29.2.20

seyahat jurnali

direktör ali bey

bir memleketin büyümesi ahalisinin çoğalmasına ve ahalinin çoğalması da ticaret ve zanaatın varlığına bağlıdır. bu servet sebeplerine sahip olan bir şehir mutlaka büyür ve kale içinde bulunması büyümesine asla engel olmaz.

siirt'in garip hallerinden biri olarak minare dilenciliği gördüm. şöyle ki: elbise veya toplu bir para veyahut inek gibi büyük bir şey dilenmek isteyen fakir, bir minareye çıkarak sabahtan akşama kadar, "yarabbi! bana falan şeyi ver!" diye günlerce bağırıp dua ediyor ve bazısının da istediğinin hayır sahipleri tarafından karşılandığı oluyor.

kürt kadınları ev işlerini gördükten sonra tarlalarda kocalarıyla beraber çalışırlar ve erkeklerinden çok iş görürler. bu kadınlar tesettüre dikkat etmezler. bununla beraber ırz ve namuslarını korumak çok önemlidir. bir delikanlı bir kızın ırzına saldırırsa ikisini birden öldürürlermiş. delikanlı kızı kaçırıp derhal başka bir köyde nikah etmedikçe.

vapurda fırtına esnasında su içinde kalmış olan sandığımı açarak rutubet çeken eşyayı kurutmak için oteldeki odama serdiğim sırada başkonsolos ismail bey'in rehber ve tercüman gibi hizmette bulunmak üzere tavsiye etmiş olduğu bağdatlı bir adam bu eşya arasında bulunan ipekli bir iran seccadesini görüp "burada ingilizler bu seccadeye hayli para verirler. eğer satmak isterseniz bazılarına göstereyim." dedi. seccadeyi dört liraya almıştım. tercümanın kırk elli liraya satılabileceğini söylemesine tamah ederek kendisine teslim ettim. seccade şurada burada dolaşarak bombay'dan hareket edeceğim güne kadar dönmedi ve hareket günümde "kayboldu" cevabı alındı! davaya kavgaya vakit yok. ismail bey de bu işten pek fazla mahcup olduğu için ses çıkarmamaya mecbur oldum; ama doğrusu bu dolandırıcılığın acısını hâlâ unutamadım.

dağdan inerek ikindi vakti van gölü'nün kenarındaki tatvan isminde bir ermeni köyüne geldik ve gölün kenarına çadır kurup gece kaldık.

yemekten sonra keleğe [sal] yol verdik. yarım saat ileride tepenin birinde bir harabe göründü. kelekçi mehmet'ten sordum. "buna elo dino kalesi" derler. elo dino (alaeddin demek olacak) meşhur bir haydutmuş. bunun bir köşkü de cizre civarında dicle kenarındadır. bu haydut vaktiyle köşkünden dicle'nin öbür yakasına bir zincir gerip gelen geçen kelekleri durdurarak yüküne göre birer baç (haraç) almadıkça salıvermezmiş. hayli vakit uğraşılmışsa da hakkından gelinememiş. nihayet cizre müsellimi (kaymakam veya bucak müdürü) bir keleğe çarşaflı kadın kıyafetinde kırk kadar silahlı adam koyup elo dino'nun köşkü önünden geçirmiş. haydut diğerleri gibi bu keleği de durdurarak baç istediğinde kelekte esir cariyeden başka mal olmadığı ve isterse içlerinden birini seçip alması cevabı verilmiş. birini seçmek için elo dino keleğin içine girince silahlı adamlar tutup bağlamışlar ve diyarbekir'de kazığa vurulmuş. böylece o bölge şerrinden kurtulmuş.

bağdat'a gidenler mutlaka bir çıban çıkarırlar.

ertesi gün tekrar şehre çıkarak biraz dolaştığım sırada emirin evinin açık duran kapısından içeri bakmaktayken kapıcılık eden bir arap, "avluda vahşi hayvanlar vardır, görmek isterseniz buyurunuz." diye davet etti ve ben kapıdan içeri girince kapıyı kapadı. etrafıma bakarak ne göreyim? avlunun bir köşesinde bağsız, zincirsiz bir dişi aslan yatıyor ve gözlerini üzerime dikerek korkunç korkunç bakıyor! hayvanı görür görmez kapıya doğru fırladımsa da arap bir eliyle kapıyı tutup diğer elini "bahşiş" diye uzattı. arap'ın yüzüne birkaç para atarak kapıyı açtırıp kendimi sokağa attım ve kapının karşısındaki dükkan sahiplerinin bana bakarak gülümsemelerinden bu yolda bahşiş verenlerin birincisinin ben olmadığımı da anladım.