3.9.16

austin ve celia

julio cortazar

austin latin mahallesinde fazlaca esnemeye maruz kalmadan lavta çalabileceği bir boite'de iş bulana kadar polanco evinde kalmalarına izin vermişti. austin'e karşı duyduğu kızgınlığı gizleyemeyen calac bu işe karşı çıkmıştı ama polanco insancıl güdülerle hareket ettiğini söyleyerek bir iki hafta onunla kalmak için izin isteyince calac da bütün bu fedakarlıkların lavtacı için değil celia için yapıldığını kabul etmişti.

"austin'in bir kadının gerçekte ne olduğunu anlamasının zamanı geldi." demişti polanco. "zavallının şimdiye kadar şansı hiç yaver gitmemiş, önce duc d'aumale, sonra londra'da ona yüklenen şu erkek arı işlevi, seni sıkmamak için diğer ayrıntılardan söz etmeyeceğim.

"cehenneme git" cevabını vermişti calac kısaca, kötü anılara panzehir olsun diye bir kitap yazmaya başlamıştı o sıralarda.

polanco'nun umduğu gibi, austin korkuyla ve geceleri kaplayan bir endişeyle, aşkı ve celia'nın çok sevdiği tuzlu bademlerin çıtırtısını bulmuştu, yaşama başlamaları gerektiğini tamamen unutarak, sırtüstü yere yatıp zaman zaman bir güvercin ayağının ya da bir bulut gölgesinin göründüğü çatı penceresine bakarak. kararsızlıkla bluzunun düğmelerini açmaya başlayan celia'nın: "arkanı dön, bana bakmanı istemiyorum." diye mırıldandığı o ilk ikindiyi çoktan geride bırakmışlardı.

uzakta soyunmuştum, elbise dolabının aralık kapılarından birinin arkasına saklanarak; yanına döndüğümde celia'nın örtünün altındaki gövdesinin hatlarını gördüm, halıda bir parça güneş ışığı vardı, ayakucunun bronz parmaklıklarının üzerinde yüzer gibi görünen bir çorap. bütün bunların mümkün olduğuna inanamadan bir an durakladım, sırtıma bir sabahlık almıştım, sonra yatağın kenarına diz çöktüm ve örtüyü ağır ağır kaldırdım; celia'nın saçları göründü, yastığa yapışmış profili, kapalı gözleri, boynu ve omuzları, ağır ağır sudan çıkan bir çocuk tanrıça gibiydi örtü inerken gizem, çatı penceresindeki güneş lekeleri altında mavi pembe bir gölgeye dönüştü, çizgi çizgi beliren bir bonnard bedeni örtüyü açan elimin altında, örtüyü fırlatıp atmamak için direnerek, daha önce kimse tarafından görülmemiş olan o gizemi açığa çıkaran elimin altında, sırtın başlangıcı, çaprazlanmış kolların pek örtemediği göğüsler, ince bel, kalçasının başlangıcındaki ben, teni ikiye ayıran ve koruyucu kalçalar arasında kaybolan o gölge hattı, dizlerin arkasındaki gerginlik ve tekrar o tanıdık baldırlar, korunan bölgeden sonra gelen günlük, sıradan bölge, yatağın en derin yerinde uyuyan midillilere benzeyen bilekler ve ayaklar. hem doğal olan hem de korku veren kımıltısızlığını bozmayı başaramadan celia'nın üzerine eğildim ve o yumuşak dağlar coğrafyasına yakından baktım. (austin)

herhalde çok uzun sürmüştür. belki insan gözlerini kapayınca zaman değişir. önce büyük bir sessizlik oldu, yere düşen bir ayakkabı, gıcırdayan bir dolap kapağı, bir yakınlık, sonra örtünün ağır ağır aşağı çekildiğini hissettim ve anbean austin'in gövdesinin ağırlığını gövdemde duymayı bekledim, dönüp ona sarılmak için ve bana iyi davranmasını, sabırlı olmasını söylemek için ama örtü indikçe indi ve ben korkmaya başladım. başka bir görüntü geldi tekrar gözlerimin önüne, neredeyse bağıracaktım ama aptalcaydı, aptalca olduğunu biliyordum ve birdenbire dönüp ona gülümsemeyi tercih ederdim ama onu öyle görmek istemiyordum, yatağın kenarında duran çıplak bir heykel gibi, örtü indirilirken bekledim, ta ki ben de kendimi çıplak hissedene kadar ve daha fazla dayanamayarak doğrulup ona döndüm ve austin bir sabahlığa sarınmış, yere diz çökmüş bana bakıyordu, ben de sarınmak için örtüye uzandım ama onu kenara atmıştı ve dosdoğru bana bakıyordu ve elleri göğüslerime uzanmıştı, gün batımı, loş bir çatı penceresi, merdivendeki ayak sesleri, dolabın gıcırtısı, zaman, bademler, çukulata, gece, bardaktaki su, çatı penceresi, yıldız, sıcak, kolonya, utanç, pipo, çarşaf, dön, böyle, yorgun, bir ses duydun mu? ört üstümü, birisi kapıyı çalıyor, bırak beni, susuzluk, fırtınalı bir deniz gibi kokuyorsun, pipo tütünü gibi, küçük bir çocukken beni kepek suyuyla yıkarlardı, küçük bir kızken bana lala derlerdi, yağmur mu yağıyor? buran kumral, aptal, üşüdüm, bana öyle bakma, üstümü tekrar ört, bademler, sana bu parfümü kim verdi? tell galiba, lütfen biraz daha ört üstümü, peki korkmuş muydun, onun için mi o kadar sessizdin? evet, sonra anlatırım, kusura bakma, korkacağını düşünmemiştim, sadece bekliyorsun sanmıştım, tabii ki bekliyordum, seni bekliyordum. (celia)

"biliyor musun beklediğimiz için mutluyum." dedi austin. "anlatması zor, kendimi.. bilmem ki, küçük bir ada üzerinde uçan bir deniz kuşu gibi hissettim; adaya inmeden bütün ömrümü öyle havada geçirmek isterdim, peki sen gül, salak, ben olabildiğince iyi anlatıyorum, hem ömür boyu öyle kalmak istediğim de doğru değildi, tabii ki istemezdim, sonrası olmasa, bana sarılıp ağlaman yani, hiç anlamı olmazdı."

"suss" dedi celia ağzını kapatarak. "koca aptal."
"sakar, aptal, yetersiz, kaypak, hepsi yanlış."
"sakar sensin. şuraya bak."
"bu gayet mantıklı."
"çünkü kabak senin başına patlamayacak."
"terasa ben götürürüm" dedi austin kahramanca.
"badem alsana" dedi celia.