30.5.00

mucize

elias canetti

sana korkunç gelen, sonradan kendini yalın hakikat olarak sergiler.

yalnızca inançsız olanın mucize beklemeye hakkı vardır.

varlığını tanıdığımız her yeni insan bizi değiştirir.

insan çok yönü, binlerce yönü bulunan bir varlıktır; en büyük şansı ve mutluluk kaynağı da budur ve insan ancak belli bir süre sanki böyle bir varlık değilmiş gibi yaşayabilir.

yaşamın en büyük çabası, kendini ölüme alıştırmamaktır.

iyiliğin maskesi yoktur ve iyilik alkışa tahammül edemez.

en büyük olan, her türlü büyüklüğü gereksiz kılacak kadar küçülmüş olandır.

her sistemin umut verici yanı, o sistemden dışlanmış olanlardır.

insanlar, en zararsız biçimde gelişigüzel konuşurlarken kendilerini nasıl da ele verdiklerini sezmezler.

saklan, yoksa hiçbir şey öğrenemezsin.

bin yıllık imparatorluklar olmuştur: platon'un, aristo'nun ve konfüçyüs'ünkiler.

her kim ki anlaşılmıştır, yanlış anlaşılmıştır. her şey sadece yanlış anlamalar doğrultusunda etkinliğini sürdürür.

artık ölünmediğinde, acaba kaç kişi yaşamı hala yaşanmaya değer bulacaktır?

29.5.00

fareler ve insanlar

john steinbeck

insan olmak için pek akıllı olmaya gerek yok. hatta bana öyle geliyor ki, bazen tam tersi oluyor. gerçekten zeki ve kurnaz bir adamı al örneğin, iyi bir insan çıkması nadirdir.

bizim gibi çiftliklerde çalışan insanlar dünyada yapayalnızdırlar. ne kimseleri vardır ne bir yurtları. bir çiftliğe gider, orada beş on para biriktirir, sonra şehre inerek hepsini harcarlar. para biter bitmez de başka bir çiftlikte didinmeye giderler. umacak hiçbir şeyleri yoktur yarından.

kimsen olmadığını düşün. zenci olduğun için bir odaya gidip iskambil oynayamadığını düşün. burada oturup kitap okumak zorunda kaldığını düşün. tabii akşama kadar nallarla oynayabilirsin ama, gece oldu mu odana kapanıp kitaplarını okumaktan başka yapacak iş yoktur. kitaplar da beş para etmez. asıl gerekli olan, arkadaştır, yanında bir can bulunmasıdır.

bazen ister istemez yaptığımız şeyler vardır.

burada birinin geceleyin oturup kitap okuduğunu veya düşündüğünü göz önüne getir. bazen arpacı kumrusu gibi düşünür; ama düşündüğü doğru mudur, değil mi, söyleyecek bir can bulunmaz yanında. bir şey görecek olsa, gerçek mi, değil mi, bilemez. yanında oturan birine dönüp sen de görüyor musun bunu, diye soramaz. hiçbir şeyden emin olamaz. bir ölçü yoktur elinde. burada neler gördüm ben. sarhoş da değildim. uykuda mıydım, bilmiyorum. yanımda biri olsaydı, rüyanda görmüşsün sen onu, derdi, ben de artık düşünmezdim. ama şimdi bilemiyorum.

28.5.00

criminal minds

iyi küçük çocuklar gün ışığı gibidir.

satanizmin ne olduğunu biliyor musun? satan, sözde kutsal kilisenin ve onun takipçilerinin ikiyüzlü ahlaki değerlerine ve dogmalarına düşmandır. eğer tanrının her gün boğazınıza bastığı bu kasabada büyümüş olsaydınız siz de düşman olurdunuz. hepsi ikiyüzlülük: onu yap, bunu yapma. aslında her şeyi berbat edenler yetişkinlerdir. yani temel olarak biz ateistiz. agresif ateistleriz.

psikopat katilleri yakalamak zor değildir; çünkü saklanmaya çalışmazlar.

aşkın gözü kördür; fakat komşularınki değil.

psikotik hastalıklarla ilgili ironik nokta, nüfusun geri kalanına göre genelde daha az şiddete meyilli olmalarıdır.

bazen yapmadığımız şeyler de yaptıklarımız kadar önemli olabilir.

genel inanışın aksine, kanıtlanmış bir satanist cinayet dosyası olmamıştır. doğrulanmış bir insan kurban etme olayı yoktur.

hepimiz bir şeylerden dolayı suçluyuz. ama günahlarımızın bedelini hep çocuklarımız öder.

"o iyi bir adamdır." bodrumda bir ceset bulana kadar herkes böyle söyler.

tarikatların genelde kendi dilleri vardır. sadece üyelerin anlayabileceği kelimeler yaratır ya da kelimelere yeni anlamlar yüklerler. bu, üyelerini diğer insanlardan izole etmenin bir yoludur. düşünceleri kontrol etmenin çok güçlü bir şeklidir. tarikatlar gözden uzak yerler ararlar. kendi toplumlarını yaratmak için üyelerini izole etmek ve onlara özgür bir ortam sağlamak isterler. birçok tarikat kira ödemeyi meşru görmez. daha önce kullanılmış ve terk edilmiş yerler bulmaya çalışırlar.

27.5.00

alan turing

richard dawkins

taliban dönemindeki afganistan'da eşcinsellik için verilen resmi ceza idamdı ve zevkli bir yöntem izlenerek, kurban canlı canlı bir duvarın altında ezilirdi.

eşcinsellik 'suçu' başlı başına mahrem bir eylemdir. birbirlerini onaylamış ve hiç kimseye zarar vermeyen yetişkinler tarafından uygulanır ve biz bir kez daha dinsel saltçılığın klasik bir özelliğiyle karşı karşıya kalırız.

gizli eşcinsellik ingiltere'de -hayret vericidir ki- 1967 yılına kadar ceza gerektiren suçlar kapsamındaydı. 1954 yılında ingiliz matematikçi alan turing, ki "bilgisayarın babası" unvanı için john von neumann ile birlikte adaydır, özel hayatında eşcinsel davranış sergilemesiyle suç işlediğine karar verildiğinde kendisini öldürmüştü. turing'in bir tank tarafından itilen bir duvarın altında canlı canlı ezilmediğini inkar edemeyiz. ona bir seçim hakkı sunulmuştu: ya hapishanede iki yıl geçirecek ya da bir dizi hormon enjeksiyonuyla -ki bunun kimyasal bir hadım etme operasyonu olduğu söylenebilir- göğüslerinin büyümesi sağlanacaktı. bu durumda, nihai ve kişisel seçimi, içine siyanür enjekte ettiği bir elmayı yemek oldu.

alman enigma kodlarının kırılmasında kilit zeka olan turing, nazilerin alt edilmesinde eisenhower ya da churchill'den, tartışmaya açık olarak daha büyük bir katkı sağlamıştır. turing ve bletchley park'taki iş arkadaşlarına şükürler olsun ki savaş alanındaki müttefik generaller, savaşın uzun periyotları boyunca alman generallerinin ayrıntılı taktiklerinden haberdar oldular ve almanlar bu planları uygulamaya koyamadan önlemler alındı.

savaşın bitmesiyle, turing'in görevi artık "top secret" olmaktan çıktı ve bu noktaya gelindiğinde turing bir ulus kahramanı olarak ağırlanıp şövalye unvanına layık görülmeliydi. bunun yerine, bu kibar, kekeç, dış merkezli deha yok edildi, hem de hiç kimseye zararı dokunmayan, gizlilikle işlediği bir 'suç' yüzünden. böylece, din eksenli ahlak tacirinin en aşikar özelliğinin diğer insanların özel hayatlarında yaptıklarına ve hatta düşündüklerine tutkuyla kafayı takmak olduğunu gördük.

