27.5.15

schopenhauer

alain de botton

arthur schopenhauer 1788'de danzig'de doğar. daha sonraki yıllarda bu olayı pişmanlıkla anacaktır:

"hiçliğin o keyifli dinginliğini yok yere bozan bir olay diye niteleyebiliriz hayatımızı. insan varoluşu bir tür hata olmalı. insan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de böylece sürüp gidecek."

schopenhauer'ın babası heinrich zengin bir tüccar, kocasından 20 yaş küçük annesi johanna ise aklı havada, sosyal ortamlara pek meraklı bir kadındır. anne babasından fazla ilgi göremeyen schopenhauer felsefe tarihinin en karamsar filozoflarından biri olmaya adaydır:

"daha 6 yaşında bir çocuktum; annemle babam bir akşam yürüyüşten döndüklerinde beni derin bir keder içinde buldular."

schopenhauer’ın annesi oğlunun, "insanın sefaleti üzerine" bu denli "tutkuyla kafa yormasından" rahatsızlık duymaktadır.

babasının intiharından sonra (heinrich'in cesedi aileye ait ambarın hemen yakınındaki kanalda bulunmuştu) 17 yaşındaki schopenhauer, hayatını hiç çalışmadan sürdürmesine yetecek kadar büyük bir servete kavuşur. yine de bunu düşünmek onu rahatlatmaya yetmez. filozof o dönemi şöyle anıyor:

"17 yaşındaydım, doğru dürüst bir okul eğitimi almamıştım; ama yaşamın sefaleti beni ele geçirmişti; tıpkı gençliğinde hastalığı, yaşlılığı, acıyı ve ölümü gören buddha'ya olduğu gibi. aslında bu dünya sevgi dolu bir yaratıcının değil; varlıklara, ıstırap çektiklerini görmek için can veren şeytanın eseriydi. bütün gördüklerim bu düşünceye işaret ediyordu; sonunda bunun doğru olduğuna inandım."

schopenhauer, ingilizce öğrenmek üzere wimbledon'a, eagle house adlı bir yatılı okula gönderilir. arkadaşı lorenz meyer ondan aldığı bir mektuba şöyle yanıt veriyor: "ingiltere'de kaldığın süre içinde ingiliz ulusundan tümüyle nefret etmeye başlaman üzücü." duyduğu bütün nefrete karşın schopenhauer ingiliz dilini neredeyse kusursuz biçimde öğrenir; öyle ki konuştuğu zaman pek çok kişi onun ingiliz olduğunu sanır.

schopenhauer göttingen üniversitesi'nde okumaya başlar ve filozof olmaya karar verir: "hayatı yaşamak üzüntü verici bir şey; ben de hayatımı hayat üzerine düşünerek geçirmeye karar verdim."

bir kır gezisine gitmek için plan yaptıkları sırada, erkek arkadaşlarından biri, "geziye getirecek birkaç kadın bulmaya çalışmalıyız." deyince, schopenhauer geziyi iptal eder ve şöyle der: "hayat o kadar kısa, tahmin edilemez ve uçucu ki böyle büyük bir çaba göstermeye hiç değmez."

1813'te schopenhauer weimar'a annesini ziyarete gider. johanna schopenhauer, şehrin en ünlü kişisiyle, goethe ile arkadaş olmuştur. goethe düzenli olarak johanna'yı ziyarete gelmektedir. goethe ile tanışmasından sonra schopenhauer onu şöyle anlatıyor: "sakin, hoşsohbet, nazik ve arkadaş canlısı: adı sonsuza dek övgüyle anılsın!" goethe ise schopenhauer için şunları yazıyor: "genç schopenhauer hayli garip ve ilginç biri gibi geldi bana." filozof weimar'dan ayrılırken, goethe onun için 2 dize yazar:

"keyif almak istiyorsan hayattan
değer vermelisin dünyaya"

schopenhauer şiirden pek etkilenmez ve goethe'nin bu öğüdünü not ettiği sayfanın yan tarafına chamfort'tan bir alıntı yapar: "insanları oldukları gibi kabul etmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir."

schopenhauer "irade ve tasarım olarak dünya" adlı yapıtını bitirdiğinde kitabın bir başyapıt olduğundan emindir. bu, niçin arkadaşsız kaldığını açıklıyor: "bir dahinin hoşsohbet olması pek de mümkün değil; hangi diyalog dahinin kendi monoloğundan daha zekice ve eğlenceli olabilir ki?"

kitabın bitişini kutlamak için italya'ya gider. sanat, doğa ve iklim onu keyiflendirir. floransa'yı, roma'yı, napoli'yi ve venedik'i ziyaret eder. bu kentlerdeki resepsiyonlarda pek çok çekici kadınla tanışır: "hepsinden çok hoşlandım, -ah bir de beni isteselerdi." kadınlar tarafından sürekli reddedilince o da şu görüşü geliştirir:

