12.2.16

nişanlılar

alessandro manzoni

bir felaketin ardından, ertesi gün, sıkıcı bir ruh durumuyla uyanmak çok acı vericidir.

bu dünyanın sunmuş olduğu nimetlerden biri de, insanların birbirini tanımadan karşılıklı kin güdebilmeleridir.

kışkırtıcılar, zorbalar, herhangi bir şekilde başkalarına haksızlık edenler, sadece yaptıkları kötülükten dolayı değil, aynı zamanda zarar görenleri doğru yoldan çıkarttıkları için de suçludurlar.

yüreğimiz, olacak şeylere ilişkin her zaman onu dinleyen kişiye söyleyecek bir şeyler bulur. ama yürek neyi bilir ki? yaşanmış olandan bir parça fazlasını.

bir başka yerde şansını denemek umuduyla yurdundan ayrılan kişinin o anda düşünde kurduğu tüm varsıllık hayalleri çirkinleşir.

iktidar sahibi bir ağızdan çıkanların dinleyeni etkilememiş olması enderdir.

yaşamın en büyük avuntularından biri dostluktur. dostluğun en büyük avuntularından biri ise sırrını açabilecek birine sahip olmaktır.

ölçülü ve dürüst davranışların şu yararı da vardır ki, bu davranışlar bir insanda ne kadar köklü ve eski iseler, o insan onlardan uzaklaştığının o kadar çabuk farkına varır; öyle ki bunu uzun süre unutmaz ve kendisine çekidüzen verir.

şarap mideye indi mi artık konuşan kendisidir.

birçok kişinin üstünde bulunan biriyle arkadaşlık yapmak alttakilerden biriyle yapmaktan yeğdir. bu kişi meseleyi salt kendi açısından değerlendirirken kendi beklentisi, kendisini ilgilendirdiği biçimiyle, kendi tutkusu doğrultusunda ele alır. oysa o birincisi ilk bakışta birçok ilişkiyi, birçok sonucu, birçok çıkarı, yüzlerce kaçınılması gereken şeyi ve yüzlerce kurtarılacak şeyi görür; sorunu çok yönlü değerlendirir.

damarlarında kan olan herkes bu dünyada başlı başına bir değerdir.

yaşamın anlamı sözcüklerle orantılıdır. benzeri duyguları anlatan sözler, yeryüzündeki tüm üçkağıtçı ve soytarılar tarafından söylenmiş olsalar da, güzelliklerinden hiçbir şey yitirmezler; yeter ki çıkarcı olmayan ve özverili bir yaşamın önünde ve arkasında yer alsınlar.

biz insanlar genel olarak bu yapıdayız: orta derecedeki kötülüklere bozulup çılgınca karşı çıkarken, en büyüklerine sessizce boyun eğeriz. başta katlanılmaz bulduğumuz en uç noktadaki kötülükleri ise, boyun eğerek değil, şaşkınlıkla kabulleniriz.

üstesinden gelinemez dikkafalılığın neden olduğu öfke, öç alma duyguları ve tepkileri kimi zaman öyle boyutlarda olur ki, sonuna dek mantığa ve eldeki verilere direnmesinin önüne geçilemez olur.

bir fikir uzun süre ve geniş çapta egemen olduğunda kendisini anlatmak için tüm kapıları zorlar, inandırıcı olmak için tüm yolları dener. birileri çıkıp da yapılmaması gerekeni yapabileceğini söyleyinceye dek herkesin ya da birçok kişinin uzun süre o işin yapılacağına inanması zordur.

insanların, sözlerin anlamlarını yakalamak için ne yeter derecede anlayışları, ne dinlemek için sabırları vardır; ne de saf bir acıma duyacak ölçüde yürekleri büyüktür.

acı anılar, onları anımsatan yerleri yaşanmaz hale getirerek son bulurlar. bir de bu anılar doğduğumuz yerde geçmişse daha acı verir ve daha çok dokunur insana.

gerçek asla olması gerektiği gibi değildir. çünkü aslında insan ne istediğini kendisi de bilmez. daha sonra fark etmeden, yakıştırdığı güzelliğin acısını çıkarmaya kalkar.

insan, bu dünyada var olduğu sürece az ya da çok rahatsız bir yataktaki hasta gibidir. çevresinde, dışardan bakıldığında düzgün, dolgun, temiz pek çok başka yatak görür. bunlardan birinde yatmanın çok daha hoş olacağını düşünür. yatağını değiştirmeyi becerebilirse, yeni yerine yerleşir yerleşmez bir yandan bedenine batan bir çubuk, öbür yanında bir sertlik hissetmeye başlar. kısaca hikaye başa sarar.