28.2.00

sonunda

goethe


öğrenme merakıyla şifa bulan gönlüm
gelecekte hiçbir acıya kapalı olmayacak
bütün insanlığa nasip olan her şeyin
kendi içimde tadına varacağım
ruhumla en yüksek ve en derini kavrayacak
onun sevinç ve üzüntüsünü gönlüme yığacağım
böylece kendi benliğimi onun benliğine doğru genişletip
sonunda onun gibi ben de başarısız olacağım

27.2.00

karamazov kardeşler

dostoyevski

gerçekçiyi dine yaklaştıran, mucizeler değildir. tanrıtanımaz bir gerçekçi, mucizeye inanmasını sağlayacak gücü, yeteneği her zaman bulur içinde; mucize açık seçik olursa gerçeği kabul etmektense duygularına inanmaz. mucizeyi kabul etse bile, o zamana kadar habersiz olduğu bir gerçek olarak kabul eder onu. gerçekçide mucize inancı doğurmaz, inanç mucizeyi doğurur.

sevgi öylesine değer biçilmez bir hazinedir ki, dünyayı satın alabilirsiniz onunla.

son derece dürüst ama şehvet düşkünü insanlarda geçilmeye hiç gelmeyen bir sınır vardır. yoksa öz babalarını bile doğrarlar.

kişinin yakınlarını sevebilmesine hiçbir zaman akıl erdirememişimdir. bence özellikle yakınlarını sevemez kişi, onları sevmeyince yabancıları da hiç sevemez elbette.

insanın sevilebilmesi için yüzünü saklaması gerekir. yüzünü birazcık gösterdi mi sevgi yok olur.

insanlar, her insanın dünyada işlenmiş bütün günahlara ortak olduğunu anladıkları anda hayal ettikleri cennete kavuşacaklardır.

dünyanın değişebilmesi için önce insanların değişmesi gerekir.

olağanüstü cesaretle işlenen suçlar ötekilere oranla daha çok başarıya ulaşır.

bir insan, karşısında duran suçlu gibi kendisinin de bir suçlu olduğu, ortadaki suçta belki en büyük payın kendisinin olduğu bilincine varmadan başkalarını yargılayamaz. bunu anladıktan sonra yargıç olabilir ancak.

"çok bilen çabuk ihtiyarlar." (rus atasözü)

kıskanç bir insanın hiç sıkılmadan ne denli küçülebileceğini, ruhsal yönden ne denli alçalabileceğini düşünebilmek pek güçtür.

gerçekler çoğunlukla budalaca şeyler gibi gözükürler.

hayatın kendisi acılardan oluşur. acılar olmasaydı ne tadı kalırdı hayatın? her şey sonsuz bir ayinden farksız olurdu: kutsal; ama sıkıcı bir hayat.

inanç ne denli az olursa o denli güçlüdür.

hakarete uğramış doğa ile suçlu bir kalbin öcü, insan adaletinden çok daha güçlüdür. öyle ki, verilen ceza doğanın verdiğini hafifletir.

"bir suçsuzu cezalandırmaktansa on suçluyu bağışlamak yeğdir."

belleğimizde iyi tek bir anı kalmış olsa bile, bir gün gelir, bu anımız mahvolmaktan kurtarır bizi.

26.2.00

keder gibi ödünç

haydar ergülen



şair, yenilgiyle başlayan adamdır
şiire

kalp ile dil arasında her zaman
iki insan vardır birbirinin uzaklığına taşınan

bazen susmak da yağmurdur

ben senin tenha gözün olacaktım
hem tek başıma en kalabalık arkadaşın
yarım bir çocuk olarak beni
bu dünyaya erkenden bırakmasaydın

düzyazıdır karanlık, siyah şiirdir

sende denize inen bir sokak
bende başkente giden bir ev
eski duman, eski kömür, eski ray
aramızdan güzel bir karanlık geçti

bazen kederinden koyu
bazen gölgesinden açık
kederinden ve gölgesinden
ödünç bir şeyim ben

galiba insanın yakışıklı bir kalbi olmalı önce
sık sık tozu alınmalı, parlatılmalı aynalı sözlerle
benimse kalp hususunda cilalı bir cümlem bile yok
mırıldandığım sözlerin çoğu ondan gelse de

bilinir de ahmakıslatanda ustalığım
çırak bile sayılmam şu aşk ilminde

harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm

aşk tek kişilik bir cinayettir ve herkes
kendine kıyar sevdiğini öldürmeden önce

keşke gözlerinde tutmasan beni

sözler kaybolunca görünen ufukta, hayat
herkesi ıssız adasına indiren gemi

hiç kolay değilken kendine alışması insanın

başkaları nasıl da kolayca alışır ona, şaşarım

seni seviyorum çünkü
sevmemek de aşk kadar vahşidir

25.2.00

eski sokak

behçet necatigil


yıldızlar daima yalnızdır

anla sıkıntımı geç git dost
nedendir sorma
gür bitkiler altında bir benim için akar
alıngan, onurlu
istemez görsünler saklı su

