28.6.00

şiir mükafatı

orhan veli kanık

"bizde cumhuriyet döneminde, istiklal marşı için açılan şiir yarışmasını saymazsak, bilinen ilk şiir yarışması 1946'daki chp şiir yarışması'dır." (mehmet h. doğan)

parti'nin şiir müsabakasına 164 şair iştirak etmiş; bunlar arasında da cahit sıtkı tarancı birinciliği, attila ilhan ikinciliği, fazıl hüsnü dağlarca üçüncülüğü kazanmıştı. bu sonuç üzerine her türlü söz söylendi. bazı kimseler cahit sıtkı'ya verilen birinciliğe itiraz ettiler; bazı kimseler onun yazdığı "otuz beş yaş" şiirine hayran oldular. bazı yazarlar cahit sıtkı gibi, fazıl hüsnü gibi sevdiğimiz şairlerin bu müsabakaya katılmalarının müsabakaya daha bir itibar kazandırdığını söylediler; bazı yazarlar birinciliği, daha çok, fazıl hüsnü dağlarca'ya layık gördüler. birçokları da -bu iş en ziyade, konuşmalarda oldu- ikinciliği kazanan attila ilhan üzerinde dedikodular yürüttüler. kimisi dedi ki: "attila ilhan diye biri yoktur. bu bir takma isimdir." kimi: "on para etmez" dedi; kimi de: "hakkı ikincilik değil, birincilikti."

bütün dedikoduları bir tarafa bırakalım. biz bu sonuçtan memnunuz. fazıl hüsnü dağlarca ile cahit sıtkı tarancı gibi iki değerli şairimizin derece almaları bizi gerçekten sevindirdi. ikinciliği kazanan attila ilhan'ın da iyi bir şair olduğunu görüp ayrıca sevindik.

birinciliği kazanan "otuz beş yaş" şiiri için ileri sürülen itirazların başında bu şiirin kötümser, karamsar bir şiir olması geliyor. bu itirazlara karşılık ulus gazetesi yazarlarından biri -bu zat ayrıca jüri üyelerindendir- "otuz beş yaş" şiirinin dünyaya karşı duyulan bağlılığın şiiri olduğunu söyledi. hakkı var. ama biz bir sanatkarın mutlaka kendisine hak verdirecek şeyler söylemek zorunda olduğuna pek inanmıyoruz. güç olan, söylemektir; doğru söylemek değil. "otuz beş yaş" şiirinin kolay söylenir bir şiir olduğunu sananlar, kağıdı kalemi alıp bir yol da kendileri denesinler.

n'eylersin, ölüm herkesin başında
uyudun, uyanmadın olacak
kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında
bir namazlık saltanatın olacak
taht misali o musalla taşında

ikinciliği kazanan attila ilhan bir gazeteye verdiği beyanat arasında en çok sevdiği şairlerin tevfik fikret, mehmet akif ve ahmet muhip dıranas olduğunu söylüyor. ama şiiri daha çok nazım hikmet'e benziyor. bir parça da ondan alalım:

rivayet şöyledir kim
dumanlı bir güz akşamı
şu mor dağlar, efendim
destur demiş de yürümüş
silkinip kalkmış ayağa

fazıl hüsnü dağlarca'yı biliriz. onun kimsenin erişemediği yerlere erişen, kimsenin dokunamadığı tellere dokunan bir hassasiyeti vardır. bu hassasiyeti bize duyuran birçok pürüzlerine rağmen çok hoşumuza giden bir de dili vardı. son zamanlarda bu dili biraz anlamaz olduk. ama, kimbilir, belki de bu, anlayışsızlığımızdır. dağlarca'nın kitabının başlıkları bile şiir. derece alan şiirinde "çakır"ı şöyle anlatır:

"yaşamayı kabullenmiş cihan arasında, bu hissi, canlı ve cansız ne görse ondan ümit ederdi."

üç şairi de tebrik ederim.

27.6.00

ikarus'un kanatları

frida kahlo

bu, bitmek tükenmek bilmez bir can çekişmeden ibaret olan yaşamımla ilgili olarak şunu söyleyebilirim: ben uçmak isteyip de uçamayan bir kuş gibiydim.

hem de çaresizliğini kabullenemeyen bir kuş gibi. hele bir de, kuşun içgüdüsel olarak kas ve sinir sistemine yayılan denetlenmesi olanaksız bir refleksle kanadının ucunu kaldırmaya, tüylerinin yelpazesini açmaya çalıştığı, yaşamsal atılımın orada olmasına rağmen bedenin buna tepki göstermediği, titreyen kanatlar açılamadan ağır bir biçimde yere indiği düşünülürse..

kanatları uçmasına değil, yalnızca yürümesi için biraz destek almasına yarayan, yere düşmüş bir kuştan -ki bu durumda kanatlar minicik ayaklarla büsbütün orantısız görünür- daha hüzünlü bir görüntü olamaz. kısa bir süre önce alçak bulutlara karışacak kadar hafif olan kanatlar birden öylesine ağırlaşmıştır ki, kurşuni gri bir sokağın ya da bir avlunun çakıllı zemininin mıknatısınkini andıran çekim alanına girivermiştir. çocukken günün birinde küçük bir uçak maketi istemiştim. bunun yerine, kim bilir hangi azizlikle bir melek giysisine sahip oldum. (eminim ki bu fikir annemin aklından çıkmıştı; çünkü uçakları meleklere dönüştürmek daha çok katoliklere yaraşır bir davranıştır.) basit bir şekilde dikilmiş -belki de annem dikmişti, pek anımsamıyorum- altın sarısı yıldızlarla süslü bu beyaz, uzun elbiseyi giydim. sırtımda, meksika'nın her yerinde, hatta tüm yoksul ülkelerde oyuncak ve çeşitli eşya yapımında kullanılan hasırdan büyük kanatlar vardı.

ne mutluluktu o! uçacaktım!

ama bu mümkün olmadı. umutsuzca yere çakılı kalıyor, anlamıyordum. kanatlarım beni havaya yükseltmiyor, korkunç bir ağırlık veriyorlardı. çocuk kalbime dolup taşan tüm umuda karşın uçmam için yapılabilecek hiçbir şey yoktu.

soran gözlerle çevreme bakıyorum. soruma, endişeme, yarım ağızla yanıt veriliyor, biraz da gülünüyordu. az sonra ne söylendiğini anlamaz oldum. yetişkinler olduklarından daha da büyük görünmeye başladılar. bense, kanatlarımla, uçarak, bir an için de olsa onları altımda görmeyi ne çok istemiştim! hepsi bana mantıksız göründü, birer karabasan kahramanı gibiydiler. suratları, mimikleri, sözlerinden kulağıma çalınan parçacıklar kafamda birbirine karışıyordu. ne olduğumu, orada ne yaptığımı kendim de bilemez hale gelmiştim. çevremdeki her şey bulanıklaştı. her neyse, iki gözüm iki çeşme ağlamaya başladım ve gözyaşlarımın buğusunun ardından küçük bir kızın, aynanın öbür tarafında kendi gerçeklikleri içinde yer alan ve hiçbir şeyi anlamamış olan insanlara yöneltilebileceği tüm bedduaları sıraladım.

yaşamımın bu anını, 1938'de yaptığım, "onlardan uçak istersiniz, size hasır kanat verirler" adını taşıyan tabloda görüntüledim; yüzümde düş kırıklığı, elimde düşlediğim uçak, sırtımda iplerle göğe bağlı kanatlar ve yere çakılmış bağlarla bağlı, tutuklu bedenim.

ikarus'un eriyen kanatları gibi benim kanatlarım da birer saman aleviydi. her ikisi de birer yanılsamaydı.

bu, herhalde yazgının bir işaretiydi. geleceğin, ilerdeki dizi dizi özürlerimin bana hazırlayacakları oyunların bir provasıydı.

