30.12.15

clea

lawrence durrell

din, tanınmayacak derece yozlaştırılmış sanattan başka bir şey değildir.

"doğanın niteliklerinin en başta geleni, en güzeli devinimdir; doğayı sürekli kaynaştıran odur; ama bu devinimin sürekliliğini sağlayan şey suçlardır, onu ancak suçlar ayakta tutabilir." (marquis de sade)

çiftleşme, halk kalabalıklarının şiiridir.

kendi kendine, "gerçek yaşam hangi noktada başlar?" sorusunu hiç sormamış olan insanlar için yazmıyorum ben.

insan yalnızlığını kanıtlamak için sevişir.

ölüm bütün gerilimleri artırır, normal zamanlardaki gibi yarı doğrulara göre yaşamamıza pek izin vermez.

aşkımıza karşılık verenlerden hiçbir şey öğrenemeyiz.

bu dünya, donanımımız elvermediği için kavrayamayacağımız benzersiz bir mutluluk vaadini simgeler.

doğası gereği dürüstlüğe izin vermez aşk.

sırtına bir kadını yüklenen sanatçı, kulağında kene olan bir köpeğe benzer. kene kaşındırır, kan emer ama insanın eli ona yetişemez.

sonunda, düşlediğimiz şeylere dönüşürüz.

her dönemeçte insanın ayağı aynı şeye takılıyor. her kanepenin altında aynı ceset, her dolapta aynı iskelet. insan gülmesin de ne yapsın?

bir kadının en güzel aşk mektupları, aldattığı erkeğe yazılmış olanlardır.

yanılsamaların en güzeli, en acıklısı davranışlarımızın dünyadaki iyilik ve kötülüğün niceliğini artıracağı ya da eksilteceği inancımızdır.

uyurgezerlerin arasında yarı uyanık olmak bile başlangıçta ürkütücüdür.

hayat her şeyin efendisidir. aklın doğasına aykırı biçimde yaşamaktayız. gerçek öğretmen dayanma gücüdür.

ağır ağır dönen çarkının üzerinde bizi biçimleyen, bozup yeniden yapan gerçekliktir.

dünyayı kabul etmek için iyilik ve kötülüğün sınırlarının ölçüsüz derecede geniş olduğunu anlamak gerekir; dünyanın gerçekten içinde yaşamak, şu sonlu insan anlayışının yasaklanmamış en son sınırlarına kadar onu araştırıp öğrenmek gerekir.

sanat, bir biçimin bir ruhla içtenlikle onurlandırıldığı yerde başlar.

püriten kültür, sanatı kendi ahlak anlayışını onaylayan, yurtseverliğini pohpohlayan bir şey olarak görür.

yaşam ancak ölümü yanlarına alanlar için boş değildir.

gerçekten de bu dünyada duygularını anlamaya çalışan bir kadın görüntüsünden daha olağanüstü bir şey olamaz.

bir şeyin bilincine varmak acı vericidir.

bakire olmak berbat bir şeydir, lisede olgunluk sınavını verememek gibi bir şey. ondan kurtulmak istersin ama, bir yandan da bu önemli deneyimi sevdiğin biriyle yaşamak istersin; yoksa senin iç benliğin için hiçbir değer taşımayacaktır.

aşkların en bereketlisi, zamanın yargıcılığına bırakılandır.

bir sanat yapıtı hayata, hayatın benzemediği kadar benzer.

roman insanın bütün duyarlığıyla giriştiği bir kehanet olmalı, yoksa bir papaz evinin çimenliğinde oynanan kroke oyununun titizce yazıya geçirilmesi değil.

kitap ya insanın etiyle kanıyla yazılır ya da yazılmaz.

korkunç çeşitliliği içinde uçar gibi giden gerçeğin imgesini yakalamayı düşlemeye kim cesaret edebilir?