23.11.15

için dışının içi

pascal mercier

bir süre önce -haziranda pırıl pırıl bir öğle öncesiydi, sabahın aydınlığı dar sokaklarda durgunca akıyordu- rua garrett'te bir vitrinin önünde duruyordum, gözümü alan ışık yüzünden vitrindeki malları değil kendi yansımamı görüyordum. kendi kendime engel olmam canımı sıkmıştı -hele de bu durum, kendime karşı her zamanki hal ve tavrımın bir simgesi gibiyken- tam birleştirdiğim ellerimin sağladığı gölge sayesinde bakışlarımı içeriye yönlendirebilecekken vitrindeki yansımamın arkasında -dünyayı değiştiren tehditkar bir fırtınanın gölgesi gibi geldi bana- uzun boylu bir adamın silueti göründü.

adam durdu, gömleğinin cebinden bir sigara paketi çıkardı, bir sigara alıp dudaklarının arasına sıkıştırdı. çektiği ilk nefesi dışarı verirken, gözleri çevrede dolaştı, sonunda benim üzerimde karar kıldı. "biz insanlar, birbirimiz hakkında ne biliriz?" diye düşündüm ve -adamın cama yansıyan bakışlarıyla karşılaşmamak için- vitrinde sergilenenleri zahmetsizce görebiliyormuşum gibi yaptım.

yabancı adam, saçları kırlaşmış, sert hatlı, ince bir suratı, altın çerçeveli yuvarlak gözlük camlarının arkasında siyah gözleri olan sıska birini görüyordu orada. aynadaki aksime eleştirel gözlerle baktım. her zamanki gibi, köşeli omuzlarımla dimdikten de dik duruyordum, başım boynumun izin verdiğinden de yukarıdaydı, biraz da geriye kaykılmıştı, benden hoşlananların bile söyledikleri kuşkusuz doğruydu: insanları ve onlara dair her şeyi hor gören kibirli adamın biriydim, her şeye ve herkese söyleyecek alaycı bir sözüm vardı. sigara içen adam böyle bir izlenim edinmiş olmalıydı.

ne kadar da yanılıyordu! çünkü bazen, böyle dimdik durmamın ve dimdik yürümemin nedeninin, babamın bir daha düzelmeyecek biçimde kamburlaşmış bedenini, behterev hastalığıyla acılar çekmesini, efendisine başını kaldırıp gözlerini dikerek bakmaya cesaret edemeyen ürkek bir uşak gibi bakışlarını yere indirmek zorunda kalışını protesto etmek olduğunu düşünüyorum. o zaman sanki bedenimi gergin tutarak gururlu babamın sırtını, mezarında olsa da doğrultabilirmişim ya da geçmişi etkileyen sihirli bir kanunla hayatını gerçekte olduğundan daha az eğilerek ve daha az acı çekerek geçirmesini sağlayabilirmişim gibi geliyor bana, sanki şimdi çabalayarak, acılı geçmişi hakikiliğinden sıyırabilir ve yerine daha iyi, daha özgür bir geçmiş koyabilirmişim gibi.

arkamdaki yabancının bana bakarken düşebileceği tek yanılgı bu değildi. uykusuz ve avuntusuz geçirdiğim, bitmek bilmeyen bir gecenin ardından başkalarına tepeden bakacak son kişi olurdum ben. dün bir hastama karısının yanında, geriye pek fazla ömrü kalmadığını açıklamıştım. yapmalısın bunu diye kendime telkinde bulunmuştum, o ikisini odama çağırmadan önce; kendileri ve beş çocukları için plan yapmalıydılar, hem insan onurunun bir kısmı, alın yazısının, ağır olanının bile, gözünün içine bakma gücünden oluşur.

akşamın ilk saatleriydi, açık duran balkon kapısından gelen hafif, sıcak bir esinti, bitmekte olan bir yaz gününün seslerini ve kokularını içeri taşımıştı, hayatiyetin bu yumuşak dalgasına insan kendini kayıtsız şartsız ve kendini unutarak bırakabilseydi bir mutluluk anı yaşayabilirdi. keşke sert, şiddetli bir rüzgar yağmuru camlara çarpsaydı! diye düşünmüştüm, karşımdaki kadınla adam tereddütlü, korkulu bir sabırsızlıkla dolup taşarak, kendilerini yakın bir ölümün dehşetinden kurtaracak hükmü dinlemeye hevesli olarak sandalyelerinin ucuna ilişirken, böylece, önlerinde bir zaman deniziyle, aşağı inip sokakta gezinen insanların arasına karışabileceklerdi.