26.6.00

insan

ziya osman saba


insanlar.. ne sonuncusu, ne de ilki
çoluğu, çocuğu, erkeği, dişisi
şu sokaklardaki, taşıtlardaki, pencerelerdeki
azametli, dalkavuk, hiddetli sinsi
ordular: insanlardan.. geçtikleri yerde ot bitmeyen
ev bark yıkan, pusu kuran, hak yiyen
insanlar kurt, insanlar fil, insanlar tilki
açmayan gül, ötmeyen bülbül, yeşermeyen sevgi 

25.6.00

descartes

nermi uygur

descartes, pek çok üniversite öğrencisinin, günümüzde üniversiteyi bitirmediği bir yaştaydı. zamanın ünlü bir lisesinden çıkmıştı ama ne dersler ne de öğretmenler sarmıştı onu. çağın gidişine ayak uydurup hukuk okumuştu. kılıç oyunlarını seviyor, ata binmekten hoşlanıyordu. salonlar da çekiyordu onu. sağlığı pek uygun değilse de, kendini bildi bileli bir yerde duramıyordu. güney fransa'dan sonra hollanda, danimarka ve almanya'yı gezmişti. nasıl olmuşsa olmuş, bavyera dükü'nün ordusunda subay olmuştu.

dünya tarihinin o unutamayacağı yıl, kış başlarken birliği almanya'da konaklamaktaydı. rahatına düşkün, sobalı odasına çekildi, keyfince. işte orada oldu ne olduysa. nicedir okumayı sürdürdüğü o büyük dünya kitabına yeniden kaptırıp gitti. dingin, telaşsız davranışlarına karşın, bir süredir içi içine sığmıyordu. kafası karışık biri değildi ama neden böyle karışıktı her şey? kafasından ne geçse kof çıkıyordu. birden bir şey çaktı: yanlış düşüncenin, sık sık bilinip yaşanan özelliğini apaçık bir kesinlikle görüvermişti; başkalarından bir ayrıcalığı vardı artık, görüyordu: yanlışın özelliği, kuşkuya yer vermeyen biçimde doğru görünmesiydi. herkese böyle doğru görünüyordu yanlış, tetikte olunması gereken en önemli durumlarda bile.

yapması gereken şeyin ne olduğunu biliyordu artık. yapması gereken şuydu: nerede ve ne zaman ortaya çıkarsa çıksın, hiçbir eksik gedik kalmamacasına, tüm kuşkuları kesinlikle giderinceye dek düşünceleri gözden geçirmeye ant içti. bu, bir akıl işi olduğu kadar istenç işiydi de.

işte o gün, o ünlü sobalı odada descartes, "descartes" olma yoluna girdi. almanya'dan italya'ya, macaristan'dan polonya'ya, isviçre'den isveç'e, on yıllarca sımsıkı sarıldı buluşuna. yaşamını, bu buluşun kavramsal dökümü ile düzenlenmesine, en zengin olanaklarıyla sonuçlanmasına adadı.

insanlığın, özellikle batı'nın, yüzyıllarca yürüdüğü, tüm akılcı kültürü borçlu olduğu yol bu.

24.6.00

bugünlerde bahar indi

yaşar kemal



dünyanın ucunda bir gül açılmış
efil efil esen yele merhaba
karanlığın sonu bir ulu şafak
sarp kayadan geçen yola merhaba

ulaş benim gülüm güzel
insanlığım yolum güzel
kardeş sen öldükten sonra
vallah billah ölüm güzel

dünyada ilk kendi kendini
esir eden insan benim
ikincisini gösterirlerse eğer
kardeş olacağım
alnından öpeceğim üçüncüsünün de

kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin
su olsan kimse içmez
ölür de susundan
yol olsan kimse geçmez
sarp kayalara uğratır da yolunu
elin adamı ne anlar senden

çıkarsın bir dağ başına
bir ağaç bulursun
tellersin pullarsın
gelin eylersin
bir de bulutları görürsün, bir de bulutları görürsün
bir de bulutları görürsün
köpürmüş gelen bulutları
başka ne gelir elden
çın çın ötüyor yüreğimin kökünde şu dünyanın ıssızlığı
tanrı kimsenin başına vermesin böyle bir yalnızlığı

23.6.00

bilinç

lawrence durrell

yaşam ancak ölümü yanlarına alanlar için boş değildir.

gerçekten de bu dünyada duygularını anlamaya çalışan bir kadın görüntüsünden daha olağanüstü bir şey olamaz.

bir şeyin bilincine varmak acı vericidir.

bakire olmak berbat bir şeydir, lisede olgunluk sınavını verememek gibi bir şey. ondan kurtulmak istersin ama, bir yandan da bu önemli deneyimi sevdiğin biriyle yaşamak istersin; yoksa senin iç benliğin için hiçbir değer taşımayacaktır.

aşkların en bereketlisi, zamanın yargıçlığına bırakılandır.

bir sanat yapıtı hayata, hayatın benzemediği kadar benzer.

roman insanın bütün duyarlığıyla giriştiği bir kehanet olmalı, yoksa bir papaz evinin çimenliğinde oynanan kroke oyununun titizce yazıya geçirilmesi değil.

kitap ya insanın etiyle kanıyla yazılır ya da yazılmaz.

korkunç çeşitliliği içinde uçar gibi giden gerçeğin imgesini yakalamayı düşlemeye kim cesaret edebilir?

22.6.00

soğuk beden

georges bataille

zekanın doruğu aynı zamanda zayıflığıdır.

düşüp düşmeyeceğimi, elimin tümceyi bitirmek için gereken gücü bulup bulamayacağını bilmiyorum; ama amansız istenç baskın çıkıyor: her şeyi kaybettiğimde ve ezeli bir sessizlik eve hakim olduğunda, bu masada bir kırıntı olan ben, burada, belki de yıkıntı haline gelen; ama ışıldayan bir ışık parçası gibiyimdir.

yaşamın yaymadığı şeye, varlığın içtenliği içine gizlenen gülüşün bu yoksul sessizliğini çıplaklaştırma gücüne belki de ölüm -ender olarak- sahiptir.

kuşkusuz dünyanın özü olan şey: şaşırtıcı bir saflık, sınırsız terk ediş, sarhoş taşkınlık, şiddetli bir "ne önemi var!"

