30.3.00

ravel

jean echenoz

"uykuyu gözlerken uyumak mümkün değildir."

kimi zaman insan banyosundan çıkmak zorunda diye kızar kendine. dökülen saçların sabun köpüklerini sarmaladığı, üstünde keselenmiş deri artıklarının yüzdüğü ılık ve sabunlu suyu terk edip iyi ısınmamış bir evin ürpertici havası içinde insanın kendini bulması tatsız bir şeydir. sonra, bir de insan kısa boylu, ejderha ayaklı, küvetin kenarları da yüksek olursa, bayağı güç bir iştir; bacağı öte yana atıp hedefini arayan bir başparmakla yerdeki kaygan karolara ulaşmak. apış arasına zarar vermemek ve kayıp, pis bir şekilde düşmemek için de dikkatlice hareket etmek gerekir. bu sorunun tek çözümü insanın kendi ölçülerine uygun bir küvet yaptırmasıdır elbette; ancak bu, bir süre önce kurdurulan ama bir türlü istendiği gibi çalışmayan ısıtma tesisatına harcanandan daha fazlasına mal olur. sıcak su eklemek için arada bir musluğu sağ ayakla açmak, böylece termostatı ana rahmi sıcaklığında tutarak küvetin içinde, sonsuza dek olmasa da saatlerce, boynuna kadar gömülü kalmak daha iyi olacaktır.

ne var ki bu böyle süremez; her zamanki gibi buna vakit yoktur, bir saate kadar helene jourdan-morhange gelmiş olacaktır. bu yüzden ravel küvetinden güç bela çıkar, kurulanır, sedef renkli bornozunu üstüne geçirir, katlanır fırçasıyla dişlerini fırçalar, sinekkaydı bir tıraş olur, saçlarının bir tek ayrımını bile ihmal etmeden taranır, gece kaşında biten anten gibi fırlamış asi bir kılı çeker. sonra da tuvalet masasının üstünden, saç fırçaları, fildişi taraklar ve parfüm şişeleri arasında duran birinci kalite kuzu derisinden timsah motifli, içi atlas kapitone, şık manikür çantasını alır ve sıcak suyun tırnaklarını yumuşatmış olmasından yararlanarak, onları canını acıtmadan, tam uygun uzunlukta kesmeye başlar. bir sanatçı elinden çıkmışa benzeyen banyonun penceresinden çıplak ağaçların siyah ve beyaza dönüştürdüğü bahçeye bir göz atar, biçili otlar ölmüş, don fıskiyeyi felç etmiştir. 1927'nin son günlerinden biridir, saatse erken. her gece olduğu gibi az ve kötü uyuduğundan ravel her sabahki gibi nemrut kalkmıştır, ne giyeceğini bile bilmemekte, bu da asabını daha da bozmaktadır.

tuhaf yapılı küçük evinin merdivenlerini çıkar: bahçe tarafı üç katlıdır ama dışarıdan yalnızca birmiş gibi görünmektedir. üçüncünün, yani sokakla aynı hizada olanın sofa penceresinden, geçenlerin kaç kat giyindiklerini inceler, ne giymesi gerektiğine karar vermek için bir yöntemdir bu. ancak montford-l'amaury kasabası için vakit henüz çok erkendir; içinde helene'in bulunduğu, evinin önüne çoktan park etmiş gri renkli, artık çok yeni olmayan, küçük bir peugeot 201'den başka hiçbir şey yoktur sokakta; bir tek insan bile. etrafta görülecek başka bir şey de yoktur; güneş soluk, gökyüzü bulutludur.

29.3.00

kan

frida kahlo

kan. evet, bol bol kan.
kan-yaşam.
kan-kadın.
kan-acı.
kan-tutku.
kan-yürek.

peret, "kan damarları, kadınların en eski takılarının su damlalarıdır." diye yazmış.

toprağın, güneşin, evrenin varlıklarını sürdürmeleri için kan isteyen tanrı'ya, chac'a hibe edilen, azteklerdeki kurban-kan.

resmimde kan var, ölüm var, yaralı bir kadın olarak ben varım. evet.

imzam, neredeyse hep kan kırmızısı. kırmızı kurdeleler, saçlarımda kan damarları gibi bağcıklar var. evet.

evet, bunların tümü var. iyi de, insanların asıl korktuğu nedir? midesi bulanmadan, baygınlık geçirmeden bakılamayacak olan şeyden korkuyorlar. yaşamımızın parçası olan ama utançla saklamak istediğimiz, dehşete düştüğümüz, tabu olan şeyden.. ama böylesine saklamak istediğimiz, bizzat kendi yaşamımızın temsilidir. damarlarımızda akan ve suyun bitkiye can vermesi gibi bize yaşam veren kan; saklamak istediğimiz belki de aslında yaşamın antitezi olmayan ölümdür; çünkü ölümden yeni bir yaşam doğar, toprağın yaşamı, biz ona karışırız, onunla, kökleriyle, özsuyuyla, demiriyle, kireciyle, kum taneleri, taşları, ölü yaprakların maddesiyle, katmanlara inen yağmurla dolarız. ve saçlarımızda köklenerek başımızın üzerinde çiçekler açar. yaşam oradadır, tek eksik olan bizim bilincimizdir. hatta bunu bile bilmiyoruz, nasıl olduğunu bilemiyoruz.

ne kadar çok kan var! ne kadar çok kan diye şaşırıyor insanlar. onları, tablolarımı gördüklerinde bir tiksinti ifadesiyle sırtlarını dönenleri, laflarını yutanları ya da tersine, o lafları bir balgam, bir silah, bir kurtuluş gibi fırlatanları görür gibiyim.

işin tuhafı, savaşlarda akıtılan kan, o adaletsizlik ırmakları, insanlık utancının kırmızısı, işte bu kan insanları tiksindirmiyor, kaçırtmıyor. insan "aşıldığını" düşünüyor. ama bir cenin, açık bir yürek resmi (halbuki onlar bizim bir parçamız, burada söz konusu olan kendi varlığımız, bilinçdışı temsilimizden, saklı gerçeğimizden gelen bir şey bu, kaçmak istediğimiz bir anı), işte bundan korkuyoruz, insani zaaflarımız, bedensel bir tutarlılık karşısındaki yetersizliğimiz gözlerimizin önünde seriliyor.