biliyorum saadet
bana dünyada gelmez
ölümü bekliyorum

şu dünyada oturacak o kadar yer yapıldı
kulübeler, evler, hanlar, apartımanlar
bölüşüldü oda oda, bölüşüldü kapı kapı
ama size hiçbir hisse ayrılmadı
duvar dipleri, yangın yerleri halkı
külhanlarda, sarnıçlarda yatanlar

anla sıkıntımı geç git dost
nedendir sorma
gür bitkiler altında bir benim için akar
alıngan, onurlu
istemez görsünler saklı su

gene de hiçkimse kurtulamaz içinde büyüyen
bu korkunç boşluktan, diyorum
kurtarırsa o kurtarır bizi, ne aşklar, ne yaşlanmak
ne avuntular dışarda
dünyada mutluluk adına ne varsa başkaca
evcek, evlerde yaşar yaşarsa

şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
ne kalıyor geriye yüzyıllardan

geceleri korkulu yollara gittiniz mi
biz çok şeyi vakit yok pek kısa geçiyoruz
limanda bilinen gemiler oysa açıklardadır
kullanırız bir sözü ama hangi anlamda

asıl şiirler bekler bazı yaşları

bir yerde iyidir yanılmış olmak

güçlü fırtınalarda direkleri kırılmış
gemiler bize sığınır -bulduk sanırız

katlanmak babında
her iyi şair
de biraz peygamberdir

24.2.00

sadık hidayet

bozorg alevi

"hayat hikayemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. ne yüksek bir mevki sahibiyim ne de sağlam bir diplomam var. okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olamadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. nerede çalışırsam çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. istifa ettim mi seviniyorlardı. bırak gitsin, yaramaz! çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de." (sadık hidayet)

bugünkü iran'ın en büyük yazarı, ölümünden birkaç yıl önce böyle demişti. 9 nisan 1951'de paris'te canına kıyarken, çok dar bir tanıdıklar çevresinde biliniyor, beğeniliyordu. avrupa onun eserlerini daha dikkatle izlerken, londra ve moskova onun küçük hikayelerini yayınlarken de kendi yurdunun yazarları hidayet'in eserlerini reddetmekte; hatta gençliği coşturan popüler dilini alaya almaktaydılar. bugün, herkesçe iran'ın en önemli yazarı kabul ediliyor; bir zamanki hasımları da ölümünü sömürerek acıklı akıbeti üzerine gösteriş yasları tutuyorlar. hidayet'in kitapları birçok basımlar yaptı; büyük bir kısmı bugüne kadar fransızcaya, rusçaya, ingilizceye, almancaya, macarca ve çekçeye çevrildi. fransız edebiyat eleştirmeni andre rousseaux, hidayet'i, çağımızın en önemli yazarlarından biri sayar ve "bu roman [kör baykuş], yüzyılın edebiyat tarihinde bir aşamadır." inancını dile getirir.

bu satırların yazarı, aşağı yukarı 25 yıl boyu, hidayet'i yakından tanıdı, onu hep dürüst, kıymetli bir dost olarak takdir etti. alçak gönüllülüğü, insan ve hayvan sevgisi, haksızlık ve gadre uğrayanların, ezilenlerin kaderlerine ilgisi, acıması, fedakarlığı, güzelliğe ve saflığa karşı sonsuz arzusu ve bunları boşuna araması; dostları arasında her zaman söylenir, konuşulurdu. adamdan saymadıklarına karşı dümdüz tutumu, bayağılık ve şirretlikleri maskaraya çeviren kıvılcımlı zekası, hiçbir ayrıntıyı atlamayan çok belirgin gözlem yeteneği; karakterinin belli başlı özellikleridir. kendimize onun en yakın dostları gözüyle bakabilen bizler onu sever sayar, hayranlık duyardık ona.

çocukluğunda bir kere bir bayramda kurban kesilmesini görmüştü, o günden sonra artık hiç et yiyemedi, ölümüne kadar et koymadı ağzına. bir seferinde, farkında olmadan, kıymalı bir börekten bir parça ısırmış, midesi bulanmış, çıkarmıştı.

bir nükteciydi hidayet, çok zaman o şakacı maskesi ardındaki üzgün düşünürü görmek imkansızdı hemen hemen. bazı kimseleri ciddi bir söz söylemeye layık görmez, onlarla eğlenirdi sadece; ama edepsizleşip de gönüllerini kırmak istemezdi hiç. hatta bütün kalbiyle nefret ettiklerini bile asla incitmemiştir.

