4.2.16

yolda

jack kerouac

hayat kutsaldır ve her anı değerlidir.

hayata babamızın çatısı altında her şeye inanan tatlı bir çocuk olarak başladığımız doğru değil mi? sonra lanetlenmiş, sefil, zavallı, kör ve çıplak olduğunuzu anlarsınız; ıstırap veren korkunç bir hortlak simasıyla kabus gibi bir hayatı tüyleriniz ürpererek yaşamaya başlarsınız.

kağıt amerika'nın doğduğu yer. bir metro girişine dikildim, yerde şöyle güzel uzun bir izmarit bulup alabilmek için tüm cesaretimi toplamaya çalışıyordum; ama ne zaman bir izmarit görüp eğildiysem, dışarı fırlayan korkunç kalabalık yüzünden gözden kaybettim ve sonunda o izmarit hep ezildi.

yıllardır evleneceğim kadını arıyordum. ne tip bir eş olur bu acaba, sorusunu kendime sormadan görüştüğüm bir kız olmamıştı hiç. dean ile marylou'ya lucille'den bahsettim. lucille onun hakkındaki her şeyi öğrenmek ve onunla tanışmak istedi. "bir kızla evlenmek istiyorum ben" dedim onlara. "böylece, ikimiz de yaşlanana kadar ruhum yanında huzur bulur. bu hayat böyle geçmez, bu çılgınlıkla -böyle nerde akşam orda sabah dolaşmamızla. bir yerlere gidip bir şeyler bulmak zorundayız."

bir şey, birisi, bir ruh, hayat çölünden geçerken takip ediyordu hepimizi, cennete ulaşmadan yakalanmaya mahkumduk. doğal olarak şimdi geriye bakıp düşündüğümde görüyorum ki, ölümden başka bir şey değildi o: ölüm cennetten önce ele geçirecek bizi. yaşarken özlemini duyduğumuz, iç çekip figan etmemize neden olan, her çeşit tatlı bulantıya katlanmamızı sağlayan şey, muhtemelen ana rahminde yaşadığımız ve kabul etmeye yanaşmasak daancak ölümde tekrarlanabilecek yitik bir mutluluğun anımsanışıdır.

orgon akümülatörü bir insanın içine bir iskemle koyup oturabileceği büyüklükte alelade bir kutudur. bir kat tahta, bir kat metal ve bir kat tahta daha: bu düzenek atmosferden orgon toplayıp uzunca bir süre alıkoyar ve insan bedeninin normalden daha fazla orgon absorbe etmesini sağlar. wilhelm reich'a göre orgonlar, yaşam ilkesinin titreşimli atmosferik atomlarıdır. insanlar orgonları tükendiği için kanser olur.

sadece bir an için hep ulaşmak istediğim o esrime noktasına ulaştım: kronolojik zamandan zamansız gölgelere doğru bir adım, ölümlü alemin çıplaklığının yarattığı bir şaşkınlık, hareket etmem için topuklarıma vuran ölüm hissi, kendi kendini takip eden bir hortlaktı bu ve ben meleklerin, yaratılmamış boşluğun kutsal hiçliğine doğru kanatlandıkları tahtadan dayanağa doğru koşuyordum, aydınlık zihin özünde yanan güçlü ve tarifsiz ışıklara, cennetin büyülü pervane kurtçuğunda açan sayısız lotus çiçeğiyle dolu topraklara doğru. tanımsız bir uğultu duyuyordum, sanki bir kargaşa vardı; ama kulaklarımda değildi, her yeri sarmıştı, sesle ilgisi olmayan bir şeydi. kimbilir kaç kere ölmüş ve yeniden doğmuştum; ama hatırlamıyordum; çünkü hayattan ölüme ve ölümden hayata geçmek ürkütücü derecede kolaydı, hiçliğe doğru sihirli bir hareket, o kadar, milyonlarca defa uyuyup uyanmak gibi, mutlak bir kayıtsızlık ve derin bir bilinçsizlikle. şunu fark ettim: sırf içkin zihin durağan olduğu için böyle dalgalanıyordu ölüm ve doğum, tıpkı rüzgarın sakin, berrak, ayna gibi bir su birikintisine vurması gibi. tatlı ve canlı bir mutluluk hissediyordum, damardan yüksek dozda eroin basmış gibiydim veya akşamüstü bir yudum şarap içmiştim sanki ve içim ürperiyordu; ayaklarım karıncalanıyordu. o an öleceğimi sandım. ama ölmedim, tam yedi kilometre yürüyüp izmarit toplamaya devam ettim, bulduğum on uzun izmaritle marylou'nun oteldeki odasına döndüm ve tütünleri eskimiş pipomun içine boşaltıp yaktım. olan biteni anlayamayacak kadar gençtim.

eski püskü bavullarımız gene kaldırıma yığılmıştı; daha gidecek çok yol vardı önümüzde. ama önemli değildi; çünkü yol hayattır.

insanların dünyasında adsız olmak cennette ünlü olmaktan iyidir. cennet nedir ki zaten? yeryüzü nedir? hepsi zihnimizde.

serbest bırakılmasına az kalmış olan mahkumun lafı döndürüp dolaştırıp tahliyesine getirmesi, diğerlerinin daha yatmak zorunda olduklarını ima eder. biz de gırtlağını sıkıp "bana ima etme" deriz ona. fena şeydir ima etmek.