çünkü biz kendimizin idealleştirilmiş, sürekli idealleştirilmiş bir görüntüsünü bulmak istiyoruz. çünkü her birimiz bir tanrı olmayı arzuluyoruz. ama tanrı değiliz, işte! bal gibi, et ve kan karışımıyız. tüm berelerin üzerine yazıldığı bir bedenimiz var ama biz yalnızca manevi yaralara ilgi gösteriyoruz; çünkü onlar incelenebilir, düşlenebilir ama ele gelmez. çıplak gözle görülemeyeni yüceltiyoruz. hepimiz tanrılaşmak, bilmediğimiz bir konumda, öümsüzlük içinde var olmak istiyoruz.

rembrandt "anatomi dersi"ni yaptığında bizi gerçekte olduğumuz şeye indirgedi; buna tahammül edemedik. böyle bir doğruculuk bakışları yaraladı.

ben ise bir insanoğlu olan frida kahlo'nun, yaşamdaki olgular sayesinde bedeninin tam varlığının bilincine erdiğini söylüyorum. bir kadın olan frida kahlo'nun bedenini açtığını ve o bedende hissettiklerini dile getirdiğini söylüyorum. o bedende hissettikleri öyle şiddetliydi ki, eğer onları kavrayıp, tanımlayıp, sonra da düzene sokmasaydı, asla anlayamadığı ve üzerinde oynayamadığı şeyler ve acılarla çıldırabilirdi. bence insanın acısını gömmesi, içten içe o acı tarafından, bulanık ve anlamsız yollardan geçerek kemirilmesi demektir. insanın ifade edemediği şeyin gücü patlayıcı, hasar verici, kendi kendini yıkıcı bir güçtür. ifade etmek, kurtulmanın başlangıcıdır.

28.3.00

çocuk ve cinsellik

sigmund freud

kocasında doyum bulamayan nevrotik bir kadın, bir anne olarak, sevgi ihtiyacını aktardığı çocuğuna karşı aşırı düşkün ve aşırı kaygılı olur ve çocuğun cinsel açıdan zamanından önce olgunlaşmasına yol açar. ebeveynleri arasındaki kötü ilişkiler çocuğun duygusal yaşamını kamçılar ve henüz çok duyarlı bir yaştayken sevgi ve nefret duygularını çok yoğun yaşamasına neden olur. bu kadar erken uyanan cinsel yaşamında hiçbir etkinliğe göz yummayan katı yetiştirme tarzı, bastırma gücünü destekler ve böylesine erken bir yaşta ortaya çıkan bu çatışma, yaşam boyu süren bir nevrotik hastalık yaratmak için gerekli her şeyi içerir. 

çocuğun bakımından sorumlu bir kişiyle olan ilişkisi ona bitmek tükenmek bilmeyen bir cinsel heyecan kaynağı ve erotojenik bölgelerinden doyum sağlar. ona bakan ve her şey bir yana kural olarak onun annesi olan kişinin kendisi de onu kendi cinsel yaşamından kaynaklanan duygularla değerlendirir: onu okşar, öper, kucaklar ve ona açıkça eksiksiz bir cinsel nesnenin ikamesi gibi davranır.

"aşırı hoşgörülü bir baba, çocukların aşırı katı bir süperego geliştirmesine neden olur; çünkü aldıkları sevginin etkisi altında saldırganlıklarını içe yöneltmekten başka bir çıkış yolu bulamazlar. sevgisiz büyüyen suça eğilimli çocuklarda ise ego ile süperego arasında bir gerilim olmadığı için saldırganlıklarının tamamı dışa yönelebilmektedir." (franz alexander)

nevrotik abazi ve agorafobi olaylarının analizi, hareketten alınan hazzın cinsel yapısı konusundaki her türlü kuşkuyu ortadan kaldırır. bilindiği gibi çağdaş eğitimde, çocukları cinsel etkinlikten uzaklaştırmak için oyunlardan büyük ölçüde yararlanılır. bu çocuklarda oyun yoluyla hareketten alınan hazzın cinsel hazzın yerini aldığını ve cinsel etkinliği oto-erotik bileşenlerinden birisine zorladığını söylemek daha doğru olacaktır.

bugün gençlere verilen eğitimin cinselliğin yaşamlarında oynayacağı rolü onlardan gizlemesi, ortaya koymayı görev saydığımız tek eleştiri değildir. eğitimin diğer bir günahı da onları nesneleri olacakları -maruz kalacakları- saldırganlığa hazırlamamasıdır. eğitim, gençleri böylesine yanlış bir ruhsal yönelimle yaşama gönderirken, insanları yaz kıyafetleriyle ve italya'daki göllerin haritalarıyla kutup gezisine gönderiyor gibi davranır.

dikkatleri mastürbasyonla bir kez kendi cinsel organlarına çekilen küçük çocuklar genellikle dışarıdan yardım olmaksızın bir adım daha ileri giderek oyun arkadaşlarının cinsel organlarına karşı canlı bir ilgi geliştirir. bu merakı giderme fırsatı genellikle sadece iki çıkarımsal ihtiyacın -işeme ve kaka yapma- giderilmesi sırasında yakalandığı için, bu tür çocuklar birer röntgenciye, işeme ve kaka yapma edimlerinin hevesli birer seyircisine dönüşürler. bu eğilimler bastırıldıktan sonra kendi cinslerinden veya karşı cinsten insanların cinsel organlarını görme arzusu acı verici bir zorlanım olarak varlığını korur ve bazı nevroz olaylarında semptomların oluşumundaki en güçlü güdüyü sağlar.