ömrünün son yıllarında afyon düşkünlüğü, kapıldığı ümitsizlikten ve hayatını yavaş yavaş ölüme teslim etmek niyetinden ileri geldi.

sadık hidayet, 17 şubat 1903'te tahran'da doğmuştu. yüz yıldır sarayda ve ülkenin edebiyat hayatında mevki ve isim yapmış, itibarlı bir ailedendi. tahran'daki saint-louis fransız kolejinde okudu. hristiyan misyonerlerce kurulmuş bu kolej, nüfuzlu sınıfın çocuklarına modern bir eğitim veriyordu. hidayet, daha ilkokuldayken, kalabalık bir aile çevresi için, el yazısıyla bir gazete bile çıkarmış, resimlerini de kendisi yapmıştı gazetenin. 1925'te bu kolejden ayrıldı, mühendis olmak istiyordu, belçika'ya gitti, oradan fransa'ya geçti. dört yıl olmuş, hangi mesleği seçeceğine hala kesin karar verememişti. paris'te yazmaya başladı. ilk eserleri burada meydana geldi ki bunlardan "yaradılış efsanesi", şimdi yeni iran edebiyatının kalıcı anıtlarından biridir. iki intihar girişimi, kendini tamamen sanata adamaya karar vermenin onun için pek kolay olmadığını gösteriyor. 

1930'da hidayet, tahran'a döndü. ailesinin nüfuzu dolayısıyla her imkana sahipti, diploması olmadan da devletin en yüksek mevkilerine geçebilirdi; ama o geçimini sıradan bir katip, bir muhasip olarak sağladı. 1930 ile 1936 arasındaki yıllar, hidayet için verimli bir yaratma dönemi oldu. tahran'da, hepsi de uzlaşma aleyhtarı, vatansever gençler onun çevresinde toplandılar. bu çevre, çok geçmeden, müstebit rıza şah'ın iran'da yarattığı hayat şartlarına ayak uyduramadı. sadık hidayet, hindistan'a gitti ve kör baykuş'u ilkin orada yayımladı. kitaba, iran'da satışının yasak olduğunu belirten bir not eklenmişti.

ikinci dünya savaşı'nın patlaması, müttefik birliklerinin 1941 eylülünde iran'a girişi ve bunları izleyen politik olaylar, yazarda, yeni başlayan kurtuluş hareketinin iran'a durum ve şartlarda olumlu bir değişiklik getireceği ümidini uyandırmıştı. savaş sonrası eserleri belirli bir iyimserlikle doludur; ama bu çok sürmedi; çünkü çok geçmeden iç politika doğrultusu yeniden nazikleşti ve hidayet yurdunun, yerinde kullandığı bir deyimle "aşağılık adamlar" dediği sınıfın zulmünden ve ahlak bozukluğundan kurtulma ümitlerini tamamen yitirdi. az sonra da, gençliğini geçirdiği yerlerde yeni bir yaşama gücü bulmak ümidiyle paris'e gitti.

başbakan olan eniştesinin müslüman bir yobaz tarafından 7 mart 1951'de katledilişi, kendi canına da kıyması için bardağı taşıran son damla oldu. paris'te günlerce, havagazlı bir apartman aradı. championnet caddesinde buldu aradığını; 9 nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. yakılmış müsveddelerinin kalıntıları yanı başında, yerdeydi.

23.2.00

muhteşem senyora

catherine clement

insan yorgun olunca her şeyin her şeyle ilişkisi vardır.

uykuya dalmak için hiçbir şey, kentin gecesindeki gizemli parıltıların, görünmez konuşma yankılarının yerini tutamaz. şenlikli bir sessizlik.

katile karşı duyulan arzu, şehvet uyandıranların en güçlüsüdür.

kötülük doğal değildir, insandan kaynaklanır.

gerici rejimlerde müziğin her zaman yasaklanmış olması şaşırtıcı değildir. müzik bedeni ve düşünceleri uyarır. düşünce aşk gibi heyecandan doğar. 

hiçbir hac yolculuğu masum değildir. 

yeni filozoflar çöp tenekelerini karıştırmazlar, tekme ile devirirler, boşaltırlar. ayıklama yapmazlar, koklarlar, kokuyu değerlendirirler. ve çöplüğe burunlarını tıkarlar: "yakın şu çöpleri!"

