12.5.15

pasajlar

walter benjamin

mal denilen fetişe hangi dinsel tören kurallarıyla tapılacağını moda saptar. moda, organik dünyayla çatışkı içerisindedir. canlı beden ile anorganik dünya arasında bir tür pezevenklik yapar. cesetlerin hakkını canlılarda gözetir. anorganik dünyanın cinsel çekiciliğinin boyunduruğundaki fetişizm, modanın can damarıdır. mal kültü, bu can damarını kendi hizmetine alır.

kitleler, kendilerini oyalayacak bir şeyler ararlar; oysa sanat, izleyicisinden kendini toplayıp yoğunlaşmasını ister.

"insan doğasının en ilginç özelliklerinden biri" der lotze, "bireyin bunca bencil oluşuna karşın, her şimdiki zamanın kendi gelecek zamanı karşısında kıskançlıktan bunca yoksulluğudur."

nietzsche: tarihi gereksiniyoruz; ama bilginin bahçesinde aylak aylak gezinen bir şımarığınkinden farklı bir biçimde.

"her fabrikatör fabrikasında, kölelerinin arasındaki bir çiftlik sahibi gibi yaşamaktadır."

aldous huxley: teknik ilerlemeler ilkelliğe yol açtı. tekniğin yardımıyla yeniden üretilebilirlik ve rotatif, yazıların ve resimlerin sınırsız sayıda çoğaltılabilmesini olanaklı kıldı. genel okul eğitimi ve görece olarak yüksek aylıklar, okuyabilen, dolayısıyla da okuma ve resim malzemesi sağlayabilen çok büyük bir izlerçevre yarattı. bunları sağlayabilmek için önemli bir endüstri oluştu ve yerleşti. gelgelelim sanatsal yetenek, çok ender rastlanan bir şeydir; bunun sonucu olarak, her zaman ve her yerde sanatsal üretimin ağırlıklı bölümü düşük değer taşımıştır. oysa bugün sanatsal üretimin bütününde döküntü diye adlandırılabilecek olanların yüzde oranı, bugün her zaman olduğundan daha büyüktür. gerek mutlak, gerekse görece olarak, bütün sanatlarda değer taşımayanların üretimi, eskiye oranla daha çoktur; insanlar, şimdiki gibi, orantısız büyüklükte okuma, resim ve dinleme malzemesi tüketimini sürdürdükçe, bu durum değişmeden kalacaktır.

senancour: insanoğluna bir başkent, mutlaka gerekli değildir.

charles baudelaire: uygar dünyanın günlük şoklarıyla ve çekişmeleriyle karşılaştırıldığında, ormanın ve bozkırların tehlikelerinin lafı mı olur? insan, kurbanını ister bulvarda yakalasın, ister balta girmemiş ormanlarda avlasın, burada da, orada da yırtıcı hayvanların en yırtıcısı olarak kalmaz mı?

baudelaire alacaklılarından kaçarken, café'lere veya okuma mekanlarına sığınıyordu. kimi zaman iki evde birden oturduğu da oluyordu; ama kira ödeme günü geldiğinde, bir üçüncü evde, arkadaşlarının yanında kalıyordu. böylece, kentte dolaşıp duruyordu. yattığı her yatak, onun için bir "serüven yatağı" oluyordu. crépet, 1842 ile 1858 arasında paris'te, baudelaire'e ait 14 adres sayar.

mutludur fahişelere aşık olan
doyuma ermiş ve özgürdür
bana gelince, kırılmış kollarım bütünüyle
yukardan geçen bulutlara sarılmaktan (charles baudelaire)

baudelaire, uyuşturucu maddeleri bilen biriydi. buna karşın uyuşturucuların toplumsal bakımdan var olan en önemli etkilerinden birini büyük bir olasılıkla gözden kaçırmıştır. bu etki, uyuşturucu kullananların, bu kullanma nedeniyle sergiledikleri çekiciliktir. mal da, çevresinde dolanıp duran, başını döndüren kalabalık sayesinde aynı etkiyi kazanır. malı mal yapan piyasanın asıl yaratıcısı olan müşterilerin yoğunlaşması, ortalama alıcı bakımından malların çekiciliğini artırır. baudelaire, "büyük kentlerin dinsel nitelikteki bir esriklik konumu"ndan söz ettiğinde, bu esrikliğin adı belirtilmeyen öznesi büyük bir olasılıkla maldır. ve "ruhun, insanların aşk diye adlandırdıkları şeyler karşılaştırıldığında çok küçük, sınırlı ve zayıf kalan kutsal fahişeliği", aşkla yapılan karşılaştırma gerçekten anlamlıysa eğer, malın ruhunun fahişeliğinden başka bir şey değildir. baudelaire, "ruhun, kendini ortaya çıkan bekleyemeyen'e, geçmişe karışan bilinmeyen'e tümüyle veren bu kutsal fahişeliği, yani şiirsellik ve erdem" demiştir. işte fahişelerin kendilerinde var olduğunu iddia ettikleri şey de, bu şiirsellik ve erdemdir. fahişeler, açık pazarın gizlerini sınamışlardı; bu pazarda malın onları geride bırakan hiçbir yanı yoktu. malın kimi çekici yanları pazardan kaynaklanmaktaydı ve bu yanlar da güce dönüşüyordu.