ölümün berrak kokusunun duyuları coşturduğu, parçaladığı ve korkutuncaya dek gerginleştirdiği uzamın boş bir bölümünde, ölü, ben ve ev, dünyanın dışında asılıydık.

yanlış anlamaların, yanılgıların, cam üzerindeki çatal gıcırdamalarının gerekliliği; tüm bunlar, tıpkı bir peygamberin kötülüğün yaklaştığını bildirmesi gibi, bir çocuk umutsuzluğunu duyuruyordu.

toprak soğuk bedenleri sever.

yalandan, duyarsızlıktan, dişlerin takırdamasından, anlamsız mutluluktan, gerçeklikten; körleştirici yaşamın reddedişin birikmesinden doğan en küçük parçası kuyunun dibinde, ölümün dişe dişliğinde; bu parçadan kaçıyorum, o diretiyor, alna şırınga edilen birazcık kan gözyaşlarıma karışıyor ve uyluklarımı yıkıyor; aldatmadan, yüzsüz cimriliklerden doğmuş en küçük parça; kendine ilgisizliği göğün yüksekliğinden daha az değil; ve celladın, çığlıksız bırakan patlamanın katışıksızlığı.

sersemleme. saate ve yorgunluğa rağmen yatağa gitmem imkansız. bundan yüz yıl önce kierkegaard'ın söylediği, "biraz önce bir oyun oynanmış tiyatro kadar boş kafam" sözünü kendim için söyleyebilirim.

şiirin parıltısı, ölümün düzensizliğinde eriştiği anların dışında ortaya çıkar.

tüm gerçek değersizdir, her değer gerçek dışıdır!

21.6.00

66. sone

william shakespeare


vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni
değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez
değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini
değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz
değil mi ki ayaklar altında insan onuru
o kızoğlankız erdem dağlara kaldırılmış
ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru
ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş
değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın
değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene
doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın
değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen'e
vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama
seni yalnız komak var, o koyuyor adama

20.6.00

kazanan yalnızdır

paulo coelho

her şeyin, 1953 cannes film festivali'nde, kimsenin tanımadığı 19'luk bir kızın, yapacak daha iyi bir işi olmayan fotoğrafçılara bikiniyle poz vermesiyle başladığı söylenir. genç kız bir anda yıldız olmuş, adı efsaneleşivermişti: brigitte bardot. şimdi herkes aynı şeyi yapabileceğini sanıyor. bir aktris olmanın önemini kimse anlamıyor, tek geçerli şey güzellik.

cannes aslında bir moda gösterisidir.

moda, aslında, "ben sizin dünyanızdanım. sizin ordunuzla aynı üniformayı giyiyorum; onun için beni vurmayın." demenin bir biçimidir.

insanlar yalnızca, elde edip edemeyeceklerinden emin olamadıkları şeylere değer verirler.

erkekler kafalarında kadınları hep soydukları için, bir kadının ne giydiğine hiç dikkat etmezler.

yorucu bir işgününden sonra otele döndüğümde, genellikle duşun altında saatlerce kalır, vücuduma dökülen suyun sesini dinlerim. içimde çarpışan birbirine zıt iki dürtü vardır. biri tanrı'ya şükretmemi söyler; öteki ise hala vakit varken bırakıp gitmemi.

birine sakin olmasını söylemek onu daha da gerginleştirmekten başka işe yaramaz.

ne zaman biri ölse, onunla birlikte evrenin bir parçası da ölür.

insanlar hiç tatmin olmazlar. ellerindeki azsa, daha fazlasını isterler. ellerindeki çoksa, daha da çoğunu isterler. daha da çoğunu elde ettiklerinde ise, keşke daha azla mutlu olabilseydik derler; ama bu yönde küçücük bir çaba bile harcayamazlar.

hayat bazen insanları, birbirleri için ne kadar çok şey ifade ettiklerini anlasınlar diye ayırır.

insanlar çevrelerinde olup bitene hiçbir zaman fazla dikkat etmezler.

toplum suçu önlemek için harekete geçmiyorsa, insanlar da doğru olduğunu sandıkları her şeyi yapmaya hak kazanırlar.

sen zafere inanırsan, zafer de sana inanır. şansı yakalamak için her şeyi göze al ve sana rahat bir dünya sunan her şeyden uzak dur. yetenek evrensel bir armağandır; ama onu kullanmak epey cesaret ister. en iyi olmaktan korkma.

ruh, güzel ve derin olan her şeyi sever.

tutku. dürüst davranmak gerekirse, 5 yılı aşkın evlilikten sonra başka bir eş bulma arzusuna kapılmadığını hangimiz söyleyebilir? yine dürüst davranmak gerekirse, kim hayatı boyunca en az bir kez ihanet etmediğini, en azından aklından geçirmediğini iddia edebilir? kim bilir kaç kadın ya da erkek bu yüzden evlerini terk etmiş, sonra tutkunun uzun sürmediğini fark edip gerçek eşlerine dönmüştür. azıcık olgunlukla davranılırsa her şey unutulabilir. bu, insan biyolojisinin tamamen normal bir yanıdır.

doğru yol, her zaman, başkalarının karşı olduğu yoldur.

tüm işkolikler yaptıkları şeyi yapmaktan mutluluk duyduklarını söyler ve aynı durumdaki dostlarından hiçbiri de onların yardıma ihtiyacı olduğunu düşünmez.

moda altı ayda bir kendini yenileyebilir; ama bir tek şey hep aynı kalır: fedailer siyah giyer.

renklerin rastgele seçildiği zannedilir; ama her rengin amacı farklıdır. beyaz saflığı ve namusu simgeler. siyah insanı ürkütür. kırmızı şaşırtır ve felç eder. sarı dikkat çekicidir. yeşil her şeyi sakinleştirir ve ufku açar. mavi yatıştırır. turuncu kafa karıştırır.

sıradan insanlar ilahi adaletsizlikten yakınıyor, güç sahibi olmayı kıskanıyorlar ve hayatın tadını başkalarının çıkarması onlara acı veriyor. kimsenin hayatın tadını çıkaramadığından, herkesin kendini güvensiz ve endişeli hissettiğinden, mücevherlerin, arabaların ve şişkin cüzdanların büyük bir aşağılık kompleksini örtbas etmeye çalıştığından haberleri bile yok.

her zaman yeni bir başlangıç yapmak mümkündür.

bir adamın itibarı, başarının doruğundayken çevresinde olan insanlarla değil, en zor zamanında ona yardım etmiş olanlara vefasıyla ölçülür. o ellerin kana mı tere mi bulanmış olduğunun önemi yoktur; uçuruma düşmek üzereyken bir yere tutunmuşsanız, sizi tutup çıkaranın kim olduğuna elbette aldırmazsınız. şükran duygusu önemlidir; en muhtaç olduğu anda yanında bulunan insanları unutan biri fazla ilerleyemez.

birini seviyorsan, onu özgür bırakmaya hazır olmalısın.

insan bedeni yaratılış olarak dünyanın en etkileyici mekanizmalarından biri olabilir; ama küçücük bir mermi belirli bir hızla girip bir kesik attı mı, işi bitirir.