27.3.00

gene aşk

doris lessing

bir saatlik doludizgin bir aşk, ömür boyu yavan bir yaşam sürdürmekten kat kat iyidir.

cinsel albeni yalnızca meme ve kıç değildir.

fiziksel çekicilikle atbaşı giden korkunç bir küstahlık vardır; eleştirmek bir yana, hayran bile oluruz o küstahlığa.

"bir erkek, gerçekten aşık oldu mu, inanılmaz derecede salak görünür."

aşkta, iki kişinin birbirlerine bakakaldıkları bir an gelir: nasıl şu oldukça sıradan insan bana bu kadar acı çektirebilir?

insanların ilginçlikleri, hayatın onlara sunduklarında yatmaz.

şu ya da bu gruba -birleştirici güç ister din, ister siyaset, ister tiyatro, ister entelektüel etkinlik olsun- yamanmaya ne kadar can atarız. cadı kazanlarında kaynayan çorbaların en güçlü iksiri iyiye de yarar kötüye de; yine de biz gözümüz bağlı, hayallere dalarız.

"bin tasa, bir tek borcu ödemez."

aşk yalnızca deliliktir; tıpkı deliler gibi karanlık bir tımarhaneye, kırbaçlı gardiyanlara gereksinim duyar. delilerin şimdilerde bu yoldan cezalandırılmamalarının ve sağaltılmamalarının tek nedeniyse, deliliğin çok yaygınlaşması, kırbaçlıların da deliler gibi aşık olmasıdır.

kişisel onur, çoğu zaman başarının meyvesidir.

hiçbir canlı, ailesiz ve koruyucusuz kalmış bir genç kadından daha bahtsız, daha çaresiz olamaz.

goethe: eski tutku daha tam geçmemişken içimizde yenisinin uyanabilmesi ne hoş bir duygu!

aşık olmak, kişinin sürgünde olduğunu anımsamasıdır.

belki de aşıkken düştüğümüz cennet, başta kovulduğumuz cennettir; orada bütün kucaklaşmalar masumdur çünkü.

26.3.00

sözler

jacques prevert



ey
kaybolmuş bahçeler
unutulmuş çeşmeler
güneşli çayırlar
ey
felaketin acısı, ihtişamı, gizemi
kan ve parıltılar
ey
vurulmuş güzellik
kardeşlik

her kilometrede bir
her yıl
kıt akıllı ihtiyarlar
doğru yolu gösterirler çocuklara
kaskatı bir jestle

ne kadar çok şey icat etmiş insanoğlu
insanı mahvetmek için
ve bütün bunlar sessizce olup bittiği için
yaşadığını sanıyor insan
oysa farkı yok bir ölüden
ve çok uzun bir zamandan beri
koşuşturuyor
aile hayatına bürünmüş
hüzün verici bir dekor içinde
duvarda büyükannenin
büyükbabanın
ve kulakları kir dolu
tek dişli ferdinand amcanın portresi
insan bir mezarlıkta dolaşıyor sanki
can sıkıntısını kendisiyle birlikte gezdiriyor
ne bir şey söyleyebiliyor
ne de bir şey yapabiliyor
bir an önce buna son vermek istiyor
derken savaş başlıyor
öldürülmeye can atıyor
ve yılgınlığı geçince
öldürülenin
bir oh çekiyor
size teşekkür ederim diyor
işte kurtulmuş oldunuz benden

artık kimse bakmıyor güneşe
insanlar bu hale geldiler işte
akıllı insanlar
yere bakarak dolaşıyorlar
ceketlerine iliştirdikleri kanserli
yumrulu bir çiçekle
ve tanrıyı düşünüyorlar
boyuna düşünüyorlar
düşünmeden edemiyorlar
sevemez oldular artık sahici, gerçek çiçekleri
solmuş kurumuş çiçekleri
saman çiçeklerini ve düşünceleri seviyorlar
hatıraların pişmanlıkların çamurunda yürüyorlar
bata çıka güçlükle yürüyorlar
geçmişin bataklıklarında
zincirlerini sürüklüyorlar
uygun adım sürüyorlar ayaklarını
güçlükle yürüyorlar
ve cenaze marşını söylüyorlar bağıra bağıra
ama atmak istemiyorlar kafalarının içinde çürümüş olanı
atmak istemiyorlar bir türlü

adıyla sanıyla söylemek gerek her şeyi
köpek köpektir
ayçiçeği ayçiçeğidir
luxembourg parkında çember çeviren küçük kız
luxembourg parkında çember çeviren küçük kızdır
luxembourg bir parktır
bir çiçek bir çiçektir
ama papa nedir papa iğrenç bir ihtiyar

25.3.00

far

john fowles

dışarı çıkarken gözüne hep bolca far sürerdi, ki bu da, kendisine karakteristik bir yaralanmış görüntüsü versin diye ara ara ağzını soktuğu o somurtuk halle çok örtüşen bir şeydi ve bu öyle bir görüntüydü ki, garip bir şekilde insanda onu daha çok yaralama isteği uyandırırdı. yolda, restoranlarda, publarda erkekler hep fark ederdi onu; o da bunu bilirdi. o geçerken erkeklerin gözlerinin ona nasıl kaydığını izlerdim. alenen güzel olan kadınlarda bile az rastlanan türde doğal bir cinsellik aurasına doğuştan sahipti: böyle kadınların hayatlarındaki en büyük mesele hep erkeklerle olan ilişkileri ve onların nasıl tepki vereceğidir. ve bunu da en munis adam bile hisseder.

