30.1.00

kitap düşmanlığı

pınar kür

"son yüzyılda kitapları yasaklamak, yakmak, yazarları öldürmek, hapse atmak, onları vatan haini ilan edip sürgüne yollamak, basında hep bir ağızdan yazarları aşağılamak türk kültürünü zenginleştirmedi, tam tersine fakirleştirdi. devletin yazar ve kitap cezalandırma alışkanlığı hala devam ediyor." (orhan pamuk)

okuma eyleminin insan muhayyilesini, düşünme ve kendi başına karar verme yetilerini geliştirdiği bilinen bir gerçektir. öte yandan, hayal gücü kıt, düşünme ve karar verme yeteneği zayıf kişilerden oluşmuş bir toplumun ilerleyemeyeceği, bir koyun sürüsü kadar kolay yönetileceği de bir başka gerçektir.

düşünce özgürlüğünü bir kavram olarak bile ortadan kaldırmanın en iyi yolu, düşünmeyi bilmeyen kuşaklar yetiştirmektir. işte bu yönden, bir süredir, bu ülkede okuyan, bağımsız düşünebilen insanların sayısını azaltmaya, gittikçe yok etmeye yönelik bir kültür politikası güdülmektedir. toplumu, yalnızca boğazını düşünen bir koyun sürüsüne dönüştürme amacıyla izlenen bu politikanın yöntemlerinden biri de, kitap düşmanlığı ve okuma korkusu yaratmak; yazarı, sanatçıyı, okuru yıldırmaktır.

"papazın karısı", "doymayan bakire", "çılgın kolejliler" ve benzeri, yabancı dilden çevrilmiş ve gerçekten cinsel istekleri kamçılamak amacıyla yazılmış bir sürü kitap piyasada rahatça satılırken benim çok başka mesajlar taşıyan ve edebi değeri yurt içinde ve yurt dışında kabul edilmiş iki önemli romanımın birden imhasının istenmesi, asıl amacın politik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. sürdürülen bu politikanın gerisinde yatan ölümcül zihniyetin seçtiği örnek kurbanlardan biri de benim; ama sonuçta asıl hedeflenen kurban, türk halkıdır.

29.1.00

seks

marquis de sade

şehvet, yaşamak için gereken bir yaşam iksiridir. taşakları olmayan erkeğin tutkuları da olmaz.

bir kadınla yatmadan önce onu sevdiğini söylemek imkansız değildir. onunla yatmadan onu sevmek ise imkansızdır.

seks dizginlenemeyen bir duygudur. sadece zevkin doruğuna ulaşarak seksin etkilerini azaltabilirsin. en zengin insanın serveti bile bunun için yeterli olmayacaktır. bir çift sadece uyum içinde sevişerek rahatlayabilir.

düzüşmek insanlar için yemek içmek kadar önemlidir; fakat hiçbir zaman bu kabul edilip ona gereken değer verilmemiştir. alçak gönüllülükle söylememiz gereken ise şehvetin verdiği zevkten daha fazla zevk aldığımız bir şey olmadığıdır. fakat seksin verdiği mutluluk her zaman gizlenir ve onun yerine yalanlar söylenir.

size sürekli utanç verici, ahlak dışı olarak öğretilenler aslında sizi en çok mutlu edecek olan, hayatınıza renk katacak olan şeylerdir.

erkekler ve kadınlar için de gerçek olan tek şey özgürce istedikleriyle, istedikleri şekilde sevişmektir.

doğanın sana verdiği tüm güzellikleri sonuna dek değerlendirmelisin. senin vücudun hayranlarının gelip tapınacağı bir kilisedir.

kalpten gelen her şey yanlıştır. ben sadece duyulara inanırım, cinsel arzu ve alışkanlıklara. aradığım, istediğim sadece budur.

tabulardan kurtulmuş bir ruh vücudun en güzel bölgeleri ile birleştiğinde, doğa ilahi zevklerin tadına varmamızı sağlar.

28.1.00

küçük yazı satıcısı

daniel pennac

kitap bir şenliktir.

yirmi yaşında ihtiyarlar ve sekseninde gençler vardır.

hayatta edebiyat diye bir şey yoktur, ticaret vardır.

yazmak uzun bir sabırdır.

aşkın müsveddesi olmaz, her defasında doğrudan aslıdır.

caniler çoğu zaman kendilerine inanılmayan insanlardır.

beterin beteri, beteri beklemektir.

hayatta öyle anlar vardır ki, dostlar arasındadır insan, nokta, hepsi bu.

yüreğinde kapı komşusunun iyiliğinden başka bir şey düşünmeyen bir insanlık düşlüyorum.

güzel şeylere meraklı olanlar asla vazgeçmezler.

insan dünyayı değiştiremiyorsa dekoru değiştirmeli.

gerçek, nadiren aldığın cevaplardadır.

insanın çok uzun süre yüreğinde taşımaması gereken şeyler vardır.

kırk yaşında insan ya zengindir ya da bir hiçtir.

yalnızlık, evcilleştirilmiş hayvanlardan uzak tutulması gereken bir işkencedir.

gerçeklik daima bir yüzyıl ilerdedir.

hayat bir roman değil, biliyorum. ama onu yaşanabilir kılan tek şey romanesk.

27.1.00

din

thomas carlyle: bilgin arttığı oranda, inanç yok olur.

atatürk: egemenliğini sürdürmek için dine ihtiyaç duyanlar zayıftır. bu tıpkı halkı bir tuzağa düşürmeye benzer. benim halkım demokrasinin ilkelerini, hakikatin prensiplerini ve ilmin öğretilerini benimseyecektir. hurafeler tek tek yok edilmelidir.

nietzsche: dünyanın neresinde din nevrozu ortaya çıksa onun üç tehlikeli perhiz talebiyle bağlantılı olduğunu görürüz: inziva, oruç ve cinsellikten kaçınmak.

albert einstein: bir insanın etik davranışları; duygudaşlığı, eğitimi, sosyal bağları ve ihtiyaçlarıyla şekillenir; din üzerinden temellendirilmesi gerekli değildir. eğer insanlar sadece cezalandırılmaktan korktukları ya da ödüllendirilmeyi umdukları için iyi davranışlar sergiliyorlarsa bunu bilmek bizi oldukça üzer.

mark k. bilbo: apolejetik (dini savunma) denen şeye ihtiyaç duyulması bile, tanrı hakkındaki iddiaların ne kadar zayıf olduğunun bir göstergesidir. tanrı her zaman savunmalara, bahanelere, açıklamalara, kelime oyunlarına ve mazeretlere ihtiyaç duyar.

robert g. ingersoll: din kimseye destek olmaz. dinin kendisinin desteklenmesi gerekir, daimi bir dilencidir. diğerlerinin çalışmaları sayesinde var olur ve kendisine bağışta bulunan kişileri destekliyormuş gibi davranacak kadar kibirlidir.