19.6.00

buğdayın türküsü

pablo neruda


halkım ben, parmakla sayılmayan
sesimde pırıl pırıl bir güç var
karanlıkta boy atmaya
sessizliği aşmaya yarayan

ölü, yiğit, gölge ve buz, ne varsa
tohuma dururlar yeniden
ve halk, toprağa gömülü
tohuma durur bir yerde
buğday nasıl filizini sürer de
çıkarsa toprağın üstüne
güzelim kırmızı elleriyle
sessizliği burgu gibi deler de
halkız biz, yeniden doğarız ölümlerde

18.6.00

game of thrones

ölen bir daha ölemez; ama daha sert ve güçlü olarak yeniden doğar.

size koyulan ismi hazmetmeniz gerekir: piç, cüce, küçük adam vs. böylece sizi incitmek için kullanılamaz.

en önemli şey bilgidir.

bir adamın kanı kaynadığında memesi olan her şey ona güzel görünür. çükü olan her şeyi kandırmak kolaydır.

savaş sayı bilgisi ile olsaydı, dünyayı matematikçiler yönetirdi.

bazı insanlar doğru ailede doğacak kadar şanslı oluyorlar. diğerleri kendi kaderlerini çizmek zorunda.

kimseye güvenmeyin. hayat öyle daha güvenli.

her kılıcın bir kına, her düğünün de gerdeğe ihtiyacı vardır. 

güç, tuhaf bir şeydir.

yabani bir şeyi evcilleştiremezsin. yabani bir şeye güvenemezsin. yabani yaratıkların kendi kuralları ve kendi gerekçeleri vardır. onları asla tanıyamazsın. yabaniler gündüz vakti uyur, gece avlanırlar. güneş tepedeyken saklanacak iyi bir mağara bulurlar ve hava kararınca da avlanmaya çıkarlar. bütün yabaniler, hiç kimseye ve hiçbir şeye bağlılığı olmayan vahşilerdir.

17.6.00

invictus

clint eastwood



"üzerime çöken geceden başka
kapkaradır o çukur da boydan boya
hangi tanrılar bahşetmiş bilmem ama
şükrederim yenilmez ruhum için onlara
feleğin pençesine düştüğüm anda
ne irkildim, ne de sızlanıp durdum
kaderin kılıcı tepeme bindiğinde
kana bulandı da başım
eğilmedi hiç boynum
gazap ve gözyaşı ülkesinin ötesinde
görünmez hiçbir şey
gölgenin dehşetinden sonsuz
ben senelerin tehdidinin gölgesinde
çalsınlar da kapımı
bulsunlar beni korkusuz
dar olmuş ne fark eder kapının kendisi
çetinse cezam, fark eder mi zindanı
benim, kendi kaderimin efendisi
benim, kendi ruhumun kaptanı"

16.6.00

sahilde kafka

haruki murakami

başka bir insan haline gelmek pek kolay değildir. ancak, başka bir ad kullanmak kolaydır.

eskiden dünya erkek ve kadından değil, erkek-erkek, erkek-kadın ve kadın-kadın'lardan oluşurmuş. yani günümüzdeki iki kişilik malzemeyle bir kişi ortaya çıkıyormuş. herkes bundan memnun bir halde yaşıyormuş. fakat tanrı kılıcını kaptığı gibi hepsini ikiye bölmüş. muntazam bir şekilde tam ikiye. bunun sonucunda dünyada yalnızca erkek ve kadın kalmış, insanlar da öteki yarılarını bulmak için arayış içinde yaşamlarını sürmeye başlamışlar.

bazı şeylerin değerinin anlaşılması için zaman gerekir.

dönüş yolunu bilemez hale gelince panik başlar. gözünün önü kararıverir. her şeyi birbirine karıştırırsın. cinsel istek bela bir şeydir. yine de, o an ondan başka bir şeyi düşünmezsin. biraz sonrasını bile aklına getirmezsin.

vücudumuz aslında süreklilik üzerine kurulmuş çok güçlü bir sistemdir ve geçici olarak dışsal bir sistemin etkisi altında kalsa bile, belirli bir süre geçtiğinde, tabir yerindeyse, alarm zilleri çalmaya başlar ve özünde sahip olduğu süreklilik sistemini bloke eden dışsal etmen, söz konusu olayda uyku durumunu devre dışı bırakmak üzere acil durum işlevleri çalışmaya başlar.

insan kendini bir şeylerle özdeşleştirerek yaşar. böyle yapmak zorundadır zaten. goethe'nin dediği gibi, dünyadaki her şey metaforlardan ibarettir.

bir tür tamamlanmamışlık barındıran eserler, o tamamlanmamışlıklarından ötürü güçlü bir cazibe yaratırlar. en azından, belli türde insanlar üzerinde.

şu dünyada insanlar can sıkıcı olmayan şeylerden hemen bıkarlar. bıkmadıkları şeyler ise çoğunlukla can sıkıcı şeylerdir.

bu alemdeki kararların çoğu anlamsızdır.

savaş başlayınca askere alınırsın. askere alınınca, elinde tüfekle cepheye gidip düşman askerlerini öldürmen gerekir. mümkün olduğunca çok sayıda. senin insan öldürmeyi sevmen ya da sevmemen, kimsenin umurunda olmaz. yapmak zorundasındır. aksi takdirde, öldürülen sen olursun.

insan bir şeyleri ne kadar isterse istesin, o şeyler asla kendiliğinden çıkıp gelmez. insan bir şeylerden özel olarak uzak durmaya çalıştığında ise, o şeyler kendiliğinden insanın üzerine üzerine gelir.

mutluluğun tek bir türü vardır; ama mutsuzluk binbir şekilde ve büyüklükte gelebilir. tolstoy'un dediği gibi: "mutluluk masal, mutsuzluk ise öyküdür."

ayrımcılığa uğramanın nasıl bir şey olduğunu, ne kadar derin yaralar bıraktığını, o ayrımcılığa maruz kalan dışında kimse anlayamaz. acısı kişiye özeldir ve kendine özgü bir yarası vardır. o yüzden, iş eşitlik ve adalet istemeye geldiğinde, başkalarından aşağı kalacağımı sanmam. yalnız, çok daha fazla canımı sıkan şey, hayal gücünden yoksun insanlardır. t.s. eliot'ın ifadesiyle "içi boş insanlar". o hayal gücünden yoksun oldukları kısmı, hissiz perdelerle örtmeye kalktıkları halde, kendileri bunun farkında olmadan ortalıkta dolaşıp dururlar. sonra o hissizliklerini içi boş laflarla başkalarına dayatmaya kalkarlar.

ister gay olsun ister lezbiyen, ister homoseksüel ister feminist, isterse faşist bir domuz ya da komünist, isterse hare krishnacı olsun. ne olduğunun hiç önemi yok. elinde hangi bayrağı salladığının hiçbir önemi yok. benim tahammül edemediğim içi boş tipler. öyle insanlar karşıma çıktığında sabrım taşıyor, gereksiz laflar etmeye başlıyorum.

fevri kararların yol açacağı hatalar, çoğu durumda, bir daha asla düzeltilemezler. yanlışı kendiliğinden kabul edebilme cesaretin varsa, geri dönebilirsin. fakat hayal gücünden yoksun, sığ ve hoşgörüsüz bir yaşam, parazitlerinkinden farksızdır. ev sahibini değiştire değiştire, kendileri de şekil değiştirirler. bunun kurtuluşu yoktur.

farklı insanları severim. şu alemde, yüzlerindeki sıradanlığı bozmamaya çalışarak, düzenli bir hayat yaşıyor gibi görünenler daha güvenilmez olur çünkü.

varsayımlar, zihnin savaş alanıdır.

dışarıdaki karanlık tamamen silindi; ama yüreklerimizdeki karanlık varlığını olduğu gibi koruyor. bizim ego veya bilinç olarak adlandırdığımız şeyler, buzdağları gibi, kütlelerinin büyük kısmını karanlıkta gizliyorlar. böylesi bir yabancılaşma, bazı durumlarda içimizde derin karşıtlıklara ve karmaşaya da yol açabiliyor.

