28.4.00

yol

hermann hesse

her insanın yaşamı, onu kendine götüren bir yoldur; bir yol denemesi, bir yol taslağıdır. hiçbir insan yüzde yüz kendisi olamamıştır ama yine de herkes gücü yettiğince ilerler bu yolda; kimi biraz daha gözü açık, kimi biraz daha gözü kapalı. herkes kendi doğumuna ilişkin artıkları, bir ilk çağ dünyasının sümüksü cismini ve yumurta kabuklarını sonuna dek sürükleyip götürür kendisiyle. kimileri vardır, hiçbir vakit insan aşamasına erişemez, kurbağa olarak, kertenkele olarak, karınca olarak kalır. kimileri de vücutlarının belden yukarısıyla insan, belden aşağısıyla balıktır. ama her biri doğanın insan doğrultusunda bir yaratısıdır. hepimiz aynı derinliklerden çıkıp geliriz ama bir taslak, derinliklerden çıkıp gelen bir yaratık olarak her birimiz kendi öz amacımıza varmak için uğraşıp didiniriz. birbirimizi anlayabiliriz ama kendimizi ancak kendimiz açıklayıp yorumlayabiliriz.

27.4.00

corydon

andre gide

ülke için o kadar önemli, o kadar ivedi, o kadar yaşamsal olan konularda atıp tutmanın iş yapmaya, görünüşün gerçeğe bunca yeğ tutulması ve özün gösterişe kolayca feda edilmesi doğrusu şaşılacak şeydir.

leonardo da vinci: seven, sevdiğinin yanındayken dinlenir.

la rochefoucault: eğer aşktan söz edildiğini duymasa, hiçbir zaman sevemeyecek insanlar vardır.

herkes ancak ilgi duyduğu şeyleri görür.

sıkıntısını çektiğimiz uyumsuzlukların çoğu ancak yüzeyde kalır ve yalnız yorumlama yanlışlarından doğarlar.

henrik ibsen: dostlar, size yaptırdıkları şeylerden çok, yapmanızı önledikleri hareketlerden ötürü tehlikelidirler.

balzac: töreler, ulusların ikiyüzlülüğüdür.

"önemli olan iyileşmek değil, dertleriyle bağdaşarak yaşamaktır." (papaz galiani)

montaigne: doğadan çıktığını söylediğimiz bilinç kuralları alışkanlıktan doğarlar.

karşı cinse dönükler arasında da yozlaşmışlar, ahlaksızlar ve hastalar vardır.

aşk salt insan yapısı bir şeydir; doğada aşk diye bir şey yoktur.

pascal: insanın doğal duyguları tümüyle doğaya özgü ve capcanlıdır. doğal kılınmayan hiçbir şey yoktur. yitirilemeyecek doğal bir şey olmadığı gibi.

her önemli sanat rönesansı ya da bolluğunun, hangi ülkede olursa olsun, her zaman sapkın taşkınlıklarla birlikte yürümüş olması dikkate değerdir.

sorunu görmezlikten gelmek, onu çözmek demek değildir.

"cinsel oruç birtakım insanların sandıkları gibi zoraki bir erdem değildir. kökleri doğada ve akılda bulunur; gerçekten bu erdem çoğalma yasasından doğan kötülükleri ve mutsuzluğu önleyen tek doğru yoldur." (malthus)

yoldan çıkarılması en kolay eğilim nefse değgin olandır.

daniel defoe: insanın kendisinden başka herkesin yanlış düşündüğünü söylemesi güçtür; ama eğer gerçek buysa, kim ne yapabilir?

26.4.00

aleladenin zaferi

andre gide

her yıl bahçeme kavuşunca aynı aksilikle karşılaşıyorum; en az yetişen cins ve türlerin yok olması. darwin'e karşı koyan nietzsche'nin dediği gibi, alelade ve değersizlerin zaferi, başarılı oluşların silinmesi. orta değerde, hatta ortanın altında olan tiplerin, önüne geçilmez bir hakimiyeti. nietzsche şunu da söylüyordu: üstün gelen mutlu tesadüfler seçkin türler değil, ama soysuzlaşmaya yüz tutan türlerdir. daha ileride: tabiat, talihi yaver olanlara karşı amansızdır; gösterişsiz, orta ve aşağı çapta olanları gözetir, korur ve sever. bu sonuncuların verimlilik ve sürekliliği büyük olur. halbuki birincilerde çarçabuk yok olmak, sayısı azalmak tehlikesi artar.

kedim bir kuş yakalar yerse, bu hep, serçe yerine bir ötleğendir.

çiçekler de nefis, nadir olduğu kadar güç elde edilir.

bir mucize, korularımıza fevkalade bir orkide bağışlasa, derhal onu koparmak, soldurmak için yüz el uzanır; zümrüdüanka göklerimizde görünecek olsa bütün tüfekler omuzlanıp ona çevrilir, sonra da bunların pek az olduğuna şaşarız.

25.4.00

yemek

paulo coelho

bir ruh mutlu olduğunda dünya çok daha iyi bir yer olur.

"sizlerden birinin yüz koyunu olsa ve bunlardan bir tanesini kaybetse, doksan dokuzu bozkırda bırakıp kaybolanı bulana dek onun ardına düşmez mi?" (luka 15:4)

insanların benden beklediği şekilde davranırsam onların kölesi haline gelirim.

evlilikte kadına en fazla keyif veren şey seks değil, yemek yapmaktır. yemek yiyen erkeğini seyretmek; bu bir kadının zafer anıdır; çünkü bütün gününü akşam yemeğini düşünerek geçirmiştir. ve bunun nedeni geçmişteki bu hikayede saklı olmalı; açlıkta, neslin tükenme tehlikesinde ve hayatta kalma çabalarında. 

eğer bir hikayeyi anlatıyorsan o zaman hala ondan kurtulamamışsın demektir.

her yeni rolle birlikte o karaktere bürünebilmek için kendimiz olmayı bırakmamız gerekir.

yeter! çok işin varmış gibi, sorumluluklarının altında eziliyormuş, her ne yapıyorsan dünyanın buna çok ihtiyacı varmış gibi davranmayı bırak artık ve bir süreliğine sadece seyahate çık. 

yaşamımızda gelişmemizi engellemekten sorumlu bir olay daima vardır.

kimse özgürlük istemez; hepimiz sadakat isteriz; cenevre'nin güzelliklerinin keyfini birlikte çıkarmak için kitaplar, söyleşiler, filmler hakkında konuşmak veya her ikimize yetecek paramız olmadığından sadece bir sandviçi bölüşmek için bile olsa, yanımızda birisini isteriz.

hayatta her şeyin bir bedeli vardır ve bilgi, dünyadaki en pahalı ürünlerden biridir.

eleştirmenler aşırı derecede tehlikelidir; gerçekte ne olup bittiğini bilmezler; politika söz konusu olduğunda demokrattırlar; ama konu kültürse faşist olurlar. insanların onları yönetecek kişileri mükemmel şekilde seçebileceğine inanırlar; ama iş film, kitap, müzik seçmeye geldiğinde hiçbir fikirleri yoktur.