victor hugo: sürgün, yalnız başına  durduğu o büyük, yazgıyla dolu ülkelere nasıl bakıyorsa, halkların geçmişlerine de öyle bakar. kendini ve yazgısını olayların içine yerleştirir; o olaylar gözünde canlanır ve doğa güçlerinin, denizin, aşınmış kayaların, gökyüzünde süzülüp giden bulutların ve doğayla ilişki kurmuş, yalnız, dingin bir yaşamın içerdiği başkaca yüceliklerin varlığıyla kaynaşır.

viraneye dönmüş evlerin pancurlarının ardında
gizli zevklerin saklandığı eski varoşlar boyunca
acımasız güneş indirdiğinde peş peşe darbelerini
kente ve kırlara, çatılara ve buğdaylara
yürürüm düşlerimde tek başıma kılıç oynatarak
ve kokusunu alarak her köşede yeni bir uyağın
kaldırım taşlarına takılır gibi tökezleyerek sözcüklerde
kimi zaman da çarparak nicedir düşlediğim dizelere (charles baudelaire)

victor hugo: her büyük adam, iki eser üzerinde çalışır. yaşayan biri kimliğiyle yarattığı eser üzerinde, bir de ruhsal eseri üzerinde.. yaşayan, kendini ilk esere adar. ama gecenin derin sessizliğinin ortasında, -tanrım, ne korkunç!- bu canlının içinde ruhlar evreninden gelen yaratıcı uyanır. -nasıl? diye bağırır canlı, hepsi bundan ibaret değil miydi? -hayır, diye yanıtlar ruh; uyan ev kalk; fırtına patladı, köpekler ve tilkiler ulumaktalar, her yan karardı, doğa dehşet içinde.. ruhlar evreninden gelen yaratıcı, karşısında hayalet düşüncesini görüyor. sözcükler diken diken oluyor ve cümle, korkudan donup kalıyor. pencere camları soluklaşıyor, lamba, korkunun pençesine düşüyor.. sen, ey canlı insan, bir yüzyılın insanı, topraktan gelen bir düşüncenin tutsağı olan insan, koru kendini! çünkü bu, deliliğin ta kendisidir, mezardır, sonsuzluktur, bu bir hayalet düşüncesidir.

karl marx: emek, bütün zenginliklerin ve kültürün kaynağıdır.

kişiliğinin çevreyi tedirgin eden yanlarını bir maniyere dönüştüren baudelaire, insanlardan uzaklaşması ölçüsünde güç erişilebilir olduğundan, yalnızlıkların en derinini yaşadı.

kimbilir, belki de düşlediğim yeni çiçekler
bir kıyı gibi yıkanmış bu topraklarda bulur
onlara güç kazandıracak gizemli besinlerini (charles baudelaire)

caddeler, toplumun konutudur. toplum her zaman uyanık, sonrasız devingen bir varlıktır; bireylerin kendi dört duvarlarının koruması altında yaşadıklarını, denediklerini, öğrendiklerini ve düşündüklerini, o da binaların dış duvarları arasında yaşar, dener, öğrenir ve düşünür. bu toplum için firmaların parlak emaye tabelaları, bir burjuvanın salonundaki yağlıboya tablo kadar iyi bir duvar süsü niteliğindedir. üstünde "afiş yapıştırmak yasaktır" yazılı duvarlar, onun için yazı yazabileceği yerlerdir; gazeteci kulübeleri, kitaplıklarıdır; mektup kutuları, heykelleridir; sıralar, yatak odasının mobilyalarıdır; café'lerin terasları ise, aşağıya, evinin avlusuna bakmak için çıktığı cumbalardır. yol işçilerinin ceketlerini astıkları parmaklıklar, vestiyeridir; binaların avlular karmaşasından dışarı uzanan ana girişleri, yani burjuva insanını korkutan uzun koridorlar, toplum için kentin çeşitli bölmelerine ulaşma yollarıdır. bu bölmelerden olan pasaj, salon yerine geçmekteydi. pasajlarda cadde, başka yerlerdekinden çok daha fazla olmak üzere, kendini kitlenin döşenmiş ve yaşanmış iç mekanı niteliğiyle sergilerdi.