9.9.16

din

robert sapolsky

sorun 13 yaşında başladı. hamursuz bayramında ilk kez, mısır'dan çıkış öyküsündeki iç çelişkilerin beni çok rahatsız ettiğini fark ettim. "neden atların boğulması gerekiyordu? ilk doğan kişi ölümü hak etmek için ne yapmıştı?" gibi alışılagelmiş sorunlar değildi sorunum. onun yerine ben özgür irade sorunuyla boğuşuyordum. musa firavun'a "izin ver halkım gitsin." diyor. firavun kabul etmiyor. bunun arkasından veba geliyor. firavun "kabul ediyorum, git!" diyor. ve "daha sonra tanrı firavun'un yüreğini katılaştırdı."

demek ki firavun fikrini değiştirmek zorunda kalıyor ve sonuçta yine de cezalandırılıyor. peki, tanrı firavun'un, eğletilemesel anlamda, yüreğinin işlerine karışabiliyorsa, sorumluluk nerede? peki sonra -haydi, mısır'ın ineklerini bir yana bırakalım- firavun niçin tanrı'nın gazabına uğrasın? bu beni rahatsız ediyordu. talmud'da geçen bir yorumla da boğuşup duruyordum, bu yoruma göre insanların başına kötü şeyler gelmişse bunu hak edecek bir şey yaptıkları için gelir deniyordu. -tam da soykırımdan yeni çıkmış insanlara öğretilecek dehşetli bir ders.

ama beni asıl çileden çıkaran şey kudüs'teki tapınak günlerinden kalma bir kuralı keşfedişimdir. hahamın bize öğrettiği o metne göre, cüce ya da sakat bir insan rahip olamazdı. "bu da ne demek oluyor?" diye sordum. (o zamanlar bir kemik hastalığı yüzünden bacaklarımda metal destekler kullanmaktaydım ve bu yüzden mahallemizin kabadayıları beni eşek sudan gelinceye kadar döverlerdi). "ee, çok açık değil mi?" diye yanıt verdi haham. "kendi tapınağında böyle kusurlu birinin başkanlık etmesi tanrı'ya hakaret anlamına gelir."

yıldırım çarpmış gibi oldum. bir cüce ya da sakat olmak tanrı'nın takdiridir. nasıl olur da tanrı kendi bilerek yaptığı  bir şeyi hakaret sayar? nasıl olur da tanrı kendi yaptığı bir şey için bir sakatı cezalandırır? bu ne biçim iş? kafam korkunç derecede karışmış, allak bullak olmuştu. o akşam o allak bullaklık yerini, hayatımda hiç yaşamadığım bir ihanet ve öfke duygusuna bıraktı. sonunda, öfkeden bitkin halde mantıksızlığın mantıklı sonucuna ulaşarak, kuzu kuzu akşam duamı okudum ve biraz önce küfür ettiğim tanrıyı göklere çıkardım. ama iç çelişkim daha fazla devam edemezdi. iki gece sonra, gecenin bir yarısında uyandım. birden soğuk bir gerçeğin farkına varmıştım: tanrı yok. bütün bunlar safsata.

o gün bugündür hiçbir dine bağlı değilim, aslında ruhaniliğin hiçbir türlüsüne bende yer yok. hayatımın aşk gibi, ana-babalık gibi, neden bu dünyada bulunuyoruz sorusu üzerine düşünmek gibi hiçbir yönü yok ki, mekanik bağlamın dışında görüyor olayım. benim için hiçbir tanrısal saat yapıcısı yoktur; tepeden inme bir irade, amaç, biyolojik sistemlerin karmaşıklığından kaynaklanan neden dışında hiçbir neden yoktur. bu soğuk bir bakış açısı değildir: on üç yaşındayken ne kadar yoğun duygusal idiysem şimdi de o kadar duygusalım ve duygusallık ile bilimin hiçbir şekilde çeliştiğini düşünmüyorum. ne de bilimin, dinin yerine konulacak duygusal bir seçenek olduğuna inanıyorum. ama bilim, benim için dünyaya dinsel bakış açısını sonunda olanaksız hale getirdi.