"aşk kimsenin kurtulmak istemediği bir hastalıktır."

yapman gereken sadece dikkat etmek; dersler daima sen hazır olduğunda gelir ve sen işaretleri çözebilirsen bir sonraki adımı atman için bilmen gereken her şeyi öğrenebilirsin.

24.4.00

jean-baptiste grenouille

patrick süskind

mavi elbiseli küçük adam ansızın belirivermişti, yerden bitmiş gibi, elinde, tıpasını açtığı küçük bir şişecikle. hatırlayabildikleri ilk şey buydu; karşılarında biri dikilip bir şişeciğin tıpasını açmış, sonra bu şişeciğin içindekini üstüne başına dökmüş, dökmüş, birdenbire her yanını ışıl ışıl ateş sarmış gibi bir güzelliktir kaplayıvermişti.

bir an saygıdan, katıksız şaşkınlıktan geri çekildiler. ama aynı anda, bu geri çekilmenin daha çok bir tür kuvvet alma olduğunu, saygılarının isteğe, şaşkınlıklarının hayranlığa dönüştüğünü de anlamışlardı. bu melek-insana doğru çekildiklerini hissediyorlardı. hiçbir insanın karşı koyamayacağı, hele hiçbir insanın karşı koymak istemeyeceği için karşı koymanın daha da güç olduğu yavuz bir hortuma, tuttuğunu koparan bir sele yakalanmış gibiydiler; çünkü bu selin yıkıp sürüklediği, kendi tarafına çevirdiği şey istencin ta kendisiydi. ona ulaşmalı diyordu istenç.

çevresinde halka olmuşlardı, 20-30 kişi, daralttıkça daraltıyorlardı halkayı. çok geçmeden hepsi birden sığmaz oldu halkaya, itişip kakışmaya başladılar, her biri merkeze en yakın olmak istiyordu.

sonra birdenbire içlerindeki son tutukluk da yok oldu. meleğin üstüne atladılar, yere indirdiler onu. herkes ona dokunmak istiyor, herkes ondan bir parçacık, bir tüy parçası, bir kanatçık, o harika ateşinden bir kıvılcım almak istiyordu. elbiselerini, saçlarını, derisini parça parça yolup aldılar üstünden, pençelerini, dişlerini etine geçirdiler, çakallar gibi üstüne saldırdılar.

ama insan gövdesi denen şey sağlamdır, öyle kolay kolay parçalamaya gelmez, atlar bile büyük zorluklarla becerirler o işi. onun için bir anda hançerler parladı, indi, yardı, baltalar, kasaturalar ayırdı eklemleri, çatır çatır kırdı kemikleri. göz açıp kapayıncaya kadar otuz parçaya ayrıldı melek, herkes bir parçasını eline geçirdi, bir şehvet açlığı içinde bir kenara çekilip yedi yuttu. yarım saat sonra jean-baptiste grenouille yeryüzünden, bir tek lifi bile kalmamacasına kaybolmuştu.

yamyamlar yemekten sonra gene ateşin başında toplaştıklarında hiçbirinden tek söz çıkmadı. kah biri kah öbürü biraz geğiriyor, bir kemik parçası tükürüyor, sessizce dilini dişlerinin arasında gezdirip yutkunuyor, ayağıyla mavi ceketten arta kalmış bir parçayı ateşe itiyordu: hepsi de azıcık utanma duyuyor, birbirlerinin yüzüne bakmaya cesaret edemiyorlardı. içlerinde erkek olsun kadın olsun her birinin, cinayet ya da ona benzer aşağılık bir suç işlemişliği vardı. ama bir insanı yemek? böyle korkunç bir şeyin hiç; ama hiçbir zaman ellerinden gelmeyeceğini sanırlardı. şimdi, bunu ne büyük kolaylıkla yaptıklarına, üstelik de, ne kadar utanırlarsa utansınlar, bir damla bile vicdan azabı duymadıklarına şaşıyorlardı. tersine! içleri, midelerindeki ağırlık bir yana, tüy gibi hafifti. karanlık ruhlarını birden hoş bir sevinç sarmıştı. yüzlerinde, mutlu bir genç kız yüzünün hafif pırıltısı görülüyordu. belki bakışlarını yerden kaldırıp birbirlerinin gözünün içine dikmekten utanmaları da bundan ileri geliyordu.

sonra, önce kaçamak kaçamak, sonra doğruca göz göze gelmeyi başardıklarında, gülümsemeden edemediler. olağanüstü bir gurur duyuyorlardı. ilk kez sevgiyle bir şey yapmışlardı.

23.4.00

mr. robot

dünya tehlikeli bir yer. kötülük yapanlar yüzünden değil, görüp de hiçbir şey yapmayanlar yüzünden.

insanları okumada çok iyiyimdir. içlerindeki en kötü şeyi ararım.

herkes çalar. bu böyledir. insanlar tam anlamıyla hak ettiklerini mi kazanıyorlar? hayır. ya fazla ya da az alıyorlar ama zincirdeki biri her zaman kaymağını götürüyor.

bir adama bir silah verirsen bir bankayı soyabilir ama bir adama bir banka verirsen dünyayı soyar.

insanlar her zaman umudumu boşa çıkarmanın bir yolunu buldu.

bir holdingi kalbini hedef alarak çökertemezsin. holdinglerin olayı budur, kalpleri olmaz. onları parça parça çökertirsin. ve çözülmeye başladıkları zaman kontrol yanılsamaları da çözülür.

büyük bir fırsat ondan faydalanılmasını bekler.

seçimlerimiz üzerinde kontrol sahibi olup olmadığımızı nasıl bileceğiz? sadece önümüze gelen şeyin en iyisini yapmaya çalışıyoruz, olay bu. sürekli iki seçenekten birini seçmeye çalışıyoruz. tıpkı bekleme salonundaki iki tablo gibi. ya da coca-cola ve pepsi. mcdonald's veya burger king. hyundai veya honda. hepsi aynı bulanıklığın parçası. odak dışında kalan bulanıklık. seçimin yanılsaması. kendi istediğimiz kablolu yayın, doğalgaz ve elektrik şirketini bile seçemiyoruz. içtiğimiz su, sağlık sigortamız.. seçebilseydik bile fark eder miydi ki? eğer tek seçim şansımız kılıç ve kalkan arasında oluyorsa bu nasıl seçimdir amına koyayım? aslında aynı değiller midir? hayır, seçimlerimiz bizim için tayin edilmiş uzun zaman önce.