26.1.00

da vinci's demons

tarih, gerçeği bastıran insanlar tarafından silah haline getirilmiş bir yalandır.

yıkılmakta olan rejimler çöküş sancısıyla etrafa tutunmaya çalışır.

başında direnmek, sonunda direnmekten daha kolaydır.

hayal edilebilen her şey sonunda yapılabilir. aksini söyleyen kim ise o bir aptaldır.

hep düşmanlarımızı affetmemiz gerektiğini okuyoruz. dostlarımızı affetmemiz gerektiğini değil.

bazı kapılar karanlığa çıkar.

inanç. her şey gelip buna bağlanıyor, değil mi? hiçbir zaman kanıtlanamayacak bir şeye. sadece bir dumandan ibaret. kamp ateşinde anlatılan masallar.

tüm erkekler annelerini arıyor. kadınların bacaklarının arasına doğru giden yolda rehberleri bu.

ben olayları olduğu gibi görürüm, olması gerektiği gibi değil.

iyi bir adam asla muazzam olmayı başaramaz.

sizin birçoğunuzun süreç dediği şey, bir zamanlar unutulan şeyin yeniden hatırlanmasıdır.

ezilmek üzere olduğunda bir fare bile dişlerini gösterir.

bir suça vergi koyarsanız bu suç ticaret haline gelir.

ışıkla gelen o keşmekeşi boş verin. bana gecenin karanlığını getirin. çok şey var görülmeyen, bilinmeyen çok şey var. ne varsa karanlığın içindeki o sürprizde var.

bir yılana önünden yaklaşılmaz.

eğer tanrı'nın mimarisindeki yapıyı göremiyorsak bunun sebebi yeterince yakından bakamıyor oluşumuz.

eğer bir şey seni rahatsız ediyorsa belki de onu bırakmak en iyisidir.

sadece ilerlemeye devam ederek hayatta kalabiliriz.

25.1.00

annem

georges bataille

yalnızca boğucu, dayanılmaz bir deneyim yazara, uzlaşımlarla zorla kabul ettirilmiş dar sınırlardan bıkmış bir okurun beklediği uzak bir görüşe ulaşma olanağını verir.

insanın başı asla ölümünde döndüğünden daha iyi dönmez.

eğer bizi aşmayan, ister istemez aşmayan, her ne pahasına olursa olsun olmaması gereken hiçbir şey yoksa, var gücümüzle yöneldiğimiz ama var gücümüzle de ittiğimiz o çılgın an'a ulaşamayız.

yalnızca güzellik, aşkın kaynağı olan bir düzensizlik, şiddet ve kötülük gereksinimini hoş görülebilir kılar.

aşılmış bir dindarlık olsa olsa can sıkıntısıdır. yalnızca tenin güçlükleri, sorunları, kendi yalanları, başarısızlıkları, korkuları, yol açtığı yanlış anlamalar, beceriksizlikler namusluluğun var olma nedenini sağlarlar. cinsel zevk yaşlılığın, çirkinliğin ve yoksunluğun tüm şekillerinin sınırlandırdığı bir lükstür.

cehennem, tanrı'nın bize kendisi hakkında istemeyerek verdiği zayıf bir fikirdir.

yaşlılık, dehşeti sonsuza dek yeniler. insanı durmamacasına başlangıca geri getirir.

yaşamın ölüm kadar kanlı ışıltısı yoktur.

içine düştüğüm yalnızlıkta, bu dünyanın ölçüleri, eğer hala var iseler, içimizde baş döndürücü bir ölçüsüzlük duygusunu sürdürmek için vardırlar: bu yalnızlık, tanrı'dır.

gülme, ciddi görünmediği zaman insanı tiksindiren bir görünüş karşısında kabul ettiğimiz bir uzlaşma tutumudur.

zevk gibi güçlü bir duyguya eşlik eden sıkılma, utanma duygularının kendileri de akılsızlığın kanıtları değiller midir?

la rochefoucauld: güneş ve ölüm birbirlerine sabit bir biçimde bakamazlar.

zevk ancak kurt meyvenin içinde olduğu anda başlar ve yalnızca, mutluluğumuz zehirle yüklü olursa çok hoştur. gerisi çocukça şeylerdir.

gülme, gözyaşlarından daha kutsal ve hatta daha anlaşılmazdır.

hiçbir şey bilmiyoruz ve zifiri karanlığın içindeyiz. ama, hiç olmazsa, bizi aldatan şeyi, bizi üzüntümüzü bilmekten, daha doğrusu, neşenin acıyla aynı şey olduğunu, ölümle aynı şey olduğunu bilmekten uzaklaştıran şeyi görebiliriz.

24.1.00

sonsuz gül

jorge luis borges


"ocağın ızgarasında ateş sönmeden
yıldızlarla bir yakınlık aramayız biz"
(meredith)

gökyüzü boşa değişir durur. herkesin
payına düşen yolculuk önceden belirlenmiştir

hedef unutmaktır
daha önceden varmıştım

bir eğe
ağır demir kapıların ilki
bir gün kavuşacağım özgürlüğüme

zamana direnebilenler yalnızca
zaman içinde yer almayanlardır

ben körüm, bir şey de bilmiyorum. ama
gidilecek daha çok yol olduğunu görüyorum. sen
müziksin, ırmaklar, gökler, saraylar, meleklersin
ey sınırsız, gizdeş sonsuz gül, sonunda
tanrının benim ölü gözlerime göstereceği

körlük bir çeşit hapistir;
ama aynı zamanda da bir özgürlüğe kavuşma,
yaratmaya elverişli bir yalnızlık,
bir anahtar ve bir cebirdir.

23.1.00

utanç

salman rushdie

bir düğün yapılmalı, kız kocaya verilmeli. kim olursa. evin çatısı altındaki bir orospu, sokaktaki bir orospudan iyidir.

kelamı yaymak istiyorsan sıradan olmaman gerekir.

aziz nedir? bizim yerimize acı çeken insandır.

dedikodu su gibidir. zayıf yer bulmak için satıhları yoklar ve nihayet çıkacak bir delik bulur.

şehir bir mülteci kampıdır.

insanın anlatmayı seçtiği her hikaye bir tür sansürdür; başka hikayelerin anlatılmasını engeller.

hiçbir kaçış nihai değildir.

insanın avucu kaşınıyorsa para gelecek demektir. ayakkabılar üst üste gelmişse yolculuğa çıkacaktır; ayakkabılar ters dönmüşse trajedi yakındır. makasın boşlukta açılıp kapanması ailede kavga anlamına gelir. sol gözün seğirmesi de yakında kötü haber alınacağını gösterir.

olgun kadınların kendilerine özgü cazibeleri vardır.

görücü usulü evliliklerden hoşlanmam. insan zavallı ana babasını suçlayamayacağı bazı hatalar yapabilmeli.

sevgi kendini başkalarında tanıyan bir histir.

insanoğlunun, aslen çıkarcı, sahte, bayağı olan bazı eğilimlerinin samimiyetine ve asaletine kendisini inandırmaya karşı büyük kabiliyeti vardır.

intikam sabırlıdır, doğru zamanı bekler.

çam fıstıklarının kabuklarını kırmak bir nevi deliliktir; insan yediğinde onlardan kazanacağı enerjinin çok daha fazlasını onları kabuklarından çıkarmaya harcar.

pek az efsane ayrıntılı bir incelemeye rağmen varlığını sürdürebilir.

