2.12.16

ne anlatayım ben sana!

ece temelkuran

başkalarının hikayelerini dinlemeyenler, bir gün hikayelerini anlatacak kimse bulamayabilirler.

şeyleri birbirinden başka biçimde tarif eden insanlar aynı hayatta başka başka hayatlar görürler. hayatlarımız aslında dillerimizin birbirinden söküldüğü yerlerden sökülürler. artık birbirimize tercüme edilemez, birbirimize değmeyiz. yollarımız böyle ayrılır işte, hayatlarımız çatallanır.

devleti gördükçe, devletle yüzleştikçe karar veriyorsun: ya o tarafta oluyorsun ya bu tarafta.

tecrit, insanı insandan ayırma politikasıdır. sadece cezaevlerinde değil her yerdedir, bütün hayatı kaplamıştır.

vakitsizlik, sorgucuların ve tek kelimelik cevaplar isteyen soruların bizi kendi dünyalarına çekmek için söyledikleri bir yalandır. oysa yeryüzü binyıllardır öğretti ki bize; insan, insanlardan uzun sürer. ömürden daha uzun bir şeydir hayat.

behiç aşçı: bu ülkede hukuk ve adalet yoktur.

kimse aslında kimsenin yerine koyamaz kendini. çünkü herkes kendidir, kimse bir başkası olamaz. tahmin edebilirsin, anlamaya çalışabilirsin ve bazen hakikaten de hiç anlamayabilirsin. yapabileceğin tek şey bilmeye çalışmak, en başta da söylediğim gibi, birbirimizin hikayesinden haberli olmak, dinlemek ve duymaktır. insana düşen, en anlayamadığının varlığını kabul etmek, göz göze gelmeyi göze almaktır.

"ölümden hayat doğmaz." ama her yöntem her koşulda etkili olmaz. 2000'ler türkiyesinin siyasal-toplumsal ortamında, karşınızda çocuklarını yemekten, kurban etmekten hiçbir zaman çekinmemiş bir egemen güç, tahakkümü yöntem edinmiş bir devlet varken ve toplumsal vicdan, özellikle 1980'lerden sonra bunca sindirilip köreltilmişken, ölüm oruçlarının etkili olamayacağı daha baştan belliydi. bunu zorlayan örgütsel yapılar da, en az devlet kadar, insanı sadece bir araç, namluya sürülmüş mermi kabul eden zihniyette olunca, açlık grevleri ve ölüm oruçları, mücadele yöntemi olmaktan çıkıp cinayete dönüştü.

şükrü erbaş: operasyondan hemen önceki günlerde, geniş bir aydın sanatçı grubu, cumhurbaşkanı ahmet necdet sezer ile görüştük. bir saatten fazla sürdü. cumhurbaşkanı ne kadar mülayim, incelikli ise, f tipi söz konusu olunca o kadar sessiz kaldı. sadece adalet bakanı'na iletebileceğini söyledi. zaten bizim umudumuz da bu görüşmeden sonra kırıldı.

öldüm bütün ölümlerle ben şimdiye dek
yeniden isterim ölmek bütün ölümleri
ağacın ölümünü tahta tahta
taş taş dağın ölümünü
toprak ölümünü kumun
çatırdayan yaz otlarının ölümünü yaprak yaprak
ve kanlı ve zavallı ölümünü insanoğlunun (hermann hesse)

mehmet bekaroğlu: 122 ölü var. bütün bunlar burada, türkiye'de, bu yaşadığımız ülkede oldu. 122 genç insan öldü. ölüm orucunu bir siyasal eylem olarak kabul etmem mümkün değil; bir hekim olarak, bir insan olarak, asla tasvip etmiyorum. ama bu insanları anlıyorum. kendimi zorlayınca "tecrit"te ısrar edenleri, güvenlik paranoyasına kilitlenenleri de bir şekilde anlıyorum. her iki tarafı çok dinledim, her iki tarafla da empati kurdum, kendi mantıkları içinden baktığımda, saçma da gelse, "olmaz böyle şey!" de desem, anlayabiliyorum onları. fakat toplumu, duyarsızlığı, yanı başımızda 122 genç insanın ölümüne sessizliği anlayamıyorum. ürkütücü bir şey, bu kadar duyarsızlık nasıl olur, anlayamıyorum.

"babalar, askerlikten olsun, memurluktan olsun, devletle yüz yüze kalan insanlar. bu yüzden eylemlerde hep çekingen dururlar. annelerin hayatı hep dört duvar arasında geçtiği için devleti de, polisi de bilmezler. o yüzden eylemlerde hep pervasızdırlar. gider, eylem yapar gelirler."

ihtiyar erkekler ağladığında bir krallık yıkılır yüzlerinde.

insan emek verdiği şeyi seviyor. iğneyle kuyu kazıyorsun. babalık ise hariçten bir duygu.

mehmet bekaroğlu: insanlar kendilerini o kadar yalnız ve çaresiz görüyorlar, o kadar anlam boşluğuna düşüyorlar ki, kendilerini feda ederek ayakta durmaya, var olmaya çalışıyorlar.

her kötü hikaye, yanında hayata dair bir bilgiyle gelir.

bütün korkularımız arasında biz, en çok birbirimizden korkarız. biz, birbirimize değeceğimiz yerlerimizde şüpheci ve saldırgan uç beyleri besleriz. birbirimize değmeye yarayan derimizde ve dilimizde teyakkuz halindeyiz. derimizde ve dilimizde beslediğimiz uç beylerimiz, beslendikçe semiriyor, semirdikçe ülkelerini ve barbarlıklarını genişletiyorlar içimize doğru. biz artık şüphe, korku ve öfkeden müteşekkiliz.

mucizevidir, görebileceği her şeye karşı bir direnç uyur insanoğlunda.

bu, insana dair ve ulusu olmayan bir hınçtır: en derin yara, yaranın hikayesi duyulmadığında alınandır. en vahşi vietnam, en kanlı filistin, en kederli lübnan, en kırık diyarbakır, yanık sivas, en ağıtlı küçükarmutlu, en hazin mamak, hikayelerin anlatılmadığı yerlerde kurulur.