3.2.20

taaşşuk-ı talat ve fitnat

şemsettin sami

sevişen, ruhlarımızdır.

gönül öyle bir müftüdür ki istemediği şey için kolay kolay fetva vermez.

biçare ihtiyarlar! geçmiş şeyleri hatırlarına getirdikçe hüzünlenirler. çünkü ömürlerinde geçirdikleri sevinçli günleri andıklarında o günlerin bir daha geri gelmeyeceğine üzülürler. çektikleri acıları hatırladıklarındaysa gönül yaraları tazelenir.

aşk öyle tabii bir şeydir ki insanoğlunun her kesiminde yani erkeğinde dişisinde, küçüğünde büyüğünde, çocuğunda yetişkininde, gencinde ihtiyarında, fakirinde zengininde, akıllısında ahmağında, aliminde cahilinde, medenisinde bedevisinde ortaya çıkar. herkesin gönlü aşkla yoğrulmuştur.

beşikteki çocukların gönülleri bile aşktan çok uzak değildir. hele gencecik çocukların gönlünde çok kere aşk ve muhabbet galeyan eder. onlar da severler, sevilirler. gönüllerinde bir duygu hissederler. lakin biçareler o muhabbetin neden geldiğini, bir güzellik ve onun gereği olduğunu anlayamazlar. aşkı işitirler ama aşk denilen şeyin tam da hissettikleri duygu olduğunu bilmezler. işte tabiat, bütün insanlara aşkı eşit olarak bölüştürmüş ve hiç kimseyi ondan mahrum bırakmamıştır. akılsız, ilimsiz, huysuz, faziletsiz, sabırsız, acımasız, hayasız insan bulunur; lakin aşksız insan bulunmaz.

aşk ve muhabbet herkesin düşüncesinde mevcuttur; ancak bir cazibe merkezi olmadıkça gerçekleşmez. işte bazı kişilerin aşklarının dünyaya yayılması, bazılarının da hiç duyulmamasının nedeni budur.

ah siz erkekler, ne kadar zalimsiniz! bir kızcağızın bir gözü birazcık şaşı olsa yahut bir ayağı hafif topallasa biçare evlenmeksizin ihtiyarlar gider. kimse onu almaya tenezzül etmez. ama sizin en fenanız, en uğursuzunuz, en sakatınız bakarsın kızların en güzelini, en uslusunu alır da biçareyi esir eder.

insan, doğası gereği, ne büyük felaketlere ne de büyük sevinçlere birdenbire inanabilir.

biz kadınları insan sırasına koymuyoruz. kendimizi eğlendirmek için onların ruhunu sıkıyoruz. serbest gezip dolaşmalarına ve eğlenmelerine mani oluyoruz. ve bir taraftan da kendimizi onlara güldürüyoruz. çünkü bazı kurnaz kadınlar var, "bu ne budala bir şeymiş, dur bununla biraz eğlenelim." diyerek bizi maymun gibi oynatırlar. seyir yerlerinden evlerinin kapısına dek arabanın arkasından toz duman içinde götürürler. ahlak ve âdetlerimizi bilmeyen biri, bir kimseyi bu halde göre elbette "delirmiş" derdi.

"mektuplaşmak kavuşmanın yarısıdır."

ah! erkeklerin sevgisine inanmak, onların sadakatine aldanmak ne büyük bir kabahat! ah biz zavallı kadınlar! biz evlendiğimizde sanıyoruz ki bir koca, bir yoldaş alıyoruz. halbuki erkekler bize o gözle bakmıyorlar. onların evlendiklerinde eşlerine verdikleri değer, satın alacakları bir beygir veya bir arabaya verdikleri değerden azdır.

insanın sevdiği adam tarafından sevilmesi, kendisini seven adamı sevmesi ne büyük şey! ne güzel şey! hem sevmek hem de sevdiğin kişi tarafından sevilmek! dünyada bundan iyi şey yoktur.

fakat ah, şu kadın kısmı imansızdır.

insanın bir derdi olduğunda sanki dermanını, çaresini bulacakmış gibi kime rastlarsa anlatmak ister. anlatacak insan bulamadığı takdirde de kendi kendine yahut taşlara, duvarlara anlatmaya mecbur olur.

aşık olanlar, sevdiğiyle biraz yakınlığı bulunan kişileri bile, velev ki dünyanın en kötü insanları olsunlar, severler.

şu kadınları insan kafese kapasa da fayda yok, zapt olunamazlar.