gözlüğümü çıkardım, konuşmaya başlamadan önce baş ve işaret parmaklarımla burnumun üst tarafını tuttum. o ikisi bu hareketimi ürkütücü bir gerçeğin habercisi olarak yorumlamış olmalılar; çünkü başımı kaldırdığımda el ele tutuşmuşlardı; oysa elleri -ben öyle sandım ve bu düşünce boğazımın düğümlenmesine neden oldu, o ürkek bekleyiş bir kez daha uzadı- on yıllardır artık birbirini aramaz olmuştu. o ellere bakıp konuştum, adını koyamadığım bir dehşetin okunduğu gözlerine bakmak çok güçtü. elleri birbirine kenetlendi, kanı çekildi; işte uykularımı kaçıran, beni görüntüleri yansıtan vitrinin önüne götüren yürüyüşe çıkmadan önce kovalamak istediğim, o kanı çekilmiş, birbirine kenetlenmiş beyaz parmakların resmiydi. (o ışıklı sokaklarda bir şeyi daha kovalamaya çalışmıştım: bana bir anneden daha iyi bakan adriana en sevdiğim ekmeği getirmeyi bir kerecik unuttu diye, ona o acı haberi verirken kullandığım beceriksizce sözlerime duyduğum öfkenin anısı. öğle öncesinin beyaz altın ışığı, keşke yaptığım ve benim için pek de alışılmadık olmayan bu haksızlığı silebilse!

sokak lambasının direğine yaslanmış duran sigaralı adamın bakışları benimle sokakta olanlar arasında gidip geliyordu. dış görünümüm, bedenimin gururlu, hatta azametli duruşuna pek uymayan özgüvensiz kırılganlığımı kesinlikle ele veremezdi. kendimi onun bakışlarının içine yerleştirdim, o bakışı kendi içimde kurdum ve o bakışın içinden kendi aksimi çıkarttım. şimdiye kadar hiç böyle görünmemiş, böyle bir izlenim bırakmamıştım, hayatımın hiçbir anında. ne okulda, ne üniversitede, ne de işimde.

başkaları da aynı şeyi mi hisseder: kendi dış görüntülerini tanıyamadıkları olur mu? başkalarının onları algılayışıyla kendi kendilerini algılamaları arasındaki uçurumu dehşetle fark ettikleri olur mu? içeriden yaşanan yakınlıkla dışarıdan yaşananın, aynı şeye olan yakınlık diye nitelenemeyecek kadar birbirinden farklı olduğunu?

bu bilinçliliğin başkalarıyla aramıza soktuğu mesafe, dışımızın başkalarına kendi gözlerimize göründüğü gibi görünmediğini anladığımızda bir kez daha büyür. evler, ağaçlar, yıldızlar gibi görmeyiz insanları. onları, belli bir biçimde karşılaşma ve böylece kendi içimizin bir parçası yapma beklentisiyle görürüz. hayal gücümüz onları kendi arzularımıza ve umutlarımıza uyacak biçimde kesip biçer; ama aynı zamanda kendi korkularımız ve ön yargılarımız da o insanlarda doğrulanabilmelidir. bir başkasının dış görünümündeki hatlara bile kendimizden emin olarak ve tarafsızca ulaşamayız. o yolda bakışlarımız, bizi özel ve biricik kılan bütün arzulara ve hayallere kayar, gözümüzü alır bunlar. bir iç dünyanın dış dünyası bile hala iç dünyamızın bir parçasıdır, hele de bir yabancının iç dünyası hakkındaki düşüncelerimiz kesin ve dayanaklı olmaktan öylesine uzaktırlar ki, karşımızdakinden çok kendimizi ortaya koyarlar. sigaralı adam, dimdik duran, zayıf suratlı, kalın dudaklı, sivri ve bana bile çok uzun ve çok mütehakkim görünen düz burnuna altın çerçeveli bir gözlük oturtmuş bir adamı nasıl görür? bu adam, ilkinin hoşlandıklarının ve hoşlanmadıklarının çatısına ve ruhunun bütün yapısına nasıl katar kendini? görüntümün neresi onun bakışını abartır ve büyütür, neresini hiç yokmuş gibi görmezden gelir? sigara içen yabancının görüntümden çıkaracağı sonuç, kaçınılmaz olarak bir karikatür olacaktır, kafasında benim düşünce dünyamla ilgili olarak oluşan resimde de birbiri üstüne karikatürler yığılacaktır. böylece birbirimize iki kat yabancı olacağız; çünkü aramızda yalnızca aldatıcı dış dünya değil, o dünyanın her iç dünyada oluşan hayali de bulunacaktır.

kötü bir şey mi bu, bu yabancılık ve uzaklık? bir ressam bizi kollarımız iki yana açık durumda mı resmetmeliydi, ötekilere ulaşmak için gösterdiğimiz nafile çaba içinde çaresiz halde? yoksa yaptığı resim, aynı zamanda bir koruyucu duvar da olan bu çifte engelin var olmasından duyduğumuz ferahlığın ifade bulduğu bir konumda mı göstermeliydi bizi? birbirimizin karşısında duyduğumuz yabancılığın sağladığı korumaya minnettar mı olmalıyız? ve onun mümkün kıldığı özgürlüğe? işaret edilen bedenin temsil ettiği çifte engel tarafından korunmadan karşı karşıya dursaydık ne olurdu? aramızda bizi ayıran ve çarpıtan bir şey bulunmadan adeta birbirimizin içine dalsaydık?