24.3.00

beyaz at

elsa triolet

hakikate içgüdü yoluyla ulaşır kadınlar.

kapitalist bir toplumda, sanki komünist düzendeymişiz gibi davranmak imkansızdır; hele tek başınaysanız. sınıf dışı duruma düşersiniz hemen.

cebinde parası olmayan çok daha sağlam, çok daha mantıklı düşünür. para çoğu zaman insanın aklını çeliyor çünkü.

hiçbir zaman, bu dünyada her şeyin geçici ve çabucak kırılıp parçalanmaya mahkum olduğu düşüncesinden kurtaramadım kendimi. her şey pamuk ipliğine bağlı. insanlar tarafından yaratılmış ne varsa kanunlar, inançlar, bu duvarlar bile. şu karşıki ev sonra ve bütün şehir.. her şey bu kadar geçici olduğuna göre, dünyayı ayakları üzerine oturtmak için mücadele etmeye değmez demektir.

iyi bir sığınaktır edebiyat. insanı saplantı haline gelmiş bir düşünceden, hiç olmazsa bir an için kurtarıp alabilir.

"some of these days
you'll miss me honey"

bazı insanların bir saplantısı vardır; bir çeşit talih kuşu işte herkese konmaz ve kesin olarak doludur kafaları; ne düşüneyim diye dolanıp durmazlar.

ölümsüz olana karşı daima kapalı kalır kadınlar ve istedikleri kadar insan dışı olsunlar, erkekleri aşamazlar bir türlü.

kültür dans gibidir; çocukken başlamak lazım.

komünizmin, memleketteki bütün parayı toplamak ve adam başına eşit parçalara bölüp dağıtmak olduğunu sanıyorsan, tam bir cahil gibi düşünüyorsun demektir.

bütün insanlar keldir; ama bazıları kellerinin üzerinde saç taşır.

23.3.00

bütün şiirleri

sabahattin ali



hayat ki akıp gider bulanık bir su gibi
hakikat, sanat, ilim masaldan ibarettir
insanlar ki bir sürü aptaldan ibarettir

korkutmaz beni ölüm
bir şeytan kadar hürüm
süremez bende hüküm
ne allah ne de nahit

gece, yavaşça siyah mantosunu sürükler
sabah, ıstırap çeken kalplerin akşamıdır

seneler sürer her günüm
yalnız gitmekten yorgunum
zannetme sana dargınım
ben gene sana vurgunum

itilmiş, tekmelenmişim
doğduğum günde yanmışım
yalnız sana güvenmişim
ben gene sana vurgunum

yaşlar ki bir ırmaktır, dertleri sürür gider
gözyaşları içinde seneler yürür gider

kara saçım dik başımda kar oldu
ak saçımla yar sevmesi ar oldu
bana vuran eller değil yar oldu
bu dert benim dertlerimin başıdır

sen aklıma gelince her şeyler gülümserdi
ağaçlar şarkı söyler, rüzgar tatlı eserdi

ekmeğim bahtımdan katı
bahtım düşmanımdan kötü
böyle kepaze hayatı
sürüklemekten yoruldum

mayıs, ayların gülüdür
taze bir çiçek dalıdır
içerim ateş doludur
mayısta gönlüm delidir

yaşamak, yatağından seller gibi taşmaktır
yaşamak, kartal gibi göklerde dolaşmaktır
yaşamak, asırları bir hamlede aşmaktır

22.3.00

türkü

saint-john perse

tunç yapraklar altında bir ay doğuyordu. bir adam ellerimize acı yemişler koydu. yabancı. geçen. ve işte o bayıldığım gürültüsü öbür illerin.. "esenlerim seni, kızım benim, yılın ağaçlarının en ulusu altında."

aslan burcuna giriyor çünkü güneş ve yabancı parmağını ölülerin ağzına koydu. yabancı. gülen. ve bize bir ottan söz ediyor. ah! iller ne rüzgarlı! ne ferah yollarımız! ne seviyorum bu borazan sesini ve ne bilge tüy kanadın skandalında! "ruhum, büyük kız, bize benzemeyen tavırlarınız vardı sizin."

tunç yapraklar altında bir ay doğdu. bir adam ellerimize acı yemişler koydu. yabancı. geçen. ve işte tunç ağaçta büyük bir gürültü. kara sakız ve güller, bağışı şarkının. gök gürültüsü ve flavta sesi odalarda. ah ne ferah yollarımız, ah! ne çok şey oluyor bir yılda ve yabancı yeryüzünün bütün yollarında kendi halince!

"esenlerim seni, kızım benim, yılın en güzel giysisi içinde.

