9.5.15

kırmızı ayakkabılar

clarissa pinkola estes

insan, kendi eliyle yaptığı hayattan vazgeçtiğinde öyle bir anlam kaybı yaşanır ki, o zaman psişenin, doğanın, kültürün, ailenin ve bu gibi değerlerin, mümkün olan her şekilde zedelenmesine izin verilmiş olur. doğaya verilen zarar, insanların psişelerinin sersemletilmesi ile el ele gider. ikisi birbirinden ayrı değildir ve ayrı olarak da görülemez.

sarsıcı ve istismarcı olan şeylerin normalleştirilmesine karşı çıkmanın yolu, zedelenmiş içgüdülerin onarılmasıdır. içgüdü onarıldıkça, onun bir parçası olan vahşi doğa geri döner. bütün hayat, işkenceye ve anlamsızlığa dönüşene kadar kırmızı ayakkabılarla dans ederek ormana girmek yerine, el yapımı hayata, tümüyle özenli hayata geri dönebiliriz; kendi ayakkabılarımızı yeniden yapabiliriz, kendi yürüyüşümüzü yürüyebiliriz, kendi konuşmamızı konuşabiliriz.

birçok kadın, bir tutsaklık durumunda bir ölçüde kendini idame ettirebilir; ama bir yarı hayat ya da dörtte bir hayat, hatta n'de bir hayat yaşar. idare edebilseler de, hayatlarının sonuna doğru giderek çoraklaşabilirler. kendilerini çaresiz hissedebilirler ve çoğu zaman hiçbir insanın yardıma gelmemesi üzerine durmadan ağlayan bir bebek gibi ölümcül bir suskunluğa gömülebilir ve umutsuzluğa düşebilirler. ardından yorgunluk ve boyun eğiş gelir. kafes kilitlenmiştir.

kişiyi özgürleştiren, bir şey olmak değil, o şeyi takdir etmektir. sizi, kara koyun, başıboş buzağı, yalnız kurt diye çağırırlarsa sinmeyin ve kendinizi küçültmeyin. anlayışı kıt olanlar, uyumsuzların toplum üstünde yıkıcı bir etkileri olduğunu söylerler. ama yüzyıllar boyunca kanıtlanmıştır ki, farklı olmak toplumun kıyısında durmak demektir; özgün bir katkı, kültürüne yararlı ve şaşırtıcı bir katkı yapmayı neredeyse garantilemek demektir. rehberlik aradığınızda küçük yüreklilere asla kulak vermeyin. onlara karşı nazik olun, onları kutsamalara boğun, hoş tutun; ama öğütlerini dinlemeyin. eğer size bir ara meydan okuyan, adam olmaz, şımarık, kurnaz, asi, itaatsiz, isyankar denmişse doğru yoldasınız demektir.

birçok yaratıcı kadının hayatı bu örüntüyü izlemiştir. janis joplin, genç bir kızken küçük kasabasının geleneklerine uyum göstermeye çalıştı. sonra bir parça isyan kırıntıları gösterdi, geceleyin tepelere çıkıp oradan yüksek sesle şarkılar söyledi, sanatçı tiplerle düşüp kalktı. annesiyle babasının, kızlarının davranışlarını açıklamak üzere okula çağrılmasının ardından ikili bir hayata başladı: dışarıdan bakıldığında uslu davranıyor; ama geceleri caz dinlemek için gizlice eyalet sınırından geçiyordu. üniversiteye devam etti, çeşitli madde alışkanlıkları yüzünden hastalandı, "düzeldi" ve normal davranmaya çalıştı. zamanla tekrar içmeye başladı; küçük, berbat bir grup toparladı, ara sıra uyuşturucu maddelere geri döndü ve kırmızı ayakkabılara adamakıllı bağlandı. yirmi yedi yaşında, aşırı dozda uyuşturucudan ölene kadar dans edip durdu.

bir kadın, aşırı zevkin, öfkenin ya da inkarın ortaya çıkardığı yaraları ve ihaneti bir ömür boyu telafi edemeyebilir.

süregiden olumsuz düşünceler, kötü ilişkiler, istismarcı durumlar, uyuşturucu ya da alkol gibi şeyler kırmızı ayakkabılara benzer ve insan bir kere bunların eline düştü mü kurtulması zordur. evet, kırmızı ayakkabılardan kopmak acı vericidir. ama bağımlılıktan bir kere tümüyle bağımızı koparmak tek umudumuzdur. mutlak kutsamayla dolu olan bir kopuştur bu.