çelişkilerin üstesinden gelmek hasara yol açmadan yürümez.

düşünmek, kutsal olana saygısızlıktır.

kendimizi hiçbir zaman evimizdeki kadar rahat hissedemeyiz.

dini açıdan şiddet göstererek bir imparatorluk elde tutulamaz; yoksa parçalanma tehlikesiyle karşılaşır insan.

banyo suyuyla birlikte bebeği de atmamak gerekir.

hırsımla savaşmayı hiç öğrenemedim; alçaklığın ne olduğunu bilirim, başkalarında fark ederim bunu, cezasını veririm ama yine de ona kapılmadan edemem.

imparatorluk bağışlar ama öldürür, özgürlükten yanadır ama kördür.

kader bir orospudur, hem de gönlü çok rahat bir orospu. karşından bir saç perçemi uçurur, kaçamak bir öpücük kondurur, sonra da uçar gider.

22.2.00

ölüler kitabı

giovanni papini

zamanımızın gözdesi olan tarih uzun ve sıkıcı bir ölüler kitabı'dır. politikada, hemen hepsi ölülerin düşüncelerinin mahsulü kanunlara, adetlere, formüllere boyun eğmek zorundayız. özel hayatımızda onların son arzuları denilen maddi ve manevi vasiyetlere uymaya mecburuz. katolik ülkelerde papazlar, her gün ölülerin selameti için dualar, törenler yapmakla meşguldür. müzelerimiz meşhur ölülerin eserleriyle doludur, eskimiş olmanın verdiği üstünlükle gençleri etkilerine alırlar, fikirleri köreltirler, yenilerinin gelişmesini önlerler. birçok sanatçı hala 25 asır önceki grek heykelciliğinin ve öleli 500 yıl olmuş ressamların kaidelerine körü körüne bağlanıyorlar. şehirlerimizin meydanlarında kimi at üstünde elinde kılıç, kimi oturup düşüncelere dalmış, hepsi de modası geçmiş elbiseler giyinmiş ünlü ölülerin cakalarını görürüz. dünyanın her yerinde binlerce aptal, bakıcı, spiritizmacı ölülerle görüştüklerini, onları çağırdıklarını ileri sürer, dururlar. günden güne büyüyüp genişleyen mezarlıklar büyük birer kıtlık tehlikesidir. bir taraftan nüfus artıyor, öteden dirilere yiyecek sağlayacak topraklar ölülerin "son istirahatgahlarına" tahsis ediliyor. eğer geçmiş devirlerin kabristanları yavaş yavaş kaldırılmamış olsaydı, bugün buğday ekecek bir dönüm tarla bulunamazdı. ama yine de ve hala yeryüzünde çok fazla mezar, türbe, hazine var. ya ölüleri bir daha öldürürüz ya da biraz sonra hepimiz aç köpekler gibi gebeririz. mümkün olduğu kadar kısa bir zamanda, geçmiş varlıkların diriler üzerindeki hakimiyetlerini sağlayan bu durumu değiştirmek gerekir.

21.2.00

kuruntular kitabı

pablo neruda


yaşamak
bir yalnızlığı öbürüne varmak için
çoğul duymak kendini
ve yeniden doğmak bir başına

sürdürmek uğruna hayatımızı
bu kadar sıradan olmasaydık

yaşayamam yine de
fışkırıp durmazsa içimde ekinler
filizler ilkin, toprağı delip geçen
varmak için ışığa
ama karanlıktır toprak ana
karanlıktır benim derinlerim
sularda bir kuyu gibiyim ben
ardında yıldızlar bıraktığı gecenin
ve kırlarda yapayalnız sürüp gittiği

döndüm eve daha yaşlanmış
dünyayı kat ettikten sonra

sonunda düşeriz zamanda, bitmiş
alır bizi zaman, hepsi bu, biz ölüleri
sürüklenip gideriz varlıksız, gölgesiz
tozsuz, kelimelersiz, kalan kalır
ve artık yaşamayacağımız şehirde
bomboş kalır her şey, giysilerimiz, gururumuz

herkes bir şey satmak derdinde
kimse sormadı kimsin diye

artık bir şey sormuyorum kimseye

ne zaman ki başladı işkenceye
korları gizemli aşkın
ne zaman ki acı çektim
uykudayken, uyanıkken
aşktan ve acımadan
kesildi dostlar kervanı
çekip gittiler develeriyle

kendine kanlı canlı bir kız bul
ve bu saçmalıklardan kurtul

o kadar az biliyoruz ki
o kadar çok sanıyoruz ki
öyle yavaş öğreniyoruz ki
sorular sorup ölüyoruz

daha geniş bir uzay yok bu acıdan
hiçbir evren yok bunun gibi kanayan

sokağın ortasında uyandım
uzak güneyden kuşlar geliyordu
rüzgarda sesler çıkararak

gün boyu, sıra sıra
tüylerden bir donanma
yüreği çarpan
bir gök gemisi
geçip gitti
minicik sonsuzluğundan
pencerenin, arayıp sorduğum
çalıştığım, gözleyip beklediğim

