10.10.15

on bir dakika

paulo coelho

"ne zaman ne de bilgelik insanı dönüştürebilir. bir varlığı değişmeye itebilecek tek şey aşktır."

aşkı yaratan, ötekinin varlığından çok yokluğudur.

aşk, bir insanın bütün hayatını göz açıp kapayana kadar kökünden değiştirebilir kuşkusuz. ama insanoğlunu tasarılarında hiç yeri olmayan yönlere saptırabilecek bir duygu daha vardır: umutsuzluk. evet, aşk belki kişiyi dönüştürebilir; ne var ki umutsuzluk bunu çok daha hızlı başarır. 

kimse herhangi bir şeyin efendisi değildir, hepsi sadece bir yanılsamadır; maddi zenginlikler de, ruhsal zenginlikler de. çantada keklik sandığını kaybetmiş olan kişi, sonunda hiçbir şeyin ona ait olmadığını öğrenir. ve hiçbir şey bana ait değilse benim olmayanlar için kaygılanmamın gereği de yok demektir. bugün ömrümün ilk -ya da son- günüymüş gibi yaşamam daha doğru.

hatalar, ilerlemenin bir yoludur.

karşımıza biri çıktığında ve ona aşık olduğumuzda, bütün evrenin elbirliğiyle buna zemin hazırladığını hissederiz.

filmler, sonradan olup bitenleri anlatmaz hiç. gerçek hayat başlamadan biter onlar.

hayal kurmak, tasarladıklarımızı hayata geçirmek zorunda olmadığımız sürece son derece rahatlatıcıdır. hayaller sayesinde zor anları atlatır, tehlikeleri tanır, yaşlandığımız zaman da başkalarını -özellikle ailemizi, eşimizi, çocuklarımızı- düşündüklerimizi gerçekleştirmemize fırsat bırakmadıkları için suçlayabiliriz.

inciller ve bütün kutsal metinler sürgünde kağıda dökülmüştür.

hayat, sert ve şaşırtıcı bir oyun; paraşütle atlayıp tehlikeleri göze almak, düşmek ve tekrar kalkmak demek. dağcılıktaki gibi, kendindeki en yüksek noktaya çıkmayı istemek, bunu başaramadığında tatminsizlik ve sıkıntı duymak.

deneyimli gözler, aradıklarını daima bulurlar.

dünya böyledir: insanlar bilmedikleri yokmuş gibi konuşur; oysa onlara soru sormaya cesaret ettiğinizde gayet bilgisiz olduklarını görürsünüz.

hayat doludizgin ilerliyor. bizi cennetten cehenneme taşıyor ve bu, birkaç saniyenin içinde olup bitiyor.

bir erkeğin kendisine eşlik eden bir kadına hangi amaçla para ödediğini anladım: mutlu olmak istediği için. bin frangı sadece orgazma ulaşmak için vermez erkek. mutlu olmak ister.

yalnızca güçlüler ayakta kalır. güçlü olmak içinse kendi alanında en iyi olmak zorundadır insan.

fahişelik başka mesleklere benzemez. acemiler daha çok kazanır; deneyimlilerse daha az. her zaman acemi gibi davran. orgazm olurken inlemelisin. öyle yaparsan müşteri sana bağlanır. bir erkek, ufaklığın kalkmasıyla kanıtlamaz erkekliğini. erkek, ancak bir kadına zevk verebiliyorsa erkektir. hele bu kadın bir fahişeyse o zaman kendini kral gibi hisseder.

öyle acılar vardır ki ancak onlardan daha yükseğe çıkabildiğimizde unutulurlar.

ister kısa, ister uzun, ister küstah, ister çekingen, sevimli ya da mesafeli olsunlar, bütün erkeklerin ortak bir özelliği var: korku içindeler. en deneyimliler korkularını yüksek sesle konuşarak saklıyor; içine kapanık olanlar oyun oynamayı beceremiyor ve bu duygunun geçeceğini umarak kendini içkiye veriyor.

insanoğlu susuzluğa bir hafta, açlığa iki hafta katlanabilir, yıllar boyunca sokakta yaşayabilir; ama yalnızlığa dayanamaz. bütün işkencelerin, bütün ıstırapların en kötüsüdür o.

ömrüm boyunca, aşkı kabul edilmiş bir tür kölelik olarak anladım. bu bir yalan. özgürlük, ancak aşk olduğunda var. kendini kayıtsız şartsız teslim eden, kendini özgür hisseden, sınırsızca sever. ve sınırsızca seven, kendini özgür hisseder.

aşkta kimse kimseyi yaralayamaz. herkes kendi hissettiğinden sorumludur ve bu nedenle, ötekini ayıplama hakkından yoksundur.

