19.7.17

tolstoy

stefan zweig

"hayatın umutsuzluğundan kendini kurtarmanın tek yolu, benliğini evrene yansıtmaktır."

en göz kamaştırıcı, en yüce kılığa girmiş şekillerinde bile şiddet, insanların birbirlerine daha kardeşçe davranmalarına yardımcı olacak yerde, belli bir grubun gücünü ve uzlaşmazlığını arttırmaktan ve böylece dünyadaki eşitsizliği sürdürmekten başka bir işe yaramaz. gerçekten de şiddet, sahip olmayı, maddi servetler kazanmayı ve bunları hiç durmadan arttırmayı amaçlar.

tolstoy için, her türlü eşitsizlik mülkiyetle başlar. genç beyzadenin brüksel'de, proudhon'la saatlerce vakit harcamış olması boşuna değildir. o zamanlar bütün sosyalistlerin en radikali olan tolstoy, marx'tan da önce, şu postulatı ortaya atmıştır: "her türlü kötülüğün ve her türlü acının kökü mülkiyettir ve her şeye bol bol sahip olanlarla, hiçbir şeyleri olmayanlar arasında çatışma çıkma tehlikesi vardır."

çünkü tutunabilmek, devam edebilmek için, mülkiyetin ister istemez savunma durumuna geçmesi, hatta saldırgan olması gerekir. mülkiyeti elde edebilmek için olduğu kadar, sahip olunan şeyleri arttırmak ve onları savunmak için de şiddet zorunludur. bunun içindir ki, mülkiyet, kendisini korusun diye devleti yaratmış, devlet de kendi varlığını güvenlik altına almak için, laik gücün organize şekillerini, orduyu, adaleti, "yalnızca mülkiyeti korumaya yarayan bütün bu baskı sistemlerini" yaratmıştır; kendini devlete bağımlı kılan ve onu tanıyan bir insan, ruhunu bu kuvvet ilkesine teslim etmiş demektir.

tolstoy'un anlayışına göre, görünüşte bağımsız olan fikir adamları bile, çağdaş devlette, farkında olmaksızın, yalnızca küçük bir ayrıcalıklı grubun sahip oldukları şeyleri korumalarına yardımcı olurlar. isa'nın kilisesine varıncaya kadar her şey -gerçek anlamıyla devlete karşı ayaklanan kilise bile-, yalancı doktrinlerle, silahları kutsayarak, haksızlıktan başka bir şey olmayan kurulu düzene kanıtlar sağlayarak en ciddi görevinden uzaklaşmış, bunun sonucu olarak da formüller halinde donup kalmış ve öteden beri sürüp gelen adetler ve alışkanlıklar halinde soysuzlaşmıştır.

öte yandan, yazarlar da, hürriyetin çocukları, vicdanın avukatı ve insan haklarının savunucusu olarak dünyaya gelmiş olan yazarlar da, küçük fildişi kulelerini kurmakla ve "vicdanlarını uyutmakla" yetiniyorlar. demokrat, iyileşmesi mümkün olmayan şeyi iyileştirmeye çalışıyor; devrimciler de, olup bitenleri tam olarak kavrayan ve dünyanın yanlış düzenini baştan aşağı yıkmak isteyen biricik kuvvet olan onlar bile, karşıtlarının öldürücü silahını kullanmak gibi bir hataya düşüyorlar ve "kötülük" ilkesinin, yani şiddetin devam etmesine imkan vererek, dahası onu kutsayarak, adaletsizliğin sürüp gitmesine yol açıyorlar.

gerçekten de hiçbir parlamento, -daha az olasılıkla hiçbir devrim- milleti şiddetin kötülüğünden kurtaramaz. sağlam olmayan bir temel üzerine kurulmuş bir evi sağlamlaştırmak mümkün değildir; ancak onu terk edebilir, bir başkasını inşa edebiliriz. çağdaş devlet de kardeşlik üzerine değil, kuvvet ilkesi üzerine kurulmuştur.

en yüksek dini şekliyle bile, hatta bu derece büyük bir deha tarafından sunulmuş olsa bile, gerileme ve gericilik hiçbir zaman yaratıcı olamaz ve tek bir insanın ruhundaki kargaşadan doğan şey, hiçbir zaman evrensel ruhtaki kargaşalığı çözemez.