1.2.11

oblomovka

ivan gonçarov

o günlerde insan hayatı güvensizlik ve tehlike içindeydi. insanın kendi kapısının eşiğinden çıkması bile riskliydi. her an önüne vahşi bir hayvan çıkabilir ya da bir haydut onları doğrayabilirdi. bir tatar her şeylerini çalabilirdi; hatta hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolabilirdi. göklerden bazı işaretler gelebilir, direkler ve ateş topları yağabilirdi. yeni bir mezardan bir ışık yükselebilir, havada asılı bir fener gibi bir yaratık gözlerinden ışıklar saçıp hain hain gülerek ormanda dolaşabilirdi. insanlara da garip şeyler olabilirdi. hiçbir aksilik olmadan mutlu mutlu yaşayıp giderken birden tuhaf tuhaf konuşup vahşi vahşi bağırmaya, uykusunda yürümeye başlayabilirdi. bir başkası hiç sebepsiz, yerlerde debelenip durabilirdi. bu olaylardan önce de bir tavuk horoz gibi öter ya da bir kuzgun çatının tepesinden atlardı. zayıf bir yaratık olan insanoğlu şaşkına döner, kendine ve onu çevreleyen muammalara, zihninde bir anahtar bulmaya çalışırdı. belki de sonsuz uyku hali, durgun hayat, hareketsizlik ya da gerçek tehlikelerin, maceraların ve korkunç olayların olmayışı, onun böyle gerçek hayatın içinde eğlenebileceği, tembel hayal gücüne gerçek bir konu, sıradan olaylara bir açıklama, kendi dışında gelişen olaylara nedenler bulabileceği fanteziler yaratmasını sağlamıştı. zavallı atalarımız yaşamlarına el yordamıyla bir yol bulmuşlardı. sonra da hayatın sıkıntılarına ve kötülüklerine safça şaşmışlar ya da dehşete kapılmışlar, doğanın dilsiz ve gizemli resimlerine bir açıklama aramışlardı.

onların inanışlarına göre, çok kısa bir süre önce ölen biri evden dışarı çıkarılırsa, bu başka bir ölümün habercisi demek oluyordu. pencerenin altında üç gece üst üste köpek ulursa yangın çıkacağına işaretti. ölüyü dışarı taşırken önce ayaklarını çıkarmaya çok dikkat ediyorlardı ama yine oburca aynı yemeği yemeğe, çimenlerde çıplak yatmaya devam ediyorlardı. uluyan köpeği dövüp kovalıyorlar ama yanan bir odun parçasından ahşap döşemeye düşen kıvılcımlara aldırmıyorlardı.

oblomovka'da masallar, sadece çocukları değil, yetişkinleri de hayatlarının sonuna kadar etkiledi. evde ve köyde, efendisinden hanımına, iri yarı demirci taras'a kadar herkes karanlık gecelerde bir şeylerden korkardı. her ağaç bir dev, her çalı bir hayduta dönüşürdü. bir kepengin gıcırtısını, rüzgarın bacadaki uğultusunu duyan kadın, erkek, çoluk çocuk herkes sapsarı kesilirdi. epiphany'de gece ondan sonra kimse tek başına kapıdan dışarı çıkmazdı. paskalya gecesi cinle karşılaşma korkusuyla hiç kimse ahıra girmeye cesaret edemezdi.

oblomovka'da her şeye inanılıyordu. hortlaklara, kurt adamlara. tarlada bir yığın kuru ot kalkmış yürüyor deseler, hiç düşünmeden inanırlardı. biri çıkıp da bir koçun koç değil de başka bir şey olduğunu, marfa'nın ya da stephanida'nın aslında bir cadı olduğunu yayacak olsa, hem koçtan hem de marfa'dan korkarlardı. hiçbir zaman, koç neden koç değil ya da marfa neden cadı olsun, diye sormazlardı. tersine, kuşkulanmaya cesaret eden biri çıkacak olursa, üstüne yürüyüverirlerdi. işte oblomovka'da mucizelere bu denli güçlü inanç vardı!

oblomovka'da yetişkinler nasıl yaşıyorlardı? bu hayatın kendilerine neden verildiğini hiç kendilerine sormuşlar mıydı? tanrı bilir! sorsalardı da buna ne cevap verirlerdi? büyük olasılıkla cevap vermezlerdi. onlar için her şey çok basit ve açıktı. bir şeylerin endişesini yaşayan, bir yerden bir yere koşuşturup duran, hayatlarını bitmek tükenmek bilmeyen işlere adayan insanların çileli hayatlarından haberleri bile yoktu. zihinsel endişelere de inanmazlardı. insanoğlunun bazı amaçlar için sürekli didinmesi gerektiğini akıllarından bile geçirmezlerdi. güçlü tutkulardan korkarlardı. başka insanların bedenleri ruhlarının ateşiyle yanarken, onların yumuşak bedenleri huzur ve rahat içinde yüzerdi. yaşam, diğer insanlara yaptığı gibi onları da erken kırışıklıklarla, ruh sıkıntılarıyla ve hastalıklarla sarsmazdı.

bu iyi insanlara göre hayat, zaman zaman hastalıklar, para kaybı, kavga ve bazen de çalışma gibi hiç de hoş olmayan çeşitli şeylerle rahatsız edilen huzurlu bir hareketsizlikti. çalışmayı dedelerine yüklenen bir cezalandırma olarak kabul ederler ve onun için de sevmezler, her fırsatta çalışmaktan kaçınırlar, üstelik de bunun böyle olması gerektiğine inanırlardı. hiçbir zihinsel ve ahlaki probleme kafa yormazlar, bu yüzden de daima iyi, mutlu ve uzun yaşarlardı. kırk yaşındaki adamlar çocuk gibi görünürler, yaşlılar güçlü ve acı veren bir hastalıkla mücadele etmezler, inanılmayacak kadar uzun yaşayıp sanki gizlice soğumaya başlayarak hissedilmez bir şekilde son nefeslerini verirlerdi. işte bu yüzden eski insanların daha sağlıklı oldukları söylenir. evet, gerçekten de öyleydiler. o günlerde bir çocuğa hayatın anlamını anlatmak, sanki karmaşık ve ciddi bir işe hazırlar gibi hayata hazırlamak için acele edilmezdi. ortaya koyduğu bir sürü sorunla kalbinizi ve ruhunuzu yıpratan, ömrünüzü kısaltan kitaplarla başları ağrıtılmazdı. yaşam tarzları hazırdı. bu tarz çocuklara, aynı şeyi kendi ebeveynlerinden öğrenmiş olan anne babaları tarafından eğitilirdi. zaten büyükbabalar da bunları büyükbabalarından öğrenmişlerdi. herkes bunu vesta (ocak tanrıçası) ateşi gibi bütün olarak, kutsallığını lekelemeden saklamaktan çok memnundu. oblomov'un babasının zamanında yapılanlar büyükbabasının ve büyük büyükbabasının zamanında da yapılmıştı. belki oblomovka'da hala yapılmaktadır.

öyleyse endişelenecek, heyecanlanacak ya da öğrenilecek ne vardı ki? varılacak ne amaçları olacaktı? hiçbir şeye gereksinim duymuyorlardı. yaşam sakin bir ırmak gibi yanlarından akıp geçiyor, onlar için sadece kıyısında oturup çağrılmadan gelen kaçınılmaz olayları seyretmek kalıyordu.

oblomov'un kendi ailesinde, akrabalarında ve arkadaşlarında zaman zaman görülen hayatın üç ana olayı onun rüyasında önüne seriliyordu: doğum, evlilik, ölüm. bunun arkasından da kimi kederli kimi çeşitli olaylar geçit töreni yaptılar: vaftiz törenleri, isim günleri, isim günleri, aile kutlamaları, oruç ve bayram günleri, gürültülü yemek partileri, akraba ziyaretleri, buluşmalar, kutlamalar, yaslar ve gülücükler. her şey büyük bir açıklık, ağırbaşlılık ve vakarla yapılıyordu. tanıdık simaların farklı olaylara karşı ifadelerini, dalgın bakışlarını ve telaşını görüyordu. en ince çöp çatma işi, kutsal bir düğün ya da ad koyma gibi nazik bir olay bile kabul görmüş kurallara göre yerine getirilir, en küçük bir ayrıntı bile ihmal edilmezdi. oblomovka'da hiç kimse, bir masada konuğun oturacağı yer, ikram edilecek yemek, davet edilecek konuklar, uyulacak kurallar konusunda hata yapmazdı.

çocukların nasıl yetiştirilmesi gerektiğini iyi bilirlerdi. bunda ne vardı ki? gül yanaklı, tombul ufaklıkları kucağına almış ya da elinden tutmuş annelere bir baksanıza! çocuklarının tombul, beyaz tenli ve sağlıklı olması onların tek arzularıydı.

kuş biçiminde bir pasta yapmadan bahar karşılanır mıydı hiç? bunun ne kadar önemli olduğunu bilirler ve asla ihmal etmezlerdi. bütün hayatları ve bilgileri, sevinçleri ve kederleri bunlara bağlıydı. bunlar dışındaki bütün kederleri ve endişeleri başlarından savarlar, bunlardan başka sevinç tanımazlardı. hayatları, kalplerini ve zihinlerini besleyen bu kaçınılmaz olaylarla doluydu. kutlamaları, törenleri ve bayramları kalpleri çarparak beklerler, vaftiz, düğün ya da cenaze törenlerinden sonra olayı tamamen unutup benzer bir olay tekrar olana dek kendi doğal ilgisizliklerine geri dönerlerdi.

bir bebek doğar doğmaz, ailesinin en önem verdiği şey, kuralların gerektirdiği geleneksel töreni eksiksiz, doğru dürüst yerine getirmekti. vaftiz töreninden sonra bir kutlama yaparlar ve ancak ondan sonra bebeği özenle büyütmeye başlarlardı. çocuğun sağlıklı yetiştirilmesi, soğuktan, kem gözlerden ve diğer düşmanca etkilerden korunması görevi anneye ve dadıya düşüyordu. çocuğun daima mutlu olması ve çok yemesi için büyük özen gösterirlerdi.

çocuk kendi ayakları üzerinde durmaya başlar başlamaz, yani artık bir dadıya gereksinimi kalmayınca annesi ona mümkün olduğunca tombul ve sağlıklı bir eş bulmak için gizli bir arzu beslerdi. işte yine törenler, bayramlar ve düğünler için zaman gelirdi. onlar bunun için yaşıyorlardı. sonra tekrarlar başlıyordu: doğumlar, törenler, bayramlar, ta ki bir cenaze töreni manzarayı değiştirene kadar. ama bu pek uzun sürmezdi. gelenler gidenlerin yerini doldururdu. çocuklar delikanlı olurlar, evlenirler, çocuk sahibi olurlar ve böylece yaşam bu programa göre kesintisiz ve monoton olaylar dizisi olarak hissedilmeden, mezarda son bulana dek devam ederdi.

bazen başka sıkıntıların onlara baskı yaptığı oluyordu ama oblomovka'nın sakinleri bunlara büyük bir kayıtsızlıkla gık demeden katlanıyor, kafalarını çevirdiklerinde sorunlar, düz bir duvara doğru gelip sığınacak yer bulamayan ve boşu boşuna kanat çırptıktan sonra uçup giden kuşlar gibi yanlarından uçup gidiyorlardı.

evde yapılmayan, dışarıdan satın alınması gereken şeyleri çok idareli kullanırlardı. harika bir hindiyi ya da bir düzine pilici misafir ağırlamak için seve seve keserler ama tabağa fazladan tek bir kuru üzüm bile koymaz, konukları kendisine bir bardak şarap daha doldurma cesaretini gösterirse sapsarı kesilirlerdi. gerçi oblomovka'da böyle bir ahlaksızlığa pek rastlanmazdı. bunu sadece toplum dışına itilmiş bir serseri yapardı ve bir daha eve davet edilmezdi. orada oldukça farklı davranış kuralları vardı. bir misafir en az üç kez ısrar edilmeden hiçbir şeye dokunmazdı. bir şeyi tatması ya da biraz şarap içmesi bir kez sorulursa reddetmesi beklendiğini çok iyi bilirdi. ayrıca her konuk için de iki mum yakılmazdı. mumlar kasabadan satın alınır ve satın alınan diğer şeyler gibi kilit altında saklanır, anahtar da evin hanımında dururdu. mum dipleri dikkatle sayılır ve saklanırdı.

genel olarak oblomovka'da para harcamayı sevmezlerdi ve bir şeyin satın alınması ne kadar gerekli olursa olsun, harcanacak miktar az da olsa yine de para büyük bir üzüntüyle harcanırdı. önemli miktarlardaki harcamalar homurdanmalar, çığlıklar ve küfürler eşliğinde yapılırdı. oblomovka'da bütün sıkıntılara katlanılır; hatta para harcamaktansa bunları sıkıntı saymamak yeğlenirdi. bu yüzden oturma odasındaki kanepe yıllardır leke içindeydi. bu yüzden oblomov'un babasının deri koltuğu sadece lafta deriydi. beş yıldır her tarafı soyulmuş, sadece arkasında bir parça deri kalmıştı. belki de bu yüzden kapı yan yatmış, merdiven çürümüştü. bir şey için iki yüz, üç yüz ya da beş yüz ruble birden vermek, ne kadar gerekli olursa olsun, onlara intihar gibi geliyordu. moskova'ya gidip gelen bir çiftlik sahibinin 300 rubleye bir düzine gömlek, 25 rubleye bir çift ayakkabı, düğünü için kırk rubleye bir frak aldığını duyan baba haç çıkarıp dehşet içinde "böyle bir müsrif hapse atılmalı." demişti. sermaye dolaşımı, üretim artışı ya da takas gibi ekonomik olaylara karşı kayıtsızdılar. basit anlayışlarına göre sadece tek bir para kullanma yöntemleri vardı: kilit altında tutmak.

evin sakinleri ve sürekli misafirler, salondaki koltuklarda güçlükle nefes alarak her biri bir yere serilirdi. kural olarak evde derin bir sessizlik hakimdi. birbirlerini her gün görürlerdi ama konuşulacak şeylerini yıllar önce bitirmişlerdi. dış dünyadan da pek fazla haberleri olmuyordu.

ilkbaharda günler uzadığı için şaşırırlar ve mutlu olurlardı. ama eğer uzun günün onlara ne yararı olacağını soracak olursanız ne diyeceklerini bilemezlerdi.

zamanı kutsal günlere, mevsimlere, çeşitli ailevi ve yerel olaylara göre hesap ediyorlar, tarihlere hiç başvurmuyorlardı.

hayatlarının monotonluğunu hiçbir şey bozmadı. oblomovka sakinleri bundan hiç bıkmıyorlardı; çünkü başka türlü bir yaşam tarzı düşünemiyorlardı. düşünseler bile hemen bu düşünceden vazgeçerlerdi. başka bir yaşam istemiyorlar; hatta bundan nefret ediyorlardı. eğer şartlar yaşam biçimlerine bir değişiklik -nasıl olursa olsun- getirecek olsa canları sıkılırdı. yarın düne, bir sonraki gün yarına benzemezse perişan olurlardı. diğer insanların çok meraklı oldukları değişiklikler, hiç görülmemiş tesadüfler, onların ne işlerine yarayacaktı ki? bırakın ötekiler ne isterlerse yapsınlar. oblomovka'dakilerin böyle şeylere hiç niyeti yoktu. bırakın ötekiler istedikleri gibi yaşasınlar. sonu iyi de olsa görülmemiş tesadüfler insanın huzurunu kaçırırdı. sürekli bir endişe, koşuşturma, huzursuzluk, alım satım, yazışmalar -yani kısacası aceleyle bir şeyler yapma- başlardı. bunlar şakaya gelecek şeyler değildi.

onlar yıllarca burunlarını çekip esnemeye, basit şakalara gülmeye, toplanıp birbirlerine rüyalarını anlatmaya devam ettiler. kabus gören olduysa hep beraber endişelenip ciddi ciddi korkuya kapıldılar. gelecekle ilgili rüya gören olduysa; rüyanın anlamına göre gerçekten üzüldüler ya da memnun oldular. rüya bazı kuralların tekrar gözden geçirilmesini gerektiriyorsa, hemen gerekli adımları attılar. bir de kağıt oynarlardı. hafta içi günler sıradan oyunlar, kutsal günlerde de konuklarıyla boston oynarlardı. patience oynarlar, kupa papazı ya da sinek kızıyla fal bakarlar, evlilik tahminlerinde bulunurlardı. bazen natalya faddeyevna bir ya da iki haftalığına kalmaya gelirdi. önce, iki kadın birbirlerine çevrede gelişen haberleri verirler, herkesin ne yaptığını ve nasıl yaşadığını anlatırlar, sadece aile hayatlarının ayrıntılarını ve olayların perde arkasını değil en gizli düşüncelerini ve niyetlerini de tartışır, ya kocalarına dua ederler ya da kötülerler, değersiz olanları özellikle de sadakatsizleri kınarlardı. sonra, yaş günleri, vaftizler, doğumlar, kim kimi davet etmiş, kim kimi etmemiş, davet edilenler nasıl ağırlanmış gibi konular hatırlanırdı. bundan bıkınca birbirlerine yeni giysilerini, mantolarını, hatta etek ve çoraplarını gösterirlerdi. evin hanımı keten gömleği, ipliği ve el yapımı danteli ile övünürdü. bu konu da bitince çay, kahve içilir, reçel yenirdi. ancak ondan sonra sessizleşirlerdi. bir süre birbirlerine bakarak otururlar, ara sıra derin derin iç geçirirlerdi. bazen içlerinden biri ağlamaya başlardı.

"neyin var hayatım?" diye sorardı diğeri endişeyle.

"çok kötüyüm canım." diye cevap verirdi derin bir iç geçirmeyle. "tanrı'yı kızdırdık. biz günahkarız. bu hiç de iyi olmayacak."

"beni korkutma." diye araya girerdi evin hanımı.

"evet, evet" diye devam ederdi natalya faddeyevna, "kıyamet günü yaklaşıyor uluslar uluslara, krallıklar krallıklara saldıracak, dünyanın sonu geliyor!" diye bağırırdı sonunda. iki kadın da acı acı ağlamaya başlardı.

çıkardığı sonuç için natalya faddeyevna'nın hiçbir ciddi nedeni yoktu. kimse kimseye saldırmıyordu. kuyruklu yıldız falan da olmayacaktı. ama yaşlı kadınlar zaman zaman böyle kötü önsezilerde bulunuyorlardı.

böyle zaman geçirme durumu ancak çok nadiren ortaya çıkan, beklenmedik bir olayla -örneğin sobadan çıkan dumanın bütün eve yayılması gibi- kesilebilirdi. bazen biri karanlıkta bir direğe çarpıp sendeler, yere yuvarlanır ya da çatıdan kafasına bir şey düşerdi, bunun dışında ne evde ne de köyde herhangi bir hastalık duyulmazdı. ama böyle olaylar da zaten çok nadirdi. bu tür kazalara karşı bazı denenmiş kocakarı ilaçları vardı. çürükler tatlı su süngeri ya da defneyle ovulur, yaralanan birine okunmuş su içirilir ya da yara okunup üflenirdi. o zaman iyileşirdi. ama soba kömürünün dumanıyla zehirlenmek çok sık rastlanan bir olaydı. böyle bir durumda herkes yataklara serilir, evin her tarafında inlemeler, sızlanmalar duyulurdu. kafalara salatalık turşuları bağlayanlar, kulaklarına kızılcık dolduranlar, yaban turpu koklayanlar, tek gömlekle soğuğa çıkanlar, baygın bir halde yerlerde yatanlar, ne isterseniz vardı. bu olay ayda bir iki kez olurdu; çünkü sıcağın boşa gitmesini istemediklerinden sobalarda şeytan robert gibi alevler titreşirken bacaları kapatırlardı. o zaman soba el değmeyecek hale gelirdi.

sadece bir kez gerçekten beklenmedik bir olay yaşamlarının monotonluğunu bozdu. bütün ev halkı ağır bir yemeğin ardından uykuya çekildikten sonra uyanıp çay masasının etrafında toplanmıştı. tam o anda kasabadan yeni dönen oblomovkalı bir köylü birden odaya girdi ve buruşturulmuş bir mektubu büyük bir güçlükle cebinden çıkarıp oblomov'un babasına verdi. herkes hayretten donmuştu. bayan oblomov sapsarı kesildi. herkes mektuba doğru boynunu uzatıp bakmaya başladı.

"ne garip! kimden olabilir?" diyebildi, şaşkınlığını atan bayan oblomov.

bay oblomov mektubu aldı ve ne yapacağını bilemeden şöyle bir evirip çevirdi.

"bunu nereden aldın?" diye sordu köylüye. "kim verdi sana?"

"kasabada kaldığım handa verdiler." diye cevap verdi köylü. bir asker iki kez geldi ve orada oblomovka'dan bir köylü olup olmadığını sordu, "efendilerine bir mektup var." dedi.

"evet?"

"evet efendim, ben önce saklandım. adam da mektubu alıp gitti. ama verkhlyovo papazı beni görmüş ve ona söylemiş. adam tekrar geldi ve bana küfür etmeye başladı. mektubu elime tutuşturuverdi. beş kopeğimi de aldı. ona mektubu ne yapacağımı sordum, o da size vermemi söyledi."

"almasaydın." dedi oblomov'un karısı sinirle.

"almak istemedim madam. ona dedim ki, "senin mektubunu niye alalım? biz mektup falan istemiyoruz." dedim. "bana mektuplaro almamam söylendi, buna cesaret edemem." dedim. "mektubunu alıp git." dedim. ama beni polise şikayet etmekle tehdit edip küfür etmeye başladı. o zaman almak zorunda kaldım."

"aptal!" dedi bayan oblomov.

"kimden olabilir?" dedi bay oblomov merakla, adresi incelerken. "yazıyı bir yerden tanıyorum."

mektup elden ele geçti. herkes kimden ve ne hakkında olabileceğini tartıştı. hepsi şaşkındı. bay oblomov gözlüğünü istedi. bir buçuk saat kadar gözlük aradılar. gözlüğünü taktı. tam mektubu açmak üzereyken karısı engelledi.

"açma" dedi korkuyla. "kimbilir belki kötü bir şeydir. korkunç bir sorun olabilir. bugünlerde insanların nasıl olduklarını bilirsin. çok zaman var. yarın ya da öbür gün açabilirsin. kaçmıyor ya."

mektup gözlükle birlikte çekmeceye kilitlendi. hep birlikte çaya oturdular. olağanüstü bir olaydan büyük heyecanlar duymasalardı mektup yıllarca çekmecede kalabilirdi. çay boyunca ertesi gün mektuptan başka hiçbir şeyden söz etmediler. sonunda daha fazla dayanamadılar ve dördüncü gün kalabalık halinde toplandılar. heyecanla mektubu açtılar. bay oblomov imzaya bir baktı.

"radishchev" dedi. "yaa demek filip matveich."

"kimden olduğu ortaya çıktı!" diye bağrıştılar. "hala yaşıyor mu? tanrı'ya şükür ölmemiş! ne diyor?"

bay oblomov mektubu yüksek sesle okumaya başladı. radishchev, özellikle oblomovka'da yapılan biranın reçetesini soruyordu.

"gönderin! gönderin!" diye bağırdılar. "ona bir mektup yazın!"

on beş gün geçti.

"evet, yazmam gerek" deyip durdu bay oblomov karısına. "reçete nerede?"

"nerede olabilir?" diye tekrar etti karısı. "bulmaya çalışayım; ama bu acele neden? bayrama kadar bekle. oruç bitsin sonra yazarsın. daha bir sürü zaman var.."

"evet, gerçekten de öyle. bayramda yazmam daha iyi olacak." dedi bay oblomov.

mektup olayı bayram boyunca gündeme geldi. bay oblomov mektubu yazmak için kafasını topladı. çalışma odasına çekildi, gözlüğünü taktı, masaya oturdu. evi bir ölüm sessizliği kapladı. uşaklara ayaklarını yere vurmamaları ve gürültü etmemeleri söylendi. "efendimiz çalışıyor" diyordu herkes, sanki evde ölü varmış gibi ürkek ve saygılı konuşarak. yazmaya ancak zaman bulabilmişti. "sayın bay" diye başladı; titreyen elleriyle, ağır ağır, eğri büğrü bir yazıyla yazıyordu. sanki çok tehlikeli bir iş yapıyormuş gibi dikkatli davranıyordu.

"maalesef" dedi karısı, "reçeteyi bulamadım. yatak odasındaki dolaba da bir bakayım. belki orada olabilir. peki mektubu nasıl göndereceksin?"

"postayla" diye cevapladı oblomov.

"posta masrafı ne tutar?"

bay oblomov eski bir takvim çıkardı.

"kırk kopek" dedi.

"böyle bir saçmalık için kırk kopek ziyan olacak!" dedi. "gönderecek birini bulana kadar bekleyelim. köylülere de söyle birini bulmaya çalışsınlar."

"haklısın" dedi bay oblomov, "mektubu elden göndermek çok daha iyi olacak." kalemini birkaç kez masaya vurduktan sonra hokkanın içine koydu ve gözlüğünü çıkardı.

"tabii canım" dedi, "kaçmıyor ya. daha çok zaman var."

filip matveich'in reçeteyi alıp almadığını allah bilir.