özgürlüğü gerçekten yaşamak budur: dünyanın en önemli şeyini elinde tutmak; ama ona sahip olmamak.

bütün uyuşturucu müptelaları bunu söyler: vakti gelince durmayı bilmek. oysa hiçbiri duramaz.

insanoğlunun amacı mutlak aşkı anlamaktır. aşk başkasında değil, kendimizdedir; onu biz uyandırırız. ama uyanması için, bir başkasına ihtiyaç duyarız. evren, sadece heyecanlarımızı paylaşacak biri olduğunda anlam kazaınır.

kırıp dökme tutkusu, bir çocuğun dünyayı kavrayışının ayrılmaz bir parçasıdır.

arzu, gördüğün değil, hayal ettiğindir.

derin arzu, en gerçek arzu, birine yaklaşmak için duyulandır. o noktadan itibaren tepkiler dile gelir, erkekle kadın oyuna dalar; ama onları bir araya getiren çekim söze dökülemez. bu, katıksız arzudur.

kişiyi cennet katına çıkartacak hiçbir yaratıcılık yoktur.

en önemli karşılaşmalar, bedenler daha birbirini görmeden ruhlar tarafından hazırlanır.

herkes sevmeyi bilir, doğuştan gelir bu. kimileri bunu kendi doğallığında yaşar; ama çoğunluk sevmeyi yeniden öğrenmek, hatırlamak zorundadır ve istisnasız hepsinin geçmiş heyecanların ateşinde yanması, mutlulukları ve acıları, düşüp kalkmaları yeniden yaşaması gerekir; ta ki her yeni karşılaşmanın ardında var olan ipucunu fark edene dek.

şu dünyada mutlu bir gün, bir mucize demek.

hayat bazen çok cimridir. insanın yeni bir duygu tatmaksızın, günler, haftalar, aylar; hatta yıllar geçirdiği olur. sonra, bir kapıyı bir kere açınca ortaya çıkan boşluğa adeta bir çığ iner. bir an hiçbir şeyiniz yoktur, bir sonraki an, kabul edebileceğinizden fazlasına sahipsinizdir.

kimse kendisi aşağılanmadan aşağılamayı öğrenemez.

insan ancak kendi sınırlarına dokunduğu zaman kendini gerçekten tanırmış.

bir kadının kendisiyle yüzleşmesi, ciddi tehlikeler barındıran bir oyundur. kutsal bir dans. kendi kendimizle karşı karşıya geldiğimizde, iki tanrısal enerji, çarpışan iki evrenizdir. yüzleşmede gerektiği kadar saygı yoksa bir evren ötekini yok eder.

arzu uyandırmak için arzu nesnesini hemen teslim etmemek gerekir.

en güçlü aşk, kendindeki kırılganlığı ortaya koyabilendir. her ne olursa olsun, eğer aşkım gerçekse -ve yalnızca kendini oyalamanın, aldatmanın, zamanı geçirmenin bir yolu değilse- özgürlük kıskançlığı ve doğurduğu acıyı yenecektir.

öğretmen, öğrencisinin bir keşifte bulunmasını sağladığında, kendi de bir keşifte bulunmuş olur.

cennetten kovulduğumuzdan beri, ya acı çekiyoruz ya da acı veriyor, başkalarının acısını seyrediyoruz. buna karşı elimizden hiçbir şey gelmez.

insanoğlu, ancak kendi sınırlarına ulaştığında tanıyabilir kendini.

artık kaybedecek hiçbir şeyim kalmadığında her şeyi elde ettim. kendim olmaktan çıktığımda kendimi buldum. katıksız aşağılanmayı ve itaati tanıdığımda özgürlüğümü kazandım.

seks, kontrolsüzlüğü kontrol edebilme sanatıdır.

insanız biz, suçluluk duygusuyla doğarız, mutluluğun gerçekleşmesi ihtimali bizi korkutur. ölürken başkalarını cezalandırma isteğiyle doluyuzdur; çünkü kendimizi daima güçsüz, haksızlığa uğramış, mutsuz hissederiz. 

hayat, bu kadar kötü yaşama lüksünü kendime sunamayacağım kadar kısa.

bazı şeyler paylaşılmaz. kendi arzumuzla daldığımız okyanuslardan korkmayalım; korku, bütün oyunları bozar. insanoğlu, cehennem ateşlerinden geçince anlar bunu. birbirimizi sevelim; ama kimsenin sahibi olmaya çalışmayalım.

"kendisine az bağışlanan, az sever." (luka)

dünyadaki bütün dillerde vardır şu özdeyiş: "gözden ırak olan gönülden de ırak olur." ne var ki, bence son derece yanlıştır bu; boğmaya, unutmaya çalıştığımız duygulardan ne kadar uzaklaşırsak, onlar da gönlümüze o kadar yaklaşırlar. sürgündeysek memleketimizle ilgili en ufak anıları bile tutmak isteriz aklımızda; sevilmiyorsak, sokaktan her geçen bize bunu hatırlatır.

erkekler, kadınlar şunu her söylediğinde korkuya kapılırlar: "sana ait olmak istiyorum."

aşk sanatı, resim yapmaya benzer: teknik ister, sabır ister, en önemlisi çiftin çaba harcamasını gerektirir.

seçme şansım var: bir kader kurbanı da olabilirim, hazinesinin peşinde koşan bir serüvenci de. bütün sorun, hayatıma nasıl bir gözle bakacağımda.