5.12.16

bendag

murathan mungan

bol yumaklı bulutların gölgelendirdiği pusarık öğle güneşinin altında, gözleri köpükler içinde sürüklenen kütüklerde, nehrin kavsini izleyerek suyun domuran yerine doğru yol alıyordu bendag. biliyordu: kenevir ilmekleriyle birbirine bağlanan asma köprülerin altından akan bereketli nehirlerde sürüklenen kütükler nice evin çatısını ayakta tutacak direk olur, nice evinse kışlık yakacağı. hangi sahile çıkarlarsa orası kaderleri ve hayatlarıdır artık. ya ev ya ateş.

yaşamında yokluğunu çektiği biriyle konuşur gibi "bir insan, en çok kendi hayatını bilir" diye geçirdi içinden. "ne öğrenirse öğrensin, en çok kendi hayatını. değil mi ki bedenimize hapsolmuşuz, her şeyimizle bir hapistir bu. başkalarıyla paylaştığımızı sandığımız düşüncelerimiz bile yalnızca bizimdir. evde ya da ateşte."

nehrin içinde sürüklenen kütükleri bu düşüncelerle izliyor; evini ateşe vermiş, yollara düşmüş bu gezginin zamanı ölçen yurtsuz adımlarıyla yürüyordu nehrin geniş ağızlı kavsini. kimi zaman su kenarlarına kurulmuş, iyice pişirilse bile acılığını yitirmeyen pelitlerin, söğüt dallarına dizilmiş alabalıkların durduğu balıkçı tezgahlarının önünden gülümseyerek geçiyordu.

hakkında sıkça yazılıp söylendiği gibi her zaman evsizliğin şiiri olmuştu onunki. kendini sokaklara, başka kentlere, denizaşırı topraklara vurması evlere, ev içi hayatlara inançsızlığından değildi; o yerkürenin kendisini bile evi gibi hissedememişti ki hiç! tedirginliğinin bir kabuğu yoktu. çırılçıplak bir tedirginlikti onunki. insanın içini çizen saydam bir cam; her adımında etinde kımıldadığını duyduğu kesici bir aletin, göğüs kafesinin içinde öylece duran varlığı.. iyi şiir yazıyor olması onu yalnızca sakinleştirmiş; ama iyileştirmemişti. belki de şiirin böyle bir gücü yoktu; en azından sahibine yoktu. yerküredeki yabancılığına her an acıtıcı bir çıplaklıkla tanıklık eden savunmasız gözlerle bakıyordu çevresinde olup bitenlere. yaşamda her şeyin geçici olduğunu bilmenin varoluş kederini sürekli diri tutan o umarsızlık bilinciyle, yerküredeki her şeyi dolgun bir yürekle cömertçe, sabırla, karşılıksız seviyor ve sonra yaşamın ona görmeyi armağan ettiği ne varsa yerküreye yeniden şiir olarak geri veriyordu. kendi yaşamında erken barıştığı, artık varlığının kopmaz bir parçası haline gelen geçiciliğe ilişkin bu farkındalık hüznü belli anlarda yüzünde zamanın dışına çıkmış bir gülümseyiş olarak beliriyordu. o, zamana gülümsüyordu.

ilk ustası, "ölümü o kadar erken keşfetmişsin ki, korkuyorum senden" demişti çok yıl önce. bendag ise kendi farkında olmadığı bu keşfin o kadar içindeydi ki bu sözlere yıllarca hak ettiği anlamı veremedi.

yol üstüne, yolculuk üstüne edilmiş ne çok söz olduğunu düşünüyor şimdi. "uzak dediğin önce içinde birikir insanın, sonrası yalnızca yoldur" denirdi. "yola rehber olmadan önce, yolun rehberliğine açık olmak gerekir" denirdi. "yol düşüncelerle hafifler. çıktığımız yol, içimizde de uzar gider. yol bizi derinleştirir. kendimiz bir yol oluruz" denirdi.

kimilerine göre yolun sardığı yaralar, yurdu olanların yaralarıdır. bir yerden bir yere giderken alınan yaralara ise başka yollar çare olur. bendag, kendisinin bir yurdu olmadığını anladığında, yurt yaralarıyla yol yaralarını ayırmayı öğrenmiş şifasız bir yolcu olarak çoktandır yollara vurmuştu kendini. kaybolmayı seviyordu. belki bulacak bir kendi bile yoktu; ama kendini arar gibi kaybolmayı seviyordu. belki de şiiri bu yüzden sahici, güçlü ve bir biçimde uzaktı. her yere uzak. öte yandan hep yanıbaşımızda.

özellikle son zamanlarda bazen ilk ustasının bir zamanlar bendag'ta keşfetmiş olduğu her şeyi kendisine söyleyip söylemediğini merak etmeye başlamıştı. sanki ustası zamanında söylediklerinden çok daha fazlasını onda görmüş; ama bunların tümünü dillendirmiş olmaktan- belki de genç bendag'ı ürkütmemek için- kaçınmıştı. bu konuya ilişkin içinde hiç solmayan merak anakara'ya dönmeye karar vermesiyle daha da artmış; bu da galiba ilk ustasını ve onun sözlerini yol boyu sıkça düşünmesine, anmasına neden olmuştu. nereye gitse içinde nicedir bir iç sese dönüşmüş ustasıyla konuşuyordu; yaşadıklarını sürekli onun sesiyle paylaşma, onun söyledikleriyle anlamlandırma gereği duyuyor; bunun da bir tür yoldaşlık çeşidi olduğunu düşünüyordu. "ustaların gölgesi uzun olur" diyerek zamanında onu uyaran ustası bütün iyi ustalar gibi onu çıktığı hiçbir yolda yalnız bırakmamıştı.

"ölülerimiz, yaşayan bir parçamızdır biz yaşadıkça." diye geçiriyor içinden bendag. "ne yazık, ben öldüğümde, ustam da ölmüş olacak!"