26.5.00

imgenin pornografisi

zeynep sayın

bakışın iktidarı seyircinin değil, seyirlik nesnenin elindedir.

bir nesneyi görmek demek, bilen özne ile bilgi nesnesini aynı imge uzamında birleştirmek demektir. göz nasıl görüyorsa, imge de ona öyle gelir. görünenin ötesinde bir tutku uyandırmasına olanak yoktur. imge, içinden fışkıran bir fazlalıkla değil, içinde eksilen bir yoksunlukla göze gelir. o nedenle göz yerine bakışa yönelir imge, bakışı kışkırtır, bakışı çağırır. bakış gözden kolay baştan çıkarılır. bakışı yakaladığı zaman ona egemen olacağını bilir imge; sürekli bir tatmin peşinde koşan bakış, göz üzerinde mutlak bir egemenliğe sahiptir.

insanların ayağı hor görmelerinin nedeni, dikey eksene atfettikleri önemdir.

slavoj zizek'e göre pornografinin birincil özelliği, bakışın görülen nesne tarafında yer alacağına seyirciye ait olması; ama bakışı yönlendiren merciin seyirci olduğu yanılsamasını sunmasıdır. bakışın nesneden indirgenmiş olması öyle ayrıksı bir durum yaratır ki, pornografik imgeler sayesinde imge değil, seyircinin kendisi nesneleşir. ekranda seyredilen ve seyirciyi duyarsızlaştırsalar bile cinsel olarak uyarmaya çalışan oyuncular, gerçek birer öznedirler; onlara bakan gözü umarsız bir röntgencinin tatmin peşinde koşan ve felce uğrayan nesne-bakışlarına indirgemektedirler. ötekinin içinde soluk alan çağrı noktasını, imgenin içinde var olan görünmezliği perdelediği zaman bile ıskalayan bir tatmindir pornografi: çünkü aslında uyarıcı olan bedenlerin çıplaklıkları içinde eyleyişleri değil, ötekinin asla tümüyle görülemeyecek olan, özneyi yaran ve delen bakışıdır. öznenin görme alanı dışına uzanan bir bakışımdır bu; görülen nesnenin saydamlığı üzerine örtülen; ama bakışı kışkırtmak üzere örgütlemeyen bir perdedir.

ilk bakışta aşk, aşık olduğu özneyi uzundur tanıdığını düşünmekte; tanışıklık, sanki bakışmanın öncesinde yer alan genel bir uzam sayesinde büyürken, nereden doğduğunu bilmemektedir.

25.5.00

ölümsüz doğruluklar

friedrich engels

en küçük bir kuşkunun bize delilik gibi görünebileceği denli sağlam doğruluklar yok mudur? iki kere ikinin dört etmesi, bir üçgenin açısının iki dik açıya eşit olması, paris'in fransa'da bulunması, yiyecek bir şey bulamayan adamın ölmesi vb. gibi? yani ölümsüz doğruluklar, son çözümlemede kesin doğruluklar yok mudur? vardır elbette.

bütün bilgi alanını, eski ünlü yönteme göre, üç büyük kesime bölebiliriz. birincisi cansız doğa ile uğraşan ve matematik olarak işlenmeye az çok elverişli bütün bilimleri kapsar: matematik, astronomi, mekanik, fizik, kimya. eğer biri çok yalın nesnelere büyük sözcükler uygulamaktan zevk alırsa, bu bilimlerin kimi sonuçları ölümsüz doğruluklardır, son çözümlemede kesin doğruluklardır denilebilir; ayrıca bu nedenle de bu bilimlere kesin bilimler adı verilmiştir. ama bütün sonuçlar için bu, doğru olmaktan uzaktır. çoğu kez o denli ağırbaşlı olan matematik, işin içine değişken büyüklükleri sokarak ve bunların değişkenliklerini sonsuz derecede küçük ve sonsuz derecede büyüğe kadar götürerek, günah işledi; bilgi ağacının kendisine en büyük sonuçların; ama bununla birlikte yanlışlıkların da yolunu açan meyvesini yedi.

matematik olan her şeyin içinde bulunduğu mutlak geçerliliğin, söz götürmez tanıtlamanın erden (bakir) durumu, elveda; bilimsel tartışmalar çağı açıldı ve bugün, insanlardan çoğunun ne yaptıklarını anladıkları için değil ama arı inanla, şimdiye değin sonuçlar hep doğru çıktığı için, diferansiyel ya da integral hesaptan yararlandıkları bir noktada bulunuyoruz. astronomi ve mekanikte durum daha da kötüdür ve fizik ile kimyada, bir arı sürüsü ortasındaymış gibi varsayımlar ortasında bulunulur. ayrıca başka türlü de olamazdı.

fizikte moleküllerin hareketi, kimyada atomlardan hareket ederek moleküllerin oluşmaları ile uğraşıyoruz ve eğer ışıklı dalgaların titreşim girişimi bir masal değilse, bu ilginç şeyleri kendi gözlerimizle görme umudu hiç yok demektir. son çözümlemede kesin doğruluklar, zamanla bu alanda görülmedik bir biçimde seyrekleşir. doğası gereği, özsel olarak ne bizim, ne de herhangi bir insanın tanık olarak bulunduğu süreçlerle uğraşan bir bilim olan jeolojide daha da kötü durumdayız. bu nedenle, son çözümlemede kesin doğruluklar hasadı burada çok büyük bir çaba olmaksızın yürümez ve üstelik son derece önemsiz kalır.

bilimlerin ikinci sınıfı, canlı organizmaların irdelenmesini içine alan sınıftır. bu alanda karşılıklı ilişkiler ve nedenselliklerin öylesine bir çeşitliliği gelişir ki yalnızca çözülmüş her sorun, ortaya sayılmaz bir miktarda yeni sorunlar çıkarmakla kalmaz; ama her tekil sorun da ancak çoğu kez yüzyıllar isteyen bir dizi araştırmalar aracılığıyla ve çoğu zaman parça parça çözülebilir; aynı zamanda tümlükleri sistematik olarak tasarlama gereksinmesi, son çözümlemedeki kesin doğrulukları her an çok zengin bir varsayımlar çiçeklenmesi ile kaplanmaya zorlamaktan geri kalmaz.