insanlar etrafta dolaşıp nefretin ne demek olduğunu biliyormuş gibi yapıyorlar. hayır, kimse bilemez. ta ki kendinden nefret edene kadar. demek istediğim, gerçekten kendinden nefret etmek. bu, güçtür.

insanlar iletişim kuramadıkları zaman öfkelenir.

içinde yaşadığımız dünya bu. insanlar birbirlerinin hatalarına bel bağlıyor. birbirlerini kandırmak için başkalarını kullanıyorlar. hatta birbirleri ile ilişkili oluyorlar. sıcak, dağınık bir insan çemberi.

bu, kendimi korumanın tek yolu: onlara asla kaynak kodumu göstermemek. kendimi kapatmak. beni kimsenin bulamayacağı soğuk, kusursuz labirentimi yaratmak. ama artık daha normal olacağım. belki kız arkadaşım bile olabilir. onunla birlikte aptal marvel filmlerine gideceğim. spor salonuna yazılacağım. instagram'da bir şeyleri beğeneceğim. vanilyalı latteler içeceğim. bu andan itibaren açıksız bir hayat süreceğim. kusursuz labirentimi korumak için her şeyi yapacağım.

bir maskeyi, artık maske olmayı bıraktığında nasıl çıkarırsın? senin kadar senin bir parçan olduğunda?

22.4.00

hannibal

hiçbir şey bir hayatta kalma hikayesinden daha iyi satmaz.

hepimiz biraz umut için çaresiziz.

bir cümlenin sonundaki noktalama işareti, her kelimeye anlam verir. onu takip eden her boşluğa da.

gerçeklik, sırf sen ona inanmayı bıraktığın için ortadan kalkmaz.

rüyalar bizi uyanıkken yaşadığımız hayata hazırlar.

psikopatlar cerrahi alanlara ilgi duyar. bu tür alanlar, güç vaat eder. hisleri ortaya koymadan tarafsız ve hızlı kararlar vermeyi gerektirir.

problem çözmek avcılık gibidir. vahşi bir zevk verir ve bu zevkle doğarız.

hiçbir şey bizi yalnızlık kadar savunmasız kılmaz.

tanıdığın düşman, tanımadığın dosttan yeğdir.

diğer insanlara güvenme eksikliği dine olan ihtiyacı arttırır. diğerlerine güvenemezsen tanrı'ya güvenmek zorundasın.

dünya; kendisini görüntülerin, seslerin, kokuların ve anıların bir ahenksizliği şeklinde sunar.

yamyamlık bir üstünlük eylemidir.

merhamet diye bir şey yok. merhameti biz yaparız onu, basit sürüngen beynimizde fazlaca büyümüş parçalarımızda imal ederiz.

21.4.00

mücadele

milan kundera

kendini suçlu hissetmek ya da hissetmemek. bence her şey burada yatıyor. hayat, herkesin herkese karşı mücadelesidir. bu malum zaten. peki, bu mücadele az çok medeni bir toplumda nasıl cereyan eder? insanlar birbirlerini fark ettikleri anda birbirlerinin üzerine atılamazlar. bunun yerine, başkasının üzerine suçluluğun utancını atmaya çalışırlar. öbürünü suçlu kılan kazanır. hatasını itiraf eden ise kaybeder.

sokakta düşüncelere dalmış yürüyorsun. kızın biri, dünyada bir tek kendisi yaşıyormuş gibi, sağına soluna bakmadan, dosdoğru üzerine yürüyerek sana doğru geliyor. çarpışıyorsunuz. ve işte hakikat anı gelip çatıyor. kim öbürüne sövecek, kim özür dileyecek? aslında her ikisi de hem çarpan hem çarpılan.

20.4.00

zaman

ömer hayyam


yaptığın zulmü sen de bilirsin ey zaman
oruca, namaza koşturur bunca insan
eşek yerine koymak değil mi insanı
nimet verip yük eksik etmemek sırtından

19.4.00

kayıp sabah

gabriela adameşteanu

anlaşılmadıysam kusur benimdir.

hayatta geri gelmeyen iki şey vardır: anne-baban ve sağlık; ikisini de kaybettin mi, onları kimse geri veremez.

bazı insanlar sinirden yer, başkaları sıkıntıdan; ama kendilerini en zor tutanlar zevk için yiyenlerdir. insanın hayatta kalan son zevki de yemektir.

hayatta ne istediğini iyi bileceksin. istediklerine ısrarla tutunursan sonunda bir şeyler elde edersin.

hayatta gerçekten, kendini inanılmaz mutlu hissettiğin anlar kalıyor aklında, bunu sonra hatırlıyorsun. sonradan da aslında o mutluluk ve sükunet anlarının kısa bir süre sonra gelecek olan büyük sorunların habercisi olduğunu anlıyorsun; yine de o anlardan güzel bir hatıra kalıyor aklında.

bir evin ihtiyacı hiç bitmez.

kilolu olmanın avantajı da bu: zamanla kaslar gevşiyor ve cildi o şekilde tutan bir tek yağdır. o yüzden obezlerin teni iyidir, bu bilinen bir şeydir; maalesef her şeye sahip olamıyoruz, hem cilt hem incecik vücut. bir şeyden fedakarlık edeceksin. hayat budur.

kültürün ilk sonucu, yatay olarak yani çağdaş toplumun üyeleriyle ve dikey olarak, daha önceki nesillerle dayanışma ilişkilerini sağlamlaştırmaktır.

gün kötü başlarsa, sen ne yaparsan yap sonradan düzeltemezsin.

18.4.00

edebiyat eseri

fethi naci

edebiyatın görevini basit bir pedagojik görev durumuna getirdiniz mi, yani şiirin, hikâyenin, romanın en güzelini yazmak yerine, halka bilinç vermek ya da sömürü koşullarını ortadan kaldırmak adına şiirin, hikâyenin, romanın en sıradanını yazmaya giriştiniz mi, istediğiniz kadar yüksek ülkülerden söz açın, bu sıradanlığı kimseye yutturamazsınız. dahası var: edebiyata yüklediğiniz göreve yan çizmiş olursunuz. çünkü edebiyatın dünyanın tanınmasına ve değiştirilmesine katkıda bulunabilmesinin ilk koşulu, yazdığınız şiirin, hikâyenin, romanın gerçekten "edebiyat eseri" olmasıdır; bu koşul gerçekleşmemişse, bırakın halkı, sanatçı birey olarak kendinizi bile kurtaramazsınız.

17.4.00

dünyaca

fazıl hüsnü dağlarca


burda, hindistan'da, afrika'da
her şey birbirine benzemektedir
burda, hindistan'da, afrika'da
buğdaya karşı sevgi aynı
ölüm önünde düşünce bir

nece konuşursa konuşsun
anlaşılır gözlerinden dediği
nece konuşursa konuşsun
benim duyduğum rüzgarlardır
dinlediği

biz insanlar ayrı ayrı kalmışız
bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların
biz insanlar ayrı ayrı kalmışız
gökte kuşların kardeşliği
yerde kurtların

16.4.00

erkeklik organı

elia kazan

erkeklik organı insanın en dürüst yanıdır. bundan aynı ölçüde emin değilim ama, kadınınki de öyledir sanırım. erkek organını daha iyi tanıyorum. en büyük yanı, onu tümüyle erdemli kılan yanı, erdemlilik iddiasında olmamasıdır.

örneğin, bizim organ hiçbir zaman "-meli" diye bir takı kullanmaz, "-malı" da demez. hemen oracıkta, boşalacak yüküyle hareket eder. kuşun tek bildiği "isterim"dir. ya da daha doğrusu "şimdi isterim". "dünya durdukça, daima" gibi boklar yemez. böyle sözler ise bir sürü adamı öteki herhangi bir duygudan daha çabuk çürütür. aynı zamanda, karındaşımız erkek ve kadınlara karşı düşmanca eylemlere iter bizi. çoğu kötülükler iyilik adına yapılmıştır.

o -melı/-malı'lar. öldürür insanı o -meli/malı'lar.

neyse, şimdi bizim oğlana dönelim. tek gözlü korsanımıza.

o, -meli/malı'lardan uzaktır. ve bunlardan çıkan bütün o dertlerden de. o kalkan vatandaşın tepede bir tek gözü vardır; istediğini kestirir, nişan alır ve düpedüz geçer saldırıya. ulu teddy roosevelt'in ruhuyla, bütün güçlerden peşine takılıp tepeye saldırmalarını ister. ve beden, salgılı teddy'nin katıksız isteğini tanır, peşine takılır ve varıyla yoğuyla katılır saldırıya.

arkadaşımızın saygı duyduğum bir diğer yanı da şu: onu uyandırıp ayaklandırmak pek elimizde değildir. istemiyorsa, kızın, dövün, kötü söz söyleyin isterseniz, tınmaz. bir fatih olarak uzanır orada, surat eder. mahmur bir diriliğe bürünüşü ise sahibine serzenişidir. yalan söylüyorsun yavrum, demek ister. sonra, o sahte durum geçip tarihin sayfalarına gömülünce, sayın öge kalkıp oturur, bakınır çevresine, sonra bir lalegibi kalkıp dikilir ve bir komedyen edasıyla "n'oluyor?" der.

çok fazla istemesi gerektiğinden değil ha! ama az da olsa içtenlikle istemeli. öte yandan "senden başka hiç kimse" gibi boktan sözlere ihtiyacı yoktur, kapılmaz da. bu konudaki görüşü şöyle tanımlanabilir:

"seni nevrotik orospu çocuğu seni! bütün arzunun kusursuz, tam ve sonsuz olduğuna inanıyormuş gibi davranman ya da öyle olmasını istemen niye? ya da senin arzunun en büyüğü olduğuna? sararıp solan yıllarını korumak için yüzyıllar boyunca kızlar uydurdular o 'sonsuza değin' bokunu, o 'en çok, en büyük' bokunu ve o 'yalnız sen' bokunu. bu yüzden kızları suçlayamazsın. solmaları hızlıdır onların. ama sen niye öyle görünüyorsun?"

şimdi kalkmışın dini imanı derler. ama eğri oturup doğru konuşalım, en doğru yanımız odur. ve en demokrat yanımız. zenginle yoksulu ayırt etmez ve renk farkı gözetmez. güney eyaletlerindeki kardeşlerimiz renk farkının her yerde geçerli olduğunu söylerler. ama büyük peter bu renk ayrımı zırıltısına hiçbir zaman yandaş olmadı, milyonlar tanıklık eder buna.

bizim yaşlı tekgöz, arı olan her şey gibi, biraz saf olma eğilimindedir. ve nerede biraz arı ve saf bir şey varsa, orada onu bozmaya yeltenen biri de vardır. böylece bizim kafasız, çoğu zaman, bağlı bulunduğu kişinin kokmuş kafasının ve ruhunun bilinçsiz aracı ve kurbanı olur.

erkekler, iyi olan yanlarını bir sürü yanlış ve kötü yerlerde kullanırlar. kızları aşağılamak, diğer erkekleri aşağılamak, gösteriş yapmak, kabadayılık etmek, sidik yarıştırmak, başka arenalarda aldıkları yenilgileri karşılamak, öç almak, kafatası yüzmek ve en kötülerinden biri, meraklarını doyurmak için. yüzlerce çeşidi vardır ayartmanın, tanrı bilir. karısıyla o işi yalnız karısı uyurken yapabilen o çok erdemli, çok ünlü siyasetçi gibi. hastalıklarımızın çoğunu bu küçük arkadaşımız yoluyla dışavururuz. ama şimşir başlı adamımızı tümüyle ayartmak, bozmak elinden gelmez kimsenin. geri gelir, istediği bir şeyi görür ve doğal olarak geçer saldırıya. bundan daha masum ne olabilir ki?

o gece florance'a karşı bizim ağaçkakan benim olabileceğimden çok daha dürüst, daha şövalye, daha nazik ve daha insancıl idi. florance'ı duydu, onun açık ve acil isteğine karşılık verdi. ve benim kafam çatışmalar ve engellerle darmadumanken kuş yuvasını buldu, orada sonsuza dek kalacağı gibi yalanlar kıvırmadan girdi, lütfunu boşalttı ve dinlenmeye çekildi. sevgi ve incelik en kusursuz karışımdır.

15.4.00

istikbal

nazım hikmet

"musiki ruhun gıdasıdır." (osmanlı atasözü)

bütün kainat, bütün unsurlarıyla başsız ve sonsuz bir akış halindedir. dün yok oluyor, bugün dünün, yarın bugünün yerine geçiyor. böylelikle her an gelen bir yarının akışı içinde, adımlarını bu akışa uyduran adam yaşayan adamdır.

her küçük, yarım, taslak entelektüel kendisini dünyanın mihveri sanır.

en çok gürültü koparan en çok verimi olan değildir. büyük çalışmalar, buzların altında akan büyük nehirlere benzerler. ilk bakışta önümüzde kımıldamayan, gürültüsüz bir düzlük vardır. oysaki bu sessiz düzlüğün altında akan su bütün kocamanlığı ve büyüklüğüyle ortaya çıkmak için baharın gelmesini bekler.

ihtisas ve zevk-i selime, sanata ve bilgiye yer verilmezse, onun boşluğunu ne para, ne yaldız doldurabilir.

büyük sanat kitaplarını, sahicileri sahtelerden ayıran hususiyet şudur: olanı durgun, taş kesilmiş olarak değil, olanı olduğu gibi, yani doğuş, oluş ve ölüş akışında aksettirmek.

tolstoy: sanat; iyilik, güzellik ve ışık için çalışmalıdır. iyilik ülküsünü gütmeyen bir sanat sadece bir eğlencedir.

şiirin gayesi, kainatın sırlarını sezip sezdirmektir. şiir, sanat, alemin ve hayatın tefsiridir ve sanatkar insanları bu tefsir etrafında toplanıp işlerinde, insanoğlunun yeryüzündeki vazifesinde ondan ateş almaya davet eden adamdır.

kapitalizm, gelişerek öyle bir merhaleye varır ki, yalnız maddi eşyalar değil, manevi değerler de mal olur, alınıp satılır.

istikbal yalnız hakiki sanatın ve hakiki sanatkarlarındır.

14.4.00

görünmez canavarlar

chuck palahniuk

doğumunuz, hayatınız boyunca düzeltmeye çalışacağınız bir hatadır.

aynen paranın iktidar unsuru olması gibi, aynen silahın iktidar unsuru olması gibi, güzellik de bir iktidar unsurudur.

ne kadar dikkatli olursanız olun, hep bir şeyleri kaçırmış gibi hissedeceksiniz; sizi derinden etkileyen, tamamını tecrübe edemediğinizi söyleyen o berbat his. dikkat kesilmeniz gereken dakikaları hızla geçmenizin yarattığı o zavallı duygu hep kalbinizde olacak.

her akıllı kadın yakışıklı bir erkeğin kendisinin en iyi aksesuarı olduğunu bilir.

ve evli insanlar hep cevabın aşk olduğunu sanırlar.

evie güzel insanların asla birlikte olmamaları gerektiğini söyler. çünkü birlikte olduklarında yeterince ilgi çekemezlermiş. evie'ye göre iki güzel insan bir araya gelince, güzellik standardı tamamen değişir. evie, bunu hissedebilirsin der. ikiniz de güzelseniz, ikiniz birden güzel değilsinizdir. birlikte, bir çift olunca, parçalarınızın toplamından daha değersiz olursunuz.

şu insanların televizyona çıkmak için yemeyeceği şey yok.

ne yersen, o olursun.

izleyici olmadan histeri krizi geçirmek imkansızdır. insanın kendi başına paniğe kapılması, boş bir odada kendi kendine gülme krizine tutulmasıyla aynıdır. insan kendini gerçekten aptal hisseder.

şimdi, bütün hikayeni anlatacaksın. hepsini yazacaksın. bana hikayeni tekrar tekrar anlatacaksın. bana bütün gece yürek paralayan boktan hikayeni anlat. anlattığın şeyin sadece bir hikaye olduğunu anlayacaksın. ve aynı şeyleri bir daha yaşamayacağını. anlattığın hikayenin sadece kelimelerden ibaret olduğunun farkına vardığında, geçmişini bir kağıt gibi buruşturup çöpe atabildiğinde, işte o zaman senin kim olacağına karar vereceğiz.

profesyonel mankenlik, sütlaç veya yeni bir çift ayakkabı gibi şeylere abartılı tepki gösterip karşılığında para kazanmak demektir.

televizyondaki şu talk showlarda olduğu gibi, yeterince izleyici bulunca dürüst olmak çok kolaydır. eğer yeteri kadar insan dinliyorsa, her şeyi söyleyebilirsiniz. kalabalık bir izleyici karşısında insanın tüm duyguları zirveye vurur. ya gülme krizine tutulursunuz ya da ağlama krizine, arası yoktur.

gerçek mutluluğu bulmanın tek yolu, bütün bedeninizi keserek açma riskini göze almaktır.

insanlara hafta sonu tatilinde ne yaptıklarını sormamızın tek nedeni, kendi haftasonu tatilimizi anlatma isteğimiz.

bu yarışmayı kazanarak, iki ödülden birini, yani perakende fiyatı üç bin dolar olan broyhill marka beş parçalı oturma odası takımı veya avrupa'daki eski dünyanın cazibesine on günlük bir seyahati seçme şansına sahip oluyorsunuz. çoğu insan oturma odası takımını seçecektir. çünkü insanlar çabalarının karşılığı olarak bir şey göstermek istiyorlar. firavunlar ve piramitleri gibi. güzel bir oturma odası takımına sahip olsalar bile seçme şansı tanınan insanların çok azı, seyahati seçerdi.

gelecek bazı insanlar yüzünden yitip gidiyor.

yarışma programlarında, bazıları fransa seyahatini seçer ama çoğunluk çamaşır yıkama ve kurutma makinesini seçecektir.

yarışmalar, eğitimimizden geriye kalan rastgele ve değersiz gerçekler hakkında kendimizi daha iyi hissetmemiz için düzenlenirler.

ancak ve ancak bu gezegeni yiyip bitirdikten sonra tanrı bize yenisini verecek. yarattıklarımızdan çok yok ettiklerimizle hatırlanacağız.

hepimiz kendimizin gübresiyiz.

kimden nefret edeceğimizi bilemediğimiz zaman kendimizden nefret ediyoruz.

kendinizi sürekli olarak dönüştürüp kullanışlı hale getirmelisiniz.

sevdiğiniz ve sizi seven kişi asla ama asla aynı kişi değildir.
seni seven kişiyle, senin sevdiğin kişi asla aynı insan değildir.

dış dünyayla başa çıkmak istiyorsan, insanların yüzünü görmesine izin vermeyeceksin. dünyada herhangi bir yere gidebilirsin; yeter ki insanların gerçekte kim olduğunu bilmelerine izin verme. tamamen normal, sıradan bir hayat sürebilirsin. yeter ki hiç kimsenin gerçeği öğrenecek kadar yakınına sokulmasına izin verme.

insanlar bir şeyleri bilmemeye dayanamazlar. özellikle de erkekler her dağa tırmanmak, her yerin haritasını çıkarmak isterler. her şeyi etiketlemek. her ağaca işerler ve sonra bir daha asla aramazlar.

dünyadaki en sıkıcı şey, çıplaklıktır. en sıkıcı ikinci şey ise dürüstlüktür.

hemen her seferinde kendinize birini sevdiğinizi söylersiniz ama aslında onu sadece kullanıyorsunuzdur. bu, sadece aşk gibi görünür.

magnus bir seferinde ailelerimizin tanrı olduğunu söylemişti. onları sever, mutlu etmek isteriz ama kendi kurallarımızı koymaktan geri kalmayız.

önce aileniz size hayat verir ama sonra onların hayatını yaşamanızı ister.

nasıl bir arabanın görünüşünden sorumlu değilsen, kendi görünüşünden de sorumlu olmadığını bilmelisin. sen de en az bir araba kadar ürünsün. bir ürünün, ürününün, ürünü. arabaları dizayn eden adamlar da birer ürün. senin ailen bir ürün. onların ailesi de birer üründü. öğretmenlerin, ürün. kilisedeki papaz, başka bir ürün.

bazen bastığın boku temizlemenin en iyi yolu, kendini kıymetli, küçük bir ödül gibi görmemektir.

dünyadan kaçamazsın ve nasıl göründüğünden de sorumlu değilsin; ister çok güzel görün ister bok gibi. hislerinden, sözlerinden, davranışlarından veya yaptığın herhangi bir şeyden sorumlu değilsin. bunların hiçbiri senin elinde değil. nasıl bir cd üzerine kaydedilmiş olandan sorumlu değilse, biz de değiliz. programlı bir bilgisayar kadar özgür davranabilirsin. bir dolar banknotu kadar biriciksin. her ne düşünüyorsan, onları milyonlarca başka insan da düşünüyor. her ne yapıyorsan, onlar da yapıyor ve hiçbiriniz sorumlu değilsiniz. çünkü hepiniz ortaklaşa bir çabadan ibaretsiniz.

yaptığın her şey sıkıcı ve modası geçmiş olabilir ama yine de kesinlikle kabul edilebilir. güvendesin çünkü kendi kültürüne sıkışıp kalmışsın. tasarladığın her şey iyidir çünkü onu sen tasarladın. herhangi bir kaçış yolu tahayyül edemiyorsun. çünkü hiçbir çıkış yolu yok. dünya senin hem beşiğin, hem de kapanın.

kültürümüzden bir kaçış yolu bulsan bile, bu da bir kapandır. bir kapandan kurtulmaya çalışmak başka bir kapanı tetikler. en iyisi savaşmaktan vazgeçmektir, bırak gitsin. sürekli bir şeyleri düzeltmeye çalışmaktan vazgeç. bir şeyden ne kadar çok kaçarsan, o kadar uzun süre ona katlanmak zorunda kalırsın. bir şeyle savaştığında, onu sadece daha da güçlendirirsin. yapmak istediğin şeyi yapma. yapmak istemediğin şeyleri yap. sana istememen gerketiği öğretilmiş olan şeyleri yap. saadetin peşinden gitmeyi bırak. seni en çok korkutan şeyleri yap.

benim kendimi koruyamayacak kadar büyük bir sıçış yapmaya ihtiyacım var.

felakete hiç düşünmeden atlamak gerekir.

bütün hayatınızı tanrı olmak için harcayıp sonra da ölürsünüz.

kendi sorunlarınızı paylaşmadığınız zaman, başkalarınınkini dinlemeye dayanamazsınız.

tanrı sadece bizi izliyor ve can sıkmaya başladığımız zaman bizi öldürüyor. asla ama asla can sıkıcı olmamalıyız.

çirkin, kambur kızlara nasıl baktığınızı bilirsiniz; onlar öyle şanslı ki.. geceleri kimse onları bir yerlere zorla götürmediği için doktora tezlerini vermekte zorlanmazlar. kasık bölgelerinde kıl dönmesi olduğunda moda fotoğrafçıları tarafından azarlanmazlar.

en çok korktuğun şeyi bul ve gidip orada yaşa.

13.4.00

barınak

theodor adorno

dünya sistematikleştirilmiş dehşettir; ama bu yüzden dünyayı bütünüyle bir sistem olarak düşünmek de ona fazla değer biçmek olur; çünkü birleştirici ilkesi nifaktır ve genelle tikelin uzlaşmazlığını olduğu gibi koruyarak sağlar uzlaşmayı. canavarlıktır dünyanın özü; ama görünüşü, sürüp gitmesini sağlayan yalan, bugün için hakikatin vekilidir.

sözcüğün alışılmış anlamıyla barınak, artık imkansızdır. içinde büyüdüğümüz geleneksel evler çekilmez hale gelmiştir. orada yaşanan her konforun bedeli bilgiye ihanettir bugün; en küçük sığınma duygusuna bile aile çıkarlarının küflü kokusu karışmaktadır. bir tabula rasa üzerinde inşa edilen o modern, işlevsel konutlarsa, uzmanların zevksizler için imal ettiği, içlerinde yaşayanlarla hiçbir bağlantısı olmayan yaşama kutularıdır; ya da yolunu şaşırarak tüketim alanına girmiş fabrika tesisleri; zaten sönüp gitmiş olan bağımsız varoluş özlemine taban tabana zıttır bütün bunlar.

bugün eklememiz gerekir: kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi "evimizde" hissetmemek, ahlakın bir parçasıdır. yanlış yaşam, doğru yaşanamaz.

12.4.00

genç plinius'un anadolu mektupları

plinius

traianus: koşullar mı gerektiriyor; yoksa insanlar daha geniş bir yetki mi kullanmak istiyor, ayırdına varmak önemli bir iştir.

traianus: birçok başka kentteki örneğe uygun olarak nicomedia'da bir itfaiye teşkilatı kurulabileceğini düşünüyorsun. ancak bu eyaletin ve özellikle bu kentlerin bu türden gruplaşmalarla karışacağı unutulmamalı. onlara hangi nedenden ötürü, ne ad verirsek verelim, aynı amaç doğrultusunda toplanan kişiler, kısa bir süre önce olduğu gibi, siyasal bir topluluk oluşturacaktır. bu nedenle, yangını söndürmeye yardımcı olabilecek araçların sağlanması ve mülk sahiplerine, durum gerektirdiğinde halktan da yardım alarak, bunların bizzat kullanılmasının önerilmesi daha yerinde olur

traianus: istemeyen kimseleri, belki de gerek duymayacakları bir şeyi almaya zorlamak çağımızın adalet anlayışına uygun değildir.

usta ve yetenekli insanlara sahip olmayan hiçbir eyalet yoktur.

bu arada, bana hristiyan oldukları bildirilen kimselere karşı şu yolu izledim: onlara hristiyan olup olmadıklarını sordum. itiraf ettiklerinde ölüm cezasıyla gözünü korkutarak ikinci ve üçüncü kez yine sordum, direndiklerinde cezanın yerine getirilmesini emrettim. itiraf ettikleri şey ne olursa olsun, inatçılığın ve katı dikbaşlılığın cezalandırılması gerektiğinden kuşku duymuyordum.

traianus: efendim, kuşku duyduğum konularda sana danışmak benim için bir kural haline geldi. nitekim, kim kararsızlıklarıma senden daha iyi yol gösterebilir, bilmediğim konularda beni aydınlatabilir?

hazırlayanın adını vermediği ihbarnameler, herhangi bir suçlamada dikkate alınmamalıdır. çünkü bu en kötü örnektir ve çağımızın ruhuna aykırıdır.

traianus: başkaları tarafından koyulan kurallar, istediğin kadar bilgece belirlenmiş olsun, senin yetkenle desteklenmedikçe kısa ömürlü ve güçsüz kalırlar.

11.4.00

ahmet kabaklı

uğur mumcu

kurtuluş savaşımız bugünlerde iki tarih anlayışının konusu olmaktadır. bir yandan yerli ve yabancı araştırmacılar, bilimsel inceleme yöntemleri ile tarihsel olayları yorumlarken, bir kısım yazarlar da hiçbir belge ve bilgiye dayanmaksızın eleştiri ve yorumlar ileri sürmektedirler. türkiye'de sermayeci azınlığın sözcülüğünü yapan bir gazetede, ahmet kabaklı adındaki yazarın bir yazısında belirttiği kurtuluş savaşımızla ilgili "amiyane" görüşleri şöyle:

"50-55 yıl önce sömürgelikten kurtuluş savaşı yapmış ve yeryüzünün başka esir milletlerine öncülük etmiş de değiliz. kızıl edebiyatının getirdiği bu aşağılığı da reddederiz. haşa, türkiye o zaman kimsenin sömürgesi olmamıştır ki, sömürgelikten kurtuluş savaşı yapmış olsun."

bu "mütareke artığı" kaleme göre "sömürgelikten kurtuluş" savaşı yaptığımızı söylemek, "aşağılık kızıl edebiyatı"dır. bakınız mustafa kemal izmir iktisat kongresi'ni açarken ne diyor:

"arkadaşlar, osmanlı devleti hakikatte ve fiilen mahrum-u istiklal bir hale getirilmişti. bir devlet ki, tebasına koyduğu vergiyi ecnebilere koyamaz; bir devlet ki gümrükleri için rüsum muamelesi vesaire tanzimi hakkından men edilir; bir devlet ki, ecnebiler üzerinde hakk-ı kazasını tatbikten mahrumdur; o devlete müstakil denemez. hayatını teminden aciz olan devlet müstakil olabilir mi? osmanlı ülkesi ecnebilerin müstemlekesinden başka bir şey değildi."

işte kurtuluş savaşı önderi mustafa kemal, "osmanlı imparatorluğu yabancıların sömürgesiydi. biz buna karşı savaştık." diyor. buna karşın kabaklı, "bunu söylemek aşağılık bir kızıl edebiyatıdır." diye yazabiliyor yarım yüzyıl sonra.

vahdettinlerin, damat feritlerin, anzavurların, ali kemallerin "manevi mirasçısı" kabaklı'ya yine mustafa kemal'in sözleriyle karşılık verelim: 1 aralık 1917'de kurtuluş savaşı önderi şu sözleri söylüyordu:

"efendiler, biz, hakkımızı korumak, bağımsızlığımızı güven altına almak için, toptan bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe savaşmayı uygun gören bir doktrini izleyen insanlarız."

bu da kabaklı'ya göre komünistlik. kabaklı, "yeryüzünün başka esir milletlerine öncülük etmiş de değiliz. kızıl edebiyatının getirdiği bu aşağılığı reddederiz." diyor. fakat mustafa kemal 1920'lerde şunları söylemişti:

"biz garp emperyalistlerine karşı halas ve istiklalimizi muhafaza etmekle iktifa etmiyoruz. aynı zamanda garp emperyalistlerinin kuvvetleri ve malum olan her vasıta ile türk milletini emperyalizme ittihaz etmek isteyenlere mani oluyoruz."

ve aynı konuşmasında mustafa kemal, bütün dünyaya sesleniyor:

"bu suretle bütün beşeriyete hizmet ettiğimize kaniyiz."

işte bu sözler, 50-55 yıl sonra bir "mütareke artığı" yazarın kalemiyle, "aşağılık kızıl edebiyatı" olarak damgalanabiliyor.

oysa mustafa kemal, esir uluslar için şunları söylüyordu:

"bizim bu büyük zaferimizin tevlit edeceği netayic-i azime, yalnız türkiye'nin mukadderatı üzerinde müessir olmakla kalmayacak, aynı zamanda bütün zulümdide milletleri, kendi hayat ve istiklallerini tehdit ve tazyik eyleyen zalimler aleyhine hareket için teşci eyleyecektir."

kabaklı'ya göre bunlara inanmak da "aşağılık kızıl edebiyatı"dır. ahmet kabaklı, yasalara aykırı olarak yıllarca hem öğretmenlik yapmış hem de siyasal yazılar yayımlamıştır. 12 mart döneminde de bütün atatürkçüler, devrimciler, solcular, sosyalistler cezaevlerindeyken bu "mütareke artığı" yazar, faik türün paşa'nın "yüksek himayelerinde" işte bu kafayla "milliyetçilik" yapmıştır. kurtuluş savaşımıza dil uzatan bu saygısız "mütareke artığı"nı dilinden tutup teşhir ediyor ve gerici edebiyatının getirdiği bu aşağılığı reddediyoruz.

10.4.00

o beyaz bir gül ağacıdır şimdi

ali püsküllüoğlu


yeni bir ay'dı, öteden bir sabahtı, bir karanlık
ağzına kocaman bir kırılmışlığı alır yola çıkardı
bir su başına -aç kurtlara ya da-
yani o beyaz bir gül ağacıdır şimdi, çok eski
bir kartal -iri gagalı- gelir gelir konardı
bir boru öterdi, bir kurşun sesi, o yeni bir ay'dı
kirli yüzü, bir şarkıydı havada hem ay kadar
o tanrınındı -gökte- kocaman ak bulutlardı

yani o beyaz bir gül ağacıdır şimdi, çok eski

bir doğum günü şöleniydi unutulmuş ölülerin elleri
çarpıktı, huuu bir köleliği sürdürürdü onlar
çiğ bir yalnızlıktı -o korkuyu çok yaşamıştık
gece biter gece başlardı huuu hayın bir devdi o
bir bırakılmışlık kadar hem -çok eski- başa vuran şarap kadar
karaya bulanmış, çirkin taylara benzerdi
atılmış eski giysilere, çürük ahşap evlerin odalarına
durup durup huuu durup durup kocaman bir yalnızlık

yani o beyaz bir gül ağacıdır şimdi, çok eski

9.4.00

safsata

marquis de sade

ben koyun eti yemem; çünkü koyunlar uysal hayvanlardır.

alçak gönüllülük ruhumuzu kemiren bir aldatmacadır. kültürel adetlerin saçma sonucu olarak bize yetiştirilirken öğretilen safsatalardan başka bir şey değildir. insan doğanın ona sunduklarını alçak gönüllü davranarak keşfedemez. doğa hiçbir şeyi saklı kalması için yaratmamıştır.

insanın kendini özünden koparan ve topluma iyi görünmek için arzularından vazgeçiren şey işte bu sözünü ettiğimiz erdem saçmalığının ta kendisidir.

dünyada olup bitenlere şöyle bir bakalım. sonunda göreceğimiz tek şey iyiliğin olduğu hiçbir yerden verim elde edilemediği olacaktır.

tamamen iyilikle dolu bir dünya varlığını hiçbir şekilde sürdüremez. doğanın öğretisinde doğumdan ölüme dek kaos vardır.

hiçbir engel alçaklığı ve ahlaksızlığı durdurabilecek güce sahip değildir.

8.4.00

uzayda kaybolanlar

robert a. heinlein

gençlerin, bir kaç tatlı lokma için daima yeri vardır.

siz gençlerin en aptal tarafı, bir konuyu anlayamadığınız zaman, onun hakikat olamayacağını sanmanız. ihtiyarlarınızın hatası ise, anlayamadıkları bir konuyu, başka bir biçimde yorumlamaları ve böylece anladıklarını sanmaları. hiç biriniz, en basit konuları bile, yazıldığı şekilde kabul etmeye yanaşmıyorsunuz.

bu da sizlerin çok zeki (!) olmanızdan ileri geliyor. eğer bir şey yeteri kadar açık değilse, muhakkak başka bir anlamı olmalıdır sizce.

hayatın gayesi yaşamaktı. insan doğar, hayatını yaşar ve ölünce de konvertere atılırdı. her şey bu kadar basitti. hiçbir esrar, hiç bir mitolojik seyahat yoktu. bu romantik fikirler, insanların gerçeklere karşı korku duydukları eski zamanların saçmalıklarından başka bir şey değildi.

7.4.00

1Q84

haruki murakami

derin bir inanç ile hoşgörüsüzlük hep atbaşı gider.

yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir. o seni sevmese bile.

yılanın yolu da dolambaçlıdır.

doğru olanı yaptığından emin bir insan kadar aldatılması kolay biri olamaz.

bir şekli olup da parayla satın alınamayacak hiçbir şey yoktur.

şiddet her zaman gözle görülecek şekilde ortaya çıkmadığı gibi, her yara da kanamaz.

hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

yazmayı sevmek, yazar olmayı hedefleyen biri için çok önemli bir meziyettir. düzgün metin, ya doğuştan yetenek ya da ölesiye çaba gerektirir. başka yolu yoktur.

ruhsal bir keskinliğin rahat ortamlarda doğması mümkün değildir.

sırlarla ilgili olarak çok önemli bir kural vardır: ne kadar az kişi bilirse o kadar iyidir.

bir şey gibi olmamak asla kötü değildir. henüz bir çerçeveye sıkıştırılmadığın anlamına gelir.

güçsüzlük duygusunu gerektiğinden çok kabullenmek insanı bitirir.

birini yürekten seversen, o ne kadar rezil bir tip olsa da, seni sevmeyen biri olsa da, en azından yaşam cehennem olmaktan çıkar. biraz karanlık olsa bile.

bu dünyada mantığa yer yok, empati de yetersiz.

dünya dediğin şey, birbiriyle çelişen anıların sonu gelmez savaşıdır.

yaşantınız için dehanızı ve zamanınızı parça pinçik satmanız iyi sonuçlar doğurmaz.

insan için ölüm anı önemlidir. doğum şeklini seçemezsin; ama ölüm şeklini seçebilirsin.

ölmekten korkmuyorum. korktuğum şey gerçeklikten çıkmak, gerçekliğin beni arkasında bırakması.

bilgi, değerli bir toplumsal servettir.

açıklanmadığı zaman anlayamıyor olman, ne kadar açıklanırsa açıklansın anlayamayacağın anlamına gelir.

insan, çocukluğunda içine aşılanan imgelerden asla kurtulamaz.

dünyada insanın bilmemesinin daha iyi olacağı şeyler vardır.

acı, çoğu durumda başka bir acıyla dindirilir.

kendi ruhun hakkında düşünmek, pratik faydasının olup olmayacağı bir yana, insanın ihmal etmemesi gereken uğraşlardan biridir. 

aşk olmasa her şey ucuz bir tiyatrodan öteye geçmez.

uzun zaman boyunca kök salan şeyler, hiçliğin içinde o kadar kolayca yitip gidemezler.

önemli şeyleri elde etmek için o ölçüde bedel ödemek gerekir. dünyanın kuralı budur.

havuza atlamadan önce suyun derinliğini tespit etmek gerekir.

tüm insanların ölümü için yas tutulması gerekir. kısa bir süreliğine de olsa.

görünüş sizi aldatmasın. gerçek daima tektir. gerçek daima soğuk ve ebediyen yalnız başınadır.

6.4.00

gurur ağaçları

gilbert keith chesterton

hiç kimsenin yasalara uymamaya, imgelemi güçlü birinden daha az hakkı yoktur.

insanda bir türk sultanının gücü ve yetkisi olduğunda ve bu gücü kötü düşüncelerle kullandığında, birinin neden ona bir bıçak sallamadığına şaşarım.

yüzlerce insan merdiven altından geçmekten sakınır; merdivenin aralığı onları nereye götürecek, bilmezler. böyle yaptıklarında tanrı'nın gerçekten de üzerlerine yıldırım indireceğine inanıyor değildirler. ne olacağını bilmezler, işte asıl mesele bu ya, bilmezler ama gene de merdiven altına geldiklerinde uçurumun kenarındaymışçasına yana çekilirler.

hiç düşündünüz mü; belki de hayatlarında cinayet işlememiş insanlar çeşitli ve olağan dışı olamazlar mı? belki de her sade insanın yaşamında gerçek bir gizem, işlemeyi önlediği günahların sırları vardır.

eğretilemeler, bizi hemen bir düş alemine götürür.

5.4.00

leopar

giuseppe tomasi di lampedusa

her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsak her şeyi değiştirmeliyiz.

fikirler de zarar görür.

efendileri anlamak kolay değildir. onlar kendi alemlerinde, doğrudan doğruya tanrının yarattığı dünyada değil, yüzyıllar boyu edindikleri deneyimleri ve uzmanlaştıkları dertleri ve sevinçlerinden kurulmuş bir alemde yaşarlar; çok güçlü bir ortak bellekleri vardır; sizi ve beni hiç ırgalamayacak şeyler onları üzer ya da sevindirir; çünkü bunların hepsi, yüzyıllar boyu biriktirip kuşaktan kuşağa aktardıkları anılar, umutlar, ayrıcalık korkularından oluşan gelenek ve görenekleriyle çok etkin biçimde ilgilidir.

ölüm oldukça ümit vardır.

en gözü pek nişancı bile neredeyse hiç karşılaşmadığı bir hedefi vurmakta zorluk çeker.

insan yoğun biçimde kendini bir işe verdiği, tüm dikkatini bir yere topladığı anlarda kaybolan ve tıpkı sürekli bir kulak çınlaması, başka sesler dindiği zaman duyulan bir saatin tik takları gibi, en küçük bir sessizlik ya da iç gözlem anında tüm kayıtsızlığıyla yine ortaya çıkan o duygu, sessizlikte işitilebilen tıkırtılar gibi hep vardır ve biz duymasak bile tetikte beklediğini anlarız.

tanrım, bana, yüreğime ve gövdeme tiksinmeden bakacak cesaret ve gücü ver.