22.1.00

ekmek

orhan kemal


bizi el kapısında köle eden de sensin
elleri kapımıza köle eden de sen
ekmek

senin için el pence divan beklemek
arsız ve hodbin
rugan iskarpinlerin önünde

analarımız senin için yetiştirdi
senin için bu ellere yolladı bizi
bizse seni koca göbekli mağazalarda unutup
-bu yaşanası dünyada-
gırtlakladık birbirimizi

sen
"şol afet-i can"sın kim
güzellikle gelmeyeceksin bize
biz de sarılıp tüfeklerimize
seni fethedeceğiz

21.1.00

guguk kuşu

ken kesey

işini zorlaştırmak isteyen insanları sinirlendirmenin en iyi yolu rahatsız olmuyormuş gibi davranmaktır.

bu, zeki bir kumarbaz için altın kuraldır: bir süre köşede dur ve oyunu izle.

hiç, bir kavgada taşaklarına tekme yedin mi? bundan daha kötü bir şey yoktur. seni hasta eder, sahip olduğun bütün gücü tüketir. bir kavgada karşındaki adam, kendini güçlendirmek yerine seni güçsüzleştirmek istiyorsa dizine bak, en can alıcı yerden vuracak demektir.

yönetimdeki piçler seni alt eder. karşı koyamazsın. tek yapılacak şey, her şeyi boktan dünyanın suratına kusmaktır, hepsini.

erkekler modern anaerkilliğin hengamesine karşı yalnız bir tek gerçekten etkili silaha sahiptir; o da kesinlikle kahkaha değil. bir tek silah ve her geçen yıl, bu belden aşağı motivasyonlarla araştırılan toplumda, hep daha fazla insan o silahı etkisiz kılma yollarını buluyor ve şimdiye kadar fatih olanları fethediyor.

bir şey yolundan çıktı mı, en çabuk şekilde düzeltecek olan en iyi yoldur.

o bizim "manipülatör" dediklerimizden; herkesi ve her şeyi kendi çıkarına kullanacak bir adam. ne gibi bir çıkarı olabilir peki? rahat ve kolay bir yaşam, örneğin, güçlü olma duygusu ve saygı görmek belki; para- belki hepsi. bazen bir manipülatörün çıkarı sırf düzeni bozmak olsun diye düzeni bozmaktır.

eğer insan kontrolü elinden kaçırırsa ya başkalarının kendisini yönlendirdiğini yapar ya da başkalarının zorlamasına tepki olarak burnunun dikine gider ve zararına işler yapar.

bir seçim yapmalısın: ya ne kadar acı verici olursa olsun kendini sıkıp siste önünde beliren şeylere bakacaksın ya da kendini rahat bırakıp kaybolacaksın.

20.1.00

çete savaşı

tolstoy

savaş kuralları denen şeylerin en göze batar, en elverişli istisnalarından biri, dağınık insanların sıkı bir kitle teşkil edenlere karşı hareketidir. bu tür hareketler ulusal savaşlarda daima görülür. bu hareketlerde insanlar kitleye karşı kitle olarak duracak yerde etrafa dağılır, ayrı ayrı hücum ederler, kendilerine büyük kuvvetlerle hücum edildiği zaman kaçarlar hemen, sonra fırsat bulunca gene saldırırlar. ispanya'da gerillalar böyle yapmıştı; kafkas dağlıları böyle yapmıştı; 1812'de ruslar böyle yapmıştı.

bu tür savaşa çete savaşı adı veriliyor, bunun böylece açıklandığı sanılıyordu. oysa bu tür savaş hiçbir kurala uymadığı gibi, yanılmaz kabul edilen malum taktik kurala da tamamıyla aykırıdır. bu kurala göre, hücum edenin savaşta düşmanından daha güçlü olması için gücünü bir yerde toplaması gerekir.

çete savaşı -tarihin gösterdiğine göre daima başarılı olur- bu kurala tamamıyla aykırıdır.

bu aykırılık savaş biliminin, ordunun gücünü askerlerinin sayısıyla özdeş kabul etmesinden ileri gelir. savaş bilimi, asker ne kadar çoksa güç o kadar çoktur, der. buna göre, büyük kuvvetler daima galebe çalar. savaş bilimi bunu söylemekle, kuvvetleri ancak kitlelerine göre inceleyen mekanik gibi, kuvvetlerin kendi aralarında eşit olup olmaması, kitlelerinin eşit olup olmamasına bağlıdır, demiş olur.

kuvvet -hareketin miktarı- kitlenin hızla çarpımıdır. savaşta ordunun gücü, kitlenin başka bir şeye, bilinmeyen x'e çarpımıdır.

savaş bilimi, bir ordu kitlesinin kuvvetle birbirine uymamasının, küçük müfrezelerin büyükleri yenmesinin tarihte sayısız örneklerini görerek bu bilinmeyen x'in varlığını belirsiz bir şekilde kabul eder ve onu kah geometrik bir planlamada, kah silahların üstünlüğünde ve en çok da komutanların dehasında bulmaya çalışır. ama bütün bu çarpanların vardığı sonuçlar, tarihi olaylara uygun olmaktan uzaktır. bununla birlikte, yüksek komutanların savaş sırasındaki emirlerine, kahramanların hatırı için önem veren yanlış görüşten vazgeçmek, bu bilinmeyen x'i bulmak için yeterlidir.

bu x, ordunun maneviyatı, yani dahilerin ya da dahi olmayanların kumandası altında, üç ya da iki cephede, sopalarla ya da dakikada otuz mermi atan tüfeklerle, nasıl olursa olsun dövüşmek, kendini orduyu oluşturan insanların karşısındaki tehlikelere atmak için az veya çok beslenen arzudur. dövüşmeye en çok arzusu olanlar her zaman dövüş için en elverişli mevkilerde yer alırlar.

ordunun maneviyatı, kitle ile çarpılınca kuvveti ortaya çıkaran şeydir. ordu maneviyatının önemini, bu bilinmeyen çarpanı belirlemek ve ifade etmek bir bilim meselesidir.

bu mesele ancak kuvveti doğuran şartları, yani komutanın emirlerini, teçhizat vesaireyi çarpan diye alarak keyfi surette bilinmeyen x'in yerine koymaktan vazgeçtiğimiz ve bu bilinmeyeni tam olarak, yani dövüşmeye, kendini tehlikeye atmaya karşı duyulan çok veya az bir arzu diye kabul ettiğimiz takdirde mümkündür. ancak o zaman, tarihi olayları denklemlerle göstererek bu bilinmeyenin orantısal değerinin kıyasından bizzat bilinmeyenin belirlenmesi beklenebilir.

on kişi, on tabur veya on tümen; on beş kişi, on beş tabur veya on beş tümenle savaşarak onu yeniyor, yani istisnasız hepsini öldürüyor veya esir ediyor, kendileri de dört kayıp veriyor; şu halde bir tarafın dört, öbür tarafın on beş kaybı vardır. demek ki dört, on beşe eşittir ve 4x = 15y. öyleyse x:y=15. bu denklem, bilinmeyenin değerini vermiyor ama iki bilinmeyen arasındaki oranı veriyor. ayrı ayrı alınan tarihi birimlerin -savaşların, seferlerin, savaş aşamalarının- kurulacak bu denklemlerinden türlü kanunlar, teoremler elde edilebilir.