çok ölümden doğdum
çok keder ısırdı beni
bir mutluluğu
öbürüyle değiştim
ama derinlerde, içimde
o yitik göldeki gibi
bir kuşun hayali yaşar
unutulmaz bir meleğin
gün ışığını dönüştüren
gözalıcı varlığıyla
gülden devinimiyle

küçük bir sarı tanrı
geçti kavaklar arasından
geçti rüzgar gibi hızlı
yüksekte bir ürperti bırakarak
saf taştan bir flüt
dikey sudan bir iplik
ilkbaharın kemanı
rüzgarda bir tüy gibi
geçti, küçük yaratık
günün nabzı, toz, polen
belki hiçbir şey; ama titreyip durdu
ışık, gün, altın

ölür bitki, gömülür yeniden
toprağa döner insanın ayakları
yalnızca kanatlar kaçar ölümden

geçmiş yaşamların
ve geçmiş zaman keşiflerinin akışında
kötü havaların bir yaratığıydım
bir ceset olarak kaldım şehirde
alışamam duvardaki nişe
fundalığı isterim ben, şaşkın
güvercinleri, balçığı, sayıklayışını
muhabbetkuşlarından bir dalın
amansız yüksekliklerin tutsağı
akbabanın hapishanesini
çantaçiçekleriyle süslü
sarp geçitlerin en eski çamurunu

ben, halkın şairi
bir taşralı, kuşbaz
koşturdum dünyada yaşamı arayarak
kuş kuş tanıdım toprağı
keşfettim ateşin uçtuğu yeri
enerji kaybını
ve ödüllendirildi benim yansızlığım
kimse bir şey ödemediyse de bunun için
çünkü ruhuma bastım o kanatları
ve kıpırtısızlık hiç tutunamadı bende

20.2.00

kader

amin maalouf

seksten daha ciddi ne olabilir?

çocukluğunun geçtiği yerleri ziyaret etmek bir mazoşizm uygulamasıdır. insan hayal kırıklığına uğramaya çalışır ve hiçbir sürpriz yaşanmaz, hayal kırıklığına uğrar.

inançlarımız, arkadaşlarımız, bedenimiz, hayat, tarih tarafından ihanete uğramak bizim kaderimiz.

ölüm anının zorunlu bir adabı vardır. eğer insanlığımızı korumak istiyorsak o anın saygınlığına el sürülmemelidir. ölüm döşeğindeki kişi ve onun yaptıkları hakkında ne düşünürsek düşünelim böyle davranmamız gerekir. evet, en kanlı katil söz konusu olsa bile.

ilerleme, adalet, özgürlük, ulus veya din adına alamete bindirilip kıyamete götürülmekten bir türlü kurtulamadık. 

aşktan söz etmek ne kadar soylu bir işse, aşklarını anlatmak da o ölçüde bayağılıktır.

arkadaşların, hayallerini olabildiğince uzun bir süre korumana yardım ederler. tabii, zamanla yitirirsin. ama ne kadar geç yitirirsen o kadar iyidir. yoksa, yaşamak için gereken cesareti de yitirirsin.

komünizm insanları eşitlik adına köleleştirmişti; kapitalizm de ekonomik özgürlük adına köleleştiriyor.

dinlerimiz ve mezheplerimiz birer kabile, dinsel gayretimiz de bir milliyetçilik biçimidir.

bugün dinin her yere sokulmasına ve her şeyin onunla gerekçelendirilmesine öfkeleniyorum. dini her şeye karıştırıyorlar ve ona hizmet ettiklerini sanırken aslında kendi ihtirasları veya kendi delice hevesleri için dini kullanıyorlar. bir gün insanlar hayatlarını fazlasıyla işgal eden dinden bıkacaklar ve kötülerin yanına iyileri de katarak her şeyi inkar edecekler.

uzun vadede, adem ile havva'nın tüm evlatları yitik çocuklardır.

19.2.00

ingiltere ingiltere'ye karşı

julian barnes

yurtseverliğin en istekli yatak arkadaşı bilgi değil, cehalettir.

iyi bir dayağın yoluna koyamayacağı hiçbir şey yoktur.

dünyada, insanın hayatını hoş bir kadınla birlikte geçirmesi fikri kadar aklı çelen ve bulandıran bir şey yoktur.

eteklerinin altına bakabilmek için kadınları bir kaidenin üzerine koyar erkekler.

bizler, sanat yapıtının röprodüksiyonunu sanat yapıtının kendisine, yalnız dinlenebilen kompakt diskin mükemmel sesini boğazları ağrıyan binlerce kurbanın eşliğinde verilen bir senfoni konserine, teybe alınan kitabı kucağımıza koyduğumuz kitaba yeğliyoruz.

