25.8.15

descartes

nermi uygur

descartes, pek çok üniversite öğrencisinin, günümüzde üniversiteyi bitirmediği bir yaştaydı. zamanın ünlü bir lisesinden çıkmıştı ama ne dersler ne de öğretmenler sarmıştı onu. çağın gidişine ayak uydurup hukuk okumuştu. kılıç oyunlarını seviyor, ata binmekten hoşlanıyordu. salonlar da çekiyordu onu. sağlığı pek uygun değilse de, kendini bildi bileli bir yerde duramıyordu. güney fransa'dan sonra hollanda, danimarka ve almanya'yı gezmişti. nasıl olmuşsa olmuş, bavyera dükü'nün ordusunda subay olmuştu.

dünya tarihinin o unutamayacağı yıl, kış başlarken birliği almanya'da konaklamaktaydı. rahatına düşkün, sobalı odasına çekildi, keyfince. işte orada oldu ne olduysa. nicedir okumayı sürdürdüğü o büyük dünya kitabına yeniden kaptırıp gitti. dingin, telaşsız davranışlarına karşın, bir süredir içi içine sığmıyordu. kafası karışık biri değildi ama neden böyle karışıktı her şey? kafasından ne geçse kof çıkıyordu. birden bir şey çaktı: yanlış düşüncenin, sık sık bilinip yaşanan özelliğini apaçık bir kesinlikle görüvermişti; başkalarından bir ayrıcalığı vardı artık, görüyordu: yanlışın özelliği, kuşkuya yer vermeyen biçimde doğru görünmesiydi. herkese böyle doğru görünüyordu yanlış, tetikte olunması gereken en önemli durumlarda bile.

yapması gereken şeyin ne olduğunu biliyordu artık. yapması gereken şuydu: nerede ve ne zaman ortaya çıkarsa çıksın, hiçbir eksik gedik kalmamacasına, tüm kuşkuları kesinlikle giderinceye dek düşünceleri gözden geçirmeye ant içti. bu, bir akıl işi olduğu kadar istenç işiydi de.

işte o gün, o ünlü sobalı odada descartes, "descartes" olma yoluna girdi. almanya'dan italya'ya, macaristan'dan polonya'ya, isviçre'den isveç'e, on yıllarca sımsıkı sarıldı buluşuna. yaşamını, bu buluşun kavramsal dökümü ile düzenlenmesine, en zengin olanaklarıyla sonuçlanmasına adadı.

insanlığın, özellikle batı'nın, yüzyıllarca yürüdüğü, tüm akılcı kültürü borçlu olduğu yol bu.