8.11.18

din

yuval noah harari

hristiyanlık ve müslümanlık yenilerek unutulmuş olsaydı bugün belki de hepimiz daha iyi bir dünyada yaşıyor olacaktık.

voltaire tanrı hakkında, "tanrı yoktur ama bunu sakın hizmetkârıma söylemeyin, yoksa geceleyin beni boğazlar." demiştir. hammurabi aynısını hiyerarşi ilkesi hakkında, thomas jefferson da insan hakları için söylerdi. homo sapiens'in doğal hakları yoktur. tıpkı örümcekler, sırtlanlar ve şempanzelerin doğal hakları olmadığı gibi. ama bunu hizmetkârlarımıza söylememeliyiz; yoksa geceleyin bizi öldürürler.

bugün çoğunlukla ayrımcılık, anlaşmazlık ve nifak kaynağı olarak görülen din, insanlığı para ve imparatorluklarla birlikte en iyi birleştiren üçüncü şey olarak sayılabilir. tüm toplumsal düzenler ve hiyerarşiler hayali olduğundan kırılgandır ve toplum büyüdükçe kırılganlık artar. dinin kritik önemdeki tarihsel rolü, bu kırılgan yapılara adeta insanüstü bir meşruiyet vermesidir. dinler, yasalarımızın insanların kaprisi değil, mutlak ve üstün bir otorite tarafından buyurulmuş emirler olduğunu söylerler. bu da en azından bazı temel yasaların eleştiriden muaf olmasını sağlayarak toplumsal istikrarı sağlar.

romalıların uzun süre boyunca hoşgörü göstermeyi reddettiği tek tanrı hristiyanların tanrısıydı. roma imparatorluğu hristiyanlardan inançlarını ve ritüellerini bırakmalarını istemedi ama imparatorluğun koruyucu tanrılarına ve imparatorun ilahiliğine saygı duymalarını bekledi. bu bir siyasi sadakat meselesi olarak görülüyordu. hristiyanlar bunu şiddetle reddederek tüm uzlaşma çabalarını sonuçsuz bıraktıklarında, romalılar da siyasi olarak huzur bozucu gördükleri bu gruba zulmettiler. gene de bunu bile tüm güçlerini kullanarak yapmadılar. 

isa'nın çarmıha gerilmesinden konstantin'in hristiyan olmasına kadar geçen üç yüzyılda roma imparatorları hristiyanlara sadece dört kez saldırı düzenledi. hatta bazı yerel yöneticilerin kışkırtmasıyla meydana gelen hristiyanlık karşıtı şiddet olaylarının kurbanlarının sayısının birkaç binden fazla olmadığını görürüz. buna karşın, daha sonraki 1500 yılda hristiyanlar bu sevgi ve şefkat dininin farklı yorumları yüzünden milyonlarca başka hristiyanı öldürmüştü.

katolikler ve protestanlar arasındaki din savaşları avrupa'yı özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda kasıp kavurmuştu. bu savaşlara katılanların hepsi isa'nın ilahi özelliğini, sevgi ve şefkat hakikatini kabul ediyor ama bunları yaşama biçiminde anlaşamıyorlardı.

protestanlar, tanrının oğlunun insan bedeninde dünya geldiğini, insanlık için çarmıhta canını feda ettiğini, böylece kurtuluşun ve ölümsüzlüğün yolunu açarak kendisine inanan ve bu inancı yaşayan herkese de cennetin kapılarını açtığına inanırlar. katolikler bu inancı yeterli bulmazlar; cennete girmek için inananların kiliseye gitmeleri ve sevap işlemeleri de gerektiğini düşünürler. protestanlar reddettikleri bu inancın tanrı'nın büyüklüğünü ve sevgisini aşağıladığını ileri sürerler.

bu ilahiyat tartışmaları 16. ve 17. yüzyıllarda o kadar şiddetlendi ki katolikler ve protestanlar birbirlerini kitleler halinde yok ettiler. ağustos 1572'de fransız katolikleri, fransız protestanlarına saldırdı. st. bartholomew günü katliamı olarak bilinen bu saldırıda yirmi dört saatten az bir sürede yaklaşık 10 bin protestan katledildi. papa fransa'da olup bitenin haberini aldığında o kadar mutlu olmuştu ki, bu durumu kutlamak için özel ayinler düzenledi. hatta giorgio vasari'yi vatikan'ın odalarından birini katliamı betimleyen fresklerle donatması için görevlendirdi. bu yirmi dört saat içinde, koca roma imparatorluğu tarihinde öldürülenden çok daha fazla sayıda hristiyan, yine hristiyanlar tarafından öldürüldü.

tektanrıcılığın yükselişi düalizmi tam olarak ortadan kaldırmadı. yahudi, hristiyan ve müslüman tektanrıcılar pek çok düalist inanç ve pratiği benimsedi, ayrıca bugün "tektanrıcılık" olarak adlandırdığımız sistemin bazı en temel fikirleri aslında köken ve anlayış olarak düalisttir. sayısız hristiyan, müslüman ve yahudi kuvvetli bir kötü güce inanır. bu kötü güç bağımsız hareket eder, iyi tanrı'ya karşı mücadele eder ve tanrı'nın izni olmadan ortalığı karıştırarak her şeyi altüst eder.

islam, hristiyanlık, budizm ve konfüçyüsçülük gibi modern öncesi bilgi gelenekleri, dünyayla ilgili önemli olan her şeyin bilindiğini iddia etti. büyük tanrılar, kadiri mutlak tek tanrı veya akil insanlar herkesi kapsayan bilgeliğe sahiplerdi ve bunları bize sözlü geleneklerle veya yazıyla aktarmışlardı. sıradan ölümlüler bu eski metinleri ve gelenekleri inceleyerek ve onları tam olarak anlamaya çalışarak bilgi edinirlerdi. incil'in, kuran'ın veya vedalar'ın evrenle ilgili bazı kritik bilgilere sahip olmadığını, hele de bu sırların etten kemikten yapılma yaratıklar tarafından keşfedileceğini düşünebilmek bile olanaksızdı.

muhammed peygamber de dini hayatına ilahi gerçeklerden haberi olmayan arapları eleştirerek başlamıştı. ancak muhammed kısa süre içinde kendisinin bu gerçekten haberdar olduğunu iddia etmeye başladı ve takipçileri onu "peygamberlerin mührü" olarak adlandırmaya başladı. bu andan itibaren muhammed'in vahiylerinden başkası gereksizdi.

modern bilim ise kendine özgü bir bilgi geleneğine sahiptir. zira en önemli sorularla ilgili kolektif cehaletin söz konusu olduğunu bilir. darwin hiçbir zaman kendisinin "biyologların mührü" olduğunu ve hayatın sırrını tam olarak ve ebediyete dek çözdüğünü iddia etmemiştir. yüzyıllar süren yoğun bilimsel araştırmalardan sonra biyologlar beynin nasıl bilinç geliştirdiği konusunda hâlâ iyi bir açıklamaları olmadığını itiraf ediyorlar. fizikçiler big bang'e neyin yol açtığını veya genel görelilik teorisiyle kuantum mekaniklerini nasıl bağdaştıracaklarını hâlâ bilemiyorlar.