18.10.16

bir başka şehir

kemal ateş

öldürmenin bir tadı varsa, silahla değil, ancak elleriyle, parmaklarıyla duyabilirdi insan bunu. haksızlık, hukuksuzluk, öfke, nefret, bunlarla bir araya gelince; elini, ayağını, dizini, yumruğunu, dişlerini, en zayıf organını bile yanında keskin bir silah gibi taşıyor insan. haksızlığa duyulan öfke, her uzvu silaha dönüştürebiliyor.

meğer ne boş bir eylemmiş konuşmak.. en çok da sözcüklere olan inancını yitirdiği zamanlarda konuşmasını isterler insanın. bunun ne zor bir iş olduğunu bilmezler.

"zenginler adaleti ceplerinde taşırlar."

koca kent neyi arıyorsan, onu gösteriyor insana.

menderes'in oğullarından biri, yüksel mi, öteki mi, bilemiyorum, bizden birkaç yıl önce atatürk lisesi'nde okumuş. sonra sınıf arkadaşlarından da duydum, tembel bir öğrenciymiş, bazı arkadaşları ondan birkaç kuruş alır, sınavlarda onun yerine de yazarlarmış. ancak son sınıftaki bitirme sınavlarında kurul bunu sınıfta bırakmış. menderes, vay siz misiniz benim oğlanı sınıfta bırakan, demiş; kuruldaki bütün öğretmenleri sürmüş, o yıllarda dört yıla çıkan lise öğrenimini de üç yıla düşürmüş. böylece oğlunu sınıfta kalmaktan kurtarmış.

evli bir erkeği seven kadının sırtına giydiği en zor giysidir beyaz gelinlik.

yoksul insanlar, köylüler, malı mülkü ne kadar çok seviyorlar! hayatı para, mal mülk ve dinden ibaret görüyorlar; dini ise, öbür dünyada karşılarına cennet-cehennem olarak çıkacak ödül ya da ceza olarak biliyorlar.

yaşamadan yanıtı verilemeyecek soruları çoktu hayatın.

bir keresinde çırılçıplak soyunduktan sonra yatağa girmemişti; ayna önündeki geniş tuvalet masasına vücudunun yarısını yüzükoyun yerleştirerek önce aynadaki görüntüsüne bakmış, ardından da pozisyonunun coşkun üzerindeki etkisini anlamak ister gibi arkaya dönmüştü. muzipçe gülerek yaklaşmasını beklemişti. bu kez ballı suların aktığı kaygan yerini değil, farklı bir adresi tarif etmişti. daha önce yalnız kocasıyla yaşadığını söylediği bu deneyimin sözcüklerini de belli ki kocasından öğrenmişti. yuvarlak kalçasının iki yanında derin gamzeler vardı, aynada mı görmüştü ya da biri mi söylemişti ona, kendisi de ayrımındaydı. derin gamzelerinin üstünden direksiyon simidi gibi kavrayıp kendine doğru çekmişti. tarif ettiği adres kuru bir yoldan geçiyordu. selda zorlandıkça kollarını biraz daha açıyor, tuvalet masasına göğüslerini iyice yapıştırıp ağırlık merkezini yayarak, duyduğu acıya, çığlıklarına karşın, coşkun'un devam etmesini, vazgeçmemesini istiyordu. boşandığı adamı vücudundan söküp atmak için sanki yapmak zorundaydılar bunu. kocasından genellikle böyle zamanlarda, sevişirken söz ederdi. fantezilerinin çoğunun ondan bulaştığını bir kez daha anlamıştı o gün.

sonunda eğileceksen başta hiç dik durma; başta dik durduysan, sonunda eğilme.

bazı insanların yazgısıdır bu; kendi yakınlarıyla uğraşmaktan, uzaktakilere sıra gelmez; bu yüzden de büyük ülkülerin, önemli davaların adamı olamazlardı.

siyasi konularda çıkarı nerdeyse o tarafa döner, "anamı kim beceriyorsa babam o" diye açıklardı bu tutumunu.

insanın kaderi alnında değil, çocukluğunda yazılı.