memelilerde kan dolaşımı denli yalın bir şeyi doğrulukla saptamak için, galenos'tan malpighi'ye değin ne uzun bir aracı sahanlıklar dizisi zorunlu oldu! kan yuvarlarının kökeni üzerine ne denli az şey biliyoruz ve bugün bile, örneğin bir hastalığın belirtileri ile nedenleri arasında ussal bir ilişki kurmak için, ne denli çok aracı halkadan yoksun bulunuyoruz! üstelik sık sık, bizi biyoloji alanında o zamana değin yürürlükte olan tüm son çözümlemedeki kesin doğrulukları tam bir gözden geçirmeye ve bunlardan birçoğundan vazgeçmeye zorlayan, hücrenin bulunması gibi bulgular ortaya çıkıyor. öyleyse bu alanda ortaya gerçekten gerçek ve değişmez doğruluklar koymak isteyen biri, bütün insanlar ölümlüdür, bütün dişi memeli hayvanların süt bezleri vardır vb. gibi yavanlıklarla yetinmek zorunda kalacaktır; kafada merkezleşmiş sinirsel etkinlik sindirim için zorunlu olduğuna göre o, gelişmiş hayvanlar yediklerini kafaları ile değil, mide ve bağırsakları ile sindirirler bile diyemeyecektir.

ama ölümsüz doğruluklar için işler, bilimlerin üçüncü grubunda, yani insanların yaşama koşullarını, toplumsal ilişkileri, hukuk ve devlet biçimlerini, felsefeden, dinden, sanattan vb. oluşan ideal üst yapıları ile birlikte, tarihsel ardışıklıkları ve o günkü sonuçları içinde inceleyen tarihsel bilimlerde daha da kötü gider. organik doğada, hiç olmazsa doğrudan doğruya gözlemleyebildiğimiz ölçüde, çok geniş sınırlar içinde oldukça düzenli bir biçimde yinelenen bir süreçler dizisi ile uğraşıyoruz. aristoteles'ten bu yana organizma türleri kabaca aynı kalmıştır. buna karşılık, toplum tarihinde insanlığın ilkel durumunu, taş devri denilen şeyi aştığımız andan başlayarak, durumların yinelenmesi kural değil, ayrıklamadır ve bu türlü yinelenmelerin kendini gösterdiği yerde de bu yinelemeler hiçbir zaman aynı koşullar içinde ortaya çıkmazlar. bütün uygar halklarda toprağın ilkel kolektif mülkiyetine ve bunun ortadan kalkma biçimine rastlanması gibi. bu nedenle, insanlık tarihi alanında sağlam bilgimiz, biyoloji alanında olduğundan çok daha geridedir.

dahası var: bir dönemin toplumsal ve siyasal varlık biçimlerinin iç bağlantısı bir kez kazara öğrenilecek olsa, bu iş hiç şaşmadan, bu biçimler ömürlerinin yarısını çoktan doldurmuş, sonlarına doğru gitmekte oldukları zaman olur. demek ki ancak belirli zamanda ve belirli halklar için var olan ve özü gereği geçici bir nitelik taşıyan bazı toplum ve devlet biçimlerinin bağlantı ve sonuçlarını kavramakla yetinmesi sonucu, bu alandaki bilgi özsel olarak görelidir. öyleyse bu alanda son çözümlemede kesin doğruluklar, mutlak olarak değişmez katışıksız doğruluklar avına çıkan biri, örneğin insanların genellikle çalışmadan yaşayamayacakları, şimdiye değin çoğu kez egemenler ve egemenlik altında olanlar olarak bölünmüş oldukları, napolyon'un 5 mayıs 1821'de öldüğü gibi en kötü cinsten yavanlıklar ve beylik düşünceler dışında, çok az avla dönecektir.

ne var ki ölümsüz denilen doğruluklara, son çözümlemede kesin doğruluklara vb., çoğu kez tam da bu alanda rastlamamız ilginçtir. iki kere iki dört eder, kuşların gagası vardır ve aynı türden başka olgular ancak, genel olarak ölümsüz doğrulukların varlığından, insanlık tarihi alanında da matematik kavrayış ya da uygulamalarınınkine benzer bir geçerlilik ve bir diğer savında bulunacak ölümsüz doğruluklar, ölümsüz bir ahlak, ölümsüz bir adalet vb. bulunduğu sonucunu çıkarma niyetini besleyen biri tarafından ölümsüz doğruluklar olarak ilan edileceklerdir. ondan sonra aynı insanseverin, bize ilk fırsatta, ölümsüz doğruluklar üretimindeki bütün öncellerinin az çok eşek ve şarlatan olduklarını, hepsinin yanılgı içine düştüğünü, hepsinin yanıldığını açıklayacağına tam bir güven besleyebiliriz; ama onların yanılgısı ve onların yanılabilirliğinin varoluşu doğaldır ve kendisinde doğruluk ve doğrunun varlığını kanıtlar; kendisi, daha yeni doğmuş bulunan bu yalvaç, son çözümlemedeki kesin doğruluğu, ölümsüz ahlakı, ölümsüz adaleti hazırlop bir biçimde cepte taşır. bu, şimdiye değin o denli çok yinelenmiş bir durumdur ki kendilerinin böyle olduğuna inanacak kadar bön adamların hala var olmasına yalnızca şaşılır.

bununla birlikte burada da, başkaları herhangi bir adamın son çözümlemede kesin doğruluğu sağlayacak durumda olduğunu yadsıdıkları zaman, her zamanki gibi ultra-moral bir öfkeye kapılmaya hazır o yalvaçlardan birini görmüyor muyuz? böyle bir yadsıma, hatta yalın bir kuşku, güçsüzlüktür, içinden çıkılmaz karışıklıktır, hiçliktir, ahlak bozucu kuşkuculuktur, yalın nihilizmden daha kötü bir şeydir, anlaşılmaz karışıklık ve aynı türden başka sevimliliklerdir. bütün yalvaçlarda olduğu gibi, bilimsel ve eleştirel bir açıdan incelenmez ve yargılanmaz ama düpedüz ahlak yıldırımları yağdırılır.

yukarda insan düşüncesinin yasalarını irdeleyen bilimleri: mantık ve diyalektiği de sayabilirdik. ama ölümsüz doğruluklar için gelecek, burada daha iyi değil. asıl diyalektik, der bay dühring, arı bir saçmalıktır ve mantık üzerine yazılmış ya da yazılacak birçok kitap, o alanda da son çözümlemede kesin doğrulukların çoğunun sandığından çok daha seyrek olduğunu yeterince tanıtlar.

24.5.00

anadolu inançları

ismet zeki eyüboğlu

geceleri göllere girmek iyi değilmiş. geceleri cinler, peri kızları göllerde yıkanırlarmış. bu inanca uymayan kimseyi, özellikle genci periler çalarmış. çalmasalar bile insanın yanına bir inme iner, çarpılıverirmiş.

