce atina'da gerçekleşen ölümün yankılarını zihninde duyan seneca, doktoruna bir tas baldıran hazırlamasını söyledi. eskiden beri sokrates'i, insanın felsefe sayesinde nasıl kendisi dışında gelişen olaylardan sıyrılıp bunların üstüne çıkabileceğini gösteren bir örnek olarak değerlendirmişti.

ancak seneca'nın atinalı meslektaşının gittiği yoldan gitme çabaları da bir sonuç vermedi. içtiği baldıran onu etkilememişti. intihar girişimlerinin ikisi de sonuçsuz kalınca, kendisine buhar banyosu yaptırmalarını istedi. yavaş yavaş, boğularak ölecek, işkenceye metanetle katlanacak, kaderin oyunu karşısında sükunetini kaybetmeyecekti.

seneca hayatı boyunca inanılmaz felaketler yaşamış ya da bunlara tanık olmuştu. pompeii deprem yüzünden yerle bir olmuş, roma ve lugdunum yanıp kül olmuş, roma halkı ve imparatorluk neron'a ve ondan önce de caligula'ya -suetonius'un daha güzel ifadesiyle "canavar"a- boyun eğmek zorunda kalmıştı. "canavar bir gün şöyle bağırmıştı öfkeyle: keşke bütün romalıların boyunları tek bir boyun olsaydı!"

seneca kişisel kayıplar da vermişti. aslında o, politikada kariyer yapmak üzere eğitim almıştı ama yirmili yaşlarında verem olduğundan şüphelenilmiş, seneca hastalığın geçmesi için 6 yıl beklemek zorunda kalmış, bu sırada intiharın eşiğine gelmişti. sonraki yıllarda politikaya atıldığında, ne yazık ki caligula tahta geçmiş bulunuyordu. 41 yılında canavar'ın öldürülmesinden sonra bile iyi bir mevkiye gelemedi. imparatoriçe messalina'nın bir entrikası sonucu, hiç suçu olmadığı halde, korsika adası'na sürgüne yollandı. nihayet roma'ya çağrıldığında, hiç istememesine karşın, imparatorluk yönetimindeki en önemli görevlerden birini üstlenmek zorunda bırakıldı: agrippina'nın 12 yaşındaki oğluna, yani 15 yıl sonra karısının ve dostlarının gözleri önünde hayatına son vermesini emredecek olan lucius domitius ahenobarbus'a öğretmenlik yapacaktı.

seneca bu düş kırıklıklarına göğüs germesini sağlayan şeyin ne olduğunu biliyordu:

"hayatımı felsefeye borçluyum; üstelik düş kırıklıkları karşısında sağlam durmak felsefeye karşı taşıdığım sorumlulukların en küçüğü."

seneca deneyimlerinden yola çıkarak bir sözlük hazırlamış, bu sözlükte düş kırıklığına uğradığımızda nasıl davranabileceğimize ilişkin yanıtlar aramıştı. felsefeyle geçen onca yıldan sonra, neron'un habercisi kapıyı vurduğunda kendisini bekleyen korkunç sona çoktan hazırdı.