18.8.15

gençlik güzel şey

hermann hesse

dilediği kişiye gönül verebilir insan; ancak evlenmeye gelince, sonradan kendisiyle başa çıkabileceği ve temposuna ayak uydurabileceği birini seçer.

gece vakti açık havada yollarda, susmuş, gök altında, sessiz sakin akıp giden bir su başında olmak; her zaman sırlarla örtülüdür ve ruhun, çokluk uzun zaman uykuda, derinliklerini harekete geçirir. hayatın başlangıçlarına yaklaşmışızdır, kendimizi bitkilerle ve hayvanlarla hısım akraba hissederiz. evlerin de, şehirlerin de henüz kurulmadığı, yersiz yurtsuz insanın ormanı, akarsuları, dağları, kurtları, atmacaları, kendi benzerleri, eşit haklara sahip dostları ya da can düşmanları gibi sevdiği, nefret ettiği, zamanlar öncesi bir hayata ilişkin belli belirsiz anılar sezinleriz. sonra gece, hayatın toplu halde yaşanan bir şey olduğu duygusunu, bu alışılagelmiş, aldatıcı duyguyu da uzaklaştırır; artık hiçbir ışık yanmıyorsa, hiçbir insan sesi işitilmiyorsa, henüz uyumamış kimse yalnızlığını duyar, kendini her şeyden koparılmış, bir başına bırakılmış görür. insanın bu en korkunç duygusu, kurtulması imkansız şekilde yapayalnız kalmak, yapayalnız yaşamak; acıyı, korkuyu, ölümü bir başına tatmak, hepsine bir başına katlanmak duygusu; düşündükçe hafif tertip, sağlamda ve gençte bir gölge, bir ihtar, güçsüzde de bir dehşet ile beraber duyulur.

inancın yolu akıldan geçmez, aşk gibidir o da. ama günün birinde aklın her şeye yetmediğini göreceksin; o raddeye geldin de darda kaldın mı, bir destek, bir teselli gibi görünen her ne varsa onlara uzanacaksın.

kızlar bir aşıkta her şeye katlanırlar da gülünçlüğe katlanmazlar.

bazen şu ya da bu davranışta bulunur, şuraya buraya girip çıkar, şu ya da bu işi yaparız ve hepsi kolay gelir bize; bir zahmet vermez, adeta bir yükümlülük gibi duymayız hiçbirini; sanki bütün bunlar bir başka türlü de olabilirmiş gibi görünür. bazen de olup biten hiçbir şey, olduğundan bir başka türlü olamaz gibidir; hiçbirini kolay bulmaz, hepsini bir yükümlülük gibi hissederiz. her soluk alıp verişimiz, bizim dışımızdaki güçlerce belirlenmiştir ve yazgı denen şeyin ağırlığını taşır üzerinde.

yaşamımızda iyi diye nitelediğimiz ve anlatımlarında güçlük çekmediğimiz davranışlarımızın hemen hepsi "kolay" eylemler içine girer ve bizim tarafımızdan yine kolay unutulur. ama kendilerinden söz açmakta zahmet çektiğimiz öbür eylemlerimizi asla unutamayız, adeta her şeyden çok bizimdir bunlar ve yaşamımızı oluşturan günler üzerine boylu boyunca düşer gölgeleri.

aşkın sevinci bir an
acısı ömür boyu sürer

uygun bir saatini yakalamışsam, keyfim de yerindeyse, ıslak otlara serilip uzanır ya da ilk karşıma çıkan ulu bir ağaca tırmanırım; dallara tutunup sallanırım boşlukta; tomurcuk kokusunu, taze reçine kokusunu içime çeker, dal ve yapraklardan bir ağın, yeşilin, mavinin, başımın üstünde birbirine karıştığını görür, tıpkı bir uyurgezer adımlarıyla sessiz bir konuk gibi çocukluk çağımın mutlu bahçesinden ayak atarım içeri. bir kez daha kanatlanıp o bahçeye uçarak ilk gençliğin duru sabah havasını solumak, bir kez daha, kısa bir süre için de olsa bir kez daha dünyayı tanrı elinden çıktığı gibi yaşamak, bir kez daha yeryüzünü o güç ve güzellik mucizesinin ruhumuzda gerçekleştiği çocukluk günlerindeki gibi görmek, pek seyrek üstesinden gelinen; ama tadına doyulmayan bir şeydir.

kadınlar için önemli olan, kendilerine özgü adımlar atmaktan çok, zorunlu durumlara aklı başında katlanmaktır.

on yaşındaydım. bir gün okuldan eve döndüm. yazgı denen şeyin tüm köşe bucaklarda pusuya yattığı, her an bir şey olmasının beklendiği günlerden biriydi. öyle günler ki, ruhumuzdaki bir dağınıklık, bir düzensizlik çevremize yansıyarak çarpıklık içinde gösterir onu; bir tedirginlik ve korku sıkar yüreğimizi ve bizler bunun sözde nedenlerini kendi dışımızda arar, dünyayı gereken düzenden yoksun bulur, nereye yönelsek bizi engelleyen güçlerle karşılaşırız.