taarruzda toplu halde, çekilmede dağınık olarak hareket etmek gerektiği yolundaki taktik kural, ordunun gücünün maneviyatına bağlı olduğu gerçeğini doğrular, insanları ateş altına sürmek ancak toplu hareketle sağlanabilir. bir disipline, taarruza karşı korunmak için gerekenden daha sıkı bir disipline ihtiyaç vardır. ama ordunun maneviyatını gözden uzak tutan bu kural hep yanlış çıkar ve özellikle güçlü bir maneviyatın ya da tersinin olduğu yerde, bütün halk savaşlarında gerçeklikle şaşırtıcı bir tezat teşkil eder.

fransızlar 1812 yılında geri çekilirken, taktik kurala göre ayrı ayrı korunmaları gerektiği halde bir yerde toplanıyorlardı; çünkü askerlerin maneviyatı o kadar bozulmuştu ki, ancak kitle onları bir arada tutabiliyordu. rusların, tersine, taktik kurala göre kitle halinde hücum etmeleri gerekiyordu ama dağıldılar; çünkü maneviyat öyle yüksekti ki, insanlar emir almadan fransızları vuruyor, tehlikeye atılmak için emre gereksinim duymuyorlardı.

19.1.00

orson welles

nijat özön

orson welles bir gün küçük bir amerikan şehrine konferans vermek için gider; fakat müthiş bir tipiyle karşılaşır. salonda ancak bir avuç dinleyici vardır. üstelik kimse de çıkıp welles’i dinleyicilere takdim etmez. bunun üzerine konuşmasına şöyle başlar: "bayanlar, baylar. biraz kendimden bahsedeceğim. broadway’de oyunlar sahneye koyarım, aynı zamanda bu oyunları yönetirim, sahneye de çıkarım. senaryo yazarım, film çeviririm, aynı zamanda filmlerde oynarım. radyo için oyunlar yazar, bu oyunları yönetir, temsile katılırım. keman, piyano çalarım. resim ve karikatür yaparım, kitap yayımlarım. hem romancı hem illüzyonistim." bunun ardından bir avuç dinleyicisini süzdükten sonra konuşmasını şöyle bağlar: "benim bu kadar kalabalık, sizinse bu kadar tenha oluşunuz ne tuhaf, değil mi?"

18.1.00

aşk şiirleri

aleksandr puşkin



siz birleştirdiniz o soğuk kalbi derhal
gözlerinizin ateşiyle
sizi seven bir aptaldır elbette
sevmeyen biriyse yüz bin kere aptal

ben sizi sevdim, belki bu sevda
kalbimde sönmedi, kaldı izi
bu bir hüzne yol açmasın asla
hiçbir şeyle üzmek istemem sizi

sessizce, ümitsizce sevdim sizi
çile çekerek, kıskanç ve çekingen
öyle candan, öyle içtenlikli ki
başkası da öyle sevsin yürekten

17.1.00

kriton

platon

neden çoğunluğun görüşüne bu kadar önem verelim?

insan bir defa gözden düşmeyegörsün, çoğunluk ona öyle böyle değil, en büyük kötülükleri yapmaktan çekinmez.

keşke kriton çoğunluğun elinden en büyük kötülükleri etmek gelseydi; o zaman en büyük iyilikleri de edebilirdi: ne iyi olurdu! oysa ikisi de elinde değil; çünkü onun demesiyle bir insan ne akıllı olur ne de budala, çoğunluk rastgele davranır. çoğunluğun değil, o bir tek kişinin yergilerinden çekinmek, övgülerini ise sevinçle karşılamak gerekir.

mahkeme kararlarının güçsüz kaldığı, olur olmaz kişiler tarafından etkisiz bırakılıp bozulduğu bir devlet yine de varlığını sürdürebilir, ayakta kalabilir mi? kim yasalarını beğenmediği bir devlete bağlanabilir?

i.ö. v. yüzyıl atina'sı içinde bulunduğu siyasal koşullarda henüz sokrates'in ortaya koyduğu gerçeklere tahammül edecek olgunlukta değildi. atina'nın kendine göre gerçekleri vardı. bunlar da birtakım kurumlarca saptanmıştı. din, yasalar, ahlak kuramları, toplumsal ilişkiler belli birtakım değer ölçüleri içinde sürüp gidiyordu.

bu değer ölçülerinin değişmesi her toplumda olduğu gibi atina'da da tepkiyle karşılandı. sokrates'in inançları o güne kadar toplumu yaşatmış olan değerlerin doğruluğuna inanan, buna hizmet eden, başka bir gerçek aramak gereğini duymayan atinalıyı şaşırtıyordu.

"atinalılar her yıl baharda apollon onuruna kutlanan bayramlara gemiyle bir theoria, yani bir elçi heyeti gönderirlerdi; geminin gidiş ve geliş süresi içinde ölüm cezalarının infazı bir yasa tarafından yasaklanmıştı. sokrates geminin limandan ayrılmasından bir gün sonra mahkum olmuştu ve gemi limana biraz gecikmeyle döndüğü için sokrates'in hapishanede bulunma süresi otuz günü bulmuştu."

16.1.00

lotus

d. h. lawrence

bütün kadınlar erkeklere verilmek için mi doğarlar? azdır yeniden doğan erkeği bekleyen kadınlar. çünkü lotus, güneşin bütün parlak sıcaklığına gene de cevap vermez. koyu, gizlenmiş başını karanlığın içine doğru kıvırır yalnız, kıpırdamaz. ta ki gecenin içinde, öldürülmüş, artık parlamaz olmuş o görünmez azrak güneşlerden biri, görünmez erguvanlar içinde yıldızlar arasından kalka, menekşe gibi, azrak erguvan ışınlarını gecenin içine sala. bunların etkisinde lotus, bir okşayışa cevap verir gibi kımıldar, suların içinden yükselir, eğik başını kaldırır, başka hiçbir çiçeğin bilmediği bir bolartı ile açılır, keskin mutluluk ışınlarını yayar, başka hiçbir çiçekte olmayan yumuşak, altın derinliklerini ölüp dirilmiş, gösterişsiz mor-kara güneşin sellerinin işlemesine sunar. ama antonius gibi, gösterişin kısa, altın, gündüz güneşleri, caesar gibi, gücün sert kış güneşleri karşısında, lotus canlanmaz, hiç canlanmayacaktır da. böyle güneşler, tomurcuğu yırtar ancak. ah, sen yeniden doğanı bekle, tomurcuğun canlanmasını bekle.

