21.9.15

ilk aşk

frida kahlo

ilk aşk kedi gibi sessizce yanaştı.

onun gelişini ne gördüm ne de duydum. aşk yavaş yavaş içime yayıldı; cupid okunu bilincime saplamadan önce, aşkın varlığının farkına varmamdan, bu varlığı olduğu gibi çerçeveleyip kendime itiraf etmemden önce bir süre içimde öyle kaldı.

o, en iyi dostumdu.

aşka doğru kayma, bilgim dışında gerçekleşti. tıpkı iki fotoğraf negatifinin kazara üst üste gelmesi gibi.

ondan başka hiçbir şey düşünemez oldum. gündelik küçük kaygılarımdan her kurtuluşumda aklım hep ona gidiyordu.

her şeyden önce, son derece güzeldi. bir insanda en önemli şeyin dış görünüş olmadığını kabul ediyorum. yine de, beni ilk etkileyenin, onun görüntüsü, yüzü, ifadesi ve davranışları olduğunu reddedemem. bugün bile düşündüğümde yeni şeyler aklıma geliyor. kim ne derse desin, görüntü düşünceden önce yer alıyor.

orta çağ'da, tartışmasız herkes "bir ateşin gözlerden çıkarak bakışlarla iletildiği ve yüreğe değin indiği"ni kabul ediyordu. bunu bir yerlerde okumuştum ve doğruluğuna inanıyorum. gözleri simsiyahtı, çok güzeldi.

varlığı belli bir romantizmin yanı sıra, büyük bir duyarlılık ve şehveti de taşıyordu. olağanüstü güzel konuşuyor, coşku dolu şeyler söylüyor ve bunları iletmeyi biliyordu. doğal olarak geniş bir dinleyici kitlesi vardı; gerektiğinde bu kitleyi şiddetle incitmeyi de biliyordu.

bütün bunların yanı sıra, son derece ince ve zarifti. evet, biraz kasıntıydı ama bu hali ona öylesine yakışıyordu ki, hiç kimse, hele ben, bu konuda onu eleştiremiyorduk. biraz ispanyol, caballero (süvari) bir yanı vardı.

ondan başka hiçbir şey düşünemez olmuştum.

ona baktığımda, hele bir de o güzel bakışları bana çevrildiğinde yüreğimin göğsümden çıkacak gibi olduğunu hissediyordum. gözbebeğinin en küçük kıvılcımında, kirpiklerinin en ufak hareketinde aşkın dilini çözmeye çalışıyordum.

bu söylediklerim pek de doğru sayılmaz. yüreğimin atışı, o yanımda olmadığı zaman da hızlanıyordu. görüntüsü aklıma takıldığında, onu görme arzusu bir dalga gibi tüm bedenimi kapladığında, ona mektup yazdığım ya da ondan bir mektup beklediğimde, bana önerdiği bir kitabı okuduğum ya da sözünü ettiği bir tabloyu incelediğimde, birkaç saat önce ortaya attığı tema üzerinde yeni düşünceler geliştirmeye çalıştığımda ya da herhangi birisi onun adını andığında kalbim yerinden fırlıyordu.

bana öyle geliyor ki aşkı bu güçlü atışlarda, tensel anlamda gerçek olan bu yürek atışlarında tanıdım.

önceleri kendimi korumaya çalıştım. artık yalnızca kendim için var olmadığımdan dolayı aptal olduğumu düşünüyordum. hem yalnız değildim hem de elim kolum bağlıydı. bu, gururum açısından inanılmaz bir şeydi. onu bin bir yolla ruhumdan savıyor; engeller, büyüler ve dualarla dolu bir sürü iç labirentten geçerek ondan kurtulmaya çalışıyordum. yeniden çocukluğa dönüyor ya da aldırmaz biçimde kendimi yetişkinlik yaşamıma doğru salıveriyordum. o andan kaçmak için çabalıyor, başaramıyordum. varlığını tüm kişiliğim, hareketlerim ve sözcüklerimde sürdürüyordu. kişisel bütünlüğüm çerçevesinde her şey yalnızca onun için mevcut ve yalnızca ona yönelik gibiydi. görünürdeki amaçlarım, ne türden olurlarsa olsunlar, bana sırt çeviriyorlardı. bir yandan kişiliksizleşiyor, öte yandan her adımda doğaüstü bir güçle donanıyordum. bu gerçekten de bir takıntı, rahatsız edici, kapsayıcı bir hazdı. ama aynı zamanda bir tür deri değiştirmeydi sanki. işte böyle bir şeydi.

* alejandro gomes arias.