hasar, çocukluğun normal bir parçasıdır.

kadınlar hep geleneksel olarak kendilerini erkeklerin ihtiyaçlarına uydurmuşlardır.

kiniklik tamamen yalnız kişilere özgü bir erdemdir.

kültürde olsun, doğada olsun, hala belli bir anlama sahip ama sürekli olarak azalmaya mahkum eski kitaplar ve eski binalar mirasının ötesinde, modern endüstrinin araçlarına ve çıkarlarına göre dönüştürülmeyen, kirletilmeyen hiçbir şey kalmamıştır.

en kötü olanlar, her zaman ailelerine bağlı adamlardır.

bir adam kızlarından başka evlat sahibi olmamışsa, adı sonsuzluktan ödünç alınmış değersiz bir şeydir sadece.

geçmiş, aslında süslü giysiler giymiş şimdiden başka bir şey değildir.

aşk ve evlilik farklı durumlardır. kötülüklerin ıstırabını birlikte çekecek olanlar ve çoğu kez birbirleri uğruna çekecek olanlar, çok geçmeden, bakışlardaki o sevecenliği, saf hazların ve art arda gelen eğlencelerin birbirine katılmasından doğan o iyicilliği yitirirler.

günümüzde her şey lanet olasıca bir sözleşmede yer alıyor. dünyanın gidişatı böyle. 

18.2.00

yanlış

salah birsel

süleyman nazif, ingiliz yazarı oscar wilde gibi dehasını yaşamına harcamış bir sanatçıdır. o keskin zekasını, diliyle yazarları, siyasetçileri sokmak yoluyla çarçur etmiştir. bir gün abdullah cevdet kendisine şöyle der:

"aman bir dizgi yanlışına kurban gittim ki olur şey değil. bir şiirimde 'vatanımın öksüzüyüm' demiştim, 'öküzüyüm' diye yayımlanmış."

süleyman nazif o her zamanki çıngıraklı kahkahasını attıktan sonra abdullah cevdet'e:

"buna dizgi yanlışı değil, dizgi doğrusu derler."

17.2.00

özdeyişler kitabı

goethe


bugünden, bu geceden ya da
bir şey isteme
dünün getirdiklerinden başka

her kim doğmuşsa en kötü günlerde
onun hoşuna gidecektir en kötüler bile

ne kadar da muhteşem ve uçsuz bucaksız miras payım
servetim de, ekeceğim tarla da, sadece zamanım

dayanılabilecek daha aptalca bir şey yoktur
aptalların kalkıp da bilge kişilere
alçak gönüllü olmalarını söylemelerinden
büyük günlerde

itiraf edelim: doğu'nun şairleri
daha büyüktür biz batılı şairlerden
bizleri aratmayan yanları ise
geri kalmayışlarıdır birbirlerinden nefret etmekten

nasıl oluyor da her yerde
bunca iyi ve bunca budalaca söz birlikte
en gençler en yaşlıların sözlerini yinelemekteler
ve onların kendilerine ait olduğunu zannetmekteler

asla izin verme
seni çelişkilere sürüklemelerine
cehalete gömülür bilgeler
cahillerle tartışmaya girdiklerinde

"hakikat, neden bunca uzakta
neden saklanmakta bunca derinliklerde"
kimse anlayamıyor zamanında
eğer zamanında anlayabilseydi insan
o zaman yakında ve apaçık olurdu hakikat
sevimli ve hoş olurdu elbette

eğer göstereceksem etrafı sana
önce tırmanmalısın dama

suskun kalanın derdi azdır
insan, dilin altında saklı kalır

iki uşağı olan efendi
pek iyi bakılmaz
içinde iki kadının bulunduğu ev
yeterince temizlenip paklanmaz

16.2.00

rüzgara yakarı

nilgün marmara


mutsuz göğün yakıcı soluğu rüzgar
kat erimiş kararımızı kendine
ve uzak tut güçsüzlüğü bizden

hatırlar mıyız eskil bir kapı üstündeki gökkuşağını
görmüş müydük? ne zamandı
daha ılık zamanlardı sanki
sözün daha biz olduğu, bizim biz

yıkım tehdidinde bir el bekleniyor rüzgardan
alsın bizim değişmez bedenimizi kendine
ve başkalarının değişmez ruhunu sürüklesin

bilinmez yok mu edilir ölümcül ova
bir türlü egemen olamadığımız? kaç türlüydü
düzlüğü boğucuydu sanki; hiç sözsüz
bizimse biz gibi yöresinde hiç duramadığımız

oyunsa gök ve rüzgar
mutsuzluğu göğün, şiddeti rüzgarın
kim ekler kendine uçtu uçacak düşüncemizi
ve ne yakın kılar gücünü bize aydınlanabilir gecenin
bizim söz, sözün biz olduğu

15.2.00

üç anekdot

ülkü tamer

baba gündüz (kılıç), çocukluğumun, ilk gençliğimin unutulmaz futbolcusuydu. daha sonra antrenörlüğünde de aynı başarıyı gösterdi. şimdilerde "teknik direktör" deniyor; herhalde küçümsendiğinden, "antrenör" sözü pek kullanılmıyor.

seyircilerin küfürlerinden yakınırdı baba gündüz. bir arkadaşının küçük oğluyla maç dinliyormuş radyoda. seyircilerin ünlü "terane"si başlamış.