15.1.00

bakış açısı

jeannette walls

akıllı bir kumarbaz daima kesin olan şeyleri elde etmeye çalışır.

iyi zamanlarda her odun kafalı çiftlik işletebilir. kimin gerçek çiftçi olduğu ancak afet vurduğu zaman anlaşılır.

bir fark yaratmak için çok küçük olduğunu düşünenler sivrisinek tarafından hiç ısırılmamışlar demektir.

kazanmak sanıldığı kadar iyi değildir. eğer hep kazanırsan hiç kimse seninle oynamak istemez.

hayatta hiçbir şey uçmaktan daha güzel değildir.

insanlar hayvanlar gibidir. kimisi en çok küçük bir yere kapanınca mutlu olur, kimisinin serbest dolaşması gerekir.

yaşadığınız yer -eviniz- bir insanın hayatındaki en önemli şeydir.

hiç kimse mükemmel değildir. hepimiz canavarlardan sadece bir adım yukarıda ve meleklerden bir adım aşağıdayız. 

hayat, başka insanların senin hakkında söylediklerini kafaya takmayacak kadar kısadır.

tanrı bize farklı oyun kağıtları dağıtır. onlarla nasıl oynayacağımız bize bağlıdır.

bir vatan hainiyle bir vatansever arasındaki tek fark bakış açısıdır.

bir erkeğin karakterini okumak için poker oynamasını seyretmekten daha iyi bir yol yoktur. kimileri ellerindekini tutmak amacıyla oynarlar, diğerleri voli vurmak için. bazıları için saf ve basit bir kumardır, bazıları içinse hesaplanır ufak riskler içeren bir beceri oyunu. kimisi için sayılarla ilgilidir, kimisi için psikolojiyle.

bir atın öğrenmesi gereken ilk şey bir at olmaktır.

hayattaki en önemli şey, nasıl düşeceğini öğrenmektir.

eğer insanlar sizden bir şey çalmak istiyorlarsa, önce onlara güvenmenizi sağlarlar. ve sizden aldıkları sadece paranız değil, aynı zamanda da güveniniz olur.

eğer tanrı sevgisinin sana hatırlatılmasını istiyorsan sadece gün doğumunu izle.

bazen ne kadar cesur olduğunuzun önemi olmaz. önemli olan size dağıtılan oyun kartlarıdır.

tarih, kazananlar tarafından yazılır ve sahtekarlar kazandığı zaman çarpık bir tarih olur.

insanlarla geçinmenin en iyi yolu, herkes bir şey istediği için, onların ne istediğini anlamak ve bunu elde etmelerine yardımcı olabileceğinizi düşünmelerini sağlamaktır.


şunu iyi hatırla, hayvanlar kapatılmaktan nefret ediyor gibi davranıyorlar; ama aslında özgürlükle ne yapacaklarını bilmiyorlar. ve bu çoğu zaman onları öldürüyor.

14.1.00

tören

michel tournier

toplumların çoğunda erkek çocukları için çocukluktan erkekliğe geçişte birtakım törenlerin var olduğu doğru. kızlar için böyle bir şey yok. neden mi? nedeni, galiba oğlan çocukların doğuşlarından başlayarak erkekler topluluğunun bir parçasını oluşturmayışlarında yatar. anneleri tarafından yetiştirilmiş olan erkek çocuklar, ergenlik çağına gelinceye kadar kadınlar toplumuna aittir. ergenlik çağına girme, bir oğlan çocuğunun kadınlar toplumundan erkekler toplumuna geçişini vurgular.

bugünün yeniyetmesi, erkekler topluluğundan çifte bir dışlanmayla karşı karşıyadır. önce cinsellik alanında. "ruhsat verici" tavırlarıyla toplumumuz kuşkusuz, tanıdığımız en püriten toplumlardan biridir. yüz yıl önce yeniyetmenin çok daha fazla sevişme fırsatı vardı. bu dışlanmanın en acımasızı özellikle mesleki plandadır. bu alanda mutlak üstünlük halinde kıdemlilik hüküm sürer. günümüzdeki işsizlik özellikle gençlerin işsizliğidir. bekarlık ve işsizlik, işte eski bir geleneksel giriş ayininin merhem olacağı iki kötülüktür bunlar.

bir yeniyetme, erkekler topluluğuyla bütünleşmek üzere kadınlar kümesini terk ediyor. geçiş olayı onun gözünde bir statüde hak talebi niteliği taşımaktadır. bir kız ne yapabilir? haremin, yani kadınlar dünyasının tutsağı olarak ondan çıkmaya çabalayabilir. iyi ama nereye gitmek için? kadın özgürlüğü sorunu bu işte.

13.1.00

felsefe

cicero: felsefe yapmak ölüme hazırlanmaktır.

terentius: insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.

milan kundera: çoğu insanı ölüm konusunda dehşete düşüren şey geleceğin kaybı değil, geçmişin kaybıdır. aslında unutmak, hayatın içinde her zaman var olan bir ölüm biçimidir.

st. augustine: bir adamın benliği yalnızca ölümün karşısında doğar.

sigmund freud: alınan zevkin sınırlılığı, zevkin değerini artırır.

schopenhauer: endişelerimizin ve kaygılarımızın yarısı başkalarının bizim hakkımızda düşündüklerinden kaynaklanır; bu dikeni tenimizden çıkarmalıyız.

la rochefoucauld: güneşin ya da ölümün yüzüne doğrudan bakamazsınız.

otto rank: bazıları ölüm borcundan kurtulmak için yaşam kredisini reddeder.

thomas hardy: daha iyi var olmanın bir yolu olsaydı, en kötüsüne bakmayı gerektirirdi.

12.1.00

ülkem

emil cioran

herkesten daha fazla sahip olduğum takıntılar hakkında oldukça bilgiliyim. bir fikrin insan üstünde ne kadar etkili olabileceğini, onu ne kadar ileri götürebileceğini, neler yapmaya itebileceğini ve bunun insanı maruz bıraktığı deliliğin tehlikelerini biliyorum. bunun kapsadığı bağnazlık ve putperestlik, bundan kaynaklanan anlayışsızlığın zorunlulukları..

aslında bu benim aklıma otuzlu yaşlarımdan önce ülkem için bir tutku geliştirirken gelmişti. bana yıllarca azap çektiren umutsuz bir tutku, saldırgan, çıkmaz bir sokak: ülkem! umutsuzca ona sarılmak istiyordum ama bir türlü olmuyordu. gerçek bir yan bulamıyordum, ne geleceğinde ne de geçmişinde. güçlü, müthiş, çılgın olmasını istiyordum. şeytani bir güç gibi, dünyayı titretecek ölüm salgılamasını istiyordum; ama küçücüktü, kaderini çizme yetisinden acizdi. bu süre zarfında, geçmiş dahil her şeyi düzeltmek isteyen bir çeşit hareket başladı. bir noktaya kadar tüm samimiyetimle inandım; ancak bu hareket ülkemizin bir hayalden öte olmayacağı gerçeğinin izlerini taşıyordu. acımasız bir hareketti. tarih öncesinin ve kehanetin, duanın ve silahın mistisizminin, mağdur olmuş ve mağduriyet arayan mercilerin bir karışımıydı. çünkü gerçekleşemeyecek bir geleceğin tasarımına kendisini adayarak affedilemez bir hata yapmıştı. tüm liderler devrilmişti, cesetleri sokaklardaydı. ülkede hiç kimsenin sahip olmadığı bir kadere sahiptiler. oysa anavatanlarını çılgınlıklarıyla geri kazanmaya çalıştılar; çünkü eli kanlı kişilerdi.

biz, ülkenin gençleri olarak boşluğa sürüklendik: bu, bizim için nimetti. avrupa'nın bir köşesinde yer alan tüm dünya tarafından küçümsenen ve ihmal edilen bizler "tarih yazmak" ve böyle tanınmak istedik. sihirli bir kelime gibi dilimizden düşmüyordu: "tarih yazmak."

o zamanlar ülkem hakkında bir kitap yazıyordum. muhtemelen daha önce kimse ülkesine böyle bir şiddetle saldırmamıştır. kaçık bir adamın söylenişleriydi. bir suikastçının ilahisi gibi ya da yurtsuz bir vatanseverin uluması gibi bir şeydi. merhametsizliğe susamıştım. bunlar iyi günlerimizdi: talihsiz bir tutkunun itibarına inanmıştım. zorluğu seviyordum. gerçek şu ki bu zaman zarfında ahmaklığımın, o etkin ahmaklığımın aç gözlü istekleri vardı. yok etmeye ihtiyaç duyuyordum ve günlerimi yok oluş anını tasarlayarak geçiriyordum. bir şeylerin var olduğu ve benim yok etme isteğimden bağımsız olarak var olabileceği fikri beni öfke krizlerine sokuyor, geceler boyu ürpertiyordu. işte bu, insandaki zalimliğin hayvandaki zalimliği önemli bir biçimde aştığını anladığım andı. bu, her şeydir; bir hayvanın zalimliği bir anlıkken ve sadece oradaki objeye yönelikken bizimkisi öyle bir büyüklüğe ulaşıyor ki uygulanacak kimse bulunmadığında kendine odaklanıyor.

işte bana olan buydu: nefretimin merkezi haline geldim. ülkemden, tüm insanoğlundan ve evrenden nefret ettim. tüm bu şeyler geride kendime karşı saldırgan bir tutum bıraktı. bu da umutsuzluğumun sebebi haline geldi.

via bir nevi dipnot!

11.1.00

aşk. çocuk. bilim.

frida kahlo

istediğim gibi olmak istiyorum: çılgınlık perdesinin ardında. bütün gün çiçeklerle ilgileneceğim. acıyı, aşkı ve şefkati resmedeceğim, başkalarının aptallıklarına yürekten güleceğim, herkes benim için "zavallı, çıldırdı." diyecek. (özellikle de kendime güleceğim). öyle bir dünya kuracağım ki, ben yaşadığım sürece, bütün dünyalarla uyum içinde olacak. yaşayacağım gün, saat ya da dakika, hem bana hem de herkese ait olacak.

devrim, biçimle rengin uyumu ve her şey bir yasaya bağlı olarak hareket etmekte. bu yasa, yaşam. kimse kimseden ayrılamaz. kimse kendisi için mücadele etmez. her şey her şeydir ve tektir. endişe ve acı, haz ve ölüm, bunların tümü var olmak için bir süreçten başka bir şey değil. devrimci mücadele, bu süreç içinde akla açılan bir kapı.

aşk. çocuk. bilim. yaşarken karşı koyma istemi, sağlıklı neşe. sonsuz minnettarlık. ellerdeki gözler ve bakışlardaki dokunma. meyvenin temizliği ve yumuşaklığı. insan yapısının temeli olan koca omurga kemiği. göreceğiz, öğreneceğiz. hep yeni bir şeyler vardır. ve bunlar, hala yaşayan eski şeylerle bağıntılıdır. yanımdaysa diego, benim binlerce yıllık aşkım.

10.1.00

sarmaşık

murathan mungan


fısıltıların çiçeğidir sarmaşık
balkonları indirir
duvarlarını yoklar kapalı odaların
bahçelere indirir

bir dağın yol alışı gibi
yokuşları sularadır
evin bakıştığı dağı böyle anlamlandırır
sessiz gölgelerle bahçeye karışır akşam inerken

bilir küplerde saklı olanı, zamanını
çamaşırların beyazıyla renklisini ayırır
saksı dipleri, kapı önleri
küs balkonları bağlar birbirine
çok serçeli ağaçlarla söyleşir
görünüşündeki gürültü yanıltır herkesi
orman gibi sır tutar
alçak sesli şiirlerin sırdaşıdır sarmaşık

9.1.00

mezarlık

melih cevdet anday


bir gün biz de bu parka geleceğiz
ahbap arkadaş omuzunda
ve dağlara, taşlara benzeyeceğiz
öyle sessiz, öyle manidar

konuşmak yok artık bu yerde
yolculuk hevesi, avarelik yok
evine, toprağına bağlı herkes
muharebe derdi, para derdi yok

yalnız, yaşayanlar için midir, diyor mezarlık
toprak üstündeki her bitki
yerin dibine doğru büyüyenler de var
hep yaşayanlar için mi

belki de ağaçlardan yukarıya doğru
uzayan bir şey vardır mezarlardan
sonsuz özgürlüğe benzer bir şey
öyle sessiz, öyle kocaman

bir bu tesellisi kaldı mezarlığın
yoksa ölünün hali yaman

8.1.00

hannibal

her yaratıcı eylemin yok edici bir sonucu vardır.

karbondan oluşan bir orkestrayız. hepimizin kaderi kan ve boşluğun içinde uçup yüzüyor.

tilki, tavşanın çığlığını duyunca koşarak gelir; fakat yardım için değil.

herhangi bir hayvanın düşünce şekli zihin ve bedenin sınırlarına bağlıdır. sınırlarımızı çok erken öğrenirsek gücümüzü asla öğrenemeyiz.

bir trenin yaklaştığını duyduğumuzda bizi cezbeden şey rayların ışıltısıdır.

sevdiğin şeyler için kafanın içinde kaleler yoktur.

bizi insanlar olarak şekillendiren en etkili güçlerden birisi bir miras bırakma isteğidir.

en kötülerimizin bile konuşmak için birilerine ihtiyacı olur.

toplumun nazik kanadı, normalde cinayet işlemeyi büyük bir tabu olarak görür. yaptığımız veya inandığımız şeylerin temelindeki motivasyon kaynağı ölümdür. ölüm olmasaydı kaybolurduk. bizi yüceliğe ulaşmaya sevk eden, ölümün yaşanma ihtimalidir.

düşük kalp atış hızı bir kişinin şiddet kapasitesinin doğru göstergesidir.

erkekler baba olduklarında, düşünme şekillerini etkileyen biyokimyasal değişiklikler yaşarlar.

aşk ve nefret, tüm insanların anlayışlarının üzerinde döndüğü büyük menteşelerdir.

kendimiz için yaptıklarımız bizle birlikte ölür; başkaları için yaptıklarımız ise bizden sonra da hayatta kalır.

7.1.00

avuçlanan gökyüzü

uğur mumcu

yıllarca önce, ankara'da nişanlısını öpmek isteyen bir genç, mahalle bekçisi tarafından tabancayla vurularak öldürülmüştü. o günlerde ünlü yazar çetin altan, "bu bekçiyi paris'in büyük bulvarlarından birinin ortasına koyarsak, şaşkın gözlerinde bütün azgelişmişliğimizi okuruz." diye yazmıştı.

ahlak göreli bir kavramdır. çağdan çağa, toplumdan topluma, kişiden kişiye değişir. feodalite döneminde, feodal ahlak kuralları yürürlükteydi. burjuvazi döneminde, burjuva değer yargıları, önceleri özgürlüğün sonra da bunalımların ve yozlaşmanın kaynağı oldu. bugün kapitalizmin beşiğinde, burjuvanın yozlaşmış cinsel ahlakı sallanmaktadır. çağımız, yeni bir ahlakın, toplumcu ahlakın eşiğindedir artık.

insanlık bütün süreci içinde, bir tek ortak mirasa bağlanmıştır, o da özgürlüktür. ilkel toplumdan günümüze kadar tarih sürecinin her aşaması, her kilometre taşı, insanlığa özgürlüğün yapıtlarını taşımıştır. bugün, yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğinde bu özgürlüğü, bu yapıtları hiçbir egemen sayılan ya da geçici olan değer yargılarıyla yadsıyamayız. bu; insanlığın, insan aklının, bilincinin ürünüdür.

insan var olduğu için, insan duygu ve düşünceleri ile bir bütün olduğu için cinsellik de resimde, heykelde, şiirde ve yazıda var olmuştur. sanata yansıyan cinsellik, bir ahlaksızlık ögesi olamaz. dinsel konularda yazılmış kitaplar bile ahlakçı öğütlerini cinsellikten almamışlar mıdır? "peygamberler tarihi"ni şöyle bir karıştırın: lut'un kızlarının cinsel dürtülerini, hz. yusuf'u baştan çıkarmak isteyenleri, hz. davut'un arkadaşının karısına sahip olmak isteyişini, sodom ve gomore'deki cinsel sapıklıkları, hz. musa'nın hayvanlarla cinsel birleşmeye karşı açtığı savaşı okursunuz.

sanat, gücünü kurulu düzene karşı takındığı tavırdan alır. bu tavır, özgürlükle biçimlenir ve güçlenir. sanatı bu genel çizgi içinde görmemiz gerekir. insanlığı, insancıl değer yargılarını ve barışçı özlemleri, sanatçıların sanatçı duyarlığını bir "zabıta vakası" olarak görmek, onları bir "mahalle bekçisi" öfkesi ile izlemek, çağımıza yaraşır bir davranış olamaz.

6.1.00

yunus emre

sabahattin eyüboğlu

masallara göre yunus emre bir orta anadolu köylüsüymüş. kimi masallar masal havasını aşarak onu sakarya kıyılarında, sivrihisar'ın sarıköy'üne yerleştirirler. taştan topraktan ekmeğini çıkaran, yağmur yağmayınca aç kalan bir anadolu köylüsüdür yunus emre. hiçbir devletten yardım görmek şöyle dursun, bütün devletlerin soymaya alışık olduğu bir anadolu köylüsü. bu köylü yunus günün birinde tohumsuz kalır. tohumsuz kalan yunus emre eşeğine dağdan alıç, yani yabani elma, yani kendiliğinden yetişen meyveyi yükler; buna karşılık biraz tohumluk buğday aramaya çıkar. durduğu başlıca yerlerden biri de hacı bektaş tekkesi'dir. köylü yunus, tekkeden alıçlarına karşılık buğday istiyor. hacı bektaş her alıca karşılık bir nefes verelim diyor. olmaz diyor yunus. her çekirdek başına on nefese kadar çıkıyor hacı bektaş; yunus buğday diye dayatıyor. bunun üzerine hacı bektaş fakir yunus'a götürebileceği kadar buğday verdiriyor. sevine sevine toprağına dönerken yolda bir düşüncedir alıyor yunus'u. herhalde diyor ki kendi kendine: "bu insan bir büyük insan olmasa buğday vermezdi bana. bir çuval buğday böyle bir insandan daha mı değerli benim için?" anlıyor ne çiğlik ettiğini, dönüyor geriye. alın buğdayı geri, ben nefes istiyorum diyor. ama bektaş onu taptuk emre'nin tekkesine yolluyor, senin kilidi ona verdik diyor.

taptuk kim? onu da masallara soralım. hacı bektaş anadolu'ya bir güvercin kılığına girerek gelir. bunu haber alan ve gelmesini istemeyen eski ermişler birer kartal olup yolunu kesmek isterler. garip güvercin anadolu göklerini kara kartal kanatlarıyla kaplı bulur. yarar geçer kanatları ama bir hayli de pençe yer. kan revan içinde bir köye, bugünkü hacı bektaş ilçesine iner, bir duvarın üstüne konar. fakir bir köylü kadın görür yaralı güvercini, acır haline, yiyecek içecek kor duvarın üstüne.

evet, hacı bektaş'ı anadolu'da ilk konuklayan bir kadındır. sonradan hacı bektaş bütün rum yani roma anadolu erenlerinden saygı ve sevgi görür; ama emre adında bir ermiş hacı bektaş'ın semtine uğramaz. hacı bektaş ona sarı ismail adındaki dervişini yollayıp tekkesine gelmesini sağlar. gelince ona erenler arasına nasıl girdiğini sorar, o da der ki: "perde arasından bir el uzandı, beni erenler arasına götürdü. orada hacı bektaş adında birini görmedim." bunun üzerine hacı bektaş sorar: "perde aralığından sana uzanan eli görsen tanır mısın?" "tanırım" der emre: "ayasında bir yeşil ben vardı bu elin." o zaman hacı bektaş uzatır elini emre'ye ve emre, görür o yeşil beni bu elin içinde, görür görmez de: "taptuk! taptuk!" diye bağırır; adı o günden sonra taptuk, kendisi de hacı bektaş'ın sözcülerinden biri olur.

hacı bektaş yunus'u taptuk'un tekkesine göndermişti ya; gidip taptuk'a başvuruyor yunus. ilk bektaşi tekkeleri bir çeşit iş okulu, köy enstitüsü gibidir. herkes bir iş görür orda. kimi toprakta, kimi işlikte çalışır; kimi duvar örer, kimi aş pişirir. yunus'a da odun taşıma işini vermişler. kırk yıl sırtında odun taşımış yunus, tekkesinin ocağına. hem ahlaya puflaya değil, özene bezene. her getirdiği odun dümdüzmüş. "neden?" diye soran birine: "bu tekkeye odunun bile eğrisi giremez" demiş yunus.

bir başka söylentiye göre taptuk saz çalarmış ve yunus ona sazı için bağlanmış. kendinden geçiyormuş taptuk'un sazını dinlerken. uzun süre tekkeye hizmet etmiş; sonunda bıkmış ve kaçmış. yolda erenlerden yedi kişiye rastlamış, yoldaş olmuş onlarla. her akşam erenlerden biri içinden geçirdiği bir insan adına tanrı'ya dua ediyor ve hemen bir sofra geliyormuş ortaya. sıra yunus'a geldiği akşam o da dua etmiş: yarabbi, demiş, bunlar hangi kulun adına dua ettilerse ben de onun adına yalvarıyorum sana, utandırma beni. o akşam 2 sofra birden gelmiş. erenler şaşırıp kimin adına dua ettiğini soruyorlar yunus'a. o da siz söyleyin önce diyor. erenler taptuk'un dervişlerinden yunus diye biri var, onun adına, diyorlar. yunus bunu duyar duymaz hiçbir şey söylemeden tekkeye dönüyor ve anabacıya, şehrin karısına sığınıyor. anabacı diyor ki yunus'a: "yarın sabah tekkenin eşiğine yat. taptuk abdest almak için dışarı çıkarken ayağı sana takılır. gözleri iyi görmediği için bana: 'kim bu eşikte yatan?' diye sorar. yunus derim ben de. 'hangi yunus?' derse çekil git, başka bir tekke ara kendine, başının çaresine bak. ama 'bizim yunus mu?' derse anla ki gönlünden çıkarmamış, hala seviyor seni. o zaman kapan ayaklarına, 'bağışla suçumu' de ona. yunus anabacının dediğini yapmış, kapının eşiğine yatmış ertesi sabah. taptuk: "kim bu adam?" diye sorunca, "yunus" diyor anabacı. "bizim yunus mu?" diyor taptuk. yunus ağlamış olmalı o zaman sevincinden.