şeytan düğünü: bir yandan yağmur yağar, bir yandan da güneş pırıl pırıl ışınlarını ortalığa yayarsa buna şeytan düğün ediyor, derler.

yıldız: yıldızlar, gökte dolaşan meleklerin gözleridir. gökte parlayan yıldızların sayısınca yazgı vardır. gökten yıldız düştüğünde bir insan ölür. halk, yıldız kaymalarına yıldız düşmesi der. her insanın bir yıldızı vardır. kimin yıldızı düşerse o ölür. kimin yıldızı parlarsa o yükselir.

davara: geceleyin uykuda insan kasılır, gövdesinin bir yeri kımıldamaz olur. kişinin üstüne bir ağırlık çöker, boğulacakmış gibi bir duruma düşer. buna karabasan diyenler de vardır. bu inanca göre davara, nedeni bilinmeyen bir suç yüzünden, gece uykuda insanın üstüne çöker, onu bir yorgan gibi kuşatır, kımıldatmaz. insan büyük bir korkuya kapılır, parmağını bile kımıldatamaz, kımıldatırsa yavaş yavaş kendine gelir, devinir. davara, elini insanın ağzına koyar, onu boğmaya çalışır. ancak avcunun ortası delik olduğundan, üstüne kapandığı kimsenin soluk alıp vermesini önleyemez. bu nedenle insan ölümden kurtulurmuş. kimi yetkililer bunun tinsel bir bunalım olduğu kanısındadır.

minare: minarenin islam diniyle, islam inançlarıyla en küçük bir ilgisi yoktur. islam inançları arasına sonradan karışan minare kaynak bakımından eski çoktanrıcı dinlerin bir kalıntısıdır. islam dininin doğuş döneminde tapınaklarda böyle bir yer yoktu. ezan genellikle yüksek bir yerde okunurdu.

domuz: eski türklerin tonguz dedikleri domuz, türkler arasında kınanan, kötülenen, yerilen bir hayvan değildi. 12 hayvanlı türk takviminde tonguz yılı diye bir de yıl adı vardı. islam dininden önce ibrani inançlarında domuzla ilgili yasaklar vardı, bunlar oldukça yaygındır. islam dinine musevi inançlarından giren domuzla ilgili yasakların kökü daha eski çağlara değin gider. eski mezopotamya dinlerinde, özellikle suriye yörelerinde adonis (attis) denen bir tanrı vardır. bu, ilkbahar tanrısıydı. dağlarda, kırlarda, yaylımlarda sığır, koyun güderek sığırtmaçlık da ederdi. günün birinde, azgın bir domuz onu öldürdü, kanını yerlere döktü.

dövme: anadolu'nun kırsal kesimlerinde, kadınların yüzlerine dövme yaptırmaları yaygın bir gelenektir. kadınlar bunu, süsten ziyade islam dininden kaynaklandığına inandıkları bir inanç geleneği diye sürdürürler. gerçekte bu gelenek çoktanrıcı dinlerden özellikle totem inançlarından kaynaklanır. dövmeler, gerçekte çoktanrıcı dönemlerin birer simgesidir. kutsal sayılan varlığın simgesini gövdenin belli yerlerine işlemek, ondan güç almak, onun koruyuculuğu altına girmek diye yorumlanırdı. oysa anadolu kadını bu tarih gerçeğini bilmez. ona göre peygamber'in kızı fatıma'yı kölesi zorla öpmüş, öpmekle de yetinmemiş, dişlemiş, yüzünde diş izleri kalmış. bu olayın kötüye yorulmasını önlemek için, bütün arkadaşları yüzlerine dövme yaptırmışlar, böylece diş izleri örtbas edilmiş.

23.5.00

düğün ve cenaze

jodi picoult

istediğiniz şeyi elde ederken dikkatli olun; sonunda sizi hayal kırıklığına uğratabilir.

hayatta da pentatonik gam olduğunu hayal edin; hangi adımı atarsanız atın yanlış notaya vuramayacağınızı düşünün.

önemli olan ulaşılmak istenen yer değil, yolculuğun kendisidir.

yüksek sesle söylemediğin zaman insanlar, boş bıraktığın sessizliği kendi aptal varsayımlarıyla doldurur.

bir insanın sizin için doğru olduğunu, söylemek zorunda olmadıkları söylediklerinden daha da önemli olduğu zaman anlıyorsunuz.

bütün sevdiklerin hayatında iki kez bir araya gelir: düğününde ve cenaze töreninde.

birilerinin kimi sevmen ya da sevmemen gerektiğini sana söylemesine izin verme.

kanunları yapanlar eşcinsellere ve lezbiyenlere medeni haklar tanırlarsa eyaletteki herkesin bunları isteyeceğinden korkuyor.

eşcinsel evliliğe izin verecek bir anayasa değişikliğini protesto etmek için bu kadar uğraşan eylemcileri uyarıyorum: hiçbir şey değişmiyor.

bir insanın hayatının son noktasında uçurum vardır; çoğumuz onun kenarında durup aşağıya bakarız, hayata tutunmaya çalışırız. işte bu nedenle, birisi kendini koyuvermeyi seçtiğinde bu karar dramatik bir şekilde belirginleşir. beden neredeyse şeffaflaşır. gözler geride kalanların göremeyeceği yerlere bakar.

22.5.00

darbe

sevan nişanyan

boy ve kilo açısından türkiye'ye benzeyen orta karar ülkelerde 1945'ten bu yana kırk civarında askeri rejim gelip geçmiş. gelişleri ilginç de, daha ilginç olanı gidişleri. sonuçta hepsi gitmiş; ama üç yıl, ama on yıl sonra. üstelik hemen hepsi gidici olduğunu baştan ilan etmiş. "milli birlik ve beraberliğin tehlikeye düştüğü" ya da "vatan hainlerinin yurdu ele geçirmek üzere olduğu şu elim günlerde" idareyi ele almalarının şart olduğunu ileri sürmüşler; ancak kalıcı olmadıklarını, işlerini gördükten sonra çekileceklerini daha baştan deklare etme gereğini duymuşlar. belki yalan konuşmuşlar, olabilir. ama geçici olduğunu baştan ilan eden başka rejim türü var mı? demokratik bir hükümetin yahut lenin'in veya kraliçe victoria'nın "merak etme yakında gideriz." diyerek iktidara geldiğini düşünemiyoruz.

daha da enteresanı şu: bunlar iktidardan gittikten sonraki ilk seçimde, bilemedin ikinci seçimde, askeri rejime karşı en açık ve şiddetli söylemi tutturan siyasi parti hangisiyse o parti seçimi kazanmış. şaşırtıcı ama gerçek, kırk örneğin kırkında da durum bu. bizdekiler malum. 1960'ta demokrat parti devriliyor, ertesi sene demokrat parti'nin mirasçısı olan iki parti, demokratların son seçimde kazandığı oydan daha büyük bir çoğunlukla seçimin galibi.  1971'de darbe geliyor. ap boyun eğiyor, chp boyun eğiyor, sadece chp içinde genç ecevit, "bu darbe bana karşı yapılmıştır." deyip başkaldırıyor. 1974'te ecevit "halk kahramanı" sıfatıyla iktidarda. 1980 darbesinden sonra iki partili rejim tasarlıyorlar. üçüncü parti, anap, zorla araya giriyor. evren paşa'nın "bunlara oy vermeyin sayın vatandaşlarım." diye çıkıp hot zot konuşmasına rağmen ezici farkla ilk seçimi alıyor.

diğer ülkelerde durum aynı. yunanistan'da 1967'de andreas papandreu'nun önlenemez yükselişini sebep gösterip darbe yapıyorlar. uzun vadeli tek faydası, papandreu'nun önlenemez yükselişine zemin hazırlamak oluyor. arjantin'de juan peron ile partisini iktidardan uzaklaştırmak için üç darbe yapıyorlar. bıraksalar kendiliğinden ölecek olan peronist partiyi her seferinde yeniden diriltmekten başka bir sonuç alamıyorlar.

peru da çarpıcı. her şeyiyle süleyman demirel'in ikiz kardeşi olan başkan belaunde'nin kadidi çıkmış hükümetini 1968'de alaşağı ediyorlar. yerine latin amerika tarihinin en radikal sosyalist rejimlerinden biri geliyor. 12 yıl boyunca memleket bin bir maceradan geçiyor, köprülerin altından amazonlar akıyor. 1980'deki ilk serbest seçimde belaunde ve partisi ap, darbeden önceki oy oranının aynısıyla gene iktidarda.

ekvador'da askerler kurt politikacı velasco ibarra'yı kırk yılda, şaka değil, altı kez deviriyor; adam yedi kere seçim kazanıp geri geliyor. 1972-79'daki son cuntaya karşı, ülkenin ezeli rakip iki siyasi partisinin yenilikçi kanatlarından iki genç adam başkaldırıp insan hakları ve antimilitarizm bazında muhteşem bir ortak platform oluşturuyorlar. 79'da ezici farkla başa geliyorlar. o ikisinden biri olan osvaldo hurtado'nun kitabını okumuş, "keşke bizde de olsa böyle biri" diye hayıflanmıştım.

kolombiya'daki rojas pinilla rejimi böyle, uruguay'da 1968-1980 askeri rejimi böyle, brezilya'da böyle. ispanyol solunun 1936'da toplam oyu %52. kırk yıllık franco diktatörlüğü boyunca yasaklanıp sürüm sürüm süründürüldükten sonra 1979'daki ilk normal seçimdeki oyları da neredeyse virgülüne kadar aynı.

özetle askeri rejimlerin normalizasyon sürecini başarıyla tamamlama skoru sıfır. her girdikleri seçimden dayak yiyip çıkmışlar.

21.5.00

zaman

ece temelkuran

kadında zaman geçmez. sakın günün birinde iyileşmek için zamana güvenme.

savaşın en şefkatli yanı budur. kendini kapıp koyvermek isteyenlere kucağını açar. uyku gibi yumuşak, kan kadar ılık bir gürültü kucağı savaş. eriyip gitmek isteyenlerden hesap sormayan boz bulanık bir toz yatağı.

tanrı'ya değil ama çocuklara inanıyorum.

savaş, korkak bir erkeğin en iyi saklanacağı sistir.

bizim buralarda kadınlar birinin karısı, birinin kızı değilse öyle politika molitika yapamazlar.

biri olmamanın konforu insanı çok çabuk soysuzlaştırır.

yara, en canlı yeridir gövdenin. hareket oradadır. can, tam yaradadır. biz, yani kimilerimiz, kan gibiyiz. yaranın olduğu yere doğru akıyoruz. başka türlü akmayı bilmiyoruz. bizim için hayat orada. dünyanın canı neresinden yanıyorsa başkent orası.

dayanamayanlar, zarif ruhlar gittiğine göre geride kalanlar, bizler yani, kaba ruhlar mıyız acaba? belki de biz türümüzün en kötü örnekleriyiz. yani en zarif olanlar evrim sürecinde yok olup gittiyse, belki de biz, şimdi yaşamakta olanlar, türümüzün en vahşi, en kaba temsilcileriyiz. ama biz, kaba vahşiler, bir şeyi biliyoruz: o gidenler, kalanlardan daha çok acı çekecekler. çünkü yarım kalmış bir hikayeden daha çok kanayan hiçbir şey yoktur.

20.5.00

müslüman

mina urgan

o görkemli alanya kalesi'ni gezerken fena bir şok geçirdim: bir de baktım, başında fes, gencecik bir adam! için için öfkeden köpürdüğüm halde, yapay bir nezaketle yanına yaklaşıp hangi milletten olduğunu, türkçe bilip bilmediğini sordum. (daha sonraları, sıkmabaş kızlara da aynı soruyu sordum hep). adı ahmet'miş. oradaki caminin imamıymış. cuma namazına giderken -o gün cumaydı- fes takarmış. "neden fes?" diye sorunca "müslüman türk'üm de ondan" dedi. "müslümanlığını bilmem ama, türklerin artık bunu kullanmadıklarını biliyorum" dedim başındaki fesi dürtükleyerek. besbelli ki, imam hatip liselerinin ilk parlak ürünlerinden biriydi o oğlan. ömrümde hiç kimseye el kaldırmayan ben, öğretmenliğimin olanca otoritesiyle, yüzüne iki tokat atıp o fesi başından alarak yere fırlatmak istedim. içimden geleni yapmadığıma da hala pişmanım. "işte tam gardırop atatürkçülüğü" diyeceksiniz. "başında fes varmış, sarık varmış, sıkmabaşmış, ne önemi var?" diyeceksiniz. "asıl sorun kafasının içini değiştirmek" diyeceksiniz. ama ben, pragmatist bir insan olarak, genç bir erkeğin başında fes ya da sarık, genç bir kızın başında saçlarının bir tek telini göstermeyen bir bez parçası olunca; kafasının içinin de kolay kolay değişmeyeceğine inanıyorum. çünkü cumhuriyet'in ilk yıllarını yaşadım. erkekler başlarına kasket geçirince, kızlar çarşaftan çıkıp başlarını açınca; davranışlarının, psikolojik yapılarının, düşüncelerinin de yavaş yavaş nasıl değiştiğini kendi gözlerimle gördüm.

19.5.00

ölüm

georges bataille

aşırı sofuluk dindarlığın karşıtıdır; aşırı ahlaksızlık zevkin karşıtı.

"babalar yeşil üzümleri yediklerinde oğulların dişleri kamaştı."

özgürlük, her kavrayışın parçalandığı sınırların ucunda yaşama özgürlüğü değilse hiçbir şeydir.

artık sınırlarım yok; içimdeki boşlukta gıcırdayan şey, ölmekten başka çıkışı olmayan tüketici bir acıdır.

varlığın, ölümün zavallı yalınlığından kaçmayı sağlayan dürüstlükten uzak yanları, çoğu zaman yalnızca ilgisiz bir bilinç aydınlığında ortaya çıkar: trajik olanın bile iddiasız olduğu bu uzak sınırlara, yalnızca ilgisizliğin neşeli kötülüğü ulaşır. o da trajiktir; ama ezici değildir. özünde bir hayvandır; bu şaşırtıcı bölgelere genelde ancak kaskatı olarak ulaşırız.

zihin açıklığı arzuyu dışlar (ya da belki öldürür, bilmiyorum.)

uzaktaydım, sakin düşüncelerin dünyasından çok uzaktaydım; mutsuzluğumda, törpülenen tırnaklara benzeyen boşluğun bu ani yumuşaklığı vardı.

ölümün ertelenmişliği içindeydim.

acım, ölümün güzelleştirerek değiştirdiği şeye bir çığlık gibi ulaştı.

hiçbirimiz, rastlantıdan, bir uçurumun dibinden yeni bir alay çıkaran bir ölümden daha fazla değiliz.

çıplaklık ölümden başka bir şey değildir ve en tatlı öpücüklerde, bir farenin yendikten sonra ağızda kalan tadı vardır.

güneş altındaki sabah çiyi gibi, kaygının yumuşaklığının işin içine girmediği tek satır yok.

geri dönen karanlıkta, ölümün pis çamaşır kokusuna karışmış yasemin kokulu çiçekler arasında yatan ölüyü, elde mumla görmeye gitmek ne kadar yapmacıktır.

18.5.00

g.

john berger

aşık olmanın temelinde cinsellik yatar.

bu ülkede yoksulluk sorun falan değildir. hayattır yoksulluk. zengin olmanın bir yolu varsa yoksul olmanın binlerce yolu vardır.

hayatı bize ilkin şeker sevdirir.

octavio paz: yüzyılımız, bütün tarihsel dönemlerin çalkalanıp kaynaştığı dev bir kazandır.

genellemelerin tümü temelde ters düşer cinselliğe.

luigi barzini: günümüzde her alanda kaydedilen ilerleme, geçmişin saçma'sından başka bir şey değildir.

en tehlikeli anlar, başarı anlarıdır.

şaşkınlığın ve ucu ucuna gerçekleşen beklentilerin bileşimi, cinsel tutkuya has benzersiz anlara özgüdür ve bu anları yaşamın olağan akışı dışına yerleştiren ögelerden biridir.

bendim, diyor bir eski zaman kuğusu
şahane ve umutsuz kanat sıyıran (mallarme)

kol henüz ameliyatla kesilmeden, yüzük daha parmaktayken, sandal daha denizdeyken, yaşam, üstünde uzun uzun düşünmeye fırsat vermeyecek kadar buyruğundaydı yazgının.

belki de ölüm, bütün göndermelerin -dolayısıyla ayırt edilirliğin- yok olduğu bir noktaya dek kendi kendini şaşırtan katmerli bir şaşırtmacadır çıkageldiğinde.

17.5.00

gençlik güzel şey

hermann hesse

dilediği kişiye gönül verebilir insan; ancak evlenmeye gelince, sonradan kendisiyle başa çıkabileceği ve temposuna ayak uydurabileceği birini seçer.

inancın yolu akıldan geçmez, aşk gibidir o da. ama günün birinde aklın her şeye yetmediğini göreceksin; o raddeye geldin de darda kaldın mı, bir destek, bir teselli gibi görünen her ne varsa onlara uzanacaksın.

kızlar bir aşıkta her şeye katlanırlar da gülünçlüğe katlanmazlar.

bazen şu ya da bu davranışta bulunur, şuraya buraya girip çıkar, şu ya da bu işi yaparız ve hepsi kolay gelir bize; bir zahmet vermez, adeta bir yükümlülük gibi duymayız hiçbirini; sanki bütün bunlar bir başka türlü de olabilirmiş gibi görünür. bazen de olup biten hiçbir şey, olduğundan bir başka türlü olamaz gibidir; hiçbirini kolay bulmaz, hepsini bir yükümlülük gibi hissederiz. her soluk alıp verişimiz, bizim dışımızdaki güçlerce belirlenmiştir ve yazgı denen şeyin ağırlığını taşır üzerinde.

yaşamımızda iyi diye nitelediğimiz ve anlatımlarında güçlük çekmediğimiz davranışlarımızın hemen hepsi "kolay" eylemler içine girer ve bizim tarafımızdan yine kolay unutulur. ama kendilerinden söz açmakta zahmet çektiğimiz öbür eylemlerimizi asla unutamayız, adeta her şeyden çok bizimdir bunlar ve yaşamımızı oluşturan günler üzerine boylu boyunca düşer gölgeleri.

aşkın sevinci bir an
acısı ömür boyu sürer

kadınlar için önemli olan, kendilerine özgü adımlar atmaktan çok, zorunlu durumlara aklı başında katlanmaktır.

on yaşındaydım. bir gün okuldan eve döndüm. yazgı denen şeyin tüm köşe bucaklarda pusuya yattığı, her an bir şey olmasının beklendiği günlerden biriydi. öyle günler ki, ruhumuzdaki bir dağınıklık, bir düzensizlik çevremize yansıyarak çarpıklık içinde gösterir onu; bir tedirginlik ve korku sıkar yüreğimizi ve bizler bunun sözde nedenlerini kendi dışımızda arar, dünyayı gereken düzenden yoksun bulur, nereye yönelsek bizi engelleyen güçlerle karşılaşırız.

16.5.00

rüzgâr

ahmet muhip dıranas


ben büyük rüzgârları severim, büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun
insan bir yanınca kerem misali yanmalı
uykudan bile mahşer günü uyanmalı

15.5.00

çember

ali püsküllüoğlu


nasıl olsa bir gün eriye eriye tükenecek güneş
nasıl olsa düşeceksiniz bir kaldırıma, severken
ya da koklarken bir çiçeği, bir mektubu okurken ya da
bir parkta güneşlenirken, çocukların oynaştığı bir sıra
-sevgi, o yabanıl dağ geyiği, kaçar durur sizden-
akşam çökerken, boğuk bir sıkıntıyla kente
o alışılmış sicim yağmurlar yağarken
-soluk, kararsız bir göğün altında, bir başınıza öyle-
adımlarınız gider ya gitmez, sigaranız ağzınızda
merhaba diyensiz, tükenmişliğinizi sonun değin yaşarken
siz var mısınız bu kentin pis havasında -bilmezken-
sokak kedilerinin, o hüzün şarkılarının yanında
nasıl olsa bir gün olacak bu, kaçamazsınız
-siz kendiniz misiniz gerçekten? onu da düşünmelisiniz-
meyhanelere girseniz sıkıntıyla, kavgalarınız olsa
nedensiz ve korkunç. tutup güvercinleri okşasanız
ya da yolsanız tüylerini martıların ve onların
gümüş saplı kara bir bıçağı öfkeyle sallasanız havaya
tükeneceksiniz yine de. bu korkunç sorunun karşılığı yok
savaşlardan yenilmiş çıkacaksınız, yitik hep yitik
neyiniz varsa, acının bilinmedik köşelerinde ta derinde
yitik hep yitik. boyuna bu. varlaştırmaz sizi hiçbir şey
akşamın yüreğe ağır basan o yılgın gelişinde
isteklerin bilinmezliğinde, adım başı değişen, adım başı
kararsız. hangi soruya karşılık olacak? bilinmezken
kalmanın neyi değiştireceği, gitmenin neyi eksilteceği
neye yok desek, neyi çarmıha gersek, neye tapsak
diye düşünseniz bile. düşünmek olur bu önce, ama sonra?
ama sonra sıkıntılarınızın kışı başlar yine de
çevrenizde ateşten bir çember gibi darala darala
çevrenizde ateşten bir çember gibi darala darala

14.5.00

mucize

charles baudelaire

uykuda, şu her gece yaptığımız macera dolu yolculukta, olumlu anlamda mucizevi olan bir şey vardır; düzenli tekrarlandığı için gizemi azalmış bir mucizedir bu. insanın rüyaları iki türlüdür: sıradan hayatının ayrıntıları, kaygıları, arzuları ve günahlarıyla dolu birinci tür rüyalar, hafızanın engin tuvaline yerli yersiz işlemiş, gündüz gözüyle görülen nesneleri az çok tuhaf bir biçimde birleştirir. bu doğal bir rüya görmedir; bizzat insanın kendisidir. fakat ikinci tür rüyalara gelince, bu rüyalar uyuyan kişinin karakteri, hayatı ve tutkularıyla alakasız ve bağlantısız olan, saçma ve beklenmedik rüyalardır.


benim "hiyerogliftik" diye nitelendirdiğim bu tür rüyalar hiç kuşkusuz insanın doğaüstü yanını temsil eder ve eskiler bu tarz rüyaların tam da saçma oldukları için ilahi olduğunu düşünmüşlerdir. zira doğal nedenlerle izah edilemediği için bu rüyaların nedenlerinin insanın dışında yattığına karar vermişlerdir. ve bugün bile rüya yorumcularının yanı sıra felsefi bir ekol, bu tür rüyalarda bazen bir paylama bazen de bir öğüt saklı olduğunu belirtir. kısacası bu rüyalar uyuyan kişinin zihninde üretilmiş sembolik resimlerdir; öğrenilmesi gereken bir sözlük, bilge adamların anahtarına sahip olabileceği bir dildir.

müstesna şekilde yoğun zevkleri deneyimlemek isteyen gerek cahillerin, gerekse kibar çevreden insanların bilmesi gereken gerçek şu ki; esrarda aşırı doğal olandan başka mucizevi bir şeyi kesinlikle bulamayacaklar asla. esrarın etkisini gösterdiği beyin ve organizma, evet, nitelik ve yoğunluk bakımından yükselmiş olabilir; ama her zaman kaynağına bağlı olağan bireysel olguları üretir. insan bedensel ve ruhsal mizacının ölümcül esaretinden kaçamayacaktır; esrar bir insanın bilindik izlenimleri ve düşünceleri için büyütücü bir ayna olacak ama yine sadece bir ayna olarak kalacaktır.

13.5.00

mektuplar

orhan burian

ben küçükken fenalıklardan fena muhitlerden men edildim. büyüdüğüm zamansa onlardan -yakınlarına gidemeyecek kadar- iğrenmiştim. insanlığın büyük ekseriyeti bu çukurlara düştüğü için onlardan da iğrendim; ben onun için "misanthrope"um.

ehliyetli insanlar elinde idaresi memlekete kanaat sahibi olmanın haysiyetini öğretebilir.

şu para denilen şeye bazen çok kızıyorum. kolaylıktan başka bir şey için icat edilmemişken mütemadiyen hayatımızı güçleştirmeye, abuslaştırmaya yarıyor. onun uyandırdığı hırstan kurtulabilsek yaşamak ve mesut olmak hiç de güç bir şey değil. mesela yemek: türlü türlüsünü yedikten sonra artık biliyorum ki en sadesiyle de insan aynı derecede besleniyor. tabağındakini kendine fazla düşünce mevzuu edinmezse zevkten yana da bir şey fark etmiyor. işin doğrusu hayatımızı, eğlencelerimizi çetrefilleştirmekle meşgulüz. buldukça bunuyoruz. tabi sonunda daima paramız eksik geliyor ve daima gayrimemnun kalıyoruz. kendi içimizde bir karara, bir ölçüye eremedikçe dünyanın bütün imkanları bize verilse yine nafiledir.

üniversitenin hiç memleketin maddi imkanlarına ve ihtiyaçlarına bakmadan ve etraflı anketlerle herkesin fikrini almadan üniversite tahsiline bir iki sene ilave edivermesi bizim tepeden inme ve hatalı demokrasimizin acı cilvelerinden biridir.

12.5.00

house of cards

cesaretin anlamı, aynı fikirde olmadığınız kişilerin özgürlüğü için savaşmaktır.

hayatta küçük hesaplardan daha çok tiksindiğim bir şey yok.

birine çok değer vermek gözümüzü kör eder. 

geri adım atmak zayıflıktır; ama bazen pozisyonunu korumak pes etmekten iyidir. güç gösterince sana daha çok saygı duyarlar.

gerçekler nasıl düzenlenirse düzenlensin tamamen tarafsız olamaz.

"gelişmek değişmektir. mükemmellik sıkça değişmektir." (churchill)

yetkinlik, bu ormanda egzotik bir kuş gibidir.

birinin sana iyilik borçlanması her zaman iyidir.

theodore roosevelt: bu ülkenin cesur ve kararlı denemelere ihtiyacı var. sağduyulu olan davranış, bir yöntemi benimseyip denemek ve başarısız olursa bunu açıkça itiraf edip yenisini denemektir. ama her şeyden önemlisi, bir şeyler denemektir.

görev ve cinayet arasında ince bir çizgi vardır.

kimse suratına dayanan bir silaha karşı gelemez.

işinin erbabı hiçbir yazar iyi bir hikayeye dayanamaz, hiçbir siyasetçinin tutamayacağı sözler vermeye dayanamayacağı gibi.

hiçbir kitap insanların hayatlarını kaybetmelerine değmez.

herkes intihar edebilir ya da kameranın önünde ağzına geleni söyleyebilir. ama asıl cesaret isteyen şey nedir, bilmek ister misin? ne hissedersen hisset, ağzını kapalı tutmaktır. riskler bu kadar büyükken kendine hakim olmaktır.

sevgilim, hiçbir şey sonsuz değil, biz hariç.

kimse bir fikri umursamaz; ama bir fikri olan bir adamı umursayabilirler.

tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sabır, değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret ve ikisi arasındaki farkı anlayabilmem için sağduyu ver.

30 yılını biriyle geçiriyorsun ve sonra senin kim olduğunu bile bilmez hale geliyor.

yenilen taraf için kutsal toprak yoktur.

yapmamamız gereken bir şeyi hiç yapmamış olsak yapmamız gereken şeyleri yaptığımız için sevinemezdik.

bazen çoğunluk için bir kişinin feda edilmesi gerekir.

11.5.00

son romantikler

w. b. yeats


son romantiklerdik biz -konu diye
geleneksel kutsallığı ve güzelliği seçtik
hangi şair adına ne yazılmışsa
halkın kitabına; en çok ne kutsayabilirse
insan aklını ve yüceltebilirse bir şiiri
ama değişti her şey, binicisiz şimdi o soylu at
bir zamanlar homeros'u taşıdıysa da eyerinde
kuğunun sürüklendiği o karanlık sularda

10.5.00

ördek ali

a. kadir

bir ördek ali varmış. ördek denmesine çok kızarmış. bir gün bir arkadaşıyla yolda giderken, arkadaşı,

"bugün hava bulutlu" demiş. bunun üzerine ördek ali:

"vay, sen bana ördek dedin!" diye başlamış kalaylamaya arkadaşını. arkadaşı,

"yapma, etme, eyleme, böyle bir şey demek istemedim sana ali" dediyse de, ali:

"yok" demiş, "bana sen ördek dedin, söyle niye dedin?" arkadaşı bu sefer:

"peki, nereden anladın ördek dediğimi?" diye sorunca ali:

"nereden anlayacağım; hava bulutlu dedin, hava bulutlu olunca yağmur yağar, yağmur yağınca yerde sular birikir, yerde sular birikince göl olur, gölde de ördek yüzer. sen bana ördek dedin."

9.5.00

hikâye

daron acemoğlu / james a. robinson

büyük romalı yazar büyük plinius şu öyküyü naklediyor: imparator tiberius zamanında bir adam kırılmayan bir cam icat ediyor ve büyük bir ödül alacağını umarak imparatora gidiyor. icadını gösterince tiberius ona bu icattan kimseye bahsedip bahsetmediğini soruyor. adam hayır diye karşılık verince tiberius'un emriyle sürüklenerek uzaklaştırılıyor ve "altın, çamurun değerine düşmesin" diye öldürülüyor.

bu hikâyede iki ilginç şey var. birincisi, adam bir iş kurup bu camı satarak kâr edecek yerde önce tiberius'a gidiyor. bu, roma devletinin teknolojinin kontrolündeki rolünü gösteriyor. ikincisi, tiberius icadın doğurabileceği olumsuz ekonomik etkilerden ötürü onu yok ederken mutluluk duyuyor. bu da yaratıcı yıkımın ekonomik etkilerinden duyulan korkuyu ifade ediyor.

8.5.00

saatleri ayarlama enstitüsü

ahmet hamdi tanpınar

aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. şu veya bu şekilde. fakat daima ödersiniz.

bu alemde hiçbir hesap, hiçbir bağlanma bedava değildir. hepsi aynı fedakarlıkları ister. ve en iyiden en kötüye bir adımda geçilebilir.

hürriyeti politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman manasını anlayamayacaklardır. politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır.

lüzumsuz hiçbir şeyin peşinde koşmadım. hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedim. hiçbir zaman sınıfımızın birincisi veya ikincisi, hatta yirmincisi olmak istemedim.

saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.

dinlemeyi bilmek mühim bir meziyettir. hiçbir şeye yaramasa bile insanın boşluğunu örter, karşısındakiyle aynı seviyeye çıkarır.

belki de şahsiyet dediğimiz şey bu, yani hafızanın ambarındaki maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir.

modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder.

bu daima böyledir. hadiseler kendiliğinden unutulmaz. onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daima öbür hadiselerdir.

insanların saadet anlayışları da gariptir. kitaplara bakarsanız, kendilerini dinlerseniz, insanoğlunun esas vasfı akıldır. onun sayesinde hayvanlardan ayrılır. beylik sözüyle, hayata hükmeder. fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz. bütün telakkileri, hususi bağlanışları hep bu aklın varlığını yalanlar.

insan neyi anlatabilir? insan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.

"nasıl böyle düşünebiliyorlar?" diye hayret ettim. galiba bizi benzerlerimizin karşısında her gün birkaç defa çıldırmaktan bu hayret kurtarır.

sanki çok tüylü, yumuşak bir yığın kol ve kanatlı, insanı adeta bitmez tükenmez gıdıklamalar, kısık gülüşler ve haz baygınlıkları içinde sömürüp tüketen bir hayvanın eline düşmüşüm gibi bu manasız aleme gömüldüm. hiçbir şeyin birbirini tutmadığı ve her şeyin en şaşırtıcı şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada, bilmediğimiz bir yerde kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda imişim gibi yaşamaya başladım. bu fırtına nerede kopmuştu? hangi tuhaf ve zıtlarla dolu alemleri yağma etmiş, yahut nasıl karmakarışık bir armadayı didik didik böyle savuşturmuş ki bize kadar getirip önümüze yığdığı şeylerin hiçbirini asıl kendi çehrelerinde tanımamıza imkan yoktu. her şey bir hokkabaz şapkasından çıkar gibi birbirinin peşinden, birbirine takılı geliyordu. bu yaşanırken çok rahat, sonradan üzerinde düşünülünce bir kabus gibi sıkıcı bir şeydi.

gençliğe ve güzelliğe affedilmeyecek kusur yoktur.

biz fakirler böyleyizdir. kader sarayında bizim işlere bakan büro hiç şaşmaz, ihmal etmez. zihnimizden geçen en uzak, en masum ihtimallerin, sadece şiddet ile ret için düşündüğümüz şeylerin bile ceremesini öderiz.

hakiki insan zaman şuurudur. refahın yolu sağlam bir zaman anlayışından geçer.

şiir bir iç kale sanatıdır. çünkü dil, vasıta olarak değil malzeme ve nesiç olarak kullanıldığı zaman milletin iç kalesidir. böyle alınınca, bir milletin insanının, tarihinin, kültürünün ta kendisidir. köpüğüdür, çiçeğidir, tacıdır. onunla yapılan sanat, bir iç kale sanatı olur. zaferlerini yavaş yavaş oradan yapar. şairin roması kartallarını zamanla surlarının dışına çıkarır.

inanmayan bir adamla çalışmak dünyanın en güç işidir.

tecrübe sahibi demek, yıpratılmış olmak, muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir. bu cins insanlardan bize hiçbir zaman hayır gelmez.

bilgi bizi geciktirir. zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. mesele yapmak ve yaratmaktadır. bilselerdi, bilselerdi.. fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmaya erişemezlerdi. bilgileri buna mani olurdu. yaratmak, yaşamanın ta kendisidir.

iş insanı temizliyor, güzelleştiriyor, kendisi yapıyor, etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. fakat iş aynı zamanda insanı zaptediyordu. ne kadar abes ve manasız olursa olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam, ister istemez onun dairesinden çıkmıyor, onun mahpusu oluyordu. insan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi.

7.5.00

evlilik

~gone girl

"herkesi bana karşı kışkırtabilirsin. umrumda değil. seni terk ediyorum."

"çocuğunu sana karşı kışkırtmama gerek kalmayacak. o kendiliğinden senden nefret edecek."

"seni pis kancık!" 

"sen bu kancıkla evlendin! kendini sevdiğin tek zaman, bu kancığın hoşlanabileceği bir erkek olmaya çalıştığın zamandı. ben kolay pes etmem. ben böyle bir kancığım. köylü bir kızla mutlu olabileceğini mi sanıyorsun? hayır yavrum. seni ancak ben paklarım."

"hayal aleminde yaşıyorsun. kafayı yemişsin. neden böyle bir şey istiyorsun? evet, seni sevmiştim. ama sonra birbirimize uyuz olduk, birbirimizi değiştirmeye çalıştık. birbirimize acı çektirdik."

"evlilik budur işte."

6.5.00

öncesiz çiçek

murathan mungan


öncesiz çiçek birdenbire açılıveren aramızda
belki sonrasız da
gece dumanı çeliğin sızısını zorlayan
yakın duruyor benim görünmez sarışınlığım
seni kendine zorlayan akşamlarına
sesinin saplandığı yeminlere çıplak bıçak olmaya
tutulmuş gecesi bütün kapılarının
susup da sönerken bakmaktan bakmaktan
kaçan bakışların

gözleri başka şehirlerde kalmış çocuklar tanıdım
serseriliği tükenmiş serseriler
bilirsin
bazı salaş duygular yaşını büyütür insanın
bazı sorular yalnızca zihin yorar
güçlüler gider kendi gürültüleriyle
büyük şehrin tesadüflerinden yorgun
düşmüş biri olarak
sen güçsüzlüğün gücüyle kal
bırak kahramanı olmadığın hayatları
takibe almayı
bırak başkaları yaşasın
kimi zaman hiçliğin önemi
her yeri kaplar

öncesiz çiçek, beklenmedik dolunay
neonu sönmüş arka sokak rock bar bira dalgınlığında çarpışma
şimdi buradasın
omuzbaşımda
aynı basamaklara çökmüşüz
gerisinin ne önemi var