insanın sahip olduğu şiddetli duygular, çoğu zaman bireysel ve negatif duygulardır. dahası, yaşayan hayaletler, şiddetli duyguların doğal yan ürünleri olarak doğarlar. maalesef, insanoğlunun barışı ya da mantığın her alanda hakim olması amacıyla yaşayan hayalet haline gelen yok.

güven, insanın canından daha değerli bir şeydir.

aşk dediğin, dünyayı yeniden inşa etmek demektir. o yüzden, insana her şeyi yaptırabilir.

sanatçı dediğin, muğlaklığın üstesinden gelebilen insandır.

deha, hangi yönde ilerleyeceği tahmin edilemeyecek bir şeydir. hiç fark edilmeden uçup gittiği de olur. hatta yeraltı suyu gibi, yeraltında derinlere gömülüp oradan da başka bir yerlere akıp gittiği de olur.

gerçek şimdiki an, geleceği yiyip bitiren geçmişin ele avuca sığmaz ilerleyişidir. işin gerçeği, her türlü duyu, belleğin parçalarından başka bir şey değildir.

dışavurum, gündelik bağların tamamını kopartmak demektir. dışavurum olmayan bir yaşamın anlamı yoktur. yalnız, gözlemci olmak mantığından, eylemci olma mantığına sıçramak gerekir.

her kütle sürekli hareket halindedir. yeryüzü, zaman, kavramlar, aşk, yaşam, adalet, kötülük.. her şey ama her şey, akışkan bir geçiş anındadır. tek bir yerde, tek bir şekilde sonsuza kadar kalabilen hiçbir şey yoktur. uzayın kendisi de, başlı başına kocaman bir karakedi kargocusudur.

anton çehov: eğer öyküde bir tabanca geçiyorsa, sonunda mutlaka patlaması gerekir.

insan kendisinin eksik bir parçasını bulmak umuduyla aşık olur. o yüzden de, aşık olduğu insanı düşünürken, kişisine göre değişmekle birlikte, az ya da çok hüzünlenir. çok eski bir zamanda kaybettiği, özlemle andığı, uzaklarda kalan bir odaya adımını atmış gibi hislere kapılır.

dünya her şey kendi istediğin gibi gitmediği için eğlenceli bir yerdir.

özgürlük sembolü olabilecek bir şeye sahip olmak, özgürlüğün kendisine sahip olmaktan daha önemli olabilir.

belki de dünyadaki hiç kimse özgürlüğü azrulamıyordur. arzuladıklarını sanıyorlar sadece. her şey bir ütopya. eğer ellerine özgürlük gerçekten geçecek olsa, çoğu insan ne yapacağını şaşırır. insanlar aslında özgürlüklerinin kısıtlanmasından hoşlanırlar.

nihayetinde bu dünyada, yüksek ve sağlam çitler inşa edebilen insanlar ayakta kalır. bunu reddetmeye kalkarsan, kendini çorak arazilere sürgün edilmiş bulursun.

insan gücünü duvar olarak kullanıp kendisini arkasına gizleyemez. güç, yine güç tarafından eziliverir çünkü. en azından prensipte öyledir.

varsayımın haklılığını kanıtlaması gereken, varsayımı ortaya atan kişidir.

insan yaşamı hangi şekle girerse girsin, solucandan bir adım öteye geçmez.

polis dediğin böyle çalışır. o tipler senin saçma sapan öykünü duyar duymaz, üzerine bir çizgi çeker, sonra da gelişigüzel bir ifade tutanağı hazırlarlar. yani kendilerine uygun bir öyküyü, oturup kendileri hazırlarlar. söz gelimi, hırsızlık için eve girdin; ama evde biriyle karşılaşınca bıçağı kapıp öldürdün gibi. işte öyle, herkesin kolayca anlayacağı bir öykü yaratırlar. gerçeğin ne olduğu, adaletin ne olduğu gibi şeyler, onların hiç umurlarında değildir. kendi başarı puanlarını artırmak için suçlular yaratmak, onlar için çocuk oyuncağıdır. sonra da seni, ya hapishaneye ya da sıkı korumalı bir akıl hastalıkları hastanesine gönderirler. ikisi de feci yerlerdir. herhalde ömür boyu çıkamazsın. ne de olsa doğru dürüst bir avukat tutmaya paran yetmez; ancak işini memur gibi yapan bir devlet avukatı atarlar.

labirent kavramını ilk bulanlar, eski mezopotamyalılar. onlar, hayvanların bağırsaklarını, belki de duruma göre insan bağırsağını çekip çıkararak fal bakarlarmış. elbette o karmaşık şekil dikkatlerini çekmiş olmalı. işte bu yüzden, labirentin o şeklinin temeli bağırsağa dayanır. yani labirentin temel prensibi aslında senin içindedir. üstelik, dış dünyadaki labirentlerle paralellik gösterir. senin dışında olan bir şey içinde olan bir şeyin yansıması, senin içinde olan bir şey dışında olan bir şeyin yansımasıdır. işte o yüzden de, kendi dışında olan bir labirente adım atmak yoluyla, kendi içindeki labirente de adım atmış olursun. bu da, çoğu durumda bir hayli tehlikelidir.

dağ kulübesindeki ikinci günüm de tüm yavaşlığıyla geçti. bir günü diğer günden farklı kılacak tek şey havadaki değişimdi. hava da aynı olduğunda, tarih algılaması yok oluveriyordu. dün ve bugün, bugün ve yarın arasındaki ayrım tamamen kayboluyordu. zaman, demirini kaybetmiş bir kayık gibi engin denizde dolaşıp duruyordu yalnızca.

büyük adamların sıkıntıları da büyük oluyor.

müziğin bir insanı değiştirme gücü var mıdır? yani bir gün bir müziği dinleyince, insanın içinde bir şeylerin tamamen farklılaştığı olur mu? elbette. öyle durumlar olur. bazı şeyleri tecrübe ettiğimizde, içimizde bir şeyler olur. kimyevi tepkime gibi. sonrasında, bizler kendimizi incelediğimizde, yerinde durması gereken ibrenin bir basamak daha yukarı çıkmış olduğunun farkına varırız. dünyamızın biraz daha genişlediğinin. benim de öyle tecrübelerim vardır. çok nadiren de olsa, evet, var. aşk gibidir.

anılar, insanın vücudunu içten içe ısıtan şeylerdir. fakat aynı zamanda insanın içini lime lime de edebilirler.

benim için yaşam yirmi yaşındayken bitti. sonraki yaşamım uzatmalardan başka bir şey değildi. loş karanlık, kıvrım kıvrım, hiçbir yere ulaşmayan bir koridor gibiydi. fakat yaşamak zorundaydım. her gelen günü tüm sahteliğiyle kabullenip yaşadım yalnızca. o günlerde birçok hata yaptım. hayır, daha doğrusunu söylemek gerekirse, hatalardan başka bir şey yapmadım. bir dönem, tek başıma kendi iç dünyama kapandım. derin bir kuyunun dibinde tek başına yaşamak gibi bir şeydi. dışarıdaki her şeyden nefret ettim, her şeyi lanetledim. bir dönem de dışarı çıkıp yaşarmış taklidi yaptım. her şeyi kabullenip duygusuzca yaşadım. fakat tümü anlamsız şeylerdi. hepsi göz açıp kapayıncaya kadar geçti gitti, arkalarında hiçbir şey bırakmadan. içimdeki suçluluk duygusu ve açılan yaralardan başka.