yunus yeniden giriyor tekkeye. bir başka söylentiye göre yunus, taptuk'un kızını sevdiği için dönüyor tekkeye. taptuk biliyor yunus'un bunun için dönmediğini. biliyor; ama dervişlerinin böyle bir dedikoduya kulak vermeleri karşısında ne yapsın? kızını versin mi, vermesin mi yunus'a? taptuk, dervişlerini yalancı çıkarmamak için kızını veriyor yunus'a. veriyor ama yunus ömrünün sonuna kadar el değdirmiyor bu güzel kıza.

gerçek bu değil de halk böyle olmasını istiyorsa bu da ayrı ve derin bir gerçeğe bağlıdır.

yunus'un şairliğe başlaması da şöyle oluyor: yunus yıllar yılı tekkeye ağızsız dilsiz hizmet ettikten sonra, günlerden bir gün taptuk'un sofrasında bir güzel sohbet oluyor. taptuk sevinçli, coşkundur o gün. yunus-ı guyende adında bir şaire, bize bir şeyler söyle, diyor. o şairinse dili tutuluyor o gün; hiçbir şey bulup söyleyemiyor. bunun üzerine taptuk oduncu yunus'a dönüp: "haydi sen söyle; hacı bektaş'ın sözü yerine geldi, kilidin açıldı artık, söyle." ve yunus birden başlıyor içinde birikenleri söylemeye.

destana göre yunus okuma yazma bilmez. küçükken bir ara okula gitmiş; ebcedi söktürememiş, yani o çağın okuma yazma öğretiminde tutulan yola girememiş ve:

elif okuduk ötürü
pazar eyledik götürü
yaratılmışı severiz
yaratandan ötürü

deyip okulu bırakmış. burada da yine halkımızın halktan uzaklaşan kültüre karşı direnişini görüyoruz. bilginlerimiz, başta gölpınarlı olmak üzere yunus'un ümmiliği, yani okuryazar olmadığı inancını gülünç buluyorlar. gelgelelim, yunus'tan kalmış bir tek yazılı söz olmaması bir yana, anadolu'da sözlü kültür bugün bile aşık veysel'i yetiştirecek güçtedir; yedi yaşından beri gözleri görmeyen aşık veysel'inse okuryazar olduğunu kimse ileri süremez. bektaşi tekkeleri tasavvufun en ince kavramlarını sözle ve sazla kafası işleyen; üstelik yıllar yılı, geceler gecesi aynı düşüncenin değişik söylenişlerini dinleyen bir halk çocuğuna niçin aktarmasınlar?

okuryazar olsun olmasın, yunus emre halkın sözlü kültürünün adamı olmuş, kendi çağının en ileri düşünüşünü köylü kardeşlerine onların diliyle ulaştırmıştır. bir de şu var: yunus okuryazar da olsa çağının okuryazarlarına, mollalarına karşı savaş açmış bir insandır. bu konuda yine masallar aydınlatıyor bizi:

yunus'un yaşadığı yıllarda molla kasım diye biri varmış. bu molla kasım'a yunus'un şiirlerini yazılı olarak getirmişler. başlamış okumaya. her okuduğu şiiri dine şeriata aykırı bularak yakıyormuş. binlercesini yaktıktan sonra üst tarafını da suya atmaya başlamış. neden suya atmış derseniz, okurken bir ırmağın, belki de sakarya'nın kıyısında oturuyormuş da ondan. şiirleri yakmış, suya atmış, atmış, atmış; derken bir şiirde, daha doğrusu bir şiirin son iki dizesinde zınk diye durmuş ve aklı başına gelmiş; çünkü bu iki dizede şunları söylüyormuş yunus:

yunus emre bu sözü eğri büğrü söyleme
seni sigaya çeken bir molla kasım gelir

bunu görür görmez yunus'a boyun eğmiş ve yakmadığı, suya atmadığı şiirleri bir hazine gibi saklamış. işte onun için şiirlerinden binlercesini göklerde melekler, binlercesini de insanlar söylermiş.

yunus taptuk'un tekkesinde varabileceği en yüksek yere kadar varmış; ama taptuk, erenlerin bile anadolu'da belli bir yerde kalmaları gerektiğine inanıyormuş. sevgili yunus'un tekkede oturup kalacağını görür görmez, kırk yıllık çalışmasıyla hak ettiği dinlenmeyi de vermemiş ona. elindeki değneği havaya savurup: "git, bu değneğin düştüğü yeri bul ve orada öl" demiş. yunus yıllar yılı o değneği aramış ve bulduğu yerde de ölmüş.

yunus bütün dindarlığına, müslümanlığına karşın hiçbir dinin adamı değil; hatta bir din adamı bile değil; tersine bütün dinlerin ötesinde, camilerin kiliselerin dışında, hele softaların, yobazların düpedüz karşısında kitapsız, tapınmasız, törensiz, kıblesiz bir inancın adamıdır. bu inancın tek kuralı, yasası, dogması sevgisidir; en geniş, en sınırsız, en insanca anlamıyla sevgi.

insanların en ortak, en değişmez, en eski ve en yeni duygusu ölüm korkusudur. insana, ölümden korkan hayvan dense yeridir; çünkü ölüm yalnız ölümü düşününce vardır. dinleri, bilimleri, sanatları ölüm korkusunu yenmek için, yenerek, yenemeyerek yaratmıştır insanoğlu. onun için büyük şairler hep ölüm gerçeğine değinir, insanlığın bu bam teline dokunurlar. onun için yunus emre'nin şiiri ölümü hem insanın iliklerine kadar işletir hem de bu korkuyu dost ve insanlık sevgisinde eritir. bunca insanın yüreğini kazanması bundan olsa gerek.

bize didar gerek dünya gerekmez
bize mana gerek dava gerekmez

yunus emre'nin gerek bir derviş, gerek bir şair olarak tanrı'dan çok insana inandığını ve bu inancını yaymak için çağının kendisine verdiği bütün imkanları kullandığını ve bütün imkansızlıklara da karşı koyduğunu sanıyorum. ama onun gibi konuşanlardan, tanrılığa karşı insanlıktan yana giden, padişaha karşı fakir fukaradan, anadolu köylerinde kendi yağıyla kavrulanlardan yana olanların darağaçlarında can verdiklerini, derilerinin yüzüldüğünü biliyoruz. softalar, din bezirganları, devlet düşkünleri kimbilir nerde nasıl sesini kesmiş, izini yitirmişlerdir koca yunus'un. halk ana bu değerli oğlunu bağrına gömmüş olmasaydı bugün ne adını bilirdik ne de bir tek sözünü. nice hacılar hocalar bugün bile, ellerinden gelse, yunus'u ne söyletir ne yazdırırlar.