11.6.17

çarşamba

ertan yılmaz

kız, bir kan damlası. ayak bilekleriyle kol bilekleri neredeyse aynı. acıya en duyarlı yanını aramakla meşgul. bir sıcaklık olsun diye yağmur vardı, bölüyordu denizi ikiye, dokunduğu taş geliyordu dile. ardını hiç aramadım, öyleydi. rüzgar varsa ondan derdim, yalnızlık birikmişse gene ondan. hikaye diliyle konuşurdu, ağzını şiirle yıkadığından soluğu hayat kokardı.

toplayıp gökyüzüyle bir çıkın bilip dünyayı alsam omzuma. yolun her vakit çıkmaz, kuşluklara giren sabah öğleni sırtından vurarak ikindiyi doğurmakta. bana cinayet mahalli olarak tek delil akşam bırakılıyor. geceyse temiz, öfkesi uçurum kenarında, bir ağaç kentin bütün yollarını kırıyor kökleriyle inceden inceye. soyunurken tabancalar sökülüyordu, bir renksizliği herkes anlayabiliyor, ne çölde izimiz kalıyordu ne de şu el kadar kumsalda. bütün kıyıların bir dağa sırt verdiğini öğrenmemiştik henüz.

bir beden karış karış gezilebilir. yığılabilir anlatılacaklar, hiçbir zaman da dönüşmeyebilir kelimelere. piyanoyla başlattığın sızıyı kemanla ağrıt. kuşlar arasında masal anlat ki bir yol başlayabilsin ömrümde. gölgeyi manolyalara bırak, akasyaların kokusunu çek içine, iğde ve palmiye altına oturan küçük halkını düşün, portakalın çiçek vereceği zamana kadar da gittiğin yerden dönme. bıçak kalsın bu sayfanın arasında.

eğer başlatılabilmişse bir kalkışma ne kadar sakin sürdürülebilir. dağlanmış duruyordum karşında, bir karşılık olduğun için kavdın, tutuşup yandık, kül bırakmadık ardımızda. kanun vardı; ama harp çalıyordu. kimin namına davransam suça, çektiğim silah alnıma doğruluyor.

bu gerilimin üstesinden gelecek iki şey: sabahleyin kahvaltı, akşama doğru rakı balık sofrası.