2.4.16

zanaatkar

richard sennett

iyi bir öğretmen tatmin edici bir açıklama sunar; büyük bir öğretmen ise huzursuzluk yaratır, rahatsızlık verir ve tartışmaya davet eder.

bir şeyler yapan insanlar, genellikle ne yapmakta olduklarını anlamazlar.

adam smith: bir fabrikada "hayatı birkaç basit işlemi yerine getirmekle geçiren bir insan, genel olarak insanın yaratılışının izin verebileceği ölçüde aptal ve cahil birine dönüşür.

"en fazla bilen insanlar en kasvetli olanlardır." (russell-einstein manifestosu)

diderot: binlerce kişi arasında, kullandıkları makineyi ya da aleti ve ürettikleri şeyleri açıklıkla anlatacak bir düzine adam bulunursa insan kendini şanslı saymalıdır.

bir şeyi yaparken ne kadar iyiyseniz, sayınız orada o kadar az olur.

iyi bir zanaatkar kötü bir satıcıdır; kendisini bir şeyi iyi yapmaya kaptırmıştır ve yaptığı şeyin değerini açıklamaktan acizdir.

zanaatkar, kendi topluluğunun dışına dönüktür; sanatkar ise kendi içine dönüktür.

katıştırma (embedding), bütün beceriler için önemli olan bir sürece, yani malumat ve pratikleri örtülü bilgiye dönüştürmeye denk düşer. şayet bir insan uyanmanın her hareketi için düşünmek zorunda kalsaydı, yataktan çıkması bir saat sürerdi. bir şeyi "içgüdüsel" olarak yaptığımızdan söz ettiğimizde, genellikle artık sıradan hale getirdiğimiz ve bu yüzden düşünmeden yaptığımız bir hareketi kastediyoruzdur. bir beceriyi öğrenirken, bu türden işlemlerin karmaşık bir repertuarını geliştiririz. becerinin üst düzeylerinde, örtülü bilgi ile özbilinçli farkındalık arasında sürekli olarak karşılıklı bir etkileşim vardır; örtülü bilgi bir güven kaynağı rolü oynarken, açık farkındalık da eleştiri ve düzeltici işlevine sahiptir. zanaatın kalitesi işte bu yüksek seviyede, örtülü alışkanlıklar ve varsayımlar hakkında yargıda bulunurken ortaya çıkar.

insan eliyle yapılan şeyler üzerinde yükselen kültür, sürekli olarak kendine zarar vermeyi göze alır.

hannah arendt: konuşmanın ve eylemin olmadığı bir hayat, dünya karşısında kelimenin gerçek anlamıyla ölüdür.

c. wright mills: zanaat duygusu taşıyan bir emekçi, kendi içinde yer aldığı ve kendisi için yaptığı bir işle ilgilenir; yaptığı işten duyduğu memnuniyetler kendi ödülleridir; gündelik emeğin ayrıntıları, ortaya konulan ürünle bağlantısını işçinin zihninde kurar, beceri iş sürecinde gelişir, iş de deney yapma özgürlüğüyle bağlantılıdır; nihayet, aile, topluluk ve siyaset zanaat emeğindeki içsel tatmin, uyum ve deney tarafından ölçülür.

atölye, zanaatkarın yuvasıdır. geleneksel olarak gerçekte de böyleydi: orta çağlarda zanaatkarlar, çalıştıkları yerlerde uyurlar, yerler, içerler ve çocuklarını yetiştirirlerdi. atölyeler, aileler için bir yuva olması yanı sıra küçük mekanlardı, her birinde en fazla 10-15 kişi bulunurdu; orta çağ atölyesinin yüzlerce ya da binlerce insan çalıştıran modern fabrikalarla hiçbir benzerliği bulunmazdı.

yerleşik loncalar, ibni haldun'a durağan ve "sahtekar" gibi gelmişti. iyi bir usta, ibni haldun'un sözleriyle, "seyahat eden bir evin üzerinde yaşamalı" idi.

