23.5.16

daniel

alain robbe-grillet

daniel hüzünlü bir adamdı.. hüzünlü ve yalnız.. iki yıl birlikte yaşadık ve bu iki yıl boyunca cesaretinin kırıldığı, en ufak bir kuşkuya düştüğü bir an bile olmadı. bunun bir tek görünüşte böyle olduğunu sanmayın; bu dinginlik kendi doğasının dışavurumuydu. az önce hüzünlü olduğunu söylemiştim.. tam uygun düşen söz bu değildi aslında. hüzünlü değildi.. şurası kesin ki, şen değildi. bahçedeki demir kapıyı geçer geçmez neşe denilen şeyin bir anlamı kalmazdı. o zaman hüzün diye bir şey de olmaz, değil mi? nasıl anlatsam, bilmem ki.. sıkıcı mı? bu da doğru değil. o bana herhangi bir şey açıklarken dinlemeyi severdim. yok, daniel'le birlikte yaşamayı katlanılmaz yapan şey, kesinlikle yalnız olduğunu hissetmekti. yalnızdı ve bundan acı çekmiyordu. evlilik için yaratılmamıştı, aslında hiçbir türden bağlılık için yaratılmamıştı. arkadaşı yoktu. fakülte'de öğrencileri heyecanla izliyordu derslerini ama o, öğrencilerinin yüzlerini bile ayırt edemezdi. niye evlenmişti ki benimle? ben, çok gençtim, benden yaşça büyük bu adama bir tür hayranlık besliyordum; etraftaki herkes hayrandı ona. beni amcam büyüttü, daniel de zaman zaman akşam yemeğine gelirdi amcama.

daniel'in en ufak hareketinin bile bir nedeni vardı hep. hemen o anda farkına varılmasa da, daha sonraları bir nedeni olduğu; kesin, uzun boylu düşünülüp tartılmış, sorunun hiçbir yanını karanlıkta bırakmayan bir neden olduğu görülürdü. peşinen düşünmeden hiçbir şey yapmazdı daniel, verdiği kararlar da akla uygundu hep; verdiği kararın temyizi de yoktu üstelik.. hayalden yoksundu, diyebilirsiniz; ama öyle böyle değil.. doğrusu, ona yakıştırdığım suçlamaların hepsi de birer nitelik aslında: düşünmeden asla harekete geçmemek, asla düşüncesini değiştirmemek, asla yanılmamak.

evliliği elbette ki bir hataydı. insanlarla ilişki kurduğunda hata yapabiliyordu. hatta bundan başka bir şey yapmadığı da söylenebilirdi, bir tek hata yapardı. ama önünde sonunda gene de o haklı çıkardı: hatası ise, herkesi kendi kadar aklı başında sanmaktı.

anlaşılamamış olmak ona acı veriyordu belki de. ne tür biri olduğunu bilemezsiniz. kesinlikle sarsılmaz biriydi. haklı olduğunu biliyordu, bu da yetiyordu ona. başkaları gelip geçici hayaller, heveslerle eğleşiyorlarsa, kendileri bilirler.

ayrıldıktan sonra pek çok kez görüştük, hiç değişmemişti. yaptıklarından, çalışmalarından, yaşamından, hala görüştüğü tek tük kişilerden söz ederdi bana. kendine göre mutluydu; ne olursa olsun, kendi canına kıyma düşüncesinden fersah fersah uzaktaydı; sağır yaşlı kadın kahyası ve kitapları arasında sürdürdüğü keşiş yaşamından son derece hoşnuttu. kitapları.. çalışmaları.. bir tek bunun için yaşıyordu! evi gayet iyi biliyorsunuz; karanlık, sessiz, her yanı halılarla kaplı, kimsenin dokunamayacağı modası geçmiş süslemelerle dolu. insan daha içeri adım atar atmaz, şaka yapma, gülme, şarkı söyleme isteğini alıp bir kenara fırlatan bir boğulma duygusuna kapılıyor, bir rahatsızlık hissediyordu.. yirmi yaşındaydım.. daniel son derece rahat görünüyordu, başkalarının rahatsız olabileceğini düşünemiyordu bile. çalışma odasından pek çıkmazdı zaten, kimsenin de rahatsız etmeye hakkı yoktu onu. evliliğimizin başlarında bile, bir tek ders vermek için, o da haftada üç defa çıkardı çalışma odasından; eve döner dönmez de hemen kapanırdı gene; gecenin bir bölümünü de orada geçirdiği çok olurdu. bir tek yemek saatlerinde görüyordum onu, hep tam öğlen ve tam saat yedide iniyordu yemek odasına.

az önce, öldüğünü söylediğinizde tuhaf bir etkisi oldu bu haberin. nasıl anlatsam bilmem ki.. daniel'ın yaşıyor ya da ölü olması arasında ne fark vardı ki? zaten o kadar uzaktı ki yaşamaktan.. zayıf bir kişiliği ya da karakteri olmasından ileri gelmiyordu bu.. yaşayan biri olmamıştı ki hiç.