21.3.00

justine ve fanchon

hikâyemiz justine adında bir peri ile alakalı. bir manastıra girmiş en güzel kızlardan, sıkı ve hafif vücutlu. o vücudu tanrı yoluna adaması hakikaten de çok yazık. günün birinde piskopos elini bacağına koymuş. "rahip! diye bağırmış kız. günahlarımı söylemeye geldim. yenilerini işlemeye değil." ihtiyar papaz pervasızca kızı dizinde çevirmiş eteklerini kalçalarının üstüne kadar çekmiş. poposunun pembe teni bir anda ortaya çıkıvermiş. gamzeli poposunun yuvarlakları arasında bir çiçek duruyormuş, koparılmak için yalvaran. ama justine adamın elinden kurtulamadan bu tanrı'dan korkusu olmayan adam bir komünyon ekmeğini alıp isa'nın bedenini temsil eden ekmeği alıp kızın deliğine yerleştirmiş. kendi erkekliğini elbiselerinin içinde bulup bir latince dua okumuş, sonra da tek bir güçlü hareketle kızın içine girmiş.

hikâyemiz fanchon adında bir fahişe hakkında. doğa kendisine dar ve yumuşacık bir yarık vermişti. güzel poposu ise tanrı'nın eliyle biçimlendirilmiş gibiydi. fanchon bir fahişeydi. bacaklarının arasında yumuşacık ve dar bir yarık vardı ve harika bir poposu vardı. günün birinde fanchon'ın ilk müşterisi bir doktormuş. parmaklarını çıplak teninde dolaştırmış. katmanları aralamış. hangisini hazırlayayım demiş. ağzım mı arkam mı yoksa sulu istiridyem mi? hiçbiri demiş doktor. neşterini eline alarak. daha önce olmayan yerlerde delikler açacağım. bununla beraber fanchon öyle bir çığlık atmış ki doktor kızın dilini koparmak zorunda kalmış.

20.3.00

kriz

orhan pamuk

dostoyevski, ağustos 1870 tarihinde, yani cinler'i ilk düşünmeye ve yazmaya başlamasından bir yıl sonra, bir sara krizi geçirir ve sonrasında yeğeni sofya ivanova'ya bir mektup yazar.

"birden romandaki sorunun ne olduğunu ve nerede hata yaptığımı gördüm." der dostoyevski bu mektubunda. "aynı anda, sanki kendi kendine ve bir ilhamla, bütün boyutlarıyla yeni bir plan çıktı karşıma. her şeyi kökünden değiştirmeliydim.

bir an bile tereddüt etmedim. yazdığım her şeyi bir kenara attım ve birinci sayfadan romana yeniden başladım. bütün bir yılın emeği de silinip gitti."

19.3.00

bir ayrılış hikayesi

nazım hikmet


erkek kadına dedi ki
- seni seviyorum
ama nasıl
avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya

erkek kadına dedi ki
- seni seviyorum
ama nasıl
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz
yüzde hudutsuz kere yüz

kadın erkeğe dedi ki
- baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla
severek, korkarak, eğilerek
dudağına, yüreğine, kafana
şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana
ve ben artık
biliyorum
toprağın
yüzü güneşli bir ana gibi
en son, en güzel çocuğunu emzirdiğini

fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olanın parmaklarına
başımı kurtarmam kabil değil

sen
yürümelisin
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak

sen
yürümelisin
beni bırakarak

kadın sustu

sarıldılar

bir kitap düştü yere
kapandı bir pencere

ayrıldılar

18.3.00

flaman tablosu

arturo perez-reverte

hayatta, bütün işlerde leke sürülmemiş doğruluk, açlıktan ölmek için en kestirme yoldur.

hayat, sınırları sürekli değişen, hudut çizgileri yapay olan yaygın bir alanda, her an yeniden başlayan ya da bir anda beklenmedik bir balta darbesiyle sonsuza dek kesilen tehlikeli bir serüvendir. mutlak olan tek gerçek; yoğun, tartışmasız, kesin son ölümdür. bizler iki sonsuz gece arasında ufacık, bir anlık bir parıltıyız.

j.l. borges: tanrı oyuncunun elini oynatır, oyuncu da taşı. tanrı'nın arkasında oyunu başlatan hangi tanrı'dır?

matematiğin her şeyle ilgisi vardır. bu, tablo gibi imgelemde yaratılan şeyler için de, gerçek dünyayı yöneten kurallar için de geçerlidir.

sadece filmlerdeki sorgu yargıçları ve polisler dürüsttürler ve yanılmazlar.

bir sanatçı, içindeki cevheri gösterene dek yolu üzerindeki engelleri bir bir yıkmalı. bir sanatçı ancak böyle, bağımsız olursa, varabilir en nefis keyfin tadına. yaşamını yaratıcılığa adar, bunun dışında hiçbir zavallılığa ihtiyacı kalmaz. artık benzerlerinden de ilerdedir, çok ilerde. uzam ve olgunluk içine sığınmıştır.

hırs söz konusu olduğunda en büyük günah yenilgidir; başarı otomatikman bir erdeme dönüşür.

bir cinayette en basit neden en olası nedendir.

hayat bizi inandırmak istedikleri kadar basit değil. sınırlar net değil, önemli olan nüanslar. hiçbir şey siyah ya da beyaz değil; kötülük kılık değiştirmiş iyilik ya da güzellik olabilir ya da tam tersi; ama biri ötekini dışlamadan. bir insan, duyguları gerçekliğinden hiçbir şey kaybetmeden, bir başka insanı hem sever hem de ihanet edebilir. aynı anda baba, kardeş, oğul ve sevgili olabilir bir insan; ya da aynı anda kurban ve cellat.

thomas mann: kötülük, karanlıkların ve çirkinliğin güçlerine karşı aklın pırıl pırıl silahıdır.

"ve sonun nerede olduğunu, sona vardığında bilirsin."