yazmaktı önemli olan. yazılmış halinin, tamamlanmış halinin hiçbir önemi yok.

saeki hanım nihayet gözlerini kapatıp kendini anılar denizinin koynuna bıraktı. artık orada acı yoktu. birileri acıyı sonsuza kadar çekip almıştı oradan. çember bir kez daha tamamlanmıştı. uzaklardaki bir kapının kapısını açıp oradaki duvarda iki hoş akortun kertenkele gibi yapışmış, uyumakta olduğunu gördü. o kertenkelelere usulca dokundu. onların huzur dolu uykusunu parmaklarıyla hissedebiliyordu. hafif bir rüzgar esiyordu. eski perdelerin arada sırada sallanmasından anlıyordu bunu. üzerinde uzun etekli çivit mavisi bir elbise vardı. çok eskiden bir yerlerde giydiği bir elbise. yürüdükçe, etekleri hafifçe hışırdıyordu. pencerenin ardında sahil vardı. dalgaların sesi duyuluyordu. birilerinin seslerini de duyuyordu. rüzgardaki deniz kokusunu hissedebiliyordu. mevsimlerden yazdı. mevsim sürekli yazdı orada. gökyüzünde hiç kımıldamayan beyaz küçücük bir bulut vardı.

bir kadınla çıkarken asla başka bir kadınla yatmamıştı. hiçbirini bir kez bile aldatmamıştı. eh, en azından bu açıdan düzgün bir adamdı. fakat çıktığı kadın en ufak bir şikayette bulunsun; herkesin normal kabul edeceği şeyleri kabul etmesini istesin, kıskançlık göstersin, para biriktirmesini önersin, hafif bir histeri krizine kapılsın ya da gelecekle ilgili endişelerinden söz etsin, onun ağzından tek sözcük çıkıyordu: "elveda!" kadınlarla ilişkilerde en önemli şeyin, ilişkinin sürüncemeye girmesine izin vermemek olduğuna, başını ağrıtacak bir durum olduğunda derhal ortadan sıvışması gerektiğine inanıyordu. sonra da, bir sonraki kadını bulup her şeye sıfırdan başlıyordu. normal insan davranışının böyle olması gerektiğini düşünüyordu.

zamanın göreceli ağırlığı, çok anlamlı kadim bir rüya gibi üzerine çöküyor. o zamandan kurtulabilmek için hareket etmeye devam ediyorsun. dünyanın öteki ucuna gitsen bile, o zamandan kaçamayabilirsin. fakat öyle bile olsa, dünyanın öteki ucuna gitmek zorundasın. dünyanın öteki ucuna gitmedikçe yapamayacağın şeyler de var çünkü.

15.6.00

pedro paramo

juan rulfo

derler ki bir yolun inişli çıkışlı olması, sizin gidiyor ya da dönüyor olmanıza bağlıdır. bir yerlere gidiyorsanız çıkışlıdır yol, dönüyorsanız inişlidir.

acılarımızda bizim için bir umut gizli.

her sabah tan ağarırken köy yük arabalarının gürültüsüyle sarsılır. her yandan gelir bu arabalar; güherçile, ekin ve saman yüklüdürler. tekerlekler gıcırdar, gıcırdar, pencereleri sarsıp köyü uyandırır. o saatte fırınlar da açılır; havayı taze pişmiş ekmek kokusu sarar. ansızın gök gürülder ya da yağmur yağar. ilkyaz gelmektedir belki. orada belkinin anlamını kavrayacaksın oğlum, orayı neden sevdiğimi anlayacaksın. ne severdim o köyü! kurduğum düşler soldurdu beni. tarlaların üstünde uzanan köyüm.. ağaçlarla, yeşil yapraklarla dolu, anılarımızı biriktirdiğimiz bir kumbara gibi. hep orada yaşamak isteyeceksin. tan ağarırken, gündüzün, ikindide, akşamleyin hiç değişmez; yalnız havada, bir değişiklik olur. hava her şeyin rengini değiştirir.

mutluluk bile usanıyor zamanla.

13.6.00

rüzgargülü

ursula k. le guin

psikoz dediğimiz şey bazen gerçekçilikten başka bir şey değil. ama insanlar sırf gerçekçilikle yaşayamazlar.

bir gün yolculuk günüdür, gece olur ve ertesi gün artık yola devam etmenin faydası yoktur; çünkü gittiğin yere varmışsındır.

bazı insanlar yasadışılığı sırf yasadışılık uğruna severler. kadınlardan ziyade erkekler. yasaları yapan, uygulayan ve çiğneyen erkeklerdir ve sonra bütün bu gösterinin ne kadar harika olduğunu düşünürler. kadınların çoğuysa yasalara aldırmamakla yetinir. 

her ne olursa olsun kendi hakkınızdaki hakikati bilmek her zaman en iyisidir.

ne yaptığınızı bildikten sonra düşünmeniz gereken tek şey onu nasıl yapacağınızdır.

akıl sağlığı özgürlüktür.

çoğu insanın zihninin bu kadar sıradan olması şaşırtıcı bir şey.

güzellik, bakan gözdedir.

en iyi labirent zihindekidir.

yalnızca arzudan kurtulan dünyalardan kurtulur. enerji ve arzularımız oldukça dünyalar da var olacak.

acı ben merkezlidir.

ama karanlıkta başka ışıklar doluyor şimdi, birçok ışık: ışıltılar, benekler, diziler, kıvılcımlar.. kimileri burnumuzun dibinde, kimileri uzakta. yıldızlara benziyorlar, evet; ama yıldız değiller. büyük varoluşlar değil gördüklerimiz, sadece küçük hayatlar.

12.6.00

ideal okur

alberto manguel

ideal okur, romanın ana karakteridir.

ideal okur, kelimeler sayfanın üstünde bir araya gelmeden hemen önceki yazardır. 

ideal okur kitabın karakterlerinden birine aşık olma yetisine sahiptir. 

ideal okur tarih hatasıyla, belgesel hakikatlerle, tarihi doğrulukla, topoğrafik kesinlikle ilgilenmez. 

ideal okur, yazardan daha zekidir ama bunu yazarın aleyhine kullanmaz. 

ideal okur metni altüst eder. yazarın söylediğini olduğu gibi kabul etmez. 

ideal okur sözlük kullanmayı sever.

ideal okur, biriktiren bir okurdur. bir kitabın her okunuşu, anlatının anısına yeni bir katman ekler. 

ideal okur bütün edebiyatı anonimmiş gibi okur. 

bir kitabı kapattığında ideal okur, onu okumasa dünyanın daha yoksul olacağı duygusuna kapılır.

ideal okur, bir yazarın bir akşamı şarap içerek birlikte geçirmeye karşı çıkmayacağı biridir.

vladimir nabokov: iyi bir okur, önemli bir okur, aktif ve yaratıcı bir okur, yeniden okuyan bir okurdur.

sayfanın kenarına yazmak, ideal okurun bir işaretidir.

sivil itaatsizliği savunduğunu düşündüğü için don quijote'yi yasaklayan pinochet, o kitabın ideal okuruydu.

goethe: üç tür okur vardır. bir, yargılamaksızın keyfini çıkaran; üç, keyfini çıkarmadan yargılayan; iki, keyif alırken yargılayan ve yargılarken keyif alan. sonuncu sınıf, hakikaten bir sanat eserini yeniden üretir; üyeleri fazla değildir.

ideal okur, bret easton ellis'in yazdıklarıyla ilgilenmez.

ideal okur çevirmendir, metni teşrih edebilir, derisini soyabilir, iliğine kadar dilimler, her arter ve damarı izler ve sonra da tamamen yeni, duyarlı bir varlığı ayakları üstüne kaldırır. ideal okur tahnitçi değildir. 

emerson: insan iyi okumak için mucit olmalı. 

werther'i okuduktan sonra intihar eden okurlar ideal değil, sadece duygusal okurlardı. ideal okur ender olarak duygusal olur.

her ideal okur çağrışımsal bir okurdur ve sanki bütün kitaplar yaşı olmayan, verimli bir yazarın kitabıymış gibi okur kitapları.