"bir tek, cinsel güdülerle bulanıklaşmış erkek zekası, bu ufak tefek, dar omuzlu, geniş kalçalı ve kısa bacaklı cinsi, cins-i latif diye adlandırabilir."

irade ve tasarım olarak dünya adlı yapıtı basılır. kitabın yalnızca 230 kopyası satılır. "her yaşam öyküsü, acıların öyküsüdür. yılanlardan, kurbağalardan oluşan bu kuşağı kendi eşitim gibi görme yanılsamasından bir kurtulabilsem, bunun bana çok faydası olurdu."

schopenhauer berlin'de üniversite hocası olarak "genel felsefe: dünyanın ve insan aklının özüne ilişkin kuram" başlıklı dersler vermeye başlar. derse yalnızca 5 öğrenci katılır. biraz ötedeki binada ise rakibi hegel 300 kişilik bir öğrenci grubuna ders anlatmaktadır. schopenhauer, hegel'in felsefesini şöyle değerlendiriyor:

"hegel felsefesinin temelleri, saçma sapan fantezilerden, baş aşağı çevrilmiş bir dünyadan ve felsefi maskaralıktan ibaret. içeriği, bütün kalın kafalıların şimdiye kadar uğraşıp bir araya getirdikleri sözcüklerin en boşlarından, en anlamsızlarından oluşuyor, sunumu ise inanılmaz derecede itici ve anlaşılmaz bir laf kalabalığı; insana bir akıl hastasının abuk sabuk sözlerini hatırlatıyor."

schopenhauer 19 yaşındaki şarkıcı caroline medon'a aşık olur. ilişki, aralıklarla 10 yıl kadar sürer ama filozofun ilişkiyi resmileştirmek gibi bir niyeti yoktur: "evlenmek, iki kişinin birbirleri için iğrenç birer nesneye dönüşmelerini sağlamak üzere mümkün olan ne varsa yapmaktır."

"eğer bu dünyayı tanrı yarattıysa ben tanrı'nın yerinde olmak istemezdim; bu çaresizlik, bu acılar kalbimi kırardı."

"ne zaman öğreneceğim; opera için teleskop, tavşan avı için havan topu ne kadar fazlaysa, günlük hayat meseleleri için de benim aklım ve ruhum o kadar fazla."

schopenhauer 40 yaşına girer: "hiçbir değerli insan yoktur ki, 40 yaşından sonra biraz olsun insanlardan nefret etmeye başlamasın." (chamfort)

berlin'de yaşayan 43 yaşındaki schopenhauer evlenmeyi bir kez daha düşünmeye başlar. dikkatini 17 yaşına yeni basmış, güzel, neşeli bir kız olan flora weiss'a çevirir. bir sandal partisinde, kızı etkilemeye çalışan filozof ona gülümseyerek bir salkım beyaz üzüm uzatır. flora, günlüğünde bu olaydan şöyle söz ediyor: "üzümleri yemek istemedim. yaşlı schopenhauer onlara dokunduğu için midem bulandı. avucumu açtım, salkım yavaşça kayarak suya düştü."

schopenhauer hemen berlin'den ayrılır: "dünyanın gerçek, içkin bir değeri yok; dünya aslında isteklerle, yanılsamalarla dönüyor."

filozof, 50.000 kişinin yaşadığı bir kent olan frankfurt'a, mütevazı bir apartman dairesine yerleşir. kıta avrupasında bankacılığın merkezi olarak ün yapmış kentin sakinlerinden şöyle söz eder: "küçük, resmi, ruh inceliğinden yoksun, yaşadıkları kentle ilgili şişinip duran, köylü gururu taşıyan bu insanların yanına bile yaklaşmak istemiyorum."

bundan sonra schopenhauer bir dizi kaniş besleyip en yakın dostluklarını onlarla kuracaktır. ona göre hayvanlarda, insanların sahip olmadığı bir zarafet ve yumuşak başlılık vardır: "hangi hayvana baksam büyük keyif alıyorum; onlara bakmak beni mutlu ediyor."

filozofun hiç aksatmadığı bir günlük rutini vardır. sabahları 3 saat yazı yazar, 1 saat flüt çalar, sonra beyaz kravatını takarak rossmarkt'taki englischer hof adlı lokantada öğle yemeğine gider. çok iştahlıdır. yemek yerken büyük beyaz peçetesini yakasına takar ve çevresindekilerle hiç ilgilenmez ama kahve içerken ara sıra diğer müşterilerle sohbet eder. bunlardan biri onu şöyle tarif ediyor: "insana komik gelecek kadar asık suratlı ama aslında zararsız ve tatlı-sert biri."

