21.7.15

kan

frida kahlo

kan. evet, bol bol kan.
kan-yaşam.
kan-kadın.
kan-acı.
kan-tutku.
kan-yürek.

peret, "kan damarları, kadınların en eski takılarının su damlalarıdır." diye yazmış.

toprağın, güneşin, evrenin varlıklarını sürdürmeleri için kan isteyen tanrı'ya, chac'a hibe edilen, azteklerdeki kurban-kan.

resmimde kan var, ölüm var, yaralı bir kadın olarak ben varım. evet.

imzam, neredeyse hep kan kırmızısı. kırmızı kurdeleler, saçlarımda kan damarları gibi bağcıklar var. evet.

evet, bunların tümü var. iyi de, insanların asıl korktuğu nedir? midesi bulanmadan, baygınlık geçirmeden bakılamayacak olan şeyden korkuyorlar. yaşamımızın parçası olan ama utançla saklamak istediğimiz, dehşete düştüğümüz, tabu olan şeyden.. ama böylesine saklamak istediğimiz, bizzat kendi yaşamımızın temsilidir. damarlarımızda akan ve suyun bitkiye can vermesi gibi bize yaşam veren kan; saklamak istediğimiz belki de aslında yaşamın antitezi olmayan ölümdür; çünkü ölümden yeni bir yaşam doğar, toprağın yaşamı, biz ona karışırız, onunla, kökleriyle, özsuyuyla, demiriyle, kireciyle, kum taneleri, taşları, ölü yaprakların maddesiyle, katmanlara inen yağmurla dolarız. ve saçlarımızda köklenerek başımızın üzerinde çiçekler açar. yaşam oradadır, tek eksik olan bizim bilincimizdir. hatta bunu bile bilmiyoruz, nasıl olduğunu bilemiyoruz.

ne kadar çok kan var! ne kadar çok kan diye şaşırıyor insanlar. onları, tablolarımı gördüklerinde bir tiksinti ifadesiyle sırtlarını dönenleri, laflarını yutanları ya da tersine, o lafları bir balgam, bir silah, bir kurtuluş gibi fırlatanları görür gibiyim.

işin tuhafı, savaşlarda akıtılan kan, o adaletsizlik ırmakları, insanlık utancının kırmızısı, işte bu kan insanları tiksindirmiyor, kaçırtmıyor. insan "aşıldığını" düşünüyor. ama bir cenin, açık bir yürek resmi (halbuki onlar bizim bir parçamız, burada söz konusu olan kendi varlığımız, bilinçdışı temsilimizden, saklı gerçeğimizden gelen bir şey bu, kaçmak istediğimiz bir anı), işte bundan korkuyoruz, insani zaaflarımız, bedensel bir tutarlılık karşısındaki yetersizliğimiz gözlerimizin önünde seriliyor.

çünkü biz kendimizin idealleştirilmiş, sürekli idealleştirilmiş bir görüntüsünü bulmak istiyoruz. çünkü her birimiz bir tanrı olmayı arzuluyoruz. ama tanrı değiliz, işte! bal gibi, et ve kan karışımıyız. tüm berelerin üzerine yazıldığı bir bedenimiz var ama biz yalnızca manevi yaralara ilgi gösteriyoruz; çünkü onlar incelenebilir, düşlenebilir ama ele gelmez. çıplak gözle görülemeyeni yüceltiyoruz. hepimiz tanrılaşmak, bilmediğimiz bir konumda, öümsüzlük içinde var olmak istiyoruz.

rembrandt "anatomi dersi"ni yaptığında bizi gerçekte olduğumuz şeye indirgedi; buna tahammül edemedik. böyle bir doğruculuk bakışları yaraladı.

ben ise bir insanoğlu olan frida kahlo'nun, yaşamdaki olgular sayesinde bedeninin tam varlığının bilincine erdiğini söylüyorum. bir kadın olan frida kahlo'nun bedenini açtığını ve o bedende hissettiklerini dile getirdiğini söylüyorum. o bedende hissettikleri öyle şiddetliydi ki, eğer onları kavrayıp, tanımlayıp, sonra da düzene sokmasaydı, asla anlayamadığı ve üzerinde oynayamadığı şeyler ve acılarla çıldırabilirdi. bence insanın acısını gömmesi, içten içe o acı tarafından, bulanık ve anlamsız yollardan geçerek kemirilmesi demektir. insanın ifade edemediği şeyin gücü patlayıcı, hasar verici, kendi kendini yıkıcı bir güçtür. ifade etmek, kurtulmanın başlangıcıdır.