17.3.00

an

özdemir asaf


gülüş bir yanaşımdır bir öbür bir kişiye
birden iki kişiyi döndürür bir kişiye
anılarından kale yapıp sığınsa bile
yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye

16.3.00

ayrılık

yılmaz güney

bir yaprağın düşmesinde, bir dalın acı acı sallanmasında, insan hayatından kopan bir an ve insan hayatını etkileyen acılar gizlidir.

insanların isteklerine, niyetlerine bağlı değildir iyilik kötülük kavramı. iyilik yaptığını sandığımız bir adama belki de yaptığımız özünde kötülüktür. kötülük diye nitelendirdiğimiz bir davranışın özünde iyilik olabilir. her iyiliğin ya da kötülüğün verdiği ürün önemlidir aslında.

insan, hangi toplumda olursa olsun, öznel ve nesnel yapısıyla, o toplumun malı, o toplumun ürünüdür. onun için, yaptıkları yapacakları, düşündükleri düşünecekleri, toplumun genel özelliklerinden, çalkantılarından, eğilimlerinden, bu akış içindeki özgül yerinden, algılama ve etkilenme ve etkileme yeteneklerinden ayrı düşünülemez.

artık gitme zamanıdır. baba toprağını, evi, evin önündeki ağacı bırakıp uzaklara gitme zamanıdır. evlerin, ağaçların çizgileri karanlıkla silinir, sessizlik çöker, toprak uyur; gitme zamanıdır. dağ başlarına beyaz bulutlar dolanır, dorukları bulutlara gömülür, dağlar morlaşır, lacivertleşir. sisler evreni içine alır, yel saçları uçurur; yel saçları alır uzaklara götürür; çünkü gitme zamanıdır.

15.3.00

brida

paulo coelho

kuşkulanmaktan hiç vazgeçme. kuşku duymayı bırakırsan artık ilerlemiyorsun demektir. insan olmak demek kuşku duymak; ama yine de yoluna devam etmek demektir.

çok az insan yolunu bulacak kadar cesurdur. onlar kendilerinin olmayan bir yolu izlemeyi yeğlerler. herkes yetenek sahibidir; ama bunu görmemeyi seçerler. yeteneğini kabul edip onunla yüzleşmen dünyayla yüzleşmen demektir.

olağanüstü deneyimler yaşarız ve aradan daha iki saat geçmeden bunların sadece hayal ürünü olduğuna kendimizi inandırmaya çalışırız.

yolunu bulduğun zaman korkmamalısın. hata yapacak kadar cesur olmalısın. hayalkırıklığı, yenilgi ve umutsuzluk tanrının bize yol gösterme araçlarıdır.

görünenle görünmeyen arasındaki köprüyü yok etmenin en iyi yolu duygularını açıklamaya çalışmaktır.

duygular yaban atlarına benzer.

bazen sırf inanmadığımız için bir yoldan vazgeçeriz. bu çok kolaydır. o zaman yapmamız gereken tek şey, o yolun bizim için doğru yol olmadığını kanıtlamaktır. ama bir şeyler olmaya başlayıp da yol kendisini bize gösterince devam etmekten korkarız.

ilerlememizi sağlayan, açıklamalar değil yola devam etme isteğimizdir.

dünyada hiçbir şey tamamen yanlış değildir. durmuş bir saat bile günde iki kez doğru saati gösterir.

tanrının çobanlara özel bir sevgisi vardır. onlar doğaya, sessizliğe, sabretmeye alışık insanlardır. evrenle iletişim kurmak için gerekli meziyetlerin hepsine sahiptirler.

yalnız yaşayanlar zaman kavramını yitirirler; saatler uzun, günler sonsuzdur.

büyü bir köprüdür; insanın görünür dünyadan görünmeyen aleme geçmesini ve her iki dünyanın derslerini de öğrenmesini sağlayan bir köprüdür.

"şeytan ayrıntıda gizlidir." (alman atasözü)

bu dünyadaki her şey kutsaldır ve bir tek kum tanesi görünmeyene uzanan köprü olabilir.

ermiş, ancak vermek yoluyla almayı becerebilenlerin cesaretine sahiptir. ermiş, insanların sürekli olarak su çekebildikleri dipsiz bir kuyudur. kuyu kuruyacak olursa, başkaları susamasın diye ermiş kendi kanını verir. ermiş, teslimiyet yoluyla dünyanın bilgeliğini keşfeder.

kendini insanlara gerekli, yararlı biri olarak görmek, insanoğlunun tadacağı en güzel duygudur.

yaşamında önemli bir şeyle karşılaşınca bütün öteki önemli şeylerden vazgeçmen gerekmez.

aşk, görünenle görünmeyenin arasında, herkesin bildiği tek köprüdür. evrenin insanlara her gün öğrettiği dersleri tercüme etmenin en yetkin dilidir aşk.

14.3.00

kötülük ve çocuk

terry eagleton

william golding, sineklerin tanrısı'nda, ıssız bir adada kendi başlarına kalmış bir grup öğrencinin haftasına kalmadan birbirlerini katledeceklerini iddia eder.


on beş yıl önce ingiltere'nin kuzeyinde on yaşında iki çocuk, bir bebeği işkence edip öldürdü. halk dehşetle ayağa kalktı. oysa bu cinayeti niye özellikle korkutucu buldukları tam açık değildi. neticede çocuklar, kimi zaman oldukça vahşice davranmaları doğal karşılanan sadece yarı ehlileşmiş yaratıklardır. eğer freud haklıysa, çocuklar büyüklerinden çok daha zayıf birer süper egoya ve ahlak duygusuna sahiptirler. bu yüzden asıl şaşırtıcı olan, böyle korkunç olayların daha sık yaşanmamasıdır.


kaplumbağalar nasıl masumsa bebekler de o anlamda masumdur (başka bir deyişle zararsızdırlar); yoksa sivillere makineli tüfeğini doğrultmayı reddeden bir yetişkin anlamında değil. onların masumluğunun övülecek özel bir tarafı yoktur. biyolojimiz gereği ben odaklı doğarız. egoistlik doğal halimizdir; iyi olmak ise hayata dair bir dizi karmaşık beceri öğrenmemizi gerektirir.