11.6.00

ağlayan dağ susan nehir

ayşegül devecioğlu

savaşmayı bilmeyen yürek bağışlamayı da bilmez. intikam alacak cesaretin varsa bağışlayacak merhametin de vardır.

dünyadaki hiçbir sistem çingeneleri içine alacak kadar ikiyüzlülükten kurtulmuş değildir.

ateşi diri tutmak kadına düşer.

pek çok şey gibi dostluk da, kelimenin gerçeklikle inatlaşırcasına taşımaya devam ettiği anlam sayesinde yaşar.

gönlümüz kayıp bir ziynettir. onu bizden çalanın cebinde parlar durur, kimsecikler görmeden. bir kere kaptırdık mı, geri alana kadar kim çaldıysa onun olur.

tuhaftır, masallara çocuk kalmak için değil büyümek için ihtiyaç duyarız. her çocuk masalda, gerçek dünyayla aynı etten ve kemikten bir şey gizli olduğunu hisseder. bilir ki gerçeği kavranabilir kılan her neyse, görünmez olanın evreninde soluk alıp vermekte.

perileri tutsak etmenin yolu, elbiselerini saklamaktır. mucizenin yaratıklarını özgürlüğe masallar kavuşturur.

eşyaların hayatımızdaki yeri kullanım değerlerinin çok üstündedir.

duymak istediğimizi duyar, görmek istediğimizi görürüz.

heyhat, bazen avcumuzda tuttuğumuzu sandığımız bir hikaye bizi fena halde yanıltır. gizlenmemiş olsa bile, o güne kadar dikkat çekmemiş, hatta merak edilmemiş bir olay, diğerlerini gölgede bırakıp geçersizleştirerek ortaya çıkıverir. kurduğunuz öykü, kahramanlarınıza ölçüp biçtiğiniz hayatlar anlamsızdır artık. hikayedeki hayatlara hükmetmek anlatıcısının elindeymiş gibi görünse de, aslında bu, zorlu mücadelelerin sonucuna bağlıdır; gerçek, kurgu, ölü ya da canlı, kendi hikayelerine karışan, onu ele geçirmeye çalışan kişilerle anlatıcılar arasında.

çingeneler için yalnız kalmak ölümden bile korkuludur.

zulmün belleği yoktur, defteri vardır; özenle tutulmuş bir defter. zulmün belleği yoktur, müzesi vardır: eski geniş binalar, kapıda anmalık eşya dükkanları. gettoların, hücrelerin, fırınların içinde sarsılıp uyanan, anmalıkta sakinleşip durulur, zaman ehlileşir, anlam parçalanır, vicdan susar, bellek uyuşur.

yol yorgunudur çingeneler; yerleşikliğin imkansız olduğunu bilir, yerleşik hayatı kekeleyerek yaşarlar.

yalnızca inanmak istediğimiz öykülere inanabiliriz.

10.6.00

gutenberg galaksisi

marshall mcluhan

göçebe bir toplum, kapalı uzayı deneyimleyemez.

yazma eylemi tek başına, fonetik teknolojinin insanı kabile insanı olmaktan çıkarma gücüne sahip değildir.

şizofreninin, okuryazarlığın zorunlu bir sonucu olması mümkündür.

uygarlık, barbar ya da kabilesel insana, kulağa karşılık göz verir ve günümüzde elektronik dünyayla bağdaşmaz niteliktedir.

elyazması kültürü, sırf icracı olarak yayın yoluyla yazar ile dinleyicisinin fiziksel olarak bağlantılı olması nedeniyle bile olsa, söyleşiseldir.

okuryazarlık tarihinin ancak küçük bir bölümü tipografiktir.

sabit bir bakış açısı, matbaa ile mümkün hale gelir ve plastik bir organizma olarak imgeye son verir.

marjinal insan, çevresi olmayan bir merkez, tamamlanmış bir bağımsız tiptir. başka bir deyişle, marjinal insan, feodal, aristokratik ve sözeldir.

alfabe, saldırgan ve militan bir kültür özümleyicisi ve dönüştürücüsüdür.

9.6.00

olumlama

scott adams

"olumlamalardan bahsettiklerini duydum," dedim, yaşlı adamın beynindeki tünellerden birini daha keşfe çıkma fırsatını bularak.

"hedeflerimizi günde on beş defa yazıyoruz, sonra nasıl oluyorsa sanki sihirli bir el değmişçesine gerçekleşiveriyorlar. buna tam anlamıyla inanan insanlar tanıyorum. bu gerçekten işe yarıyor mu?"

"yanıt çetrefil."

"zamanım var." dedim.

"olumlamaları kullanan insanlar ne istediklerini biliyorlar ve bunun için çaba göstermeye istekliler; yoksa zaten günde on beş defa hedeflerini yazacak hevesleri olmazdı. ortalama bir insandan daha fazla başarı kazanmaları şaşırtıcı gelmemeli."

"daha fazla çalıştıkları için mi?"

"ne istediklerini bildikleri için" dedi.

"çok çalışma ve fedakârlıkta bulunma kabiliyeti, ne istediklerini tam olarak bilenlere özgüdür. çoğu insan hedefleri olduğuna inanır; fakat aslında sahip oldukları şey sadece arzularıdır. hedeflerinin çok çalışmadan, fedakârlıkta bulunmadan veya riske girmeden zengin olmak olduğunu söyleyebilirler. bu bir hedef değil, hayaldir. bu tip insanlar, her gün olumlama yazmaya pek de meyilli olmazlar; çünkü bu zaten başlı başına bir çabadır. bu tip insanların büyük ölçüde başarılı olması da pek olası değildir."

"yani olumlamalar aslında gereksiz mi?"

"olumlamaların bir amacı var. hedefleri her gün yeniden yazmak, insanın daha yüksek seviyede odaklanmasını sağlar. zihni, çevredeki fırsatları daha iyi fark etmesi için akort eder."

"zihni akort etmekten ne kastediyorsunuz?"

"hiç tuhaf bir kelime duyup hemen sonra bu kelimeyi yeniden duyduğun oldu mu?"

"neredeyse her zaman" dedim.

"çok acayip. sanki bir kelimeyi ilk kez duymak, o kelimenin her yerde karşıma çıkmasına yol açıyor. örneğin kesek. geçen hafta bir çimen tohumu torbasının üstünde görene kadar bu kelimeyi hiç duymamıştım. o gece bir partideydim, birden adamın biri bu kelimeyi kullandı. bu kelimeyi hayatımda daha önce hiç duymadığımdan neredeyse eminim, sonra birkaç saat içinde iki kere duymuş oldum. bunun olma olasılığı nedir ki?"