çocuk, "gündüz amca, seyirciler ne diyorlar?" diye sormuş.

baba gündüz, "hakemin yönetimini beğenmiyorlar, yavrum." demiş. "onu ilme davet ediyorlar. 'ilme hakem!' diye bağırıyorlar."

2.
günün birinde, yine maç kuyruğunda beklerken, yanı başımdaki köftecinin sızlanmalarını duydum. adam, bir yandan köfte tezgahının başında müşterilerine "hizmet veriyor", bir yandan yakınıyordu:

"yahu, bir sandviççi geçmeyecek mi? açlıktan öldüm."

dayanamadım. köfteleri gösterdim:

"yesene kendi köftenden."

kulağıma eğilerek fısıldadı:

"yaramaz, ağabey.."

3.
hadi adını vermeyeyim, televizyonda bir spiker maç anlatıyor. biz de seyrediyoruz. bir şut atıldı. aut. ama spiker başladı bağırmaya:

"gooool!.. gooool!.."

ne golü? top auta çıkmadı mı?

spiker hala yırtınıyor:

"goooool!"

biz mi yanlış gördük yoksa?"

kaleci topu aldı. aut vuruşunu yapmak üzere geriledi. bir an sessizlik. sonra spikerin sesini duyduk yine:

"evet, sayın seyirciler, sizler gibi biz de yanıldık!"

autu aut olarak gören bizleri işin içine niye karıştırmıştı acaba?

14.2.00

telli kavak

aydın gün


bir telli kavak büyürdü
daday'ın çiğdere köyünde usuldan usuldan
yerin karanlığından azat olmuş
aydınlık sular yürürdü ayaklarının ucundan
kendi halindeydi telli kavak
geceleri gökyüzüne bakarak
samanyolu'nu düşünürdü yaprak yaprak
başka şey de dilemezdi
en uzak rüzgarlara kaptırmıştı başını
ona konmayan kuşa kuş
ona değmeyen rüzgara rüzgar da denemezdi

gel zaman git zaman
kızını everecekti çiğdereli halil
cebindeki yetmezdi
bir gece sabaha karşı
veryansın ettiler baltayı ayak bileklerine telli'nin
uyanıverdi ilk vuruştan
"aman" dedi telli kavak: "kıyman"
sular bulandı ayaklarının ucundan
yapraklar yalvardı hep bir ağızdan: "vurman"

aman zaman dinler miydi çiğdereli halil
kızını everecekti, cebindeki yetmezdi
yıkılıverdi telli kavak
ortasına gecenin boylu boyuncak
oldu mu ya, dedi telli kavak
böğründe duran baltaya
yaşayıp gidiyorduk şunun şurasında
kim gönderecek şimdi selamını suların
samanyolu'na yaprak yaprak
ne olacak şimdi rüzgar
kuşlar nereye konacak

ordan oraya atıldı telli kavak
elden ele satıldı
boynuna dört demir takıldı
çankırı'ya beş mavzer atımı uzak
bir tepenin duldasına çakıldı
telefon direği oldu telli kavak
vınladı durdu telefon telleri boynunda
samanyolu'na baktı geceleri
suları düşündü ayaklarının ucunda
yapraklarını düşündü
rüzgarı düşündü avcunda
gözleri dolu dolu oldu
bir türkü tutturdu en sonunda:

"telefonun tellerine kuşlar mı konar
herkes sevdiğine cicim, böyle mi yapar?"

13.2.00

çocuklar kalıyor

alice munro

insanların para saklamak için seçtiği yerler şaşırtıcıdır. en mantıklı ve akıllı insanların bile.

insan çocukken başka yerlerde uyuduğu geceleri asla unutmaz.

eğer çok kötü bir şey yaparsan ve kimse fark etmezse daha da kötü hissedersin; cezalandırıldığında hissedeceğinden çok daha kötü hissedersin.

hasta bir insan, ölmekte olan bir insan, aklını her türlü çerçöple doldurup o çöpleri en ikna edici şekilde düzenleyebilir.

insanlar rezalet mi çıkardılar, isteyeceğin en son şey el altında bir bıçak olmasıdır.

