18.5.16

adem'le havva'nın güncesi

mark twain

alay yoluyla, zavallı bir aptala dönüştürülemeyecek tek bir iyi güzel kişilik bile yoktur.

eğitim her şeydir. şeftali bir zamanlar acı bir çağlaydı. karnabahar kolej öğrenimi görmüş bir lahanadan başka bir şey değildir.

kediyle yalan arasındaki en çarpıcı ayrımlardan biri, kedinin yalnız dokuz canlı oluşudur.

arkadaşlık denen kutsal tutku öyle tatlı, sağlam, candan, dayanıklı bir özellik taşır ki, borç para istenmezse bütün bir yaşam boyu sürer.

her durumu ötekine oranla iyice ölçüp biçmeli insan. yaşlı bir cennet kuşu olmaktansa genç bir mayıs böceği olmak yeğdir.

yiğitlik korkuya direnmek, korkuyu dizginleyebilmektir; korkunun yokluğu değil.

daha iyi bir öteki dünyaya göçmüş sürüyle tatsız kişiyi düşündükçe onlardan ayrı biçimde yaşamaya çalışıyorum.

başka insanların alışkanlıkları kadar düzeltilmeyi gerektiren hiçbir şey yoktur.

açlıktan ölmek üzere bir köpeği alır da bakar diriltirseniz sizi ısırmaz. köpek ile insan arasındaki temel ayrım da budur.

amerika'nın bulunması büyük bir şeydi; ama yitirilmesi daha büyük bir şey olurdu.

bilgi deneyle kazanılıyor. varsayımlar, yakıştırmalar, sanılar hiçbir şey katmıyor kişinin öğrenimine.

hafta denen şeyin neye yaradığını anladım en sonunda: pazar gününün can sıkıntısını insana unutturmaya yarıyor.

zeka dedikleri şey nedir ki! insanın gerçek değeri yüreğinde yatar. sevgi dolu bir yürek en büyük zenginliktir; gönülde zenginlik olmadıkça zeka yoksulluk sayılır.

yalnızlık, istenmeyen kişi olmaktan yeğdir.

hayvanlar çok sevimli şeyler. en bulunmaz nitelikler onlarda; inceliklerine ise diyecek yok. hiçbir zaman somurtmuyorlar, insanı istenmeyen biri durumuna sokmuyorlar. gülümsüyorlar hep, kuyruğu olanlar kuyruk sallıyor. her an için oynamaya, bir gezintiye çıkmaya ya da buna benzer herhangi bir isteğinize uymaya hazır durumdalar. eksiksiz birer 'centilmen' hepsi.

karnı aç olana bütün kurallar vız gelir.

mutluluğu hak ettiğimize inanmışsak küçücük bir şey bile bizi mutlu kılmaya yeter.

bir tüyü havaya attığınız zaman uzaklaşıyor, gözden yitiyor; ama bir toprak keseğini havaya attığınızda iş değişiyor. atıyorsunuz atıyorsunuz geri düşüyor. kaç kez denedimse hep böyle oldu bu. neden, diyorum kendi kendime. gerçekte düşmüyordur; ama neden düşer gibi gözüküyor? bir göz yanılması bence. ya tüyde ya da toprak keseğinde gözümüz yanılıyor. ama hangisinde bilemiyorum. kesinlikle bildiğim tek şey, ikisinden birinin gözü aldattığıdır. hangisinin aldattığına herkes kendince karar versin.

havva: bu dünyadan birlikte göçmemiz benim en büyük yakarım, en büyük özlemimdir. bu özlem yeryüzünden hiç silinmeyecek, zamanın tükendiği noktaya dek her seven kadının yüreğinde sürüp gidecektir. benim adımı taşır bu özlem.

cennet, onun olduğu yerdir.

bizim dünyamızın -bizim belirli dünyamızın- dışında olan, yapımız ile yeteneklerimiz yüzünden göremediğimiz ya da duyamadığımız ya da başka bir deyişle yaşayamayacağımız şeyler bize sözlerle anlatılamaz.

havva: ilk kadınım ben, son kadında da var olacağım.

bir kimse başka birine dar gününde yardım ederse, sövmezse, kötü söylemezse, her işe burnunu sokmazsa, tanrı'nın adını da küçük "t" ile yazmazsa işini sağlama bağlamıştır. bir kiliseye bağlanmış kadar sağlamdır durumu.

yaşamanın tadı tuzu kalmadı artık.

dikenden canı yanan çalıya yaklaşmaz.

çoğunlukla, hiç yalan söyleyemeyen bir kişi, yalanı en iyi yargılayabilecek kişi sanır kendini.