öğle yemeğinden sonra schopenhauer yakınlardaki casino society adlı kulübe giderek kütüphaneye geçer. orada, dünyada yaşanan üzücü olaylardan kendisini en iyi biçimde haberdar edeceğine inandığı gazeteyi, yani the times'ı okur. üç sularında köpeğini de alarak main ırmağı kıyısında 2 saatlik bir yürüyüşe çıkar, yürürken sürekli bir şeyler mırıldanır. akşam operaya ya da tiyatroya gider. geç gelenlerin, durmadan hareket edenlerin ve öksürenlerin çıkardığı seslerden deliye döner:

"uzun zamandır şuna inanıyorum: insanın dayanabileceği gürültü miktarı ile zihinsel yetileri arasında bir ters orantı vardır. kapıyı eliyle yavaşça kapatmak yerine gürültüyle çarpan bir insan yalnızca terbiyesiz değil; aynı zamanda bayağı ve dar görüşlüdür. ancak düşünen canlıların bilincine ıslık çalmak, kahkahalar atmak, bağırıp çağırmak, çekiçle ya da kırbaçla vurmak vs. suretiyle dalıverme hakkını kendinde bulan bir tek kişi bile kalmadığında uygar olabiliriz."

giderek daha fazla zamanını yalnız geçirmektedir. annesinin oğluyla ilgili ciddi kaygıları vardır: "bir tek insan bile görmeden 2 ay odandan çıkmıyorsun. bu hiç iyi değil, oğlum. çok üzülüyorum. insan kendini dış dünyadan bu şekilde yalıtamaz, yalıtmamalı." schopenhauer gün içinde uzun uzun uyur: "eğer yaşamak, var olmak çok keyifli olsaydı, herkes uykudaki bilinçsizlik haline geçmek için isteksiz davranır, büyük bir mutlulukla uykudan uyanırdı. ama durum bunun tam tersi: herkes uyumak için büyük bir istek, uyanmak içinse isteksizlik duyuyor."

"irade ve tasarım olarak dünya" adlı yapıtının yeni baskısı çıkar. bu yapıtın ikinci cildi de yayımlanır. schopenhauer yapıtın ön sözünde şöyle diyor: "tamamladığım bu yapıtı çağdaşlarıma ya da vatandaşlarıma değil, bütün insanlığa bırakıyorum. yapıtımın değeri çok sonra anlaşılacaktır; hangi biçimde sunulursa sunulsun iyinin kaçınılmaz kaderi budur." gerçekten de kitap 300 kopyadan az satar.

deneme ve aforizmalardan oluşan "parerga ve paralipomena" adlı kitabı yayımlanır. kitabın çok satmasına en çok yazarın kendisi şaşırır.

schopenhauer’ın ünü avrupa'da yayılır. kendisi bundan "ünün komedisi" diye söz eder. bonn, breslau ve jena üniversitelerinde ders vermesi için öneriler gelir. filozof hayranlarından da mektup almaya başlar. silesialı bir kadın filozofa örtük önerilerle dolu upuzun bir mektup yollar. bohemia'dan bir adam schopenhauer’ın portresinin önüne her gün bir çelenk koyduğunu anlatır. felsefeye ilgi duyan frankfurtlular, filozofa olan saygılarını göstermek için kaniş satın almaya başlarlar.

"koskoca bir ömür boyu önemsiz, dikkate alınmayan biri olarak yaşıyorsun; tam perde kapanırken davullarla, çalgılarla çıkageliyor, sonra da bunun önemli bir şey olduğunu düşünüyorlar."

ün kadınların schopenhauer'a daha fazla ilgi göstermesini sağladıkça filozofun kadınlarla ilgili düşünceleri de yumuşar. önceden, "kadınlar, çocuk gibi, aptal ve basiretsiz, yani tek kelimeyle koca birer bebek oldukları için, özellikle ilk çocukluk dönemimizde bize bakıcılık ya da öğretmenlik yapmaya çok uygundurlar." diyen filozof artık kadınların egolarından vazgeçebilme ve kavrama yeteneklerinden sözetmeye başlamıştır. schopenhauer’ın felsefesine hayran olan ve napolyon'un soyundan gelen çekici bir kadın heykeltıraş, elizabeth ney, 1859'un ekim ayında frankfurt'a gelerek bir ay kadar filozofun evinde kalır ve onun bir büstünü yapar.

"bütün gün evimde çalışıyor. ben öğle yemeğinden dönünce kanepeye oturup birlikte kahve içiyoruz. evliymişim hissine kapılıyorum."

schopenhauer’ın giderek bozulmaya başlayan sağlığı sonun yakın olduğuna işaret etmektedir: "toprak altındaki kurtların bedenimi kemirip yok edeceği düşüncesine katlanabilirim; ama felsefe hocalarının felsefemi lokma lokma yutacaklarını düşününce korkudan taş kesiliyorum."

1860 eylül ayının sonunda, main ırmağı kıyısında yaptığı yürüyüşten dönünce, soluk soluğa kaldığından yakınır, derken "insan varoluşunun bir tür hata olduğuna" inanarak ölür.