14.2.17

imkansız

georges bataille

yürek başkaldırdığı ölçüde insanidir. bu, şu demektir: insan olmak "yasaya boyun eğmemek"tir.

gerçek şiir yasaların dışındadır.

hakikatin bizim üzerimizde hakları vardır. hatta üzerimizde tüm haklara sahiptir.

yalnız insan lanetlidir.

bellek kaypaktır.

bir şeye ulaşmak için gerekli araçlara sahip değiliz. aslında ulaşıyoruz; birdenbire gereken noktaya ulaşıyoruz ve geri kalan günlerimizi kayıp bir an'ı aramakla geçiriyoruz; ama tam da onu aramak bizi ondan uzaklaştırdığından, çoğu kez onu elimizden kaçırıyoruz. onunla birleşmek kuşkusuz, dönüş anından sonsuza dek yoksun kalmanın bir yoludur.

aynı anlamsız ışığın tüm insanlar için parıldaması ne kadar tuhaf!

çıplaklık diye adlandırılan şey, parçalanmış bir bağlılık gerektirir; en belirsiz çağrıya verilen titrek ve suskun bir yanıttan başka bir şey değildir. karanlıkta hayal meyal görülen kaçamak, ölgün ışık bir yaşamın bağışlanmasını gerektirmiyor mu? insan, herkesin ikiyüzlülüğüne -insan davranışlarının özünde hangi aptallık vardır- meydan okurken, kendisini alevlerin içinden pisliğe, çıplaklığın karanlığına götüren yolu yeniden bulmak zorunda değil midir?

aşırı sofuluk dindarlığın karşıtıdır; aşırı ahlaksızlık zevkin karşıtı.

"babalar yeşil üzümleri yediklerinde oğulların dişleri kamaştı."

özgürlük, her kavrayışın parçalandığı sınırların ucunda yaşama özgürlüğü değilse hiçbir şeydir.

artık sınırlarım yok; içimdeki boşlukta gıcırdayan şey, ölmekten başka çıkışı olmayan tüketici bir acıdır.

varlığın, ölümün zavallı yalınlığından kaçmayı sağlayan dürüstlükten uzak yanları, çoğu zaman yalnızca ilgisiz bir bilinç aydınlığında ortaya çıkar: trajik olanın bile iddiasız olduğu bu uzak sınırlara, yalnızca ilgisizliğin neşeli kötülüğü ulaşır. o da trajiktir; ama ezici değildir. özünde bir hayvandır; bu şaşırtıcı bölgelere genelde ancak kaskatı olarak ulaşırız.

zihin açıklığı arzuyu dışlar (ya da belki öldürür, bilmiyorum.)

uzaktaydım, sakin düşüncelerin dünyasından çok uzaktaydım; mutsuzluğumda, törpülenen tırnaklara benzeyen boşluğun bu ani yumuşaklığı vardı.

ölümün ertelenmişliği içindeydim.

acım, ölümün güzelleştirerek değiştirdiği şeye bir çığlık gibi ulaştı.

hiçbirimiz, rastlantıdan, bir uçurumun dibinden yeni bir alay çıkaran bir ölümden daha fazla değiliz.

zekanın doruğu aynı zamanda zayıflığıdır.

çıplaklık ölümden başka bir şey değildir ve en tatlı öpücüklerde, bir farenin yendikten sonra ağızda kalan tadı vardır.

güneş altındaki sabah çiyi gibi, kaygının yumuşaklığının işin içine girmediği tek satır yok.

geri dönen karanlıkta, ölümün pis çamaşır kokusuna karışmış yasemin kokulu çiçekler arasında yatan ölüyü, elde mumla görmeye gitmek ne kadar yapmacıktır.

düşüp düşmeyeceğimi, elimin tümceyi bitirmek için gereken gücü bulup bulamayacağını bilmiyorum; ama amansız istenç baskın çıkıyor: her şeyi kaybettiğimde ve ezeli bir sessizlik eve hakim olduğunda, bu masada bir kırıntı olan ben, burada, belki de yıkıntı haline gelen; ama ışıldayan bir ışık parçası gibiyimdir.

yaşamın yaymadığı şeye, varlığın içtenliği içine gizlenen gülüşün bu yoksul sessizliğini çıplaklaştırma gücüne belki de ölüm -ender olarak- sahiptir.

kuşkusuz dünyanın özü olan şey: şaşırtıcı bir saflık, sınırsız terk ediş, sarhoş taşkınlık, şiddetli bir "ne önemi var!"

ölümün berrak kokusunun duyuları coşturduğu, parçaladığı ve korkutuncaya dek gerginleştirdiği uzamın boş bir bölümünde, ölü, ben ve ev, dünyanın dışında asılıydık.

yanlış anlamaların, yanılgıların, cam üzerindeki çatal gıcırdamalarının gerekliliği; tüm bunlar, tıpkı bir peygamberin kötülüğün yaklaştığını bildirmesi gibi, bir çocuk umutsuzluğunu duyuruyordu.

toprak soğuk bedenleri sever.

yalandan, duyarsızlıktan, dişlerin takırdamasından, anlamsız mutluluktan, gerçeklikten; körleştirici yaşamın reddedişin birikmesinden doğan en küçük parçası kuyunun dibinde, ölümün dişe dişliğinde; bu parçadan kaçıyorum, o diretiyor, alna şırınga edilen birazcık kan gözyaşlarıma karışıyor ve uyluklarımı yıkıyor; aldatmadan, yüzsüz cimriliklerden doğmuş en küçük parça; kendine ilgisizliği göğün yüksekliğinden daha az değil; ve celladın, çığlıksız bırakan patlamanın katışıksızlığı.

sersemleme. saate ve yorgunluğa rağmen yatağa gitmem imkansız. bundan yüz yıl önce kierkegaard'ın söylediği, "biraz önce bir oyun oynanmış tiyatro kadar boş kafam" sözünü kendim için söyleyebilirim.

şiirin parıltısı, ölümün düzensizliğinde eriştiği anların dışında ortaya çıkar.

tüm gerçek değersizdir, her değer gerçekdışıdır!