11.2.18

hayat ve sanat üzerine *

ray bradbury

erken yaşta, bir şey istiyorsan onun peşinden gitmen ve onu alman gerektiğini keşfettim. çoğu insan hiçbir yere gitmiyor ve hiçbir şey istemiyor; o yüzden de hiçbir şey elde edemiyor.

10-12 yaşlarındayken yazar olma hayali kurmaya başladım ve hayatımın geri kalanı o çocukluk dönemindeki şeye uygun olarak kendimi şekillendirmekle geçti. hayal kurmak benim için çok yaratıcı bir şey.

hayal kurma yeteneği hayatta kalma yeteneğidir. hayal kurma yeteneği büyüme yeteneğidir. 10-13 yaş ve üzeri kız ve oğlan çocukları günlerinin önemli bir bölümünde veya özellikle uyumadan önce geceleri kendilerinin başka bir şey olduklarının hayalini kurarlar. yani daha çocukken kendinizi başka şekillerde hayal etmeye başlarsınız. sonra geleceğe doğru ilerlersiniz ve o şekle uygun olmaya çalışırsınız.

bir oğlan çocuğu her zaman söyleyeceklerinin kendisinden büyük olanın sözlerinden daha önemli olduğunu hayal eder. tam tersinin doğru olduğunu daha sonra keşfeder.

üniversiteye hiç gitmedim. yazarlar için üniversiteye inanmam. çok tehlikeli bir şey olduğunu düşünüyorum. pek çok profesörün çok dik kafalı, çok züppe, çok entelektüel olduğunu düşünüyorum. entelektüellik yaratıcılık için çok büyük bir tehlikedir. korkunç bir tehlikedir; çünkü kendi temel doğrunuza sadık kalmak yerine bir şeyleri rasyonalize etmeye ve sebepler uydurmaya başlarsınız. kimsin sen, nesin sen, ne olmak istiyorsun gibi.

25 yıllık daktilomun üstünde "düşünme!" diye bir not var. daktilo başında asla düşünmemelisiniz, hissetmeniz gerek. entelektüelliğiniz her zaman o hislerin içinde gömülüdür zaten. daktilonun başında değilken pek çok düşünce toplamışsınızdır zaten. daktilonun başında ise yaşamanız gerekir. bir deneyim yaşıyor olmalısınız.

düşünürken yaptığınız en kötü şey yalan söylemektir. yaptığınız şeyler için aslında doğru olmayan sebepler uydurabilirsiniz. yaratıcı bir insan olarak yapmaya çalışmanız gereken şey kendinizi şaşırtmak, gerçekte kim olduğunuzu bulmak ve yalan söylememektir; her zaman doğruyu söylemektir. ve bunu yapmanın tek yolu oldukça etkin, çokça duygusal olmak ve kendinizden kurtulmak, nefret ettiğiniz ve sevdiğiniz şeylerin listesini yapmak ve bunlar hakkında yoğun hislerle yazmaktır. yazıp bitirdikten sonra üzerine düşünebilirsiniz. sonra işe yarar mı yaramaz mı veya bir şey eksik mi diye bakabilirsiniz. şayet bir şeyler eksikse geriye döner, yeniden duygusal süreçten geçirirsiniz. hepsi bir bütünün parçası.

düşünmenin hayatımızdaki yeri düzeltici olmalıdır, düşünmek hayatımızın merkezinde olmamalıdır. hayatımızın merkezinde "yaşamak" olmalıdır. var olmak, çevremizde bizi tutan düzelticilerle birlikte merkezde olmalıdır. tıpkı derimizin etimizi ve kemiğimizi bir arada tutması gibi. oysa cildimiz yaşam denilen şeyin damarlarımızda pompalanan kan olduğunun farkında değildir. duyumsama, hissetme ve bilme yeteneğidir bu ve entelektüellik beyne bu konuda pek yardımcı olmaz. yaşama işiyle uyum içinde olmalısınız.

shakespeare'i seviyorum; ama onu mantığımla düşünmüyorum. gerard manley hopkins'i seviyorum; ama onu mantığımla düşünmüyorum. dylan thomas'ı seviyorum; oysa yazdıklarının yarısını anlamıyorum bile. ama kulağa hoş geliyor, bir şeyler çağrıştırıyor. bununla ilgili bir örnek vereyim:

20 yıl önceydi sanırım, kızlarımdan biri 4 yaşındaydı. salona girmiştim. bir dylan thomas kaydı çalıyordu. sanırım karımın çaldırdığı kaydı 4 yaşımdaki kızım bulmuş ve çaldırmıştı. ben de odaya girdim. kızım kaydı gösterdi ve şöyle dedi: "ne yaptığını biliyor." harika bir şey bu. mantıkla düşünmek değil, duygusal bir tepki vermektir.

duygu yoksa harika bir sanat da ortaya çıkamaz. duygu eksikse unutun gitsin, bir sanatçı olarak başarılı olamazsınız.

insanı harekete geçiren bir sevgi var. shakespeare'e karşı tutku var, mantıkla düşünmek değil. öğretmenim kendi yuvama gitmeyi, hissetmeye ve anlamsız sözcüklerle konuşmaya cüret etmemi, dili tekrar kullanabilmemi, insanların ilgisinin bende kalacağını ümit etmeyi ve senaryo hakkında endişelenmememi öğretti. çünkü hamlet oyununa hamlet'in babasını kimin öldürdüğünü bulmak için gitmezsiniz. olay bu değildir. olay, aparları dinlemektir.

sanatta her şey söylemdir. tüm o büyük romanları okuma sebebiniz senaryoları değildir, felsefi söylemleridir. ernest hemingway'in veya steinbeck'in veya faulkner'in veya canınız kimi istiyorsa onun kim olduğunu anlamak için okursunuz. ama her zaman ana drama ile ilgisi olmayan bir söylem vardır.

daktilo bir ruh çağırma tahtası olmalıdır. elleriniz onun üzerinde kaymalı ve kendiniz hakkında bilmediğiniz şeyleri ortaya çıkarmalıdır.

kütüphaneyi tıpkı anlattığım yaratma sürecine benzer bir şekilde kullanırım. bir yazar olarak, okunacaklar listesiyle gitmem oraya. körlemesine giderim, raflara uzanırım, kitapları indirir ve açarım ve ona hemencecik aşık olurum. hemen aşık olmazsam kitabı kapatırım, rafına geri koyarım, başka bir kitabı bulurum ve ona aşık olurum. bu hayatta sadece aşkla ilerlemek mümkündür.

görüyorsun ya, duygusal bir şey bu. insanları tamamen canlı olmayı, sonsuza dek yaşamayı veya yaşamdan sonra gelecek şeyi isteyecekleri şekilde ateşlemek zorundasınız. ve duygular vasıtasıyla bundan sanat ve hayatta kalma yetisi doğar, ne olduğunun bir önemi yoktur. dünya sizi ezebilir ve gerçeklerle yere serebilir de. betonun içinden çıkarsınız ve lanet olsun dersiniz, ben bir ot parçasıyım ve yaşayacağım.

duygularının zirvesinde yaşamayan insanları anlayamıyorum. sürekli coşkularıyla, neşeleriyle, yaratıcılıklarıyla yaşamamalarını anlayamıyorum. bunların seviyelerinin hiç önemi yok. matematikçisiniz ve rakamları mı seviyorsunuz? harika. anlamıyorum ben, rakamlarla aram hiç iyi olmadı. ama sen seviyorsan ve bana sevdiğini söylüyorsan.. oğlum, çok şanslısın! hangi alan olduğu umrumda değil. ve herkes için bir alan vardır.

tamamen sevdiğiniz işi yapmadıkça hayatın yaşamaya değer olduğunu sanmıyorum. yataktan kalkıp hemen o işe koyulmak istemelisiniz. vasat işler yapıyorsanız, sırf zamanı dolduracak işler yapıyorsanız hayat gerçekten yaşamaya değer değildir. intihar etmenizi öneririm.

* çevirmen: ümid gurbanov | bir nevi dipnot via youtube