"sonra dün gece bizim sokağın aşağısında oturan komşumun evindeydim, yeni aldığı masada bilardo oynuyorduk. komşuma, hiç langırt oynayıp oynamadığını sordum. hani şu minik futbolculara bağlı kolları kullanarak karşındakinin kalesine tahta bir topu sokmayı denediğin oyun. yirmi dakika boyunca langırttan bahsettik, üniversitedeyken ikimizin de nasıl langırt oynadığından ama yıllardır bir langırt masası bile görmediğimizden falan. en son langırt kelimesini kullandığım zamanı bile hatırlamıyorum. on beş dakika sonra, evime doğru yürüyorum ve dikkatimi komşulardan birisinin penceresinden görünen bir şey çekiyor. eğer bunlar langırt oynayan bir grup çocuk değilse ne olayım. o evin önünden binlerce defa geçtim ama o langırt masasını daha önce hiç görmedim."

"beynin, çevrenin yalnızca küçük bir bölümünü işlemden geçiriyor." dedi. "uyanık kaldığın her an seni bombardımana tutan bilginin hacmiyle çökme riski var. beynin, çevrenin, sana bir şey ifade etmeyen % 99.9'luk kısmını süzerek dengeleniyor. kesek kelimesini ilk kez duyup kafanın içinde döndürdüğünde, zihnin kendisini o kelimeye akort etmiş oldu. işte bu yüzden çok yakın bir zamanda, onu yeniden duydun."

"yine de bu bir tesadüf. etrafımdaki insanların bütün gün kesek deyip durduklarını sanmıyorum."

"tabii, olasılığın hâlâ bir rolü var. fakat kesek ve langırt bu hafta zihnini akort etmene yol açan alışılmadık kelime ve kavramlardan sadece ikisi. diğerleri karşına yeniden çıkmadıkları için yoklukları dikkatini çekmedi. mümkün olan bütün tesadüfleri düşündüğünde, her gün birkaç tanesiyle karşılaşman şaşırtıcı değil.

"olumlama yapan bir insan, zihnini akort etme eylemini bir üst düzeyde gerçekleştiriyordur. her gün hedefe yoğunlaşma işlemi, çevredeki fırsatların farkına varma olasılığını büyük ölçüde arttırır. tesadüf, her gün hedefleri yazma eyleminin, çevremizin fırsat üretmesini sağladığı ilüzyonunu yaratır. fakat gerçekte değişen tek şey, insanın fırsatların farkına varma kabiliyetidir. bu üstünlüğü az bir şeymiş gibi göstermek istemem çünkü fırsatları fark edebilme kabiliyeti başarı için elzemdir."

"belki de işin bir kısmı budur." dedim. "oysa ben olumlama kullanan insanların başına gelen oldukça şaşırtıcı tesadüfler duymuştum. bir arkadaşım gelirini iki katına çıkarmak için olumlamalar yazıyordu ve ortada hiçbir şey yokken, şirketler için personel arayan birinden telefon aldı. iki hafta sonra maaşının iki katına yeni bir işe başlamıştı. bunu nasıl açıklayacaksınız?"

"arkadaşının belirli bir hedefi vardı ve buna ulaşmak için hayatında değişiklikler yapmaya istekliydi." diye yanıt verdi. "olumlama kullanma azmi, başarısının nedeni değil, iyi bir öngörüsüydü. senin örneğindeki personelci, o ay pek çok insanın maaşının artmasını sağladı. arkadaşın onlardan birisiydi.

"olumlama kullanan insanlar, çevrenin kendi arzularına ayak uydurmasını sağladıkları duygusuna kapılırlar. bu son derece zevkli bir duygudur; çünkü kontrol ilüzyonu, sahip olabileceğin en büyük ilüzyonlardan biridir."

"olumlamaları zihnin bilinç ve bilinçaltı kısımları arasında bir nevi iletişim kanalı olarak da görebiliriz. bilinçaltı, geleceği öngörme konusunda genelde zihnin rasyonel kısmından daha başarılıdır. eğer bilinçaltın bir yıl boyunca her gün on beş defa 'ünlü bir balerin olacağım.' diye yazmana izin veriyorsa, sana bir şeyler anlatmaya çalışıyor demektir. bilinçaltın sana olasılığın yüksek olduğunu, fedakârlıklarda bulunmana izin vereceğini, önündeki zorlu çalışmayı atlatmanı sağlayacak tatmini yaşatacağını söylüyordur. öte yandan, eğer olumlamanı birkaç gün boyunca yazdıysan ve bu iş sana yük olmaya başladıysa, bilinçaltın sana olasılığın yüksek olmadığı mesajını net bir şekilde iletiyordur."

"bilinçaltının geleceği öngörme konusunda neden bilinçli zihnimden daha başarılı olacağını anlayamıyorum. bilinçaltının mantık dışı olduğunu sanıyordum." dedim.

"bilinçaltı, olasılıkları ölçen bir makinedir. doğal işleyişi budur. gerçi her zaman iyi sonuç vermez. bilinçaltın, eğer şapkalı insanlarla yaptığın son üç iş anlaşmasında para kaybettiğini fark ederse, şapkalı insanlara bir daha asla güvenmezsin. bilinçaltın her zaman haklı değildir; olasılıkölçeri besleyen bilginin niteliğine bağımlıdır. şansına, bilinçaltının en iyi bildiği konu sensindir; çünkü seni rahimde olduğun zamanlardan beri tanımaktadır. eğer bilinçaltın, yoğun olmana rağmen her gün 'gelirimi ikiye katlayacağım.' diye yazmana izin veriyorsa, olasılıkları beğenmiş demektir; ki böyle bir öngörü için gerekli yetkiye sahiptir."

"olumlamalar bundan fazlası olamaz mı?" diye sordum. "şeylerin aslında göründükleri gibi olmadığını söyleyip durdunuz; peki ya kim hedefler üzerine yoğunlaşmanın olasılığı değiştirmediğini söyleyebilir ki?"

"devam et" dedi.

"tamam, farz edin ki bir gemi kaptanısınız fakat kör ve sağırsınız. tayfanıza emirler yağdırıyorsunuz ama onların bu emirleri duyduğunu veya onlara uyduğunu kesin olarak bilmiyorsunuz. bildiğiniz tek şey, iklimi daha sıcak olan bir limana gitmek istediğinizde, birkaç gün içerisinde daha sıcak bir yerde olduğunuz. ekibinizin, emrinize uyup uymadığından veya sizi bir başka sıcak yere götürüp götürmediğinden emin olamazsınız. aslında hiçbir yere gidilmemiş ve sadece hava ısınmış da olabilir. eğer, dediğiniz gibi, zihinlerimiz birer ilüzyon jeneratörüyse, o zaman biz de evrene emirler yağdırıp bir fark yaratmayı uman sağır ve kör gemi kaptanlarına benziyoruz. neyin kesin sonuç verip, neyin sadece sonuç veriyormuş gibi göründüğünü bilmemizin bir yolu yok. dolayısıyla, sonuç verdiğinden emin olamasak bile sonuç veriyormuş gibi görünen her şeyi denemek mantıklı değil mi?"

"sende potansiyel var." dedi. bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum.