30.7.00

insan

alfred adler

insan olmak, kendini yetersiz hissetmek ve üstün bir konumu ele geçirmek üzere çaba harcamak demektir.

herodotos: insanın ruhu onun yazgısıdır.

bir insanın devinimlerinin yöneldiği amaç, o insanın çocukken dış dünyadan aldığı izlenimlerin etkisi altında gelişip ortaya çıkar.

aklı başında hiç kimse toplumsallık duygusuna sırt çevirerek, onun etkinliğinden uzak kalarak büyüyüp gelişemez. ancak kendilerinin başkalarından ayrı sayılamayacağının bilincinde olanlardır ki yaşam yolunda korkusuzca yürüyebilir.

ancak özgürlüktür ki güçlü insanlar çıkarır bağrından; baskı ise insanı öldürür, yıkıma sürükler.

29.7.00

dizeler

boethius



arar bulur her şey kendine özgü yolunu

acizin öfkesini silahlarından etmiş olursun
bütün beklentilerinden ve korkularından soyunursan eğer

zengin adam altın içinde yüzse bile
paraya olan açlığını tam olarak gideremez
kızıl denizin incileriyle boynunu süsler
bereketli tarlalarını yüz öküz sürer
ama yaşarken içini kemiren endişelerden kurtulamaz
ölünce de o dönek serveti onunla ölmez

boş sevinçlerinden soyun
soyun korkularından
umudunu kov
acıyı yanına yaklaştırma
zihnin bulutlanır
zincirlere vurulur
bu duyguların bir kez buyruğuna girersen

28.7.00

taşa yontulmuş sevgisizlik

enis batur

taşa yontulmuş bir sevgisizlik var şimdi. uzun sırtımızı dönüyoruz taşa ve aramaya koyuluyoruz gecenin getireceği serin açlığı. bir çocuğun gözleri akıyor, başka bir çocuğun, eğilip alıyoruz yerden taşın yüzüne vuran duvarı, bırakıyoruz belki de sezerek, aşılmazlığını ulaşılmaz karanlığın. ışığın parmaklarından sayrıl dansı başlıyor havanın; şakaklarımızda koyu kuyusu, elmacık kemiğinde yad sızısı, bahçelerde çocuklar.

bir keşiş yalnızlığın birimidir

bütün kapılar kapalı. ve birdenbire boğuluyor karanlık. ey ışık! simgesi yol yitiminin. lavlar yaklaşıyor ağza, dilin kemiği kıvrılırken usüstü bir gürültüyle. ey yalvaç! konuş bizi, söyle: neden yaralanmışızdır hep, bir annemiz oluşundan?

aykırı ağaçları yanlış tohumun

sonucu beklenen bir olay değildir bu: tarih bitmiştir. ve insanın sigortası yoktur. bu her gün biraz daha ateş kaçıran özdeğin er geç kaskatı kesileceği sokağı arıyoruz esnek gözlerimizden. oysa kerpeten çoktan cazibeden sıyrılmış, sessizce, boşluğun koşulsuzluğunu imliyor.

nedir çünkü şair, sesinde bütün yanıtların ertelendiği kişi değilse?

günler, ağaçların ve yokuşun yanından hızla akıyor. bir tortu büyüyor durmadan. artık kendimi susmaya alıştırıyorum. funda toprağı gibi hazır ve anlamsız. dünyaya göre eksilen kişileriz biz. bir tek sesimiz var bizi savunan, onu da yoruyor, yuvasından saptırıyoruz. "ağzım çoğalıyor" derdim bir zaman. şimdi ses. ve sizlik. bakalım ötesi var mıymış bu durumun. varsa geçeceğiz: yeni içyasalara, yeni durulmalara doğru. içyaralara. oysa yitirilen bir daha geri geliyor. yeniden yitirilmek için. bir yay boşalsın diye.

27.7.00

düşünmek istemiyorum

ilhan berk

bu dünya kadar eski bir şey yok. gök sayrılı. güneş sıradan. ağaçlar acemi. her sabah devesiyle işe gidiyor bir bedevi. her akşam kuşunu dolaştırıyor iki çinli.

bir yinelemedir dünya. bin yıl sonrayı görüyor bir ağaç. bin yıl sonrayı bir dinozor. gazali, kendini 7'ye benzetirdi. homeros her sabah yürürdü.

göz için yeni bir şey yok.

korkunçluk bunda.

zaman benim tarlamdır mı diyordu goethe? bilmek istemiyorum. oturduğu yerden montevideo'yu görüyor bir ev. sandalye kentsoylu. pencere feodal. su, belleksiz çıktı. tin yalnız. ben çocukken ırmak olmak istedim. ırmaklar hep çağırdı beni. düşünmek istemiyorum. dünya benim yerime düşünüyor.

söz öldü.

tunç: monarşik.

demir: demokratik.

bir akşam durup dururken dünyanın yaşlandığını gördüm. görmek yordu beni.

26.7.00

orhan burian

mehmed kemal

orhan burian'ı tanıdığım zaman henüz bir lise öğrencisiydim. galiba o da ingiltere'den tahsilini bitirip yeni dönmüştü. o zamanlar halkevi'nde seri konferanslar verilirdi. "byron türk düşmanı değildir" konulu bir konferans vermişti. bize öğretilenlere göre, byron misolongi'de yunanlılarla beraber türklere karşı savaşmıştı. o gün konferansını dinledikten sonra bunun böyle olmadığını anladım. hatip cesaretle fikirlerini ortaya sürüyor, savunuyordu. bu konferansta alışılmışa, kulaktan öğrenilmişe karşı genç hatibin kafa tutuşunu gördüm. zira bir türk düşmanı diye tanıtılan adamın böyle olmadığını ispata çalışıyordu. bu da o devirleri bilenler için ne kadar zor bir durumdu. bu tanıdığım ilim aşığı, gerçekleri korkmadan savunan orhan burian'dı.

25.7.00

kral lear

william shakespeare



en sefil dilencinin bile
ihtiyacından fazlası bulunur çıkınında

kudret kapılırsa yaltaklanmalara
görev sesini duyurmaktan korkar mı sanırsın
yücelik aklını kaçırırsa
dürüstlük namus borcu olur

özüne yabancı kalan düşüncelerle karıştırıldı mı
sevgi, sevgi olmaktan çıkar

zaman ikiyüzlülüğün gizlediğini
nasıl olsa bir gün ortaya çıkarır

kusurlarını örtenin sonu nasıl olsa utançtır

talih, o usta orospu
almaz yatağına yoksulu

zillet, insanın en aşağılık bir yaratık olduğunu
yüzüne çarpmak ister gibi
onu hayvana yaklaştıran yoksul, sefil bir kılığa sokar

hastalık hep ihmale uğratır sağlığın borçlu olduğu görevleri
baskı altında kalan benliğimiz
bedenimizle birlikte sarsınca ruhumuzu
gerçek kimliğimizi yitiririz

dilbazlıktan yoksun oluşumdur bana mutluluk veren
beni zenginleştiren şey

göze iyi görünür kötü kişiler
daha kötüleri varsa eğer
en kötü olmamak da
bir bakıma övgüye değer

aynanın karşısında kırıtmayan
bir tek kadın yoktur dünyada

talihten en yoksul, en aşağıda olan kimse
hep bir umut ile yaşar, çekinmez hiçbir şeyden

bir dirhemcik bile aklı olanlar
yağmur yağsa da, rüzgar esse de
uydurmalı mutluluğu kaderine
her gün yağar çünkü yağmurlar

ruh huzurluysa beden duyarlıdır

kendi başına acı çeken, ruhunda acıyı daha fazla duyar
çünkü geridedir her türlü tasasız şeyler
geçmişte kalmıştır mutlu bakışlar
ancak acının ortağı, dayanmanın dostu varsa
ruhun da çilesi hafifler

yolum kalmadı ki göze ihtiyacım olsun
zaten görebildiğim zamanlar da yolumda tökezledim
varlık, çoğu kez aşırı güven veriyor herkese
oysa yokluk, düşkünlük yararlı oluyor bizlere

varlığın kaynağını küçümseyen kimse
engel, sınır tanımaz yolu üstünde

insanın hayal gücü öylesine etkili ki
tüm canlılığına karşın, hayat denen o hazineyi
bazen aşırıp soyuveriyor
hayatın kendi buna karşı koyamayınca

"boş kap çok ses çıkarır."
(ingiliz deyişi)

tefeci, onu dolandıranı astırır
lime lime giysiler, en ufak, en önemsiz hataları bile gösterir
ama günahına altın kaplat da gör
adaletin güçlü, uzun kılıcı bir şey yapamadan kırılır
bir de sen o günahı paçavralara sar
bir cücenin saman çöpü bile onu deler

ağlayarak geldik bu dünyaya
yazık, doğduğumuz güne yazık

doğduğumuzda ağlarız
çünkü bu büyük maskaralar sahnesine çıkarız

hayat o kadar tatlı ki
her an ölüm acısıyla bin kez ölürüz de
göze alamayız hemen ölmeyi

insanlar, bu dünyaya gelişlerine katlandıkları gibi
göçüp gitmeye de katlanabilmelidirler
önemli olan hazırlıklı olmaktır ölüm gelince

dünya, dünya, ah dünya
senden nefret etmemize neden olan şey talihimizin cilvesidir
yoksa böylesine boyun eğmezdik yaşlanmaya, ölüme

24.7.00

düşlem

comte de volney

insanı, insanın tasarladığı gibi yaratmış olan, tanrı değildir. aslında kendi tasarladığı gibi tanrı'yı düşünen, insandır. insan kendi ruhunu ona mal etti, kendi eğilimlerini ona yükledi. bu karışıklık içinde kendi ilkeleriyle kendisini çelişki durumunda görünce de, ikiyüzlü bir gönül alçaklığına bürünerek, aklına iktidarsızlık damgasını vurdu; kavrayışının saçmalıklarına tanrı'nın gizemi adını verdi.

bütün tanrı bilimiyle ilgili kanılar düşlemden başka bir şey değildir. tanrıların nitelikleriyle, eylemleriyle, yaşamlarıyla ilgili bütün bu masallar, yalnızca eğretileme ve söylence örnekleridir. bunların altında çok ince ahlak düşünceleri, ögelerin düzenli çalışmasında göze çarpan doğa eylemlerinin bilgisi, yıldızların hareketleri saklıdır. gerçek olan, her şeyin hiçliğe döndüğüdür. her şey bir kuruntu, bir görünüş, bir düştür. manevi beden değişimi, maddi beden değişiminin mecazi anlamından başka bir şey değildir.

bu sürüp giden oluşumla, aynı cismin asla yok olmayan ögeleri, o cisim dağılınca, başka ortamlara geçerler, başka bireşimler oluştururlar. ruh, yalnızca maddelerdeki özelliklerle ögelerin içinde bulundukları cisimlerde kendiliğinden bir devinim yaratarak düzenli çalışmalarından çıkan bir yaşam ilkesidir.

organların düzenli çalışmasından çıkan, onlarla gelişen, onlarla uyuyan bu ürünün, onlar yok olduktan sonra da yaşayacağını varsaymak, belki tatlı bir düşlemdir; ama sapıtmış bir imgelemden çıkma, gerçek bir düşlem. tanrı'nın kendisi de güdücü ilkeden, varlıkların içine dağılmış gizli güçten, onların özellikleriyle yasalarının toplamından, canlandırıcı ilkeden; tek sözle, evrenin ruhundan başka bir şey değildir.

23.7.00

mor

inci aral

hayatta en zor şey, insanın hak etmediği acılara düştüğünde bile hayatı sevmesidir.

en karmaşık, en zor insanlar bile sevgiyle ele alındıklarında anlaşılabilirler.

her çocuk bir mucizedir.

rüyalar çoğu zaman gerçekten daha gerçektirler. insanın en karmaşık, en dokunulmamış eğilim, arzu ve kaygılarını ortaya koyarlar; bozulup eğrilmemiş, törpülenip yavanlaşmamış derin içselliğini. kalıpların, yasakların içinde ketlenen, bastırılan duyguların, denetim ortadan kalktığında sere serpe ortaya dökülen gündelik tutanaklarıdır onlar.

dünyayla olan ilişkilerine paranın hükmettiği sıradan insanlar bütün değerlerini yitirirler.

insanın büyüdüğü evin kokusu, çocukluğuyla ilgili en güçlü ve yaralayıcı çağrışımlarla dolu oluyor.

insanın en özel duyguları kendisi için bile bütünüyle aydınlıkta değildir.

halk dediğin nedir ki? çocukluktan kurtulamamış, cahil, iki torba fasulyeye kanmaya hazır bir yığın!

erkekler zayıf yanlarını kendilerine itiraf etmekten çekinirler.

kadınların tutkuyla bağlı oldukları erkeklerden -gerektiğinde- öç alma yeteneklerinin sınırsızlığını hangi erkek hayal edebilir ki?

sessizlik insancıldır. sessizlik insanın ayak basılmamış bölgesidir.

aşk, yalnızlığımızın farkına varmak dışında nedir ki?

hepimiz türlü yaralarla yaşıyoruz ve hayatın üstesinden gelmeye çalışıyoruz. doğumlar, düğünler, şenlikler bizi yalnızlığımızdan, acılarımızdan kısa süre de olsa kurtaran şeylerdir. insan yeterince bütün doğmamıştır; çoğu kez de kendi sorunlarını çözmede yetersizdir. insan öldüğü zaman bile gözlerini kapatıp bedenini kabre koyacak birine ihtiyacı vardır.

nedeni ve biçimi ne olursa olsun her intihar bir cinayettir. ustaca, iz bırakmadan işlenmiş -faili meçhul- bir cinayet.

insan yanlış yerden hayata başlamışsa, neyi tutsa elinde kalıyor.

çalışmanın, dürüstlüğün, iyi ahlak ve insanlık diye bellenen her şeyin bu kadar ucuzladığı, yerlerde süründüğü, üstelik kötülüğün makbul sayılıp alkışlandığı yerde insan neye tutunabilir, hangi umuda sarılabilir ki?

22.7.00

istanbul hatırası

ahmet ümit

fatih sultan mehmet konstantinopolis'i fethettiğinde, askerlerinin üç gün boyunca şehri yağmalamasına izin vermişti. o üç gün boyunca fatih'in askerleri halka çiçek dağıtmadılar. kan döktüler, güzel kadınları, delikanlıları, çocukları esir aldılar.

iktidar kanla beslenen bir organizmadır. kendisini yöneten insanları güç kadar kötülükle de ödüllendirir. ister romalı olsun, ister osmanlı, birkaç istisna dışında eline kan bulaşmamış hükümdar yok gibidir.

katiller her zaman kötü insanların arasından çıkmaz.

semtlerin eski isimleri unutuluyor, şehir hızla geçmişinden koparılıyor. oysa şehirler de insanlar gibidir, geçmişlerini unuturlarsa, tarihlerinden koparılırlarsa kişiliklerinden de koparılırlar. hiçbir özellikleri kalmaz. birbirine benzeyen, sıradan insanlar gibi olurlar.

üç meslek vardır, birbirine benzer: şoförlük, polislik, orospuluk. ne gecesi vardır bu işlerin, ne gündüzü. ne derdi biter, ne belası. her türlü insanla uğraşırsınız: psikopatı, sarhoşu, esrarkeşi, aşığı, sapığı, çaresizi, hırlısı hırsızı, masumu, katili. bütün milletin kiri pası, teri kokusu siner üzerinize. üstelik parasında da bir bok yoktur, üç kuruş ya geçer, ya geçmez elinize. velhasıl zor iştir bu üç mesleğin erbabı olmak. toplumun tortusuyla uğraşır bu üç mesleğin elemanları. dibe vurmuş insanlarla. sıfırı tüketmiş, üç kuruş için ölmek, öldürmek zorunda kalanlardan söz etmiyorum sadece. karun kadar zengin olmalarına rağmen vicdanlarını, merhametlerini, onurlarını yitirmiş olanlarla da girer başınız belaya. en rezilleri de onlardır zaten.

"bir ateşim yanarım, külüm yok, dumanım yok
sen yoksan mekanım belli değil, zamanım yok"

insanı iyi bir varlık olarak kabul edenler, genellikle cinayet karşısında şaşkınlığa düşerler, "insanlar bitmiş" gibi cümlelerle yazıklanır dururlar. insanı kötü bir varlık olarak görenler içinse durum daha basittir, olanları hiç yadırgamazlar. onlar için yapılacak tek eylem vardır: katili ve suçluları acımasızca cezalandırmak. katillerden daha acımasız, daha gaddar, daha vahşi olunursa suçun azalacağını sanırlar. farkında olmadan, çözüm için katillerin uyguladığı yöntemleri önerirler. benim gibi insanı, merhametle acımasızlığın, şefkatle şiddetin, yaratıcılıkla yıkıcılığın karışımı olarak görenler içinse cinayet, şaşırtıcı bir durum olmasa da, iyiyle kötü arasındaki bu savaşta hep iyiliğin galip geleceğini umduğumuzdan, hayal kırıklığı yaratan bir durumdur. 

polis devletin maşasıdır.

insan ruhunun yarası dikiş tutmaz. aynı zamanda ruhun yarası, bedeninkinden daha etkilidir; daha ıstırap verici. bu acı o kadar güçlüdür ki, insan başka dünyalara dönüp bakamaz bile. istese bile yapamaz bunu.

hiç romantik biri değilimdir. öyle romantik adamlardan da hoşlanmam. ama şükür, vicdanlı biriyimdir. vicdanım ne derse benim için doğru odur. işte bu yüzden, ne insanların kafataslarıyla krallık kuranları, ne de onları takdir edenleri severim.

değişimin en büyük düşmanı ön yargıdır.

osmanlı istanbul'unda süslenmiş sokaklar, tiyatroları olan meydanlar, heykellerle bezenmiş alanlar yoktu. halkın toplandığı yerler süleymaniye gibi büyük camilerdi. içe kapalı toplum, içe kapalı alanlarda toplanıyordu.

cinayetler belirliyor yolumuzu, aklı karışmış katiller, öldürmekten medet uman çaresizler, vahşetin gizemine kapılmış ruhlar. onların peşinden koşuyorduk kurbanlarının kan izlerini takip ederek. nasıl ve neden öldürdüklerini anlamaya çalışarak. ulaştığımız yerde adalet değil, hayal kırıklığı vardı. huzur değil, acı. katilleri yakaladığımızda bile, başka katillerin başka canlara kıydığını biliyorduk. katillerin, kurbanların yüzü her gün, her an değişiyordu, değişmeyen tek şey, insanın insanı öldürmeye devam etmesiydi. o zaman neye yarıyordu katilleri yakalamak, canileri cezalandırmak?

21.7.00

uyum

dostoyevski

"her zaman geriye bir şeyler kalır."

her büyük mutluluk, içinde bir parça acıyı barındırır; çünkü yüreğimizde yüksek bilinç doğurur. yüce mutluluk kadar, bilinç açıklığı, acıyı da keskince duymamıza yol açar.

insanların merhametine ve birbirlerine karşı besledikleri sevgiye inanmaktan daha büyük mutluluk yoktur.

köylüler kara cahildir, hiçbir şeyden anlamazlar. köylünün yaşamı müzik, tiyatro, dergi, kitap okuma gibi estetik zevklerden yoksundur.

"köylüye sopa gereklidir, dayak yemeden yaşayamaz, ayaklarıyla gelir, kendi ister: 'beni kırbaçlayınız, efendimiz, adam edin beni, çok şımardım da!' söyleyin lütfen, böyle bir yaradılışta olana ne yapılabilir? ee, değil mi ki istiyor, onu tatmin etmek için vereceksin sopayı."

kendimizi gündelik olayların yarısını unutmaya zorlayarak zihinlerimizi başka tarafa yönlendirseydik ve gerçekte hep yüzeyde aradığımız için hiçbir zaman görmediğimiz derinliklere girebilseydik ne olurdu?

mutluluk salt bedensel aşk heyecanlarında değil, ruhun yüce uyumundadır.

sevginin izini sürün, sevgiyi yüreğinizde biriktirin. sevgi o denli güçlüdür ki bizleri yeniden yaratır.

yeri gelmişken, ne olur ne olmaz diye, burada bir türk atasözünü aktaracağım: "eğer hedefine doğru giderken yolda durup sana havlayan her köpeğe taş fırlatırsan hiçbir zaman hedefine varamazsın." kendimi vaatlerle bağlamayı sevmesem de günlüğümde elimden geldiğince bu bilge söze uyacağım.

20.7.00

hüzün, sevinç ve coşkunluk için

turgut uyar


"öyle pek derin değil ölüm denilen ırmak
sezmeksizin geçivereceğiz öte yana"
bu kadar bile değil
sezmeksizin yaşanır bile ara sıra
yalnız akşamın alacasında
bir sakız sardunyasının tozunda
birdenbire gümüşhane'de
ya da üsküdar'ın ortasında
yenilgiyle bitince kavga

ölüm ölüm
üstün değilsin aşka

sevinç çılgın bir taraktır saçlarımda
oradan oraya savurur parmaklarımı
caddeleri karışlarım ürkütmez
yarasını okşarım birinin
sevgilimin saçlarını da
ve uzakta bir kış gecesinde
bir mutlunun düşlerine girdiğimi anlarım
birdenbire kars'ta
ya da ordu'nun perşembe'sinde
ürperten bir dalga
ıslatır hepimizi
ıslatır ne kelime

ey dirim
memelerin hep dursun ağzımda

19.7.00

sonsuzluk düşleri

terry eagleton

aşk hem gelişmek için ihtiyacımız olan hem de asla başaramayacağımız bir şeydir. tek umudumuz zamanla daha başarılı başarısızlar olmamızdır ama bu da neticede yeterince iyi olmayabilir elbette.

"evlenmek, ellere bulaşan gübre gibidir."

var olmak ve var olan ne denli zenginleşirse, çoğalırsa, dünya o denli iyi olacaktır. etrafımızda şalgamın, telekomünikasyonun ve güçlü bir umut duygusunun olması iyi bir şeydir.

fani ve sonlu şeyler, bedensiz sonsuzluk düşlerine ayak bağı olur. bu yüzden de dünyaya dair bütün fani başarılar otomatikman değersizdir.

düzen ve nizama hastalıklı bir önem verenlerin bunu içsel bir kargaşayı bastırmak için yaptıkları bilinen bir şeydir.

başkalarının başarıları kendi başarısızlığımızı yüzümüze vurur.

olguların kendi başlarına anlamlı olmadığını anladığımız gün, onlara istediğimiz anlamı yükleyebiliriz.

18.7.00

hınç ayları

pascal bruckner

eğer kendisine partner bolluğu ve aşk malzemesi yenileme konusunda güvence verilmiş olsa tek eşliliğin yavan çorbasından anında vazgeçmeyecek sevecen bir koca, iffetli bir hanım yoktur.

gerçek güzellik, çokluktan alınan zevktir; ten renklerinin çeşitliliğinde, yüzlerin sayısının kabarık oluşunda yatar; en güzel kadınlar insanın henüz tanımadığı kadınlardır.

rastlantıya inanılırsa bir otobüs bile cennetin bekleme odası olabilir.

aşkın her şekli, ne kadar uyumlu olursa olsun, içinde bir dram ya da gizli bir kaba güldürü barındırır. en namuslu insanın yapısında her zaman iğrenç bir varlığa dönüşüverme eğilimi vardır.

herkes bir gemi güvertesinde başına bir şey gelmeyeceğini bilir; ama insan orada mutluluğa benzer mükemmel bir can sıkıntısı duyar.

scott fitzgerald: erkek ya da kadın, bir başkasının kişiliğinde yok olmamaya dikkat et.

kadınlar genellikle yanında güzel kadın bulunan erkekleri arzularlar. isterse çirkin ve küstah olsunlar, yanlarında güzel bir kadının bulunması bu erkeklere hemen kıyaslanamaz bir değer katar.

sizi seven varlıklardan sakınmanız gerekir; çünkü onlar aynı zamanda en berbat düşmanlarınızdır.

mizah, iki cinsiyetin bir an onları birbirinden ayıran şeyi unutmayı kararlaştırarak birbirlerine verdikleri hazdır.

erkek olsun, kadın olsun, insan soyunurken, genellikle giyinikken sahip olduğu çekiciliği kaybeder. çıplaklık, kesimi kötü bir elbisedir; insan onun içinde kendini sıkıntı içinde hisseder.

kalçalar cennetin bir tasviri, zenginliğin bir simgesi, yaşayan bir bolluklar ülkesidir. inananlara ve yoksullara çekici gelmeleri bundan kaynaklanır.

bize öteki olmadan yaşayabileceğimiz düşüncesini benimsettiğine göre ayrılık kopmanın öncelemesidir.

sevmek demek, karşıdakinin sizin üzerinizde sonsuz bir iktidar uygulamasına razı olmak demektir.

bizim için en değerli varlık, en fazla korktuğumuz kimsedir. kıskançlık, en ufak bir kuşkuyu kesinliğe dönüştüren dehşet içindeki hayal gücünün bir biçiminden başka bir şey değildir.

mutluluğun sıradan olmayan bir tarihçesi vardır. mutluluk unutma sonucu belleğin bulanmasıdır. evrelerin, aşırı yoğun oluşları nedeniyle bizzat kendi mükemmellikleri tarafından silinmiş, bulanık bir sonsuzlukta donup kalmış anıları.

birbirini sevmek demek, tamamen masum budalalar olmak için birlikte olma özgürlüğü adına sözlüğü durmadan güncellemek demektir.

melodisi ondan daha hüzün verici bir müzik aleti yoktur.

hoşgörü en müstehcen durumları engelledi; cinsellik bugün artık kutsallığın erdemlerine bile sahip olmayan zavallı bir günah. çağdaş sefihi tehdit eden şey gözden düşme değil, can sıkıntısıdır.

doğu, batılıların kafasında yeşeren yanlış anlamalar toplamıdır.

büyük şehvet anları, genellikle uyuklayan güçleri yeniden canlandırdıkları için derhal gaddarlığa dönüşebilirler. sarhoşluktan ayılmada her zaman bir öfke vardır.

hayran olmak peşinen nefret etmek, bir konuma yükselttiğiniz kadın ya da erkeği daha işin başında azletmek demektir. 

kendi geçmişinden, atalarının geçmişinden bir şey öğrenemeyen, mutsuzlukları yeniden yaşamaya mahkumdur.

"veren insanın diz çökmesi ve ona verme olanağı sağlamış olduğu için alan insana teşekkür etmesi gerekir." (vivekananda) 

aşıklar kavuştukları anda küle dönüşürler.

bir kişiye sadakat, eşit bir tahrik duygusuyla telafi edilmediği için çok pahalı ödenmiş bir bedeldir. tercihlerin fazlasıyla yöneldiği bir varlık tüm erkeklerin, tüm kadınların yerini almak gibi ezici bir yük altındadır. olacak iş değil: kimse kalabalıklar gibi çeşitli ve değişik değildir.

soren kierkegaard: kadın doğası, direnme görünümü altında bir teslimiyettir.

her ilişkinin, gözden düşüşü de dahil, önceden kestirilebilir bir hayat dönemi vardır. deneyim yeni bir duyguya kavuşmamızı engeller, mutlu cahilliğin içimizdeki saflığını öldürür.

nefret, aşkın ters yüzüdür.

kötülüğün görünüşte iç karartıcı tekdüzeliğindeki tahrikler, şehvetinkilerden daha yoğundur.

engeller ortadan kalkınca arzu yavan bir hal alır. çünkü arzu kurnazlığın oğludur. dolambaçlı, dikenli yollar ister; doğru çizgi onu sıkar.

insan ne kadar az yaşarsa o kadar az yaşama arzusuna sahiptir.

bir çift nedir? güvence karşılığında varoluştan vazgeçiş, yasal aşkın cazibesiz yüzü. bayağılığa en az yatkın olanları bile bayağılaştıran bu gizli oturum, en kıpır kıpır insanları hantallaştırır.

dolap çevirmek, onlara hiç özgürlük tanımayan bir dünyada kendilerine böylece bir özgürlük alanı yaratan güçsüz insanların, kadınların, çocukların silahıdır.

genelev, tıpkı metro gibi, evrenleri ve farklı konumları birbirine yaklaştıracak halka açık en son alanlardan biridir. genelevler gettosunda sıradan mahallelerde görülen uzaklaştırmalar bir süreliğine durur.

ne kadar yakışıklı, çekici, zeki olursanız olun yeteneğinizden, başarınızdan nefret eden ve daha az şanslı kimseleri sizden üstün tutan bir kadın her zaman olacaktır; ya da kaybetmiş ve mutsuz durumdaysanız bu çirkinliğinizi, bu başarısızlığınızı başınıza kakacak başka kadınlar olacaktır.

birileri tarafından hayran olunup birileri tarafından nefret edilmek ve çoğunluk tarafından dikkat çekmemek içler acısı bir deneyimdir.

hakkımızda ne kadar iyi şeyler söylenirse söylensin, bu bize yeni bir şey öğretmez ve her zaman başka onaylamalara, kendileri de oturmamış olan başka gerçekliklere ihtiyaç vardır. bir erkeğin ya da bir kadının gönlünde ilk sırada yer almak gülünç bir teklifsizliktir.

aşıkların birbirlerine karşı acımasızlıkları polislerinkinden kat kat fazladır.

nasıl ki başkasını kırılganlıkları içinde sevmek soylu bir davranışsa, en küçük zaafları üstünde durarak onu güçsüz düşürmek de bir o kadar aşağılık bir davranıştır.

insanı büyük bir üzüntüden çok daha fazla yıpratan önemsiz gaddarlıklar silsilesini gözardı etmemek gerekir.

kötü insanları gözümüzde, sürekli haksızlık yapmaya programlanmış canavarlarmış gibi canlandırırız. oysa hiç de öyle değildir; bunlar iyi aile babaları, iyi memurlar gibi sıradan insanlardır; bir yüz yüze gelme zayıflığı aniden onlara işkence konusunda kesintili bir kariyerin yollarını açmıştır. 

ketumluk saygınlığın modern şeklidir.

çift halinde yaşamamak, insanın kendi efsanesinden vazgeçmesidir; kıytırık bir söylenti elde etmek amacıyla bir tarihin birliğini kaybetmektir.

sadık insanlar her şeyden önce isteksiz insanlardır; onları benim gözümde kabul edilemez kılan da işte budur.

felaketin en kötüsünde bile, insanların içinde kimsenin kıramayacağı bir şey vardır.

intikam dediğin ince eleyip sık dokuyan bir şeydir; ayrıntılara girer, yaraları azdırır. evren bundan korkunç bir zenginlik kazanır.

kötü adamın akıllara durgunluk veren ustalığı, bir yandan oyununu oynarken öte yandan onu açığa vurması, zalimliğine bir de yüzsüzlüğü katmasıdır. kendini tehlikeye atmadan kartlarını açan birinin duyduğu haz gibisi yoktur.

zaten kanamakta olan bir ruhu yaralamaktan daha güzeli var mıdır?

bir insanda her şeyi bağışlıyoruz; kabalığını, saçmalığını.. bir tek, yanında canımızın sıkılmasını bağışlayamıyoruz.

yeni yollar açan yenilgiler olduğu gibi, insanı çıkmaz sokağa sürükleyen zaferler de vardır.

17.7.00

şibumi

trevanian

biz artık orta düzeydeki insanların çağında yaşıyoruz. orta düzeydeki insan sıkıcı, renksiz, aptal gibi görünür; fakat ölümsüz tekdüzeliğine devam eder. hiç bıkmaz. amipler her zaman kaplanlardan çok yaşar. çünkü durmadan bölünür, yenilenirler. o ölümsüz tekdüzelikleriyle. kalabalıklar zorbaların en sonuncusu olacaktır.

gözlerini bir an için sanata çevir. bak, kabuki can çekişirken, no beri yanda sürünürken şiddet romanları kalabalıkları nasıl da peşinden sürüklüyor! dikkat edersen hiçbir yazar romanına kahraman olarak gerçekten üstün bir insan tipi seçmeye cesaret edemiyor. çünkü seçerse, kalabalığın içinde bulunan orta düzeydeki insan öfkelenecek, utanacak ve kendisini savunması için kendi yojimbo'sunu, yani eleştirmenleri ortaya sürecektir.

kalabalığın çıkardığı gürültü mantıksızdır ama kulakları sağır edecek kadar güçlüdür. beyinleri yoksa da binlerce kolları vardır. bunları seni yakalamak, çekmek, aşağıya indirmek ve batırmak için kullanırlar.

onlarla temastan kaçın. kendini bir terbiye örtüsünün altına sakla. onlara aptal ve uzak görün. içlerine girme. ayrı yaşa ve şibumi'yi incele. hepsinden önemlisi de, seni çeşitli yemler kullanarak öfkeye ve saldırıya itmelerine izin verme. saklan.

* şibumi: içine kapalı, gösterişsiz güzellik.

16.7.00

paradoks

andre gide

kim olacağımı bilmemekten ötürü tasalanıyorum. kim olmak istediğimi de bilmiyorum; ama seçmek gerektiğini pek iyi biliyorum. nereye gitmeye karar verirsem beni yalnız oraya ulaştıracak olan güvenli yollarda yürümek istiyorum; fakat bilmiyorum, ne istemek gerektiğini bilmiyorum. kendimde bin bir mümkünün var olduğunu hissediyorum. fakat bunlardan yalnız bir tanesi olmaya rıza gösteremiyorum. ve her an, her yazdığım sözün, her yaptığım hareketin, çehremin silinemeyecek yeni bir çizgisini meydana getirdiğini düşündükçe ürküyorum. öyle bir çehre ki, bir seçime varamadığından, onu cesaretle sınırlayamadığından kararsız, şahsiyetsiz, korkak olarak anılacak.

tanrım, yalnız tek bir şey istemeyi ve durmadan onu istemeyi bana ilham et.

insanın hayatı, insanın hayalidir. ölüm saati gelince, kendimizi, geçmişte aksetmiş göreceğiz ve yaptıklarımızın aynasına eğildiğimiz zaman, ruhlarımız ne olduğumuzu anlayacaktır. bütün ömrümüz kendi kendimizin silinmez bir portresini çizmekle geçer. işin korkunç tarafı bunu bilmememizdir. kendimizi güzelleştirmeyi hiç düşünmeyiz. bunu ancak kendimizden bahsederken hatırlarız; kendimizi överiz; fakat o müthiş portremiz sonunda, bizden yana olmayacaktır. hayatımızı anlatırız ve kendimize yalan söyleriz; fakat hayatımız yalan söylemeyecektir. o, tanrının huzuruna her zamanki haliyle çıkacak olan ruhumuzu hikaye edecektir.

15.7.00

türkü söylüyor otlar

doris lessing

hiç kimse günde on iki saat çalışıp sonra da zihinsel etkinliklerde bulunacak kadar zinde kalamaz.

"bir uygarlığın zayıflıkları hakkında en iyi yargıyı, başarısızlıklarına ve uyuşmazlıklarına bakarak verebiliriz."

gerçeğin tek bir yüzü vardır.

insanın kendisi hakkında oluşturduğu resmi ister hakikat yararına olsun, ister daha soyut bir nedenle, yerle bir etmek korkunçtur.

kadınların cinsel ilişkiden kendini çekme, ona karşı bağışık olma gibi öylesine olağanüstü bir yetenekleri vardır ki, bunu yaparken, erkekleri, kendilerini kazık yemiş ve aşağılanmış hisseder; ancak yakınacak somut bir şey bulamazlar.

yönetim değişikliği her zaman sorunlar yaratır.

afrika'da beyaz bir adam, kazayla bir yerlinin gözlerine bakıp da orada bir insan olduğunu görürse -ki bu onun kaçındığı en önemli şeydir- yadsıdığı suçluluk duygusu öylesine bir öfkeyle geri teper ki, yapacağı tek şey kırbacını indirmektir.

derinliklerinde kötü eğilimleri, yanlışları olan iki insanın, gerek duydukları biçimde ve yaşama örüntülerinin gerektirdiği biçimde birbirlerini mutsuzlaştırarak ve buna karşın, birbirlerine bir yerde de uyarak sürdürdüğü sayısız evlilik vardır dünyada.

kuşkusuz her cinayet tatsızdır.

gerektiğinden ya da isteyerek, tek başına yaşayan ve komşularının yaşamını kendilerine dert etmeyen insanlar, diğerlerinin kendileri hakkında konuştuğunu duyduklarında, hep rahatsız, mutsuz olurlar. uyuyan bir adamın gözünü açıp da yatağının çevresinde onu gözetleyen bir kalabalıkla karşılaşmasını andırır bu.

14.7.00

başka frekans

özdemir asaf


vurdun, acısı daha geçmedi
biliyorum, geçecek
ama öyle ağır konuştun ki ardından
o, gittikçe gerçek

13.7.00

kızıma mektuplar

maya angelou

bilgeliğin esası, sadeliktedir.

tüm büyük sanatçılar aynı kaynaktan beslenir: insan kalbi. çünkü farklılıklarımızdan çok benzerliklerimizi anlatır o bize.

hayat gemim, sakin ve yumuşak denizlerde yürümeyebilir. yaşamımdaki mücadeleci günler parlak ve umut vaat edici olmayabilir. fırtınalı ya da güneşli günlerde, muhteşem ya da yalnız gecelerde, minnettar tutumumu her zaman korudum. karamsar olmakta ısrar etsem bile, her günün bir yarını vardır.

cehaletin sunduğu saçmalıklarla karşılaşmak, nerede yaşarsanız yaşayın mümkündür.

şimdiye kadar pek çok hata yaptım ve şüphesiz ölmeden önce birçok hata daha yapacağım. acıyı gördüğümde, beceriksizliğimin öfkeye yol açtığını anladığımda, sorumluluğumu kabul edip önce kendimi affetmeyi, sonra da düşüncesizliğimin zarar verdiği herkesten özür dilemeyi öğrendim. geçmişi yaşanmamış kılamayacağıma göre ve pişmanlıktan başka elimde tanrı'ya sunabileceğim bir şey olmadığı için içten özürlerimin kabul edilmiş olmasını umuyorum.

başına gelen bütün olayları kontrol edemeyebilirsin; ancak bunların senden bir şeyler almasına engel olmayı seçebilirsin. birinin bulutundaki gökkuşağı olmaya çalış. şikayet etme. hoşlanmadığın şeyleri değiştirmek için her türlü çabayı göster. eğer bir değişiklik yapamıyorsan, düşünce şeklini değiştir. yeni bir çözüm bulabilirsin.

asla sızlanma. sızlanmak, bir zalime etrafta bir kurban olduğunu haber verir.

ölmeden önce insanlık adına muhteşem bir şey yapmak için elinden geleni yap.

hayırseverlerin söylediği aslında şudur: "görünüşe göre ben ihtiyaç duyduğumdan fazlasına sahibim ve sen de ihtiyaç duyduğundan daha azına sahipsin. ben kendimdeki fazlalıkları seninle paylaşmak istiyorum."

insanlara gerçekleri söylediğinizde, insanların sizden uzaklaşmaya başlayacaklarını bilmeniz gerekir; çünkü onların da kendilerine acı veren dizleri ve ağrıyan başları vardır ve sizinkileri bilmek istemeyeceklerdir. ama bir de şöyle düşünün: insanlar sizden uzaklaşırsa, size gerçekten sıkıntı veren şeye yoğunlaşıp bir çare aramaya daha çok vaktiniz olacaktır.

herhangi bir şey yazmaya karar verdiğimde, aldığım tüm övgülere rağmen içimi bir güvensizlik hissi kaplar. eyvah, şimdi bir şarlatan olduğumu, gerçekten yazı yazamadığımı, iyi yazı yazamadığımı anlayacaklar, diye düşünürüm. perişan bir duruma gelirim ve sonra, yeni bir sarı bloknot çıkarır ve o boş sayfaya yaklaşırken, ne kadar şanslı olduğumu düşünürüm.

bazı sanatçılar tüm insanlara, tüm dünyaya, tüm zamanlara aittir.

insan yüreği o kadar narin ve hassastır ki, bir şey uğruna çabalarken sendelememesi için teşvik edilmeye ihtiyaç duyar. insan yüreği o kadar sağlam ve serttir ki, bir kere cesaret buldu mu, yolundan şaşmaz bir ısrarla ritmine devam eder. insan yüreğine cesaret veren şeylerden biri de müziktir. çağlar boyunca büyürken ve yaşarken dinlemek için şarkılar yaptık.

bir dostumu veya sevdiğimi o dönüşü olmayan topraklara göndermekte çok zorlanıyorum. "ölüm, zehrini nereye akıttın?" sorusunu, "kalbimin, zihnimin ve anılarımın içine" diye cevaplıyorum.

asıl coşku, arayışın kendisindedir.

12.7.00

türkiye

küçük iskender

oğlanlardan ve alkolden vaktim arttıkça seni düşünüyorum türkiye, inan doğru bu kere yanılsamam ve ruhumun yavşak zıpırlığı, hiç değilse ayık dolaşamayacak kadar dürüstüm.

türkiye, tarkan öleli çok oldu, artık onu unut; bunadı kurt. playboy'a annemin çıplak resimlerini satarak beyaz saray'a sırnaşmayı düşlüyorum spermi biraz fazla kaçırdığımda.

beş parasız paraladığım sokaklarında embesillerini ve taşak kalpli aydınlarının sidik yarışlarını görüp bol bol osuruyorum, başbakanı dinlerken televizyon karşısında ekrana ekmek teknemi açmak ya da esrar içmek, geğirmek en büyük mutluluk bana verdiğin.

otuzbir çekmediğim gecelerde düşler kuruyorum senin hakkında, hür hülyalarımda sana zerre kadar yer vermiyorum ama, maalesef ayakta kalıyorsun.

sosyal demokrat idiotlarını, orospu tavukların uğrak yeri sanat galerilerini, festival sarkaçlarını, ölüsevici kültürünün uyanık tezgahtarlarını ve tezgahın altında neler döndüğünü fark edecek kadar sosyalistim.

hapsine düşmedim henüz, o yüzden tam solcu sayılmam köle pazarı piyasanda, kıçına cop girdiği için şair olanlardan da değilim; eli kulağındadır tımarhanelerinden birinde tescilli manyak olmamın ve koynuna girmediğimden dorukta sıçanların, o yüzden ibneliğim de test edilip onaylanmadı.

uyuşukluklarıyla iktidara peşkeş çekip çaktırmadan, sonnet'leriyle, balad'larıyla köçekleşen, raconları kıyak geçme üzerine kurulu mason-ulema tayfanı da tanırım, sen de bilirsin ki havlayan it ısırmaz türkiye, bak, biz bizeyiz, çekinme, şu azınlıkları ne zaman kesip kızartacağız, çok acıktım türkiye.

nazım'ını severim, buna kızabilirsin; ama bazı -ne demekse- naif şairlerinin, devlet sanatçısı olmasına ve adının iktidar şakşakçısı starlarla bir anılmasına dair çabalarına izin verdiğinden, sana korkunç müteşekkirim, intiharımı hızlandırıyorsun böylelikle, böylelikle artıyor kirim ve seninle kirimiz, ne gam? iyi akşamlar. persil supra.

mustafa suphi, artık hamsi mi türkiye, dikkat et, balıkları örgütlemesin.

allah'a inanmıyorum, osmanlıyım velhasıl, akın edip avrupa'ya, toplayıp getiremesem de cillop gibi veletleri, n'apalım, buradaki lümpen teenager'larla idare ediyorum.

türkiye, ayıptır sorması ne zaman akıllanacağız; türkiye, kıbrıs'ın yakasını ne zaman bırakacağız ve ne zaman yaraşır olacağız binlerce devrim şehidimize.

türkiye, hiç terbiye edinemedim, yeteneğim bu kadar; çük kadarken okudum sabahattin ali'yi, kafka'yı, dostoyevski'yi, london'ı; kapital'e başlayışım babamla aramızda çıkan küçük bir harçlık sorununa dayanır.

iQ'larımızın düşük olduğunu sanmıyorum, peki bir eşek şakası mı bu; köy enstitüleri, halk eğitimler, halkevleri ne ayak; behice boran, iyi ki unutuldu; iyi oldu, eline sağlık türkiye.

hasbelkader bir önerim var: cia, eurovision'u kazanmamızı, avrupa birliği'ne girmemizi sağlayamaz mı acaba, şüphesiz, eh benimki de salaklık, haklısın türkiye.

bizi milletçe sevmeyenlere ayar oluyorum; ağızların burunlarını kırarak onlara medeniyet öğretmek istiyorum türkiye.

ben, sex-shop'ların, komünist partinin, müslüman demokrat partinin, rock partinin, çeşit çeşit gay barların açılmasını, askerliğin kaldırılmasını istiyorum türkiye; bu topraklarda nobel, oscar, lsd, özgürlük ve sik anıtları görmek istiyorum: kişi başına düşen milli gelirden bana ait payı iade ediyorum bütün bu harcamalar adına sana; hapishaneler, hayvanat bahçeleri, kamplar, tımarhaneler boşaltılsın derhal; ben bütün kentlerinde barışla, erdemle, insanlık haklarımla keyiften gebere gebere, ıslık çalarak dolaşan bir seyyah olmak istiyorum; mandela kötü adam, döv onu türkiye.

'uzak asya'dan gelip akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket.. sizin! afiyet olsun efendiler' demekten bıktım, bıktık, anlıyor musun, orada mısın türkiye?

ama yine de memnun olmuyorsan bu tavırdan ve kızıyorsan ve sinirleniyorsan, olsun, biz yine geliriz; yine yazar, söyleriz; ölürüz; biz yine gideriz; sen, rahatını bozma o zaman, güzel bir çocuk gibi bu şık dünya yatağında, böyle masum böyle mazlum uyu türkiye.

11.7.00

dieppe

samuel beckett


gene son cezir
ölü çakıl
döner sonra adımlar
uyanan şehre

kum akıntısında benim yolum
kumul ve çakıl arasında
yaz yağmuru yağar hayatıma
ömrümse başından sonuna
yağmadan kaçınma

huzurum orda dağılan sisin ortasında
bu uzun devingen eşikleri aşındırmaktan vazgeçtiğim
ve açılan ve kapanan bir kapının
boşluğunu yaşayabildiğim zaman

ne yapabilirdim bu dünya olmadan yüzsüz umursamaz
ki son bulacak oysa her anın boşlukta
varoluşun cehaletinde eridiği bir an
sonunda gövde ve gölgeyi birlikte yutan
bu dalga olmadan
ne yapabilirdim çağıltıların yittiği bu sessizlik olmadan
yürek çarpıntıları çılgınlıklar imdada aşka
cürufların tozları üzerinde uyanan
bu gökyüzü olmadan

ne yapabilirdim dün ne yaptıysam aynını ve evvelsi gün
ölüm ışığımın çatlağından bakıyorum
bana benzer bir başka aylaklık arıyorum
tüm yaşamların ötesine girdap olmuş geçerken
sarsıcı bir boşlukta
sesler arasında sessiz
gizliliğimi dolduran

sevgilim ölsün isterdim
ve yağmurlar yağsın mezarına ve benim üzerime
beni ilk ve son kez sevenin yasını tutarken
yürürken sokaklarda