12.2.00

yabancılaşma ve öteki şiir

veysel çolak

her insan yaşadığı gibi düşünür.

franco, ispanya'yı otuz yıl eğlence, futbol ve din sayesinde yönetmişti.

bütün yadsımalar insanoğlunun onurudur, yaşatan tarafıdır. edebiyat ve şiir bu yadsımanın biricik manevi alanıdır.

hitler'in toplama kamplarında görev yapanların goethe okuyup schubert dinledikleri biliniyor.

medyatik olan her şeye çığırtkanlıkla karşı çıkan kişi "birisi" imzasıyla şiir yayımlayabiliyor. medyaya uzak olmak adına yapıyor bunu. oysa yaptığı şey, reklamcılığın merak ögesini sonuna kadar kullanma tavrından başka bir şey değil.

cesaretini kaybetmenin en büyük kanıtı kendine acımaktır.

politik, bilimsel ve edebi konularda sert tartışma, saldırı biçiminde yazışma diye tanımlayabileceğimiz polemik olgusu, kültürel yaşantımızın yoksulluğuna oldukça denk düşmektedir.

din, insanoğlunun ertelenmiş, öbür dünyaya bırakılmış umududur.

adem'in eylemi, haram edilmiş bir meyveyi yemek değil, bilim ağacının meyvesinden tatma isteğidir.

bu dünyada yaşanması gereken insani değerlerin öbür dünyaya bırakılması; insanca yaşamanın ölümden sonraya ertelenmesi; gerçekliğin tersine çevrilmesinden başka bir şey değildir. gizemci yaklaşımlarla yapılır bu da. en etkili özleri de gizemci sanatçılar, gizemli şairlerdir.

11.2.00

canterbury hikayeleri

geoffrey chaucer

bu dünyayı yöneten para ve zenginliktir.

"hiç kimse korktuğu kişiye katıksız sevgi duymaz."

"kendinizden güçlü biriyle kapışmak delilik, size denk biriyle kapışmak tehlikeli ve sizden zayıf biriyle kapışmak aptallıktır."

erkeğin mutluluğu, servetidir kadın. 

"kadınlar öyle gevezedir ki saklayabildikleri tek sır, bilmedikleri bir sırdır."

"bir aptalla tartışmaya girmişseniz aptal hiddetlense de gülse de sizin için huzur yoktur."

öyleleri vardır ki onlara
para kesesinden başka her şey boş gelir

hiç kimse kibirden çıkan dalların, sürgünlerin sayısını tam olarak bilemez.

"benden geçerek gidilir o mutluluk diyarına
ölümcül yaraya merhem, kalbe derman
benden geçerek gidilir o lütuf pınarına
orda yeşil, şen bir mayıs vardır her zaman
bu yoldur iyi olan ne varsa ona varan
neşelen ey okuyucu, üzüntünü at
bak açığım, gir, ilerle son sürat" (kuşlar meclisi)

10.2.00

uy havar

ahmed arif


uy havar
yangınlar kahpe fakları
korku çığları
ve irin selleri, aç yırtıcılar
suyu zehir bıçaklar ortasındasın
bir cana, bir başa kalmışsın vay vay
pusatsız, duldasız, üryan
bir cana bir de başa
seher vakti leylim leylim
cellat nişangahlar aynasındasın
oy sevmişem ben seni

üsküdar'dan bu yan lo kimin yurdu
he canım
çiçekdağı kıtlık kıran
gül açmaz, çağla dökmez
vurur alnım şakına
vurur çakmaktaşı kayalarıyla
küfrünü, medetsiz, munzur
şahmurat suyu kan akar
ve ben şairim

namus işçisiyim yani
yürek işçisi
korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş
ne salkım bir bakış
resmin çekeyim
ne kınsız bir rüzgar
mısra dökeyim
oy sevmişem ben seni

ve sen daha demincek
yıllar da geçse demincek
bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm
ömrümün sebebi, ustam, sevgilim
yaran derine gitmiş
fitil tutmaz, bilirim
ama hesap dağlarladır
umut dağlarla

düşün, uzay çağında bir ayağımız
ham çarık, kıl çorapta olsa da biri
düşün, olasılık, atom fiziği
ve bizi biz eden amansız sevda
atıp bir kıyıya iki zamanı
yarının çocukları, gülleri için
her birinin ayva tüyü, çilleri için
koymuş postasını
görmüş restini
he canım
sen getir üstünü

uy havar
muhammed, isa aşkına
yattığın ranza aşkına
deeey, dağları un eder ferhadın gürzü
benim de boş yanım hançer yalımı
ve zulamda kan ter içinde asi
he desem koparacak dizginlerini
yediveren gül kardeşi bir arzu
oy sevmişem ben seni