özgünlük (orijinalite) kelimesi köken itibariyle yunanca bir kelime olan "poesis"e dek uzanır; bu kelimeyi de platon ve diğerleri, "daha önce hiçbir şeyin olmadığı yerdeki bir şey" anlamında kullandılar. özgünlük zamanın bir göstergesidir; daha önce hiçbir şey yokken bir şeyin aniden ortaya çıkışına işaret eder ve böyle bir şey aniden var olduğundan, bu şey bizde hayret ve korku duyguları yaratır. rönesans döneminde, bir şeyin aniden görünmesi, bireysel sanatla -dilerseniz dehayla- bağlantılıydı.

"ben kendimin imalatçısıyım." (shakespeare)

la boetie: pek çok insan, pek çok köy, pek çok şehir, pek çok ülke bazen tek bir tiranın yönetiminden ıstırap çeker; oysa bu tiranın, onların kendisine verdiği güçten başka bir gücü yoktur ve bu tiran, onlar kendisiyle çatışmak yerine katlanmayı tercih ettiği sürece onlara hiçbir zarar vermez.

diderot: insanlara daha iyilerini üretmeyi öğretmek için, bir çırak ol ve kötü sonuçlar elde et.

bir şeyi iyi yapma arzusu kişisel bir turnusol testidir; yetersiz bireysel performans, doğuştan gelen toplumsal konumlardan kaynaklanan eşitsizliklerden ya da zenginliğin yüzeyselliklerinden daha fazla inciticidir; işte bu, tamamen sizinle ilgilidir. faillik tümüyle yararlıdır; ancak etkin bir şekilde iyi bir iş arayışında olunca ve bunu yapamadığını keşfedince, bu durumda kişinin bir duygusu çürümüş olur.

basit çalışma, hayatın darbelerine maruz kalanlar için en iyi ilaçtır.

ressam edgar degas bir keresinde stephane mallarme'yi şöyle uyarmaya yeltenmişti: "bir şiir için harika bir fikrim var; ancak bir türlü işin içinden çıkamıyorum." bunun üzerine mallarme şöyle cevap vermişti: "sevgili degas, şiirler kelimelerle yapılır, fikirlerle değil."

malzemelere atfedilen insani etik nitelikler (dürüstlük, alçak gönüllülük, erdem) bir açıklamayı hedeflemez; bunun amacı bizzat malzemeler hakkındaki bilincimizi yükseltmektir ve bu yoldan bunların değeri hakkında düşünmemizi sağlamaktır.

immanuel kant: el, akıldaki bir penceredir.

norbert elias: "utanma" dediğimiz sıkıntı hali büyük ölçüde başkalarının görüşüne kapalıdır. asla doğrudan şekilde gürültülü davranışlarla ifade edilmez. insanın kendi içindeki bir çatışmadır; kendisini aşağılanmış hisseder.

günümüzdeki "elektrik" kelimesi, yunanca "kehribar" demek olan "elektron"dan türemiştir.

bir zanaatkarın sabrı şöyle tanımlanabilir: sonuca ulaşmak için arzunun geçici olarak askıya alınması.

john dewey: bir organizma ancak kendi çevresindeki düzenli ilişkileri paylaştığı takdirde yaşaması için esas olan istikrarı güvence altına alabilir.

william edwards deming: en önemli şeyler ölçülemez.

aşkta takıntılı olmak, karakteri deforme etme tehlikesi taşır; eylemde takıntılı olmak, alışkanlık ve katılık tehlikesi taşır.

100 puanlık bir iq'ya sahip bir kimse, kabiliyet bakımından 115 puanlık bir başkasından çok farklı değildir; ancak 115 puan daha fazla dikkat çekmeye yatkındır. küçük farklılıkları, çeşitleri bakımından abartmak ayrıcalık sistemini meşrulaştırır. aynı şekilde, orta yerde olanı vasat olanla eşitlemek de yok saymayı meşrulaştırır.