2.4.17

kayıtsızlık şenliği

milan kundera

mümkün olan tek bir direniş vardır: dünyayı ciddiye almamak.

dikkat çekici bir tip, bir kadını baştan çıkarmaya çalıştığında, kadın rekabete girdiği izlenimine kapılır. kadın da kendini dikkat çekmek zorunda hisseder. direnmeden teslim olmamak zorunda hisseder. oysa kayıtsızlık kadını özgür kılar. tedbir almaktan kurtarır. pratik zeka gerektirmez. kadını kaygılardan arındırır, böylece onu daha ulaşılabilir kılar.

kayıtsızlık varoluşun özüdür. her zaman ve her yerde bizimledir. kimsenin görmek istemediği yerde bile mevcuttur o: dehşette, kanlı savaşlarda, en kötü felaketlerde. dramatik durumlarda onu kabul etmek ve adlı adınca anmak çoğunlukla cesaret ister. ne var ki, onu kabul etmek yetmez, kayıtsızlığı sevmek gerekir, onu sevmeyi öğrenmek gerekir.

hayatın akışı içinde insanlar karşılaşır, çene çalar, tartışır, kavga ederler; birbirlerine uzaklardan, her biri zamanın farklı bir yerine dikilmiş bir rasathaneden seslendiklerini fark etmezler. zaman akıp gider.  onun sayesinde, öncelikle yaşarız; bu da demek oluyor ki, sanık ve yargıç oluruz. sonra ölürüz ve bizi tanımış olanlarla birlikte birkaç sene daha kalırız; ancak çabucak bir başka değişiklik olur: ölüler yaşlı ölülere dönüşür, kimse onları hatırlamaz artık, hiçlikte yitip giderler; yalnızca bazıları, çok çok nadiren, isimlerini hafızalarda bırakırlar; ancak bunlar da, yaşamış tüm şahitlerinden, tüm gerçek anılardan yoksun kalmış olarak kuklaya dönüşürler.

hem bir davetsiz misafir hem de müşfik olan biri, acımasız bir mantığın sonucu olarak, hayatı boyunca özür dilemeye mahkumdur.

kendini suçlu hissetmek ya da hissetmemek. bence her şey burada yatıyor. hayat, herkesin herkese karşı mücadelesidir. bu malum zaten. peki, bu mücadele az çok medeni bir toplumda nasıl cereyan eder? insanlar birbirlerini fark ettikleri anda birbirlerinin üzerine atılamazlar. bunun yerine, başkasının üzerine suçluluğun utancını atmaya çalışırlar. öbürünü suçlu kılan kazanır. hatasını itiraf eden ise kaybeder. sokakta düşüncelere dalmış yürüyorsun. kızın biri, dünyada bir tek kendisi yaşıyormuş gibi, sağına soluna bakmadan, dosdoğru üzerine yürüyerek sana doğru geliyor. çarpışıyorsunuz. ve işte hakikat anı gelip çatıyor. kim öbürüne sövecek, kim özür dileyecek? aslında her ikisi de hem çarpan hem çarpılan.

yaşam ölümden daha güçlüdür; çünkü yaşam ölümle beslenir.

şu insanlara bak! bak! gördüklerinin en azından yarısı çirkin. çirkin olmak da insan haklarının bir parçası mı? peki, hayatın boyunca bu çirkinlikle yaşamanın ne demek olduğunu biliyor musun? hiç ara vermeden? cinsiyetini de kendin seçmedin. gözlerinin rengini de. yaşadığın yüzyılı da. ülkeni de. anneni de. önemi olan hiçbir şeyi kendin seçmedin. bir insanın sahip olabileceği haklar, uğruna savaşılmasını ya da meşhur beyannameler yazılmasını gerektirecek hiçbir neden bulunmayan zırvalardan ibaret!

kadın cinselliğinin bazı altın noktaları vardır: ben hep bunların üç tane olduğunu düşünmüşümdür: uyluklar, kalçalar, memeler.

aşk, bir zamanlar, bireysel, benzersiz olanın şöleniydi, biricik olanın, hiçbir tekrara katlanamayanın ihtişamıydı. oysa göbek deliği tekrara başkaldırmamakla kalmıyor, o bizzat tekrara bir davet. ve biz de, bu bin yılda, göbek deliği burcunun altında yaşayacağız. bu burcun altında her birimiz, sevdiği kadına değil; tek bir anlamı, tek bir amacı, her cinsel arzunun tek geleceğini ifade eden, karnın ortasındaki aynı küçük deliğe sabitlenip bakan seks askerleriyiz.

insan dediğin yalnızlıktan ibarettir. yalnızlıklarla çevrili bir yalnızlık.