13.3.00

ürküten varlığa gazel

federico garcia lorca


sular yatağını yitirsin istiyorum
rüzgar koyaklarını yitirsin

gece gözlerini yitirsin istiyorum
yüreğim altın çiçeğini yitirsin

öküzler iri yapraklarla konuşsun
solucan karanlıktan ölsün

kurukafanın dişleri ışısın
sarılar ipeği kaplasın boydan boya

görüyorum dövüşüyor sarmaş dolaş
öğle saatiyle yaralı gece

dayanıyorum zehir yeşili bir gün bitimine
ve zamanın incindiği kırık kemerlere

ama parıldamasın arı çıplaklığın
kamışlar içinde açmış kara bir diken

karanlık gezegenlerden ürkeyim, bırak
ama gösterme bana serin belini

12.3.00

kardeşim

hasan hüseyin korkmazgil


acısını dostlarının yüreğinde duymamışsan
kapı kapı dolaşmamışsan iş dilenerek
işsizliğe düşmemişsen hakkım dedikçe
ve bayraklı pankartlı yürüyüşlere
halaylı horonlu grev şenliklerine
katılmayı aşk gibi duymamışsan şuranda
ağrın ağrım, acın acım dememişsen insan kardeşlerine
ve dilinin en görkemli
ve dilinin en bando-davul sövgülerini
sıralayıp sallamamışsan deyyuslar saltanatına
hangi yaşta olursan ol kardeşim
kaptırıp gönlünü sevda fırtınasına
evinin yolunu şaşırmamışsan
sende iş yok be kardeşim
sen artık hapı yutmuşsun

11.3.00

hiç için metinler

samuel beckett

kadınlar ne yapacaklarını bilemediklerinde soyunurlar, kuşkusuz en akıllıca davranış da budur onlar için.

bırak ve git, gitme zamanı geldi, bunu söylemek gerekiyor ne olursa olsun, zamanı geldi, nedeni bilinmiyor. kendini tanımlama biçiminin ne önemi var, burada ya da başka bir yerde olmak, gezmek ya da yerinden kımıldamamak, boylu, insansı bir biçime sahip olmak ya da bir biçimden yoksun olmak, karanlıkta kalmak ya da göğün ışıklarıyla aydınlanmak, bilmiyorum, önemi var gözüküyor, kolay olmayacak bu. her şeyin karardığı o ana dönseydim yeniden ve oradan başlasaydım, hayır, bir yere varamazdım buradan, bir yere varamadım hiçbir zaman, bellekten silindi gitti o an, kocaman bir alevdi, sonra karanlık, büyük bir sarsılıştı, sonra ağırlıktan ve kat edilecek uzamdan soyutlanış. bir yalıyardan aşağı atmayı denedim kendimi, sokağın ortasına ölümlülerin arasına yığıldım kaldım, bir sonuç alamadım, vazgeçtim. beni buraya getirip bırakan yola yeniden koyulup sonra da geri dönmek ya da daha uzaklara yol almak, bilgece bir öğüt bu. bir daha yerimden kımıldamayayım diye bu, o ben değilim, doğru değil, o ben değilim, ben uzaktayım, diye, on yüzyılda bir mırıldanarak, sonsuza kadar ağzımdan salyalar akıtayım diye. hayır hayır, gelecekten söz edeceğim şimdi, gelecek zaman kipinde sürdüreceğim söylemimi, aynen eskiden geceleri kendime, yarın sarı yıldızlı koyu mavi kravatımı takacağım (gecenin bitiminde takıyordum onu) dediğim gibi. çabuk çabuk, yoksa ağlayacağım. bir dostum olacak, benim yaşlarımda, benden farksız, eski bir savaşçı, savaştığımız günlerden söz edeceğiz birlikte, yara izlerimizi göstereceğiz birbirimize.

yalnızca sözcükler yırtıyor sessizliği, başka tüm sesler kesilmiş. sussam, işitmezdim hiçbir şey. ama sussam, başka sesler, sözcüklerin beni sağırlaştırdığı ya da gerçekten de kesilmiş olan sesler başlardı yeniden. ama susuyorum, bazen başıma geliyor bu, hayır, hiç olmuyor, tek bir saniye bile. ağlıyorum da, hiç durmadan. sözcük ve gözyaşlarının kesintisiz bir akıntısı bu. düşünmeye zaman kalmıyor. ama daha alçak sesle konuşuyorum, her yıl daha alçak sesle konuşuyorum. belki de. daha da yavaş, her yıl, daha da yavaş. belki de. ayırdında değilim bunun. böyleyse eğer, sözcüklerin, tümcelerin, hecelerin, gözyaşlarının arasında verilen duraklamaların uzaması gerekiyor gittikçe, karıştırıyorum onları, sözcükleri ve gözyaşlarını, sözcüklerim gözyaşlarım benim gözlerim de ağzım. söylediğim gibi (yalnızca sözcükler yırtıyor sessizliği, demiştim) sessizlikse, her kısa duraklamada işitmem gerekiyor bunu. ama öyle değil işte, hep aynı mırıltı sanki hiç sonu gelmeyen tek bir sözcükmüş gibi, kesintiye uğramadan, sürüp gidiyor, böylece de bir anlamdan yoksun kalıyor; çünkü sondur sözcüklere anlamını veren.

muhasebeciler korosu bu, tek bir kişiymişçesine söylüyorlar düşüncelerini, onlara katılacaklar var ayrıca, yeryüzündeki tüm insanlar bile yetmeyecek, milyarların bitiminde gereksinme duyuyorsunuz bir tanrıya, varlığına tanıklık edilmeyen her şeyin tanığına, her şeyin berbat olması nasıl da mutluluk verici, hiçbir şeyin hiçbir zaman başlamaması, hiçbir zaman olmaması, yaşamasız sözcüklerden başka varolan bir şeyin olmaması.

10.3.00

42 gün

gülten akın


zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
çünkü acıların, çığlıkların, kargışların sesi
iğne deliğinden geçeğen olur
dokuna dokuna kıyıcıya cellada
varır, sebebin kapısında durur

ben değil sofraya ölüm oturdu
peynir yedi beni, zeytin yedi beni
ekmeğe uzandım, ellerim düştü
elmadan gözlerim yandı, kör kaldım
su değil su değil sel aldı beni
ben değil sofraya ölüm oturdu

gülerken yüzün
dem çeken ir güvercinin sesini
için için büyüyen çimenleri
baharda lunaparkı bayram yerini
ve alışkanlıklar dışında her şeyi

benim de kollarım bağlı senin kelepçenle
sağ elim tutmuyor tutmuyor
yitirdim büyümü, şiirlerim uçtu
solum yetmiyor

kardeş benim ölüp ölüp dirildiğimi
şimdi dıştala sen umursama
bugün benim başımdaki ağrı
yarın senin de başında

yırttı yüzlerce dizesini
çekti duyulan şiirlerinden adını
sildi şiire dönüşen sözleri
yüreğinden

kendi bedenine tutkunlar ey
kendi aydınlığını sevenler ey
yorgan gibi bürünüp geceyi
kendi sıcağında uyuyanlar
bu nedir bu nedir, bir gencecik ozan
yazdı ama size değsin istemedi
sizi değmez gördüğündendir
reddetti güzelim şiirlerini
sizi reddetti

"görüldü" kimi özlediğimiz
neyi sevdiğimiz, istediğimiz "görüldü"
öfkeliysek hangi dağlara vurup
kederliysek hangi suları izlediğimiz
"görüldü"
selamımız ve dikenlerimiz

içimizde, derinde
derin denizlerin yaslı göllerin dibinde
bir umumuz vardır sileriz
parlatırız gece gece
damgasız işaretsiz

aynı dille konuşuyor
aynı dili konuşmuyoruz

küllü közler gibi için için yandığımız
usulca yandığımız
kime sitemdir
bağrımızda yıkılası dünyaya
yetecek ateşi beslediğimizi
kim bilir kim bilebilir

çatılmış darağaçları
gelip durmuş kapımıza ölüm
ses ver sesimize bir ufacık ses
susarsan
ya ölüsün ya ölümle bir

9.3.00

erotik edebiyat

boris vian

yetişkinler müstehcen edebiyata, uzlaşmaların ezici gücünü yatıştırma faktörü olarak tıpkı çocukların peri masallarına gereksinim duyduğu gibi gereksinim duyarlar.

müstehcenlik hiçbir kitapta bulunmaz, hiçbir resimde yoktur; ona bakan ve onu okuyanın bir zihinsel niteliğinden başka bir şey değildir. erotik edebiyat yalnızca erotizm düşkününün zihnindedir.

yazarın okuru etkilemesini sağlayan yargı güçlerinin en etkili olanlarından biri de hiç kuşkusuz okura fizik düzlemde bir duygu yaşatmaktır. çünkü açık seçik görünen o ki bir metne fizik olarak koşullandığında, yalnızca beyin ucuyla ve dalgınca algılanabilen tamamen manevi bir spekülasyondan daha zor olur o metinden kopmak.

berbat, kötünün düşmanıdır. bir cinayetin anlatıldığı metin bizi sıkıntıya sokabilir. bir yatma sahnesinden bir ayrıntı bazı arzularımızın uyanmasına neden olabilir ama yüz bin yatma sahnesi veya yüz bin işkence, bize bitkinlik ya da tiksintiden başka bir şey vermez.

ne okumanız ve ne okumamanız gerektiğine karar veren ikiyüzlüler, yobazlar ve diğer psikopatlarla yıllarca süren savaştan sonra, theodore schroeder'a göre, hesaba katılan, kitabın esas niteliği değildir. hesaba katılan, -müstehcen olarak nitelendiğinde- geleceğin sorunsal bir anında, bu kitabı varsayımsal olarak okuyabilecek varsayımsal bir kişi üzerindeki varsayımsal etkisidir.

söylemek gerekir baylar bayanlar
aşınmaz değildir kamışın derisi

şaraplar masaya konulduklarında ayyaşları aşırı uyarır ama yetingen insanı bir hayli sakinleştirir. aynı şekilde, bu tür okumalar belki de bozuk bir hayal gücünü ayağa kaldırır; ama namuslu ve yetingen bir zihnin üzerinde hiçbir etki yapmaz.

erkek, dişi, eşek ya da bal kabağı
bu akşam düzeceğim her şeyi arkadan

sarışın bir kadınla aşk yapmak.. elbette iyi.. ama hiç siyahları denediniz mi? kim cesaret edecek buna? ya da: güzel bir kadınla yatmak.. evet evet.. ama çirkin bir kadınla yatmanın ne demek olduğunu biliyor musunuz?

oysa bazen yarık incirlerinizin taze sütü içinde kalkmaktan
koyu uçlu memelerinizi dişlerimizin arasına alıp ezmekten
karanlık köşelerinizi yumuşak ellerimizle ayırmaktan
ve dilimizi vajinanızın çukuruna sokmaktan hoşlanırdık bizler

mademki aşk, her şeye karşın, sağlıklı insanların çoğunluğunun ilgi merkezidir; devletçe de engellenmekte ve tıkanmaktadır. erotik edebiyatın, devrimci hareketin bugünkü tarzı olmasına şaşırmayız biz de!

erotik kitapları okumak, onları tanıtmak, yazmak; yarının dünyasını hazırlamak ve